Avatar

selen

@seriousbutfunny

Cyprus
Avatar
reblogged

Burnunu boynuma gömerek, “Bana ne yapıyorsun böyle?” diye soludu. “Beni tamamen büyülüyorsun. Sen güçlü bir sihir yayıyorsun..”

Avatar
reblogged

İlk 2 Günün Ardından

Sıkıcı okımalar bittiğine göre artık işin bunları kullanma ve görmeye çalışmalı eğlenceli kısmına geçebiliriz. Bundan sonraki yazı süreci daha çok “acaba buraya ben de gitmeye kalkışsam nelerle karşılaşırım?"lı geçecek. Bunun yanında ufak ufak bilgi vermeye de devam tabii ki.

İlk günün heyecanı ve yorgunluğuyla o günkü yazı da bugüne ötelenmiş oldu. O yüzden şimdi topluca şöyle bir geziye giriş yapalım.

Uçaktan indikten sonra ilk iş para çevirmek oldu. Orada Türk Lirası bulamam diye parayı Euro'ya geçirip gelmiştim. İyi ki de yapmışım. Havaalanında Türk Lirası yoktu ve 1 euro 59 Ruble ediyordu. Şehir içindeyse 63'müş. En iyisi Türkiye'de birazcık bulup öyle gelmekmiş sanırım. Yüksek meblağlarda kayıp çok oluyor.

Ardından gidip tüm gezi boyunca kullanacağım internet paketli Rus hattımı aldım. O da 1 aylık 10 gb bir internet için 1000 ruble ediyor. Buradan ucuz olduğu kesin. Ve fazlasıyla hızlı.

Halihazırda almış olduğum tren biletiyle atlayıp şehir merkezine geldim. Ardından metroyla direk otelimin olduğu caddeye indim. Ulaşım yorucu olmasının dışında hiç düşünmeyi gerektirmeyecek kadar kolay. Hosteli istediğiniz kadar kötü ayarlayın mutlaka yanı başında en fazla 10 dakikalık bir mesafede metro vardır.

Vagabond Hostel denilen bir hostelde kalıyorum. Müthiş cana yakın insanlar ve arkadaş canlısılar. Direk bana kahve yapıp akşam ki partimsi geceye davet etti.

İlk günü dinlenip kafa boşaltmaya ve alışmaya ayırdığım için kendime güzel bir yemek ısmarlayıp yakın çevrede geziye çıktım. İlk izlenimlerim genel olarak sanırım her şeyin çok büyük olması üzerineydi. İnsanlar, arabalar, binalar, cadde genişlikleri, porsiyonlar, genel olarak her şeyde alışkın olduğumdan farklı bir oran var. Biraz kendimi Gulliver gibi hissetmedim değil yani.

Dışarıda ise kısa bir yemek yeri ve market araştırmasının ardından hostele geri döndüm. Genel olarak fiyatlar çok uçuk değil. Uygun fiyatlara (20-40/öğün) yemek yerleri fazla. Süpermarketlerde ise yerel ürünler ithal ürünlere göre çok çok daha ucuz fakat bu fiyatlarla karşılaştığım Tverskaya Caddesi şehrin en işlek caddelerinden. İlerleyen günlerde, ücra yerlerde daha dengeli marketler bulabileceğime eminim.

Akşam otele döndükten sonra kısa bir kaç yazı yazıp, günü derleyip ardından hostelin mutfağındaki partimsiye geçiş yaptım. Aslında biraz daha kızlar gecesi tarzında geçen bir eğlenceydi. Ama insanlar cana yakın olunca sanırım her eğlence herkes için bir miktar eğlenceli geçebiliyor. "Koyverdin Gittin Beni"li gitar faslı ise sanırım en güzeliydi.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlama umudum, hostelin sıcak sütlü yulaf ezmesi ve elma turtasıyla ile son buldu. Tatları çok iyi olmasına karşın, biraz daha çeşit fena olmazdı. Konuştuğum kadarıyla bu tarz bir kahvaltı alışkanlıkları varmış. Bizim sucuklu yumurtalı, hamur işli, reçelli, kızartmalı kahvaltılarımızın yerini tutmasını beklemek zaten saçma olurdu ama insan en azından daha dengeli ve daha az şekerli bir kahvaltı bekliyor.

"Kısa” bir kahvaltının ardından serüvenin ilk durağı olan, gidip de görmeyeni dövdükleri Kremlin ve çevresine doğru yol aldım. Çok bir beklentiyle gitmediğim bu alanı, kocaman duvarlar, kör eden oymalı, işlemeli cepheler, “acaba bu kulede kaç tuğla vardır” gibi sorular ve gördüğüm en etkileyici anıt heykel olan Büyük Anayurt Savaşı'nda kaybedilenler anısına yapılan anıt heykelle hatırlayacağım.

