bir sabah uyandığında hüznü üzerinden bir yorgan gibi sıyırıp tekrar örtmeyişine hayranım. hala. her gün anneme en az üç defa sarılıyorum. o da ben uykudayken odama gelip beni çok sevdiğini bildiğimi söyleyene dek tekrar uyumama izin vermiyor. öyle güzelim ki. gölgede otururken bile güneşin tenimi ısıttığını hissediyorum. kendimin güneşi oldum. kendime yaptığım çilekli sütün köpüğü oldum. makyaj aynamın karşısında, karışmış uzun saçlarımı çözen tarak oldum. en sevdiğim insanın alnına öpücük konduran dudaklarıma sürdüğüm vişneli ruj oldum. her sabah bir başka düğümü daha çözüyorum. doğrusu, bir oyun oynar gibi çözmem gereken bunca düğüm olmasaydı, aynı hazzı alamazdım. göz kapaklarıma biraz sim sürüyorum. pembe muz çorabımı giyiyorum. annem saçlarımı örüyor. tam üç ay on yedi gündür sabah akşam hap içiyorum. yaşarken korktuğum hiçbir şey kalmadı. yaşamaktan korktuğum hiçbir şey kalmadı. damağımda kalan tadın keyfini çıkartıyorum. kendime her şeyi öyle yakıştırırım ki, en kötüsü bile sırıtmaz. sizden öğrenmedim. tırnaklarım şahit, hiçbir şeyi sizden öğrenecek değilim. kalp şeklinde dikilmiş cebimde kalp şekilli bir ayna taşıyorum. ellerim cebimde geziyorum kim olduğumu bir daha unutmamak için. siz dans etmeseniz de ben etmeye devam edeceğim. yağmurlar yağacak, yeni fön çektirdiğim saçım bozulacak. ojem kabarcıklanacak kuruduğunda. tam evden çıkarken çorabım kaçacak. rayından çıkıp çakılmış her şeyi önce uzun uzun seyrediyorum. yaslanıp bir sigara yakıyorum. kıyamet kopsun isterse, ne var? sadece sigaramı bitirmeme izin verin. izin veriyorum size, olabileceğinizin en kötüsü olun ve bana meydan okuyun. aklımı yitirmemi sağlayın elinizden gelirse. ama gelmez. bu akla öyle çok şey sığdı ki, artık gelmez. dudağımı aşağı kıvırtacak her şeyi ama her şeyi para gibi harcarım, durmam. artık her gece o kelebeği yakalamaya çalışmıyorum, kendi gelip burnumun ucuna konuyor. kendi kalbime öyle sıkı sarıldım ki, üç yüz on beş desibelde bile ritmini hissedebiliyorum. kıvırcık kırmızı saçlarını, ilk gözlüğünü ve beyaz babetlerini çok seviyorum. okula varana dek sevmediğin ama zorunda olduğun botlarını giyip, bahçe kapısında çantandan çıkardığın beyaz babetlerin. çok seviyorum. beyazlığını, duruluğunu, duruşunu. bozamazsınız. sırasını değiştiremezsiniz, ayarlarıyla oynayamazsınız veya deviremezsiniz. bu kanımda var. yalnız ölürüm, sizinle aynı masaya oturmam. bir masanız var veya yok, benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. göz göze gelmeyi bırak, saniyelik bir bakışımı dahi yakalayamazsınız. kendi tabağımla ilgileniyorum, payıma düşenler inanılmaz.
what’s the point of having big tiddies if no one’s groping them, kissing them and sucking on them
The part in I’m just Ken where two Kens kiss Ken on either cheek and Ken does a little squint smile has been living in my head rent free since seeing the movie.

