Avatar

Huzurluaci

@vazgecisler

Öncelikle merhaba! Bu yazı çok saçma bok ötesi yazılar olabilir ama, burası benim çöplüğüm ve burda ben ötüyorum ha? O yüzden ister okursunuz, ister okumazsınız o size kalmış.
Bir kadın varmış, yaşadığı, çektiği acılardan mutluluğa huzura yer kalmayan bir kadın.Nasılda ihtiyacı var rol yapmadan adam akıllı mutluyum demeye.
Bu kadın, gülmekten, güldürmekten başka bir şey bilmezmiş. Sanki dünyadan öcünü almak istercesine gülermiş sürekli.
Bir gün bir adam çıkmış karşısına, çok sevmiş kadın, yüreğini güvenerek, inanarak adamın avuçlarının arasına koyuvermiş.
Sonra dünya o şeytani yüzünü gösterivermiş. 'Öz babanın vermediği sevgiyi elin adamından istemek ne derece doğru?' diye de açıklamasını yapmış kahpe dünya.
Ha bir de unutmadan bu kadının ağzı hiç susmaz,küfretmeyi de çok sever.
Bu kadın kim biliyor musunuz? Benim huzurlu bir acı var içimde.
Çok mu acıklı oldu hdjdjdjdjkdkd
Avatar

Avrupalılara kendinizi sevdirmeye çalışmayınız. Zira bizi sevmelerini sağlayacak kadar kudretli bir Stockholm sendromu henüz keşfedilmiş değil.

Postların Kralı bildiğin.

Adamın anasını sikeriz anasını.

post dediğin böyle olur

göte geldiler

Avatar
reblogged

Çok düşündüm sen yokken, kavgalar anlamsızmış  Çok fazla zamanım oldu, bağırmam aptalcaymış Hiç düşünmemiştim sensiz bu kadar eksilere düşeceğimi Geri dönmeyi düşünürsen ileride, döndüğün gün sana sarılırken kırabilirim kemiklerini

Hiç tahmin edemezsin seni ne kadar özlüyorum Aklına bile gelmez gülüşüne kaç şiir yazıyorum Bilmezsin günde senin için kaç sigara içiyorum Gülüşmelerimizi hatırladıkça anlamsızca ağlıyorum Tutmayacaksın artık elimden biliyorum Bu yüzden kendi başıma yaşıyorum Derdimi kimseye anlatamıyorum Gördüğün gibi durmadan şiirler yazıyorum Yokluğun veya gidişin değil Verdiğin onca sözden birini tutamaman koyuyor Gelsen, “özlemedim” desen inanırım Ama kalp bu işte Ne dersen de laf anlamıyor, bildiğini okuyor Sadece seni seviyor.

bir tek seni özlüyor, bir tek sana hasret bu yürek. parmak uçlarım, yüzüne, gözlerim, gözlerine, dudaklarım, boynuna hasret. nolursun, çık gel, yetmedi mi bu özlem?

