“I remember the feeling. It was a feeling of hopeless sadness.”
— Virginia Woolf, from “A Sketch of the Past,” written c. 1939

“I remember the feeling. It was a feeling of hopeless sadness.”
— Virginia Woolf, from “A Sketch of the Past,” written c. 1939
Alphonse is one of the characters of all time I think about him constantly. He’s a 14 year old boy’s soul stuck in a giant scary suit of armor. He’s a gentleman and he’s kind and he has good conflict deescalation skills but his body is a giant scary suit of armor. He befriends every evil henchman he comes across. He loves kittens. He’s a little shit to his older brother sometimes, as all younger brothers are. But his body is a giant scary suit of armor. Arakawa really popped off with Alphonse
“Herkes, hep benim sana yaptıklarım yüzünden berbat bir insan olduğumu düşündü. Herkes, hep senin acı çektiğini söyledi. Ben her şeyi, herkesi, her ihtimali düşünen biriyim. İyi bir insan olmak zorundayım. İyi bir Avcı olmak zorundayım. İyi bir ağabey, iyi bir oğul, iyi bir sevgili, iyi bir dost, iyi bir eğitmen… Ve bunların hepsini bir şekilde başardım. Bu benim hayatımdı ve en iyisini yaptım. Bir de sen vardın. Herkesin, her şeyin ortasındaki tek başına, sen. Birinin senin içindeki çocuğu da büyütmesi gerekiyordu. Maya’yı koru. Maya’ya öğret. Maya’ya abilik et. Kimse seni sevebileceğimi düşünmedi!”
“Çünkü yalnız kalabildiğin tek yer burası. Çünkü sana ondan kalan o yer burası. Çünkü gittiğinden beri varlığının kanıtı olan tek yer burası. Çünkü onu unutmamak adına sıkı sıkı tutunduğun yer burası.”
I was telling A that no matter how convenient or comparatively cheaper it is to buy books online, nothing beats entering a bookshop and discovering a new read in person. And there’s no need to buy necessarily. I find even a blurb from the back of a book can marinade in my mind for days giving birth to a multitude of ideas. And even a small chat with the staff about book recommendations keeps the love of books moving forward. The experience itself is fulfilling.
Ben artık bu ülkede yaşamaktan o kadar yoruldum ki. Hiçbir zaman bir şeyleri yöneteyim, ben nasıl istiyorsam o olsun diye diretmedim. Hiçbir konuda bu ısrarım olmadı. Çok zor sınavlara girdim bazılarında yeterli başarıya ulaşamadım yine de olmayan şey için kendimi üzmedim. Aşık oldum ve gerçekten kalbim kırıldı ama o konuda bile yine hırs yapmadım, olmayan şey için gereğinden fazla çabalamadım. Ama şu an ülke olarak içinde bulunduğumuz durum beni çok korkutuyor. O kadar korkuyorum ki ilk defa bir seçimden sonra ağladım ve bu ağlama o kadar çaresizceydi ki, bir şeyler için çabalasam da benim elimde olmayan ama geleceğimi şekillendiren bir şeyler gerçekleşiyor. İnsanların seçtikleri şeyler benim hayatımı geleceğimi tehdit ediyor. Ben odasından fazla çıkmayan kitap okuyan, film izleyen, kurgu hikayeler ve denemeler yazan ve resim çizmeyi seven bir kadın olarak çok korkuyorum. Ben Atatürkle büyüdüm ve bir gün zorla benim aklımdan sildirmeye çalışırlarsa eğer ne yapabilirim bilmiyorum, çünkü psikolojik savaş vermede kendimi güçlü göremiyorum. Ama sadece umut ediyorum, hepimiz seçimlerimizle birbirimizin geleceğini etkilediği bir dönemi yaşıyoruz. Sadece şunun düşünülmesini istiyorum. İçinde olduğunuz, desteklediğiniz hangi durum olursa olsun düşünmeniz gereken tek şey hiçbir yer ve hiçbir kimse tamamen masum değildir. Doğrularını görüp desteklediğiniz kadar yanlışlarını görüp eleştirebilmelisiniz de. Üstelik bir başka kadının, insanların, çocukların ve hayvanların hayatını etkiliyorsa. Lütfen sadece biraz düşünün çünkü ben en güzel yıllarımı böylesi kalp kırıklığı ve çaresizlikle geçirmek istemiyorum.
Profesörlerimize ya da eleştirmenlerimize değil, yazarlarımıza da değil; sadece kelimelere. Bunun tek suçlusu kelimelerdir. Onlar, çılgındır, özgürdür, her şeyin en sorumsuzu, en öğretilmezi onlardır. Elbette onları yakalayabilir, sınıflandırabilir ve bir sözlükte onları alfabetik sıraya dizebilirsiniz. Ama kelimeler, sözlüklerde yaşamaz; onlar zihinlerde yaşar. Eğer bunun bir kanıtını isterseniz, şöyle bir düşünün; duygularımızın en yoğun olduğu anlarda, kelimelere en çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda, onların hiçbirini de bulamadığımız zamanları bir düşünün. Oysa sözlük diye bir şey vardır; orada yarım milyon kelime, her biri alfabetik düzende emrimize amadedir. Peki, onları kullanabiliyor muyuz? Hayır, çünkü kelimeler sözlükte yaşamaz, zihinlerde yaşar. Tekrar sözlüğe bakın. Orada, oyunların Antonius ve Cleopatra’dan çok daha görkemli oldukları şüphe götürmez; şiirler Bülbüle Gazel’den daha güzeldir; romanlar, Gurur ve Önyargı ya da David Coppefield’a oranla acemi amatörlerin yavan romanlarıdır. Bu sadece doğru kelimeleri bulmak ve onları doğru bir sıraya koymak meselesidir.
“…Geçmişte uzun süre, kötü günlere denk geldiğimi hissettim -en az istenmekte olan birinin her türden sembol ve işareti, her yerde ya da herkes tarafından düpedüz başarısızlığa uğramaktadır. Benim bilmediğim ve esasen de takdir etmediğim yepyeni bir nesil, evrensel bir hakimiyeti elinde bulunduruyor..”
Profesörlerimize ya da eleştirmenlerimize değil, yazarlarımıza da değil; sadece kelimelere. Bunun tek suçlusu kelimelerdir. Onlar, çılgındır, özgürdür, her şeyin en sorumsuzu, en öğretilemezi onlardır. Elbette onları yakalayabilir, sınıflandırabilir ve bir sözlükte onları alfabetik sıraya dizebilirsiniz. Ama kelimeler, sözlüklerde yaşamaz; onlar zihinlerde yaşar.
Bizim için yaptıklarından dolayı yazara ne kadar teşekkür etsek azdır. Bizler, hayal gücünün yoğun yaşandığı bir dünyada tam anlamıyla yaşamayı beceremeyiz. Hayal gücü, kısa zamanda yorgun düşen ve dinlenmeye, tazelenmeye ihtiyaç duyan bir kabiliyettir.