~par

Selahattin Demirtaş “bu halk Abdullah Öcalan’ın posterini Kürdistan’a asamayacak da, nereye asacak? Buna alışsanız iyi olur, çünkü biz daha Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz, heykelini” dedi. Figen Yüksekdağ “biz sırtımızı YPG’ye YPJ’ye PYD’ye yaslıyoruz, söylemekten de çekinmiyoruz” dedi. HDP milletvekili, Diyarbakır belediye eski başkanı Osman Baydemir “devlet aklına mesajımız var, hassiktirin diyorum” dedi. HDP milletvekili Abdullah Zeydan “Kürt halkının gücünü test etmeye çalışanlara çağrı yapıyoruz, PKK sizi tükürüğüyle boğar” dedi. HDP milletvekili Burcu Çelik Özkan, köy korucularına seslendi, “o keleşi size çevirmesini çok iyi biliyoruz, bu memleketten defolup gideceksiniz” dedi. Seçim öncesi HDP’nin Batman mitinginde “barajı aşarsak, bizler bulutuz, güneşiz, yağmuruz, barajı aşamazsak, benim meskenim dağlardır dağlar” pankartı açıldı. Ağrı belediye başkanı Sırrı Sakık “ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in askerleriyiz diyerek saldıranlara demiştim ki, Mustafa Kemal’in askeri değil, generali olsanız ne yazar, it sürüleri” dedi. HDP milletvekili Adil Zozani, TBMM çatısı altında, “Kemalizm dediğiniz şey, bir parça Hitler, bir parça Mussolini’dir” dedi. PKK’lılar Ağrı dağında temsili mezar kazdı, mezar taşına “TC” yazdı, TC’nin gömülme töreninde konuşan HDP milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu “Kürtler uyandı, hiç boşuna çırpınmayın” dedi. HDP milletvekili Pervin Buldan “PKK terör örgütü değildir” dedi. Selahattin Demirtaş “HDP, başkan apo’nun projesidir, bunu unutmadan çalışmalıyız” dedi. Kimse rahatsız olmadı. “Şerefsiz” denildi.. Ortalık ayağa kalktı! Kimse kimseye “şerefsiz” demesin. Elbette. Peki, isteyen istediğine “hassiktirin, memleketten defolun, it sürüleri, tükürüğümüzle boğarız, size kalaşnikof çeviririz, gömeriz, burası Kürdistan, Atatürk Hitler’dir” diyebilsin mi?

-Yılmaz Özdil

öpe koklaya bitiremediğin o yanakları bir başkası o kadar ucuza kapatıyor ki, sen bile o sevgisizliğin altından tek parça çıkamıyorsun.

My dreams, as I am sure you know, are frequently strange. They are even sometimes morbid; but last night’s was so bizarre and macabre that I cannot think which deep well my subconscious had decided to plunge into. I – or perhaps a fictional version of myself – was staying with my family in a pinewood cabin remarkably similar to the one we had rented in Maine. The chief worry in this portion of the dream was my sighting of an orange and black ant, about the size of a large hound, glowing in the dark and crawling up from the door to the basement. The thing had clearly caught my scent, because no matter how far I walked through the house (it revealed itself to be more like a mansion in scale) the giant ant was always not far behind, scuttling sluggishly along. It never caught up with me, I think – and for a good while the dream descended into a collage of locations virtually impossible to describe, ranging from a multi-storey car park to, lastly, a great shadowy attic whose floor was a vast pond of dark, weedy water (the whole dream took place at night, with much fumbling around in the blackness). I forget the narrative leading up to this part of the dream – I think there was a story to it, something about coffins – but essentially I had to wade into this pond carrying a woman’s corpse on the end of a large shovel. (A detail I remember is that the shovel-head was prettily painted with flowers.) I spent a while wading about, but when I went ashore I found the corpse had slipped off the spade and was now lost somewhere back there in the water. My sister was quite angry at this, and told me to go back and find her – after rescuing a grey cat from being dragged away by a fishing line tangled round its collar, I asked it if it had seen a woman’s corpse in the water on its recent swim. It said that it had seen something on the bottom of the pond: ‘A thing with its head downwards, and its face looked like trees.’ Armed with a torch, I crouched at the pond-side and scanned the beam of light over the surface; it quite defied the laws of physics and floodlit the whole underwater scene. Thus was revealed a nightmarish jumble of weeds, wardrobes, shopping trolleys, more weeds, fish, and indescribable things with big eyes (the source for this was probably my mortal fear of dark open water). The woman’s corpse was nowhere in sight. The dream went on for longer, but it is difficult to put into words.

yükseliyormuş, duvar, yükseltiyorlarmış. sesleri duyuyor musunuz?
bakın yine… bu çığlık… sanki… bilemiyorum…
umarım ciğerlerin parçalanır orospu sus artık! bağırmayı bırak.
lütfen, yalvarıyorum -sessiz ol- çok büyük bir felaket içinden çıktık.
detayları hatırlamıyorum.

televizyon unutmamızı istemiyordu.
kusan kadınlar, çocuklar, eriyen süzülen insan görüntüleri, durup dururken
yere düşen insanlar. kötü bir gündü. kaçarken yerde yatan insanların üzerine
basanlar, birbirini çekip düşürmeye çalışanlar. görüntüler onlara bakıyordum.
(antidepresan kafamla ve tabi antidepresan gözlerimle, ekrandan onların
gözlerini görebiliyordum, daha önce hiç göz görmemiş mi?)
antidepresanlar avuç avuç…

doktor, “onların gözlerine bak ne kadar mutlu olduklarını gör ve bunu
bir düşün” diyordu. (virüslü olsaydım kaçmazdım, sonra duvarlar,
orada kalanlar, duvarların arkasında kalanlar.) bir günde yaptılar
kocaman yüksek kalın beyaz duvarı. bazen gece boyunca susmuyorlar.
sabahın erken saatlerine doğru sesleri biraz azalıyor ama ertesi gün yine…
oradan bağırıp duruyorlar. ben ilk zamanlar duvarları yapmaya
başladıkları ilk zamanlar arka tarafa gidip gizlice onlara ekmek atıyordum
sesleri kesilsin diye ve bazen bir kaç şişe su.
fakat sustular mı? hayır.
hatta daha fazla bağırmaya daha fazla çığlık atmaya başladılar.
ben de bıraktım. “açım, biz burada çok açız lütfen”,
“biz…” (bunu söylemeli miyim?) ”biz burada çok açız ve başka çaremiz yok”
(söyleyemem, söyle) ”biz birbirimizi yiyoruz orospu çocukları”,
“biz açıklıktan birbirimizi yiyoruz” (arkada kaç kişi var?)
duvarları yükselttiler sonra biraz daha… açıklamalar ardı ardına geliyordu.
“duvar gerekliydi.” “duvar bizi kurtardı artık hastalık yayılmayacak.”
hepimiz derin bir oh çektik. hastanedeydim, insanlar durmadan konuşuyorlardı.
“büyük felaket…”, “hastalık yayılıyor.”

hastanedeydim, çünkü depresyondaydım.
(bağırmak istedim depresyon yayılıyor, depresyonum yayılıyor!)

sevgilim… o gitti… (çok acı… daha acı verici bir şey düşünemiyorum)
hayır hayır o gitti… gitti… ( derin derin nefes al, burnundan al ağzından ver,
saymaya başla, nefes almaya devam et nefes al 10…9…8…7…
iyiyim, çok iyiyim, iyi biriyim 6…5…4…3…2…1.) o gitti…

hastalık… televizyon… “bugün 7 kişi öldü”.
olabilir dedim içimden olabilir insanlar ölebilir doğanın dengesi bu.
ama insanlar birbirini terk edemez… eder… ama birdenbire
edemez. (siz ölüyor olabilirsiniz ama sevgilim de beni terk etti.)
içim o kadar acıyordu ki… içim…
günler geçiyordu ya da geçtiğini söylüyorlardı ve insanlar ölüyordu.
“size de bulaşabilir” dedi televizyon. sorular soruyorlardı.
“bence orası bir an önce temizlenmeli”, “bence hasta olanlar bir yere toplanmalı.”
herkesin bir bencesi vardı. imza kampanyaları. ben de imzaladım.
(virüs kapanların kendi kaderleriyle baş başa kalmalarını onaylıyorum.
altına en güzel imzamı attım.) umurumda değil… umurumda değil…
( ben kendi kaderimle baş başa bırakıldım, hiçbir şey olmuyor yaşamaya
devam ediyorsun.)
tek hatırladığım… “biz burada çok açız ve başka çaremiz yok”
bir günde yaptılar. bunu hatırlıyorum. bu bir başarı hikayesi.
hastalığın daha fazla yayılmaması için düşünülen önlem çerçevesinde
duvarların yapılmasına karar verildi. duvarların yapımına bugün başlandı
ve duvarlar bugün tamamlandı. harika haber… hasta olanlar duvarların
arkasında kalacak. hepsi orada… gerekli yardım yapılacak televizyon
öyle söyledi.