Avatar

30 Nisan 2014 Pazartesi saat öğlen 12 civarıydı. Havada hafif bir rüzgar vardı, en yakın arkadaşımla derse girmemiş, okulun bahçesinde oturuyorduk. O güne kadar hiç görmemiştim onu, varlığından haberim dahi yoktu, sonra bahçe kapısından içeriye girdi. Üzerinde gri hırkası vardı, saçları dağılmış, kot pantolonu belinden düşmek üzeri ve aceleyle yürüyordu. Bir saniye bile bakmadı bana, bense gözlerimi dikmiş sanki dünyada ondan başka kimse yokmuş gibi izliyordum. Esen rüzgarla hırkası havalandı, önce düşmek üzeri olan sırt çantasını toparladı ardından uzun ince parmaklarını saçlarının arasından geçirip düzeltti. Ben hala o bankta oturmuş dikkatle onu incelerken o hızla adımlarla okuldan içeriye girip gözden kayboldu. İşte o gün onu ilk görüşümdü. İlk sevişim. İlk hissedişim. Hayatım boyunca hiçbir zaman ilk görüşte aşka inanan bir kız olmamıştım ama onu gördüğüm an aşık oldum ben. Adını bilmeden, sesini duymadan, kokusunu içime çekmeden... Sonraki günlerde onu görmek için derslere girmedim, gidebileceği her yere gittim. Uzun bir süre varlığımdan habersizcesine peşinde dolandım. Arkadaşlarım ilk başta yakışıklılığından dolayı beğendiğimi düşünse de öyle değildi, biliyordum. O benim kalbime dokunan, dokunmadan hissettiğim, içimi titreten ilk adamdı. Sonraki zamanlarda sınıfını öğrendim, zamanlar birkaç kişi aracılığıyla adını soyadını da öğrendim ama o asla beni bilmedi. Benimki o kadar imkansız bir aşktı ki! Zamanla daha çok bağlandım. Geceleri onu düşünerek saatlerce ağladım, her sabaha onun adıyla uyandım, yemek yerken, su içerken, nefes alırken bile her anımda onun hayaliyle yaşadım. Resimleri yoktu elimde ama ben gözlerimi kapattığımda tüm o karanlıkta canlanan bedenini düşünerek geçirdim zamanlarımı. Herkes onun benim için bir takıntı haline geldiğini düşünse de öyle değildi işte. Zamanla o da farkıma vardı ama. Aşık olduğum kahverengi gözleriyle kimi zaman uzun uzun baktı bana, kimi zamanda yanımda öylece geçip gitti. Bağırmak istedim. Tutup kolundan "Lütfen sev. Birazcık da olsa sev!" diye ağlama istedim ama sustum. Yanımdan öylece geçip gidişini izledim. Hala çoğu zaman bakıp duruyor, beni bir erkekle gördüğünde çatılan kaşları ve dik bakışlarıyla içimde yeşeren 'kıskandı' umudunu bazen boş bakışlarıyla çürütebiliyor. Kimi zaman benim sınıfımın olduğu kata gelip öylece duruyor. 'Beni için' diyemiyorum bile. O kadar imkansız ki aklım böyle bir ihtimali kabul edemiyor. Bugün onu ilk gördüğüm beri 185.gün geçti. Bugün onu sevişimin 185.günü. O büyük ihtimalle hala beni sevmiyor. Belki o ve ben hiçbir zaman 'biz' olamayacağız ama biliyorum ki o her zaman benim için gözlerimi kapattığımda bana aşkla gülümseyerek baktığını hayal ettiğim o adam olacak. Ben onu çok seviyorum. Hiç bilmediğim kokusunu, yürüyüşünü, uzun parmaklarını, dağınık saçlarını, kahverengi gözlerini, çillerini, gülümsemesini hatta çok kötü olduğunu söylemelerine rağmen bana bir şiirin en güzel mısraları gibi gelen sesini de seviyorum. Bıkmadan, usanmadan, her an daha da çok seviyorum.

nasıl böyle hissedebiliyosunuz, cidden sorun bende mi arkadaslar ya

Oha ya, çok güzel😻😻

Avatar

İçimden söküpte alamazlar ya, Hayalini aklımdan çalamazlar ya.

Avatar

Geçenler de duydum, Başkasını seviyormuşsun. Başkasını. Beni değil. Başkasına 'aşkım' diyormuşsun. Bana değil. Başkasına 'seni seviyorum' diyormuşsun. Bana değil. Oysa verdiğin sözler vardı, 'senden başkası olmicak' demiştin bana. Ulan ben her engeli yıkıp çıktım karşına sever dedim. Bu onlar gibi değil, her kahrımı çeker, gitmez, hep sever sandım. Benden başkası ona benim gibi dokunamaz, buna dayanamam sandım. Ama noldu biliyor musunuz? Benden başkası da oldu, sevdiğime de değmedi, herkes gibi çıktı, kahrımı da çekmedi, en acısı da gitti. Benden başkası ona dokundu, ve ben buna dayandım. Darbe aldıkça daha da güçlendim. Bak şimdi eskisi kadar susmuyorum sevdiğim, bak şimdi hiç susmuyorum. Sana kadını da şair eden bir adam çıkar elbet demiştim ya, o adamı sen sanmışım, kusura bakmayasın, "adam olmayanlar" şair etmezmiş kadını. Sövgülerimle.

Avatar
Anonymous asked:

Söylesene kirli sakallı adam: 'Öldürebildiğin kadına,ardından şiir yazılabilirmisin'

Yazabilirim!Yazıyorum şuan…

Ona biraz konuşalım dedim ama, konuşmasını istemedim."Son kez aynı masada oturup, karşısına geçip; ”Cinayet gibisin kadınım, göğüs kafesimde işleniyorsun.” dedim.Aldırış etmedi ama o an iş bitmişti.Geç dönülen mesajlar, telefonu yüzükoyun bırakmalar, boşverilen iyi geceler, günaydın mesajları.Bir boka benzemeyen iki insan olup çıkmıştık.Sonunda hepsinden kurtulmuştum.ve aşk bir daha hiçbir savaşlakurtarılmayacak ülke haline gelmişti.

Avatar

Waow

Avatar

Oysa ben senin için, gökyüzümden vazgeçerdim

Avatar
reblogged

Tatlılığa bak abi ya :D

Affetmem yerim 😎

Avatar
reblogged
Anonymous asked:

aşk nedir? Kaslı yakışıklı bedenlere duyulan hayranlık mı? Tatlı kızların kırmızı rujlarına duyulan ilgimi?

Aşk nedir biliyor musun?.. Ben henüz bildiğimden emin olamıyorum…

Ben bir Nietzsche hayranıyım, çok severim. Bu yüzden ondan ve onun fikirlerine, kısmen de hayatına değinen Nietzsche Ağladığında adlı romandan aldığım alıntılarla aklımdaki aşk anlayışına kendi hayatımla da ilişkilendirerek kısaca değineyim dedim…

(Edit: Dedim de duramamışım sanki, uzun olmuş biraz. Kusura bakma…)

En başta şunu söyleyeyim; daha önce Nietzsche’ye kesinlikle katılırdım.

Der ki Nietzsce romanda:“Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz, ama daha derinlere inin, sonunda sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil.”

Bunu gördüğümde aklım, yine aynı kitapta geçen Nietzsche’nin şu sözüne gider:“Daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine-hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.”

Buna göre aşk, ben-merkezci bir oluşumdu. İnsan ihtiyaç duyduğu duygulara başkalarını kullanarak ulaşmak istiyordu. Aşk, bir insanın diğerini kullanmasının yolunu açıyordu, bunu meşru kılıyordu.

Buraya kadar her şey iyiydi. Hani derler ya, “mantık” adamıydım. Duyguların bir önemi yoktu, kafam rahattı. Ama yine de ödüm kopardı sevmekten, “aşık” olmaktan filan. Herhangi birini herhangi bir şey için kullanmak bana göre değildi. Yalnızdım. Ya da öyle olduğuma inandırmıştım kendimi, bilemiyorum.

"Aşk Tek Kişiliktir" demişti Yılmaz Odabaşı. Buna inanmıştım. Kazara seversem bile, sırf o kişiye zarar ver(e)meyeyim diye, açılmayacaktım. Sonra başka bir şey daha gördüm. Ona cevap vermişti Ataol Behramoğlu. Ve demişti ki: “Ölümdür yaşanan tek başına,Aşk iki kişiliktir.”

Mahvolmuştum…

Ardından da yapıştırmıştı Nietzsche:“Benim hayalimdeki aşk, iki insanın birbirini sahiplenmesinden çok daha öte bir şey…”

İşte bu cümleden sonra mükemmel bir kafa karışıklığı yaşadım. Ve az önce bahsettiğim rahatlık, beni rahatsız etmeye başladı. Rahat resmen battı. Derken birini seviverdim. Daha doğrusu o, bana kendini sevdirmeyi başarmıştı. Olay onu sevmem değildi tabiki, benim de onu sevdiğimi bilmesini istiyordum bu kez.

O an ne anladım biliyor musun? Ne ben Nietzsche’ydim ne de o Lou Salome. Sonuçta Nietzsche’nin aşkla ilgili düşünceleri yaşadıklarıyla paraleldi. Nefretle yoğrulmuş bir aşk söz konusuydu onun için. Çünkü o, Lou Salome tarafından kullanıldığını düşünüyordu. Aşka atfettiği ben-merkezci yaklaşım da bu yüzdendi.

Neyse ne işte… Onunla mutluydum, aşk vardı sahiden. Ve sahiden bir boka yarıyordu. Sonra klişeler sıkışmıştı aramıza belki, bilemiyorum. Ayrıldık. Ve ben, sevdiğim için kesinlikle pişman değildim.

Şöyle arada kafamı kaldırıp etrafıma bakayım diyorum, sonra adam gibi sevmelerin hasretini çekiyorum. “Aşk denen şey ancak bu kadar basite indirgenebilir.” diyorum her seferinde. Ve çıta, her seferinde biraz daha aşağılara çekiliyor sanki.

Şiir okumayan ve tabiri caizse arkadaşım Hakkı Taşğın’ın da dediği gibi “popülizmin kulu” olmuş insanların oradan buradan topladıkları küçük şiir kesitleriyle hava atmalarını izliyoruz şimdi.

▪ Çaya tapıyoruz hepimiz. (Eyvallah)

▪ Papatya seviyoruz hepimiz. (Pekala)

▪ Mavi ya da siyah zaten vazgeçilmezimiz. (Amenna)

▪ Bir de sevgilimizle el ele tutuşup yağmurun altında sırılsımlam ıslanmışsak “tamam” oluyoruz işte… (Bu nedir ya?!)

Mikro ölçekteki kişisel deneyimleri makro ölçeğe uyarlayıp “Ahh beee… Ne kadar da romantikmiş…” diyoruz. Yetmezmiş gibi bir de bunların kabul edilmek zorunda olduğuna inanıyoruz, bunları savunuyoruz.

Bakın, oturup acı çekelim demiyorum. Rol yapmaktan vazgeçsek kâfi…

Kendimizi kandırmayalım muhterem cemaat…

"Aşk" bazında bunun adına ben, POPÜLİZM KAKAFONİSİ diyorum.

Avatar

👏👏