yeterliydi

Plazanın 15. katında asansör bekliyordum.  

Asansör geldi, kapı açıldı, içeride 3 kişi vardı. Herkese selam verdim. Finans müdürü Ayşegül Hanım, insan kaynaklarından Sevgi, bir de bilgi teknolojileri departmanında çalışan Müslüm. Ayşegül ve Sevgi, konuyu tam olarak duymamakla beraber, ejderha sahibi bir kadından, bir dizi karakterinden bahsediyorlardı. Müslüm camın dibinde dışarıyı seyrediyordu sessizce. Plazanın asansörü dışarıyı görecek şekilde tasarlanmıştı. İnsan ister istemez büyüleniyordu 52 katlı bir plazadan dışarıyı seyredince. Ayşegül ve Sevgi 21. katta indiler. İsmimi söyleyerek ikisi de ‘’iyi akşamlar’’ dedi.  Ama asansörde Müslüm de vardı… Ayıp etmişlerdi, alelade bir ‘’herkese iyi akşamlar’’ yeterliydi. Ama sadece benim ismimi söyleyerek, Müslüm’e karşı ayıp etmişlerdi. Müslüm lise zamanı sobanın yanında bayılarak yüzünü yakmış 30’lu yaşlarda bir adamdı.  Suratındaki yanık, insanların bakmakta zorlanacağı derecedendi.  O an; büyük bir gürültü ile asansör durmuş ve içerideki lambalar sönmüştü. Hızlıca telefonumun ışığı açıp, asansör kapısına vurarak sesimizi duyurmaya çalıştım. Müslüm ise hala dışarıyı seyrediyordu;

-          Müslüm nasıl olacak şimdi? Kaldık burada.

-          Düzelir abi. Bekleyelim yarım saat… Haber verdik zaten bakım var diye.

-          Nasıl haber verdiniz? Benim niye haberim yok?

-          Herkese mail attım abi.

-          Müslüm… Bakım olacağından, asansörün çalışmayacağından saati saatine haberin varsa, niye bindin sen asansöre babacığım?

Müslüm cebinde bir paket leblebi çıkardı, yere oturup bana uzattı;

-          Fena mı oldu abi? Laflarız.

Yüzünde -daha önce portakal bahçesi gördüyseniz bilirsiniz- turuncu bir gülümseme vardı.  Az bir şey leblebi alıp paketten karşısına oturdum, ben de dışarıyı izlemeye başladım;

-          Hadi bakalım öyle olsun.

25. kattaydık ve insanlar aşağıda çok ufaktı. Kuşların kanatlarındaki bütün ayrıntıları çözebiliyordun, bize o kadar yakın uçuyorlardı. Daha önce bu kadar senkronize kanat çırptıklarını fark etmemiştim. Mili-salise senkron kaymıyordu uçuşlarından, şaşkındım; ayaklarım olmasına rağmen defalarca düşmüş bir adam olarak. Müslüm biraz daha leblebi uzattı;

 

-          Abi sen onları kafana niye takıyorsun?

-          Kimi Müslüm? Kuşları mı? Acayip değiller mi oğlum, insan utanıyor insan olduğuna.

-          Yok abi. Asansörden az evvel inen hanımları. Hani sadece sana ‘’iyi akşamlar’’ dediler ya. Sen onların yerine utandın hani… Abi sen manyak mısın?

-          Nasıl anladın lan?

-          Abi sen de astım var sanırım. Nefesin bir acayip oldu o an. Anladım ben. Sen manyaksın bak valla; utanma çağında değiliz abi. Bir de sen başkasının adına utanıyorsun.

-          Yok be Müslüm, ayıp ettiler. Bu tipleri görünce insan utanıyor insan olduğuna. Bu arada sende de ne kulak varmış be helal.

Yanığını okşayarak;

-          Allah bir yerden alıp bir yerden veriyor.

-          Az daha leblebi ver be Müslüm.  Eee gittin mi dün Fener’in maçına?