Ardından yazılarımda bahsettiğim, duvar-pencere olayını birbirine sokup, ev kavramını istediği gibi değiştiren ve sonrasında da öğrendiğim kadarıyla çağına çok da yakın olmayan pratik ısıtma ve soğutma sistemleriyle ve teknik çözümleriyle ünlü Melnikov Evi'ni ziyarete gittim. Gezi Rusça olduğu için tüm detayları öğrenemedim ama normalde bilmediğim teknik detayları da sonradan araştırmak üzere bilmek iyi oldu. Evde elle ayarlanabilir soğutma sistemleri ve tüm evi dolaşan ve ısıtan bir kanal sistemi varmış. Bunun yanında salondan atölyeye kadar uzanan ve telefon işlevi gören boş bir kanal daha varmış. Melnikov yaşayacağı evi her açıdan kendine göre tasarlatmış, yatak odasını bile ölene kadar eşine değiştirtmemiş. 3 yatağın bulunduğu ve sadece yatmak amaçlı kullanılan tek hacim bir oda, Melnikov öldükten sonra eşi tarafından tekli bir odaya çevrilmiş. Ama sanırım bunların yanında beni en çok etkileyen şey, evdeki neredeyse her altıgen pencerenin size dışarıya ait farklı bir çerçeve sunması. Hatta bu pencerelerin çerçevelerinin de konumuna göre değişkenlik göstermesi. Çok düşünüldüğü her açıdan belli olan bir evdi.

Ardından 20. yy sanat akımlarının izlerini en iyi sürebileceğimi düşündüğüm yere yani Tretyakov Şehir Galerisi'ne gittim. Çarşamba günleri ücretsiz olduğunu belirtmem de yarar var. Neyse ki zamanı güzel denk geldi. Bu galeri avangard Sovyet sanat stillerinden başlayıp çağdaş sanata kadar yayılan kronolojik bir sırayla size güzel bir zaman tüneli yaratıyor. Ben çoğunlukla 20. yy'nın başıyla ilgilenmek için gitsem de geçişler beni fark etmeden sonuna kadar götürdü. Burada bulduğum en önemli eser ise, şehrin herhangi bir yerinde karşılaşmayı umduğum 3. Enternasyonel Kulesi'ydi. Yeniden inşa edilmiş halini görmek bile çok iyi geldi. Ardından serginin için Vladimir Tatlin'in diğer soyut eserlerini gördükçe bu sanatçının somutlaşma çabası çok daha anlamlı geldi. Ki bu çaba bir çok konstrüktivist sanatçıya da uğraşmış.

Bu ilham dolu galerinin ardından ne yazık ki zamanım kalmadığı için Moskova Mezarlığı'na uğrayamadım çünkü saat 5'te kapanıyormuş. Programımda ileride kaldığım herhangi bir an sıkıştıracağım bir mekanım haline geldi.

Genel olarak bu mekanların hepsini metroyla gezdim. Biraz hatlara alıştıktan sonra metrolar inanılmaz kolay. Önceden de yazdığım gibi en fazla 10 dakikalık mesafede neredeyse her yere metro bulabiliyorsunuz. Rusça metro adları biraz kafa karıştırsa da İngilizce-Rusça bir metro haritasıyla onu da halletmek çok kolay. Sonrasında geriye sadece hangi tarafa giden metroya bineceğini keşfetmek kalıyor. O da bulmaca çözmek gibi bir şey sanırım.

Yorucu ama keyifliydi. Şehre alıştıktan sonra her şey daha da kolaylaşacak gibi.

Ahmet Can.

Avatar
reblogged

İlk 2 Günün Ardından

Sıkıcı okımalar bittiğine göre artık işin bunları kullanma ve görmeye çalışmalı eğlenceli kısmına geçebiliriz. Bundan sonraki yazı süreci daha çok “acaba buraya ben de gitmeye kalkışsam nelerle karşılaşırım?"lı geçecek. Bunun yanında ufak ufak bilgi vermeye de devam tabii ki.

İlk günün heyecanı ve yorgunluğuyla o günkü yazı da bugüne ötelenmiş oldu. O yüzden şimdi topluca şöyle bir geziye giriş yapalım.

Uçaktan indikten sonra ilk iş para çevirmek oldu. Orada Türk Lirası bulamam diye parayı Euro'ya geçirip gelmiştim. İyi ki de yapmışım. Havaalanında Türk Lirası yoktu ve 1 euro 59 Ruble ediyordu. Şehir içindeyse 63'müş. En iyisi Türkiye'de birazcık bulup öyle gelmekmiş sanırım. Yüksek meblağlarda kayıp çok oluyor.

Ardından gidip tüm gezi boyunca kullanacağım internet paketli Rus hattımı aldım. O da 1 aylık 10 gb bir internet için 1000 ruble ediyor. Buradan ucuz olduğu kesin. Ve fazlasıyla hızlı.

Halihazırda almış olduğum tren biletiyle atlayıp şehir merkezine geldim. Ardından metroyla direk otelimin olduğu caddeye indim. Ulaşım yorucu olmasının dışında hiç düşünmeyi gerektirmeyecek kadar kolay. Hosteli istediğiniz kadar kötü ayarlayın mutlaka yanı başında en fazla 10 dakikalık bir mesafede metro vardır.

Vagabond Hostel denilen bir hostelde kalıyorum. Müthiş cana yakın insanlar ve arkadaş canlısılar. Direk bana kahve yapıp akşam ki partimsi geceye davet etti.

İlk günü dinlenip kafa boşaltmaya ve alışmaya ayırdığım için kendime güzel bir yemek ısmarlayıp yakın çevrede geziye çıktım. İlk izlenimlerim genel olarak sanırım her şeyin çok büyük olması üzerineydi. İnsanlar, arabalar, binalar, cadde genişlikleri, porsiyonlar, genel olarak her şeyde alışkın olduğumdan farklı bir oran var. Biraz kendimi Gulliver gibi hissetmedim değil yani.

Dışarıda ise kısa bir yemek yeri ve market araştırmasının ardından hostele geri döndüm. Genel olarak fiyatlar çok uçuk değil. Uygun fiyatlara (20-40/öğün) yemek yerleri fazla. Süpermarketlerde ise yerel ürünler ithal ürünlere göre çok çok daha ucuz fakat bu fiyatlarla karşılaştığım Tverskaya Caddesi şehrin en işlek caddelerinden. İlerleyen günlerde, ücra yerlerde daha dengeli marketler bulabileceğime eminim.

Akşam otele döndükten sonra kısa bir kaç yazı yazıp, günü derleyip ardından hostelin mutfağındaki partimsiye geçiş yaptım. Aslında biraz daha kızlar gecesi tarzında geçen bir eğlenceydi. Ama insanlar cana yakın olunca sanırım her eğlence herkes için bir miktar eğlenceli geçebiliyor. "Koyverdin Gittin Beni"li gitar faslı ise sanırım en güzeliydi.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlama umudum, hostelin sıcak sütlü yulaf ezmesi ve elma turtasıyla ile son buldu. Tatları çok iyi olmasına karşın, biraz daha çeşit fena olmazdı. Konuştuğum kadarıyla bu tarz bir kahvaltı alışkanlıkları varmış. Bizim sucuklu yumurtalı, hamur işli, reçelli, kızartmalı kahvaltılarımızın yerini tutmasını beklemek zaten saçma olurdu ama insan en azından daha dengeli ve daha az şekerli bir kahvaltı bekliyor.

"Kısa” bir kahvaltının ardından serüvenin ilk durağı olan, gidip de görmeyeni dövdükleri Kremlin ve çevresine doğru yol aldım. Çok bir beklentiyle gitmediğim bu alanı, kocaman duvarlar, kör eden oymalı, işlemeli cepheler, “acaba bu kulede kaç tuğla vardır” gibi sorular ve gördüğüm en etkileyici anıt heykel olan Büyük Anayurt Savaşı'nda kaybedilenler anısına yapılan anıt heykelle hatırlayacağım.

Ardından yazılarımda bahsettiğim, duvar-pencere olayını birbirine sokup, ev kavramını istediği gibi değiştiren ve sonrasında da öğrendiğim kadarıyla çağına çok da yakın olmayan pratik ısıtma ve soğutma sistemleriyle ve teknik çözümleriyle ünlü Melnikov Evi'ni ziyarete gittim. Gezi Rusça olduğu için tüm detayları öğrenemedim ama normalde bilmediğim teknik detayları da sonradan araştırmak üzere bilmek iyi oldu. Evde elle ayarlanabilir soğutma sistemleri ve tüm evi dolaşan ve ısıtan bir kanal sistemi varmış. Bunun yanında salondan atölyeye kadar uzanan ve telefon işlevi gören boş bir kanal daha varmış. Melnikov yaşayacağı evi her açıdan kendine göre tasarlatmış, yatak odasını bile ölene kadar eşine değiştirtmemiş. 3 yatağın bulunduğu ve sadece yatmak amaçlı kullanılan tek hacim bir oda, Melnikov öldükten sonra eşi tarafından tekli bir odaya çevrilmiş. Ama sanırım bunların yanında beni en çok etkileyen şey, evdeki neredeyse her altıgen pencerenin size dışarıya ait farklı bir çerçeve sunması. Hatta bu pencerelerin çerçevelerinin de konumuna göre değişkenlik göstermesi. Çok düşünüldüğü her açıdan belli olan bir evdi.

Ardından 20. yy sanat akımlarının izlerini en iyi sürebileceğimi düşündüğüm yere yani Tretyakov Şehir Galerisi'ne gittim. Çarşamba günleri ücretsiz olduğunu belirtmem de yarar var. Neyse ki zamanı güzel denk geldi. Bu galeri avangard Sovyet sanat stillerinden başlayıp çağdaş sanata kadar yayılan kronolojik bir sırayla size güzel bir zaman tüneli yaratıyor. Ben çoğunlukla 20. yy'nın başıyla ilgilenmek için gitsem de geçişler beni fark etmeden sonuna kadar götürdü. Burada bulduğum en önemli eser ise, şehrin herhangi bir yerinde karşılaşmayı umduğum 3. Enternasyonel Kulesi'ydi. Yeniden inşa edilmiş halini görmek bile çok iyi geldi. Ardından serginin için Vladimir Tatlin'in diğer soyut eserlerini gördükçe bu sanatçının somutlaşma çabası çok daha anlamlı geldi. Ki bu çaba bir çok konstrüktivist sanatçıya da uğraşmış.

Bu ilham dolu galerinin ardından ne yazık ki zamanım kalmadığı için Moskova Mezarlığı'na uğrayamadım çünkü saat 5'te kapanıyormuş. Programımda ileride kaldığım herhangi bir an sıkıştıracağım bir mekanım haline geldi.

Genel olarak bu mekanların hepsini metroyla gezdim. Biraz hatlara alıştıktan sonra metrolar inanılmaz kolay. Önceden de yazdığım gibi en fazla 10 dakikalık mesafede neredeyse her yere metro bulabiliyorsunuz. Rusça metro adları biraz kafa karıştırsa da İngilizce-Rusça bir metro haritasıyla onu da halletmek çok kolay. Sonrasında geriye sadece hangi tarafa giden metroya bineceğini keşfetmek kalıyor. O da bulmaca çözmek gibi bir şey sanırım.

Yorucu ama keyifliydi. Şehre alıştıktan sonra her şey daha da kolaylaşacak gibi.

Ahmet Can.

Avatar
reblogged

3. Günün Ardından

Sürekli bahsettiğim yardım çığlıklarını bir arkadaşı aracılığıyla fark eden bir takipçinin isteği üzerine VDKHN yani içinde çeşitli pavilyonların ve Rus Kozmonot Müzesi'nin olduğu bir parka doğru yola çıktım. Zaten içindeki bir kaç yapıyı önceden araştırırken fark ettiğim ve “veooovv” çektiğim ama yerinden emin olamadığım parka girer girmez beni karşılayan Uzayın Fethi Anıtı beni şu ana kadarki en çok etkileyen şey oldu. Negatif yönde bir eğilimle yaklaşık 100 metre yükselen parlak anıt ve ucundaki roket sanırım Ruslar'ın uzay hevesini anlatan en güzel yapıt olabilir. Ardından gezdiğim Kozmonot Müzesi ise her kesimden insanın ilham bulabileceği büyüklükte bir yer. Anıt ve müzenin kompleks halinde olması ise ayrı güzel geldi bana. Bunun yanında müzenin hala aktif bir biçimde atölyeler düzenliyor oluşu ve insanlara uzayda yaşamı tanıtıyor olması ise bulunmaz bir ayrıcalık. Tam bir “al çocuğunu pazar günü, Kozmonot Müzesi'ne git” etkinliği. Dün bahsettiğim kahvaltıyı hatırlarsınız. Bugün de yulaf ezmesi çeşidi hazırlanmasından anlaşılıyor ki kahvaltı adapları bu şekildeymiş. Yalnız bugün dünkü tart yerine farklı olarak omlet vardı ki bence fazlasıyla pozitif.

İlk 3 gün, yapı hesabı yerine kültür mekanı görmeye odaklı olduğu için zamanı ayarlaması zordu. O yüzden erkenden kalkmalı, gezmeli, soruşturmalıydı. Güne VKHUTEMAS Galerisi’ni bulmakla başladım. 10 dakikalık mesafelerde sağda, solda bir şeyler görürüm diye genelde yürümeyi tercih ediyorum. Nitekim galeriyi ararken çok güzel kahvecilerin, restoranların olduğu bir sokağa denk geldim. Yol üstünde okulların olması da ayrıca hareketlendiriyordu sokağı. Genelde turta üzerine derin bir çeşitlenme var. Sebzeli, peynirli, kıymalı, reçelli, meyveli birçok çeşit turta var. Sadece turta yiyerek dengeli beslenebilirsiniz sanırım (hamur işi artısını saymazsak). Kahveler de ayrıca çok tazeydi.çok tazeydi.

Tabii bu denemeler VKHUTEMAS'ın bir süredir kapalı olduğunu farkedip çöküp bir yerde bir şeyler yiyeyim bari dememden sonra gerçekleşti. Ne yazık ki galeri uzun süredir sadece özel faaliyetler olduğu zaman açılıyormuş. Şehirde El Lissitzky'nin (önceden bahsettiğim konstrüktivist sanatçı) ürünlerinin bir kısmının olduğu Tretyakov Galerisi ile birlikte tek yer olduğu ve bir önceki gün galeride bu ürünleri göremediğim için açıkcası çok üzüldüm. Telefon numarasını bulup hosteldeki Ruslar'a darlatmayı düşünüyorum.

Yemeğin ardından 20. yy başı sanat ürünlerinin olduğu bir diğer galeri olan Tretyakov Sanat Galerisi'ne geçtim. Ne yazık ki buradaki ürünler soyut olmaktan çok uzak, 11. yy'dan sonra gelişen realist çizimin son ürünleriymiş. :( Tretyakov Galerileri belli parçalara ayrılmış ve şehirdeki çoğu sanat ürününe sahipler. Gitmeden önce mutlaka hangi dönemi görmek istediğinizi önceden araştırıp hangi galeride olduğuna bakmak size fazlasıyla zaman kazandıracaktır. En azından Tretyakov'a giderken başka bir kahve dükkanı daha keşfetmiş oldum. :P

Ardından yine hemen yakın bölgede olan Moskova Modern Sanatlar Müzesi'ne geçtim. Burada da amacım biraz Rusya’nın, sanatın bugününü ve yarınını nasıl yorumladığını görmekti. Şansıma çok güzel 2 enstalasyona denk geldim. Birisi Antoni Gaudi ve eserleri diğeri ise Alexandra Dementieva'nın 10 farklı enstalasyonuydu. Normalde 500 ruble olan bileti “Öğrenciyim, mimarlık okuyorum, bakın sanatla ilgili vallahi yauv” diye diye 100 rubleye almayı başardım. Burası da yeri değil ama “mimarlık bir sanat mıdır?” tekrar düşünmüş olalım.

Antoni Gaudi sergisi mükemmeldi. Sanatçının en önemli eserleri ve en güzel çizimleri mevcuttu. Bugüne kadar fazla ilgilenip araştırmamıştım fakat el işçiliği eserlerini yakından görmek beni çok etkiledi. Zaten Sagrada Familia'daki ark tekniklerine hepimiz aşinayızdır onlardan bahsetmiyorum bile.

2. hüsranın ardından küçük bir umutla bari Shukhov Kulesi'ne gitmek için metroya girdim. Bu da metroyu nasıl kullanmamanız gerektiğine dair küçük bir öneri olacak. Normalde indiğiniz metronun karşı tarafında olan ve ters tarafa giden metro aslında ters yöne gidiyordur ya, hah işte Rusya'da gitmiyor. Aktarma yapılan durakların çoğunda (neredeyse yarısında aktarma yapılacak kesişen başka durak var) karşı taraf aktarma olan taraf. Eğer ters yöne gitmek istiyorsanız merdivenle diğer tarafa geçip gittiğiniz renkteki hatta diğer metroya binmeniz lazımmış. Bir de 3 tane hattın kesiştiği metrolar var ki hiç sormayın. Hele hele tüm tabelaların Rusça olduğu gerçeğini hiç hatırlatmayın. Ters tarafa gidip geri dönüp yanlışlıkla diğer hatta geçerken tekrar dönüp aslında ters tarafa gittiğimi sanarken doğru hatta geçtiğimi fark etmem falan derken bir yarım saat kırk beş dakikayı öldürdüm sanırım. Ama güzel ders oldu. İngilizce-Rusça bir metro haritasını telefona indirmek, gideceğin hatların renklerini iyi bilmek, gideceğin yöndeki ilk metro durağını öğrenmek büyük önem arz ediyormuş. Bir de çekinmeyin etrafınızdakilere sorun diyeceğim ama daha hosteldekiler hariç akıcı İngilizce konuşabilen 1 tane Rus'a rastlayamadım ne yazık ki. Pek metro kullanmadığım için hakim değilim ama umarım diğer metrolar da böyle değildir de kendimi rezil etmiş olmayayım. (Tabii ki Ankara metrosu> Moskova metrosu, hıh!)

Kirazlı kadını pek beğendim.

Gereksiz metro macerasından sonra sonunda Shukhov Kulesi'ne ulaşabildim. Bence dünya tarihi açısından önem arz eden bir yapı için en azından yanına yaklaşılabilecek, bilgi alınabilecek bir nokta yapılmaması hatta onu çevreleyen kapılara çok yaklaşınca “kış bakiyim” tarzında hareketler yapılması bu şehrin eksik noktası olmuş. Yakın zaman içinde yıkım tehlikesi geçirmesine pek şaşırılmamalı. Belediye için “fışkiye"den farksız sanırım şu an. Yine de yakından görebilmek, okurken hissettiğim duyguları katlamaya yetti. Bir radyo kulesinden çok bir anıt gibiydi benim için.

Sürekli bahsettiğim yardım çığlıklarını bir arkadaşı aracılığıyla fark eden bir takipçinin isteği üzerine VDKHN yani içinde çeşitli pavilyonların ve Rus Kozmonot Müzesi'nin olduğu bir parka doğru yola çıktım. Zaten içindeki bir kaç yapıyı önceden araştırırken fark ettiğim ve "veooovv” çektiğim ama yerinden emin olamadığım parka girer girmez beni karşılayan Uzayın Fethi Anıtı beni şu ana kadarki en çok etkileyen şey oldu. Negatif yönde bir eğilimle yaklaşık 100 metre yükselen parlak anıt ve ucundaki roket sanırım Ruslar'ın uzay hevesini anlatan en güzel yapıt olabilir. Ardından gezdiğim Kozmonot Müzesi ise her kesimden insanın ilham bulabileceği büyüklükte bir yer. Anıt ve müzenin kompleks halinde olması ise ayrı güzel geldi bana. Bunun yanında müzenin hala aktif bir biçimde atölyeler düzenliyor oluşu ve insanlara uzayda yaşamı tanıtıyor olması ise bulunmaz bir ayrıcalık. Tam bir “al çocuğunu pazar günü, Kozmonot Müzesi'ne git” etkinliği.

Son olarak bir de size yemeklerden bahsedeyim. Ama geçiştirmelik olanlardan. Genel olarak çok fazla çeşit mevcut marketlerde tahmin edebileceğiniz gibi. Fiyatlar ise çok uygun. Paketlenmiş sandviç, salata gibi ürünler de bayağı yaygın. Ben de gezerken genelde atıştırmalık dondurma, sosisli, ve basitçe sütün yoğunu olan mokoko denilen bir şeyi yedim. Mokokonun paketinden dolayı tüketmesi de saklaması da çok kolay. Bunun yanında bir gün bir kaç yancı bulabilirsem ucuzundan bir havyara da girmeyi çok istiyorum zira tek başıma alamayacağım kadar pahalı.

Artık yarına daha farklı bir döneme, temaya yani konstrüktivist yapılara geçiyorum. Açıkçası biraz daha heyecanlıyım bu dönem için. Umarım Shukhov Kulesi'nde olduğu gibi her kapıdan kışkışlanmam.

Ahmet Can.

Not: Toplaşıp şu kitabı bana almasak mı?

Avatar
reblogged

4. Günün Ardından

Sanırım artık alışmaya başlıyorum.

4. günde artık biraz daha adımlarım hızlanır, nereye gideceğimi, metroyu nasıl kullanacağımı daha rahat çözer oldum. Hatta inanmazsınız 4 hattın birleştiği yeraltı noktasında 15 dakikada yolumu bulmayı başarabildim. Oran olarak bakınca en iyi sürem sanırım.

Bugün genelde anlamda Stalin öncesi ve 20. yy başındaki sanat akımlarının ve Ekim Devrimi'nin etkilerinin ürünü olan konstrüktivist akımın en somut ve başarılı örneklerini incelemeye çalıştım. Amacım binalara uğrayıp biraz daha sitelerden alamayacağım bilgileri almaya çalışmaktı. Izvestia Gazete Binası bu anlamda çok önemli olsa da ne yazık ki tamamen kapalı olduğu için hiç bir yerden bir bilgi alamadım. Yanındaki binada çalışanlardan da öğrendiğim kadarıyla bina renovasyondan sonra bir daha kullanıma girmemiş. Ben de onun yerine biraz daha cephesinden öğrenebileceğim çizgileri öğrenmeye çalıştım.

Ardından bir diğer avangard örnek olan Narkomfin Evi'ni ziyarete gittim. Normalde tur düzenlenen binaya tur haricinde girmek yasaktı fakat şükürler olsun ki şansıma denk geldiğim iki ingilizce öğretmenini çok uzaktan geldiğime ve benim için çok önemli olduğuna ikna edip kendimi binada küçük bir tura çıkarttırabildim. Dairelere giremediğim için ayrıca üzgün olmakla beraber en azından çatıya çıkabilmek sevindiriciydi. Çatıda ise böylesine komünal bir yaşam hedefleyen bir binanın Stalin'in yedi kız kardeşinden ikisinin manzara karşısında ezilmesi ise biraz trajikti. Bina dışarıdan inanılmaz bakımsız fakat hala içeride yaşam var. Hatta bayağı aktif bir yaşam. Cinnah 19 gibi bu bina da geçmişine önem veren insanlar tarafından ofisler, stüdyolar ve dairelerle aktifçe kullanılıp çürümeye bırakılmamaya çalışılıyor. Anladığım kadarıyla da çok bakımlı daireler varmış. Kiralar da normale göre oldukça uygunmuş. Eskiz yaparken yanıma gelen bir restoran çalışanından öğrendiğim kadarıyla 4000-5000 ruble civarında kiralar mevcutmuş ki bu neredeyse 300 lira civarında bir paraya denk geliyor. Moskova'nın göbeğinde bu kadar iyi fiyatlı bir evi İstanbul'la karşılaştırmaya çalışmak gibi komik geliyor.

Narkomfin'den ayrıldıktan sonra ise Strelka Enstitüsü'ne doğru yola çıktım. Ne yazık ki metrodan indikten sonra 10 dakika içinde varmam gereken bölgeye, yakınlardaki Kurtarıcı İsa Katedrali'ndeki bir ayin yüzünden (kutsal sayılan birinin kemikleri halk tarafından öpülecekmiş, :s,) bir buçuk saatte ve yolda yakalandığım ıslak varmak planlarımı biraz değiştirdi. Strelka'ya vardıktan sonra bir kaç kişiyle sohbet edip kuruluşun amaçlarını ve programlarını öğrenmeye çalıştığım. Aslında her ülkede olması gereken bir şekilde bağımsız, kar amacı gütmeyen bir eğitim kuruluşu olarak çalışıyor Strelka. Kentsel tasarım alanında 5 aylık atölyeleri ve 2 yıllık master programları var. Amaçlarıysa her anlamda katılımcılarına farklı düşünmeyi öğretmek. Şehir ve bina tasarlamanın sadece onu fiziksel olarak inşa etmekten geçmediğini ve düşünsel altyapısını disiplinlerarası atölyelerle insanlara öğretmeye çalışıyorlar. Orada tanıştığım Nicolay isimli bir çalıştırıcı ise bir süre ülkesinde mimarlıktan yaptıktan sonra buraya öğrenci olarak gelip nasıl çalıştırıcı olarak kaldığını ve fırsatları anlattı. Şu anda NIKE ve bir kaç banka için nasıl mekansal tasarımlar yaptığından ve kentsel anlamda nasıl teknolojiyi kullanarak müdahaleler yapmaya çalıştıklarından bahsetti. Tamamen esnek bir çalışma anlayışıyla farklı disiplinleri nasıl birbirine entegre etmeye çalıştıklarına dair küçük bir konuşma geçirdik. Araştırmanızı mutlaka ama mutlaka öneriyorum. Benzer programlar insanların hayatlarında çok büyük dönüşümler yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu arada programı bir çok ünlü mimar hem finanse ediyor hem de eğitime katkı sağlıyorlar. Kurulmasında parmağı olanlardan Rem Koolhas ise önümüzdeki ay master programının ve kısa dönem programın ürünlerinin sergi ve sunumuna geliyormuş. http://www.strelka.com/en (siteyi ve programları incelemenizi şiddetle öneriyorum. eski çalışmalara da ulaşabiliyorsunuz)

Normalde ıslak ve yorgun olduğum için son durağımı iptal edip hostele dönerken, yol üstünde Schusev Şehir Müzesi ile karşılaştım ve kendimi içeri girmekten alıkoyamadım (yürüyerek gezmenin faydaları). Müzede ise EMBT'nin Kentsel Yenilenme üzerine açtığı bir sergide bir çok güzel ürünle karşılaştım. Aslında son ürünlerden çok, oraya ulaşma aşamaları, yapılan analizler, modeller, farklı çalışma yöntemleri, deneme-yanılmalar, şehir maketleri beni asıl etkileyen şeyler oldu. Bu kadar profesyonel bir ofisin, bu kadar başarılı ürünleri stüdyolarımızda çalıştığımız yöntemlerden çok da farklı yapmıyor oluşu bu keşfetme evresine olan güvenimi biraz arttırdı. Tabi ki kalite çok daha yüksekti ama bu hiç bir zaman oraya gelemeyeceğimiz anlamına gelmiyor tabi ki. Kağıt üstünde oldu bittiye getirmeden projeye değerini çok değerli.

Müzeyi terkettikten sonra ise hızlı adımlarla hostele gelip ıslak çorapları ranzanın demirlerine asıp dergiyi kurcalamaya başladım. Bence güzel bir yemeği hakettim.

Avatar
reblogged

5. Günün Ardından

Son kız kardeşe giderken yolumun üstünde bulunan, öncesinde kapısından döndüğüm Moskova Mezarlığı’na gitmemek olmazdı. Oraya kadar gidip Nazım Hikmet’in mezarını görmemek hiç olmazdı. Sanırım en çok çiçek bulunan mezardı. Sahip çıkanlara da sonsuz teşekkür. İlk güneş ışığı hüzmelerini yakalamak 5 gün sürdü. Ama sonunda yağmur yağacak mı diye düşünmediğim ilk gün geldi çattı. Artık tişörtü çekip istediğim kadar yürüyebilirdim. Ama bu kadar yürümemeliydim.

Avangard Sovyet konstrüktivizminin ardından sonraki dönem olan Stalinist mimarlığa ait birkaç sokağa ve Stalin’in Yedi Kız Kardeşi’ni gözlemlemek için Kutuzovsky Prospekt’e gittim. Her zamanki 10 şeritli yol burada da vardı ama bu sefer bölgedeki ticaret alanları azalmış, bölge nispeten sakinleşmiş ve toplu konut bölgesine dönüşmüş. Caddeye bakan cepheler Rus baroğu ve gotiği diye bağırıyorlar.  Sadece gibi gözüken cephelerde bile oymalar, işlemeler ya da direk göze batan heykeller, cepheye yapışık kolonlar tüm cadde boyunca hakim. Neoklasisizmde lüks olarak kullanılan her yöntem, yerel halkın yaşadığı konutlara çıkartma gibi yapıştırılmış. Eğer lüks olacaksa, herkes için olacak!

Caddesinin sonunda caddeyi taçlandırırcasına duran Radison Royal Hotel, Stalin’in Kız Kardeşleri’nden sadece birisi. Ana bölümü otel kalan yerleri apartman olarak kullanılan bina aslında hiç göründüğü kadar ürkütücü değil. Teraslanarak inen yapısı, iç tarafındaki insancıl avlusu hatta çocuk parklarıyla gayet insanı rahatlatan bir yapıda. Kız Kardeşler genel olarak devasa olmalarına rağmen üzerinde herkese (o dönemde yaşayan herkese, şu anda toplumun büyük kısmı komünizm dayatmalarından dolayı yapılardan rahatsızmış.) hitap eden desenleri, oymalarıyla, teraslanarak inen yapılarıyla, yanlarında her zaman ana binadan kopmuş bulunan daha küçük kütleleriyle insancıl olmaya çalışan ve insanı ürkütmemeye çalışan bir yapıda konumlanmaya çalışmış. Gerçi bu yine de zamanında çok fazla para harcanıldığı için insanları rahatsız etmesine engel değilmiş. Orada bulunan biriyle gerçekleştirdiğimiz küçük bir sohbete göre, bölgedeki diğer binalara göre çok da pahalı (!) olmayan bir durumdaymış. yaklaşık 150 metrekare bir daireye aylık 4 bin Euro karşılığında bir kirayla sahip olunabiliyormuş. Fakat konum açısından Moskova’nın en iyi bölgesi diye de eklemeyi unutmadı. Hem yanında göl olması, hem yeşillik bir bölge olması hem de Moskova İş Alanı Bölgesi’ne çok yakın olmasından dolayı bayağı elde tutulan bir bölgeymiş. Metroya ana sokaktan ayrılıp ara sokaklardan ilerlerken daha küçük boyutlardaki çok katlı binaların olduğu konut bölgesinin sakinliği hemen insanın gözüne çarpıyor. Moskova’da karşılaştığım en sakin ve huzur dolu mahalleydi sanırım Kutuzovsky’nin ara sokakları.

Ardından sonraki Kız Kardeş için metroya gireceğim ve mutlaka görmek istediğim Kiyevskaya Tren İstasyonu’na gittim. Bu istasyonu özel kılan şey ise 1918 de Ivan Rerberg ve Vladimir Shukhov tarafından tasarlandıktan sonra, 1934′ te Dmitry Chechyulin’in tasarladığı üzerine gelen kubik metro binası. Bu iki farklı dildeki yapının beraber olma çabası iki dönem için de çok güzel ipuçları veriyor. Garın kiriş sistemi ise çok etkileyici. 1918’e kafa olarak geri gidip düşününce teknoloji diye size bağırıyor resmen.

Şu an Dışişleri Bakanlığı olarak kullanılan bir diğer kız kardeş ise konut olarak kullanılandan çok daha farklı. Yine küçülmeler, teraslanmalar, avlular mevcut olsa da artık kabartmalar daha da sertleşmiş, binanın yanında 2 tane simsiyah obelisk gardiyan gibi bekler olmuş. Ana giriş kapısındaki kabartmalar ise Sovyet armalarıyla dolmuş taşmış. Her yerden kızıl yıldız fışkırıyor.

Son kız kardeşe giderken yolumun üstünde bulunan, öncesinde kapısından döndüğüm Moskova Mezarlığı’na gitmemek olmazdı. Oraya kadar gidip Nazım Hikmet’in mezarını görmemek hiç olmazdı. Sanırım en çok çiçek bulunan mezardı. Sahip çıkanlara da sonsuz teşekkür.

Genel olarak mezar taşları inanılmaz detaylıdan, sade ama vurgulayıcılığa kadar inen geniş bir yelpazedeydi. Şahıs olarak da Anton Çehov, Nikolay Gogol, Mihail Gorbaçov gibi çok ünlü isimler, Nobel almış isimlerin bulunduğu mezarlık da kültürel olarak ister istemez çekinik biri olmaya başlıyorsunuz. Bunu bilerek gittiğim için bu baskıyı hep hissetsem de tüm isimler Rusça olduğu ve tek tek mezarları bulmaya uğraşmadığım için o kadar da kendimi küçük hissetmemiştim en başta. Sonra gezerken kendime dedim ki “la ne yaparsan yap, dünyaya ne bırakmış olursan bırak gireceğin yer toprağın 1 metre altı”. Sonra daha da küçük hissettim. Çok şükür bugün de kendimizi ezdirdik.

Normalde 9 tane olan kız kardeşlerin 7’si inşa edilebilmiş. Biraz da mesafelerinin arası uzak olduğu için hepsini 1 günde gezmeye pek imkan olmuyor. Bana daha uzun bir burs lazımdı sanırım. Neyse gidebileceğim en yakın son kız kardeş ise Moskova Eyalet Üniversitesi’nin ana binasıydı. Konut olan kız kardeşle benzer biçimde nispeten daha sade, mekansal olarak daha çeşitliydi. Etrafında gezerken farkettim, neredeyse her yönden benzer bir şekilde gözükmesi de ayrı ilgi çekiciydi.

Bu gökdelenlerle ilgili ekleyebileceğim son bilgi ise hostelde tanıştığım Rus bir mimar arkadaştan geldi. Kutuzovsky Caddesi’ni gezerken çekilen fotoğraflarda fark edilen Moskova İş Alanı da yüksek katlı yapılara sahip. Fakat Moskova gibi çok fazla rüzgar olan bir mevkide bu alanının master planı ve binaların tasarımı yeterince düşünülmemiş olacak ki zaten hızlı olan rüzgar bu bölgede daha da hızlanır olmuş. Stalin’in gökdelenleri gibi taraçalanarak inmeyen bu gökdelenler dikeydeki düzlükleri sebebiyle cadde seviyesinde daha da çok rüzgara sebebiyet veriyorlarmış. Buna rağmen Stalin’in gökdelenleri hem büyük, ferah avluları, hem peyzajıyla bunu neredeyse hissedilmeyen bir düzeye indirip insanlara daha konforlu bir yaşam sunuyormuş. Kız kardeşin birinde kalan ve konuştuğum diğer kişi de benzer bir şekilde bunca yıllık binalarda dışarı çöp çıkarma dışında hiç bir probleme rastlamadıklarını belirtmişti. 1 kere yap ömürlük kullan valla oh.

Her ne kadar yürüdüğüm yerlerde bir çok şeyle karşılaşsam ve farklı farklı yerlere girip çıkma imkanı bulsam da tüm bu ara alanları yürüyerek geçmek beni fazlasıyla yordu. Sanırım çayımı içip marketten aldığım enteresan şeyleri yiyip hemen yatacağım. Yordun beni Stalin.