sevgilim…
onun için endişelenmiştim ya hastalığı kaparsa diye. (keşke hasta olsaydı.)
hasta olsaydı onu görmeye gidebilirdim, elini tutardım, bana ne kadar üzgün
olduğunu söylerdi ve biz yeniden birbirimizi çok severdik. (keşke hasta olsa.)

televizyon duvarı unuttu, arkadakileri unuttu. ben hala onları duyuyorum.
evim işkence bahçesi. belki taşınırım… ses… sadece ses.
onların o korkunç sesi… duvarları yükseltiyorlarmış.
(seslerini kesseler daha iyi olur.) ben kötü biri değilim
(hayır hayır o gitti… o gitti… derin derin nefes al burnundan al
ağzından ver, saymaya başla, nefes al 10…9…8…7…
nefes almaya devam et 6…5…4…3…2…1.)

ben kötü biri değilim… iyiyim. ben çok iyiyim. ben iyi biriyim.
sadece… sadece uyuyamıyorum.

• [EN] I just finished my submission for the ABC me a Harry of Miss Paty :) Not fully satisfied with this one but that was fun ! Hope you like it anyway ^^
• [FR] J’ai enfin bouclé ma participation pour le fanzine ABC me A Harry de Miss Paty :) Je ne suis pas complètement satisfaite par cette illustration mais il fallait en finir, et c’était malgré tout très fun à faire ! J’espère qu’elle vous plaira ;)

Longtemps tu m’as aidé à larguer les amarres

Vie ascétique : Forme de vie où lenteur et silence vous purge de tout.

Ce n’est pas ce que j’ai fais de ma journée qui importe. Je dirais que c’est plutôt ce que j’ai pensé. On ne demande jamais à quelqu’un “A quoi as-tu pensé aujourd’hui ?” On réduit les journées à une petite quantité d’actions matérielles dont on se satisfait quelque peu de l’accomplissement. Je n’ai rien fais d’autre aujourd’hui que tuer le temps, résoudre des obligations administratives, me plier à une convention, ou plutôt à une contrainte sociale, physiquement douloureuse. Je vais certainement faire le ménage en rentrant et boire de l’eau pour ne pas manger compulsivement. Then what ? Il n’y a rien d’enrichissant à raconter le banal quotidien des actions de notre vie. Par ailleurs, même s’il est commun à tous, il n’intéresse personne. Parlons vraiment. Aujourd’hui, j’ai passé la journée à penser. Je vous écris ces mots depuis les fauteuils de la Défense, mis à disposition des portables et des gens déchargés. Chaque instants de ma journée s’interrompaient par ma pensée sur l’univers, sur son ordre et sur l’impact qu’il a sur nous, sur notre importance à son échelle, sur la longueur de nos vies équivalent à une seconde au regard des étoiles, sur le peu qu’on puisse faire malgré ce que l’on se fait croire. J’ai pensé au monde, à nos vies, nos pauvres destinées. Que la plus grand valeur serait peut-être dans la seconde que l’on s’efforce d’observer, que l’on s’efforce de chérir. Seconde où l’on ne se force pas forcément à faire quelque chose que l’on a pas envie de faire. On est juste là, présent, ouvert, ou fermé, si ça vous chante. Toute la journée, je l’ai passé en moi-même. J’ai écris dans ma tête des phrases confuses et sans virgules. J’ai eu l’impression de grandir, de faire tourner et retourner des choses à en faire saturer mon disque dur. C’est ma forme de vie, triste, austère, solitaire, celle où j’ai mal aux dents de garder la bouche fermée et la mâchoire serrée, celle où ma tête me fait systématiquement mal à la fin, dans une espèce d’atmosphère lourde et fangeuse. Mais c’est celle où j’explore ce que j’ai dans le ventre avec complaisance. Celle où je me sens vivante car libérée de quelques banalités extérieures. Ma solitude, c’est ça, et je la cultive.

Bugün,yaklaşık üç dakika önce dolan bir kaptan taşan ilk damla oldum. Ya buhar olacağım Ağustos cehenneminde ya da toprağa karışacağım.Eğer hâlâ üzerinde kan değil de yemiş biten bir toprak parçası varsa. 

Adam; “Ben aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.“ diyordu.

Windows. Dolceacqua, Italy par Marji Lang
Via Flickr :
Colorful building facades in the picturesque village of Dolceacqua in Imperia province, Italy.