Biraz daha leblebi uzattı;

-          Yok abi düğün vardı. Hem Fener mi kaldı abi?

-          Kimin düğünü hayırdır?

-          İkizimin abi. Evlendirdik.

-          Ooo kardeşim hayırlı olsun da senin ikizin mi var?

-          Aynen abi. Tek yumurta hem de, birebir kopyayız. Yani kopyaydık; benim yüz yanınca ayırt etmeye başladılar haliyle. Yani bu yanık çok kullanışlı bir yanık abi.

-          Eyvallah kardeşim. Eeee sen düşünmüyor musun evlilik falan? Sana da bulalım bir kız oğlum.

-          Yok be abi. Ben tövbeliyim.

-          Niye lan?

-          Bıraktım o işleri. Zamanında sevdik. Lise zamanı, tam açılacaktım yüzüm yandı. Baya sevmiştim ama.

-          Eee açılsaydın oğlum.

-          Abi… Aynada ben bakamıyorum kendi yüzüme, kız nasıl baksın?

Müslüm büyük bir kahkaha attı cümlesinin üstüne ve leblebi uzattı. Leblebi kesesinin üstünde bir şiir yazıyordu;

-          Müslüm bu şiir ne oğlum?

-          Ben yapıyorum abi bu kese kağıtlarını.

-          Niye?

-          Kendim için. Leblebi çok yiyorum da abi ben. Çok zaman harcıyorum. En azından bir işe yarasın dedim, kendi kese kağıtlarımı basmaya başladım. Hem yiyorum, hem şiir okuyorum işte.

-          Lan Müslüm sen nasıl bir modelmişsin de haberimiz yok? Süpermiş ya! Kimin şiiri?

-          Jorge Luis Borges abi. ‘’Anlar’’

-          Vay be… Eee kızı hiç görmedin mi sonra?

-          Yok abi. Aslında aynı mahalledeydik. Her gün görüyordum.

-          Konuşmadın mı?

-          Yok be abi dedim ya hiç gerek yok. Aşkım bitmedi abi yanlış anlama. Hala ilk günkü gibi aşığım orası ayrı. Sonra evlendi zaten kız.

-          Hadi be… Ne zaman evlendi?

-          Dün. Müşfik’le, ikizimle.

Gökyüzündeydim o an. Müslüm saçıyla oynamaya başladı;

-          Düşün abi; suratım yanmasaymış beni beğenirmiş. Müşfik’i beğendiğine göre…

Gökyüzündeydim o an. Asansörün ışıkları aniden yandı. Kapı açıldı, Müslüm ayaklandı;

-          Abi erken geldi hadi iyisin. Ben kaçayım abi işim var çok. Sana iyi günler.

Gökyüzündeydim o an. Müslüm durdu ve bana döndü;

-          Ha Recep Abi, helal et hakkını.

-          Niye Müslüm?

-          Abi asansör bakımından haberin yoktu ya senin hani. Maili okumadığından değil, sana mail gelmediğinden. Ben yaklaşık 50-60 kişiye mail atmadım bilerek, asansörde muhabbet ederiz diye. Sana vurdu piyango! Helal et abi hakkını…

-          Helal olsun Müslüm. Vallahi helal olsun!

Gökyüzündeyim o an ve insanlar aşağıda çok ufaktı.

Öyle özel biri değilim ben, orası kesin. Sıradan fikirlere sahip, sıradan bir adamım ve sıradan bir yaşam sürdüm. Bana ithaf edilmiş bir anıt falan yok ortada ve yakın zamanda ismim de hafızalardan silinecek ama yine de tüm ruhum ve kalbimle sevdim bir başkasını ve bu kadarı benim için her zaman yeterliydi.
—  Nicholas Sparks

Yuval Noah Harari; Orta çağda aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. Peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?

İçsesim; Ot ve Gorillaz?

BEKLETTİĞİM İÇİN ÜZGÜNÜM ŞUVAN ANLATIYORUM NİE ATILDIM İŞTEN.

Atılma olayımdan önce size bir miktar işimi anlatayım. Otel fotoğrafçılığı işi şu şekil işliyo; otelde tatil yapan kimselerin fotoğraflarını çekiyosunuz. Şipşakçılık gibi yapılırsa gelir kaynağı elde edilemeyecek bir iş yalnız otel fotoğrafçılığı. Asıl para getiren nokta müşterileri randevuya çağırmak. Otellerin çok büyük yoğunluğunda yapılan olay fotoğraf çekimi ücretsiz, alınan fotoğraf ücretli. Biz 7 dolardan satıyoduk ki, Marmaris genelinde ücret bu, 25 TL’ye tekabül ediyo. 

Marmaris Rus ağırlıklı bir tatil beldesi. Avrupalı müşterilere bu fiyat cazip geliyo, ilk çalıştığım yerde hiç sıkıntı etmeden 50 60 fotoğraf alıyolardı Avrupalılar, lakin Ruslar yine pek sıcak bakmıyodu. Sonradan girdiğim ve kaldığım yerde ilk 1 hafta kadar düzgün bir para girişi olmadı kasaya ve cebime. Tribe girdim ulan sıkıntı bende mi noluyo birader falan diye düşünüyodum. Sorunu öğrenmek için müşterilerle biraz muhabbet ettim. Rusyada fotoğraf satışı, bizim yaptığımız gibi ilerlemiyomuş. Onlarda fotoğraf çekimi ücretli, çekilen fotoğrafların hepsi müşteriye DVD’de veriliyomuş ve belirli bir kısmı da baskı halinde teslim ediliyomuş. Bu yüzden sıcak bakmadıklarını anladım.

Patronum, Eros’a bu durumu anlattım, tabi anlatmadan önce iş arkim Süleyman’a(onu da anlatıca9m hiç anlatmadım ama hayatımda tanıdığım en harrrrika insanlardan birisi.) söyledim. Furkan ben çok söyledim ona, anlamıyo dedi. Tabi ben anlatınca yine Eros’un pek sikinde olmadı. 

Dimitri diye bi müşterimiz oldu. O da aynı şeyleri söyledi. Biz dedik “Dima, bize uygun ama patrona uygun değil, onunla konuş. Hem bize iyilik etmiş olursun hem fotoğraflarını almış olursun.” O da gitti konuştu. Konuşan o olunca Erosun içine sindi konu ve stratejiyi değiştirdik. Yarım saatlik seans 50 dolar, bir saatlik seans 85 dolardan yapmaya başladık. Günlük 3 çekim 4 çekim alıyoduk. İşler gayet şıkırındaydı. 

Otel müşterisi o kadar zengin kesim değildi ve bu fiyat anca kurtarıyodu onları. Tabi bu fiyat Eros’u kurtarmıyodu çünkü zaten gereksiz bir ton yatırım yapmış (dekor ürünleri, eski fotoğraf makineleri, kostümeri vs.) ve kazıklanarak fotoğraf makinleri ve lensleri almış. Düzgün bi flash, softbox falan yoktu bile. Buna ek olarak 2 ay zaten ölü geçmiş, adam gibi para kazanamamış ve sezonluk 30.000 Euro(avro)’ya kiraladığı dükkanın kirasını bile çıkaramamıştı.

Atılmadan 1 hafta öncesine kadar harika iş yapıyoduk. 2-3 haftada net 6.000 TL falan kar yaptırdım patronum Eros’a, ama bir üst paragrafta belirttiğim gibi, kurtarmıyodu ve beni genel olarak kötü görüyodu bi bok bilmiyo vs gibi. Tamam muhteşem değildim, ama müşterilerden daha 1 tane bile şikayet duymadım. Her biri fotoğrafları gayet beğendi ve memnun olarak ayrıldı.  Daha fazla para peşinde olan Eros, çekim ücretlerinin fiyatını arttırdı, yarım saati 85, bir saati 130 dolar yaptı. Müşteri kitlesine bu fiyatları sunduğumuzda 1 hafta içerisinde anca 3 çekim ayarlayabildik çünkü müşterinin parası gerçekten yok aq. Ha vardır ama o makineyle çekilmiş bir ürüne o kadar vermezler.

Eros bu 1 haftalık sürecin tüm ceremesini bize yükledi. İş yapmıyosunuz, çalışmıyosunuz vs vs Zaten bütün bu işler devam ederken de fotoğrafçı arıyodu, en sonunda bi tane kaliteli bi şey denk geldi. Açıkçası adamın benden artı olarak sayılabilecek makinesi ve Rusçası vardı ki, bu yerimi alması için fazlasıyla yeterliydi. Rusça bilmesine gerek bile yok gerçi, fotoğraf makinesi olsun o da yetiyodu Eros’a çünkü o da biliyo makinenin ve lenslerin gerçkten sıkıntılı olduğunu ve onlarla fazla iş yapılamayacağını. Yalnız Eros şu sıkıntıyı yaptı kendsine; bunu getirirken baya tanrılaştırdı çocuğu. Bizi itin götüne sokup sokup çıkardı. Sana her şey serbest olur, kadınsa kadın içkiyse içki bana para getir yeter kafasında baya götünü yaladı çocuğun.  Yeni gelen fotoğrafçı maksimum 20 gün duracağını söyledi. O durum için zaten beni gönderdi. Çünkü battı Eros. Otel yönetimine ben battım bakın fotoğrafçı da yok, dükkanı da kapadım. Borcun bir kısmını seneye atalım veya taksit yapalım diye bir şey söyleyecek ve kendini biraz rahatlatacak. Kalmam daha mantıklıydı zira gelen fotoğrafçı tek başına adam gibi iş yapamaz. En kötü birinin reflektör tutması falan gerekiyo, asistansız fotoğrafçılık olmuyo maalesef.

Bilmiyorum ne yapacak ne gidecek ama umarım iyi bi şekilde iş yapar. Eros iyi birisi sadece çaresizlikten kafayı çıldırmış aq. Sağlıklı düşünemiyo. Bu yeni gelen lavuk zaten ilk günden sıkıntı çıkarmış. Normalde bizim barlardan alkol veya kokteyl almamız yasak. Su ve kahve alabiliyoz bi tek. Zaten direkt manitalara yavaşmaya başlamış ve bi manitaya kendine alkol aldırtmış baya sarhoş olmuş. Sonra etrafı batırmış bilmem ne kavga çıkıyomuş falanlar filanlar. 

Durum bu yani biz de evimize dönme durumunda kaldık. Eros sizle yollarımızı ayırmaya karar verdim dedi, 10 dakika sonra biletimi aldım. Sıkıntı değil bana çünkü ben biliyorum elimden gelenin fazlasını yaptım.

Ama buraya da yazıyorum, sadece hıncımdan çok kaliteli bi fotoğrafçı olucam. Makinemi de alıcam ve gerçekten Eros’un gözüne sokacam. Öğrenecem her bokunu her inceliğini göreceniz.

KOCAMIN ARKADAŞLARI BENİ SEKSE DOYURDU

Merhaba sex hikayeleri okurları. Adım Gül… 1.70 boyunda, kumral,buğday tenli, dolgun göğüslü, kalçaları arkaya doğru çıkık, yani kısacası her sokağa çıktığımda erkeklerden duyduğum laf atmalarından anladığım kadarıyla, erkeklerin sikmek için can attıkları bir kadınım.

Evliyim ve eşim Tamer 29, ben 27 yaşındayım. Evleneli tam 6 yıl oldu. Eşimle sevişmelerimiz genelde uzun ve güzel olur. Beni yatağa yatırır ve abartısız bir saat boyunca amcığımın ve götümün her yerini yalar, emer, ısırır ve beni çıldırtır.

Buraya kadar herşey mükemmel… Ama iş sikme faslına gelince beni yeterince tatmin edemez. 14 santimlik siki amımda kaybolur ve varlığını, amıma girip çıktığını bile hissedemem. Alev alev yanan amımın içine girdiği anda hemen boşalır. O beni sikerken elimle kendimi tatmin eder ve zevk almış gibi hareketler sergilerim. Ama seks dışında mutlu bir evliliğimiz var ve onu çok seviyorum.

Her şey Tamer’in bir gece sevişirken sikinin kalkmamasıyla başladı. O kadar uğraşmama rağmen bir türlü kaldırmayı başaramadım. Okşamalar, yalamalar, emmeler fayda etmedi. Sıkılmıştım artık… Kızdım,

“Ne istiyorsun Tamer? Daha ne yapayım ben buna? Ne yapmamı istiyorsun? Sokağa mı çıkayım? İlk karşıma çıkan herife yarak diye yalvarayım mı? Başka adamların altına mı yatayım? Bunu mu istiyorsun?” diye bağırmaya başladım. Öyle oynamıştı ki benimle, orgazm olamamak başıma vurmuş, kendimi kaybetmiştim.

Ah… Ben bunları söylediğim anda elimdeki inik aleti kıpırdamaya başladı. Ben başka erkeklere siktirmekten bahseder etmez siki sertleşmeye başlamıştı adamın… Hayretle yüzüne baktığımda, utangaç bir tavırla benden fantezi anlatmamı istedi. Şaşırdım. Nasıl bir fantezi anlatmamı istediğini sorduğumda bana,

“Senin başka bir erkekle, hatta erkeklerle sikişiyormuş gibi anlatmanı istiyorum karıcığım…” dedi.

Bunu duymak amımın ıslanmasına neden olmuştu. Ama yine de tereddütte kalmış, acaba ağzımı mı arıyor diye kuşkuya kapılmıştım. Aslında, o güne kadar hep hayalini kurduğum, masturbasyonlar yaptığım en büyük fantezim buydu benim de… Ama yine de tereddütte kalmış, acaba ağzımı mı arıyor diye kuşkuya kapılmıştım. Ben de ona,

“O halde önce sen başla, ben devam ettireyim…” diye karşılık verdim. Kocam amımı yalıyor, göğüslerimi okşuyor ve bir yandan da bana,

“Hadi karıcığım, üzme beni, anlat bana. Kocaman yarağı olan biriyle sikiştiğini anlat…” demeye başladı.

Amımı öyle büyük bir iştah ile yalıyordu ki daha fazla kendimi tutamadım, içimdeki şehveti bastıramadım ve ona çok güzel bir sikiş fantazisi anlattım. O anda başka bir erkeği düşünerek onunla hayalimde bir güzel sikiştim. Her zaman mastürbasyon yaparken kurduğum kocamı aldatma hayallerimi, ilk kez kocamla paylaşmıştım ve inanılmaz zevk almıştım. Kim bilir bunun gerçeği nasıl olur diye düşünmeye başlamıştım.

Artık her sevişmemizde ona fantaziler anlatıyor kendimi başka erkeklere siktiriyor, bazen iki yarak birden içime alıyor ve delicesine sevişiyordum. Öyle şeyler anlatıyordum ki, kocama daha fazla zevk vermeye çalışıyor, o zevke gelip beni sikerken, ben anlattığım hikayeye kendimi kaptırıyor, başkasının siktiğini hayal ederek orgazm üstüne orgazm yaşıyordum.

Artık kocamın fantazisi bizim ortak hayalimiz, afrodizyağımız olmuştu. Kocamı bilmiyorum ama, artık benim aklım gerçekten başkalarıyla sevişmekteydi. Kocamın küçük sikini yerken orgazm olmam için başkasının beni siktiğini, kocamın seyrettiğini hayal etmem yeterliydi. Acaba gerçekten yapmak istesem kocam ne buna ne diyecekti… Ah, bir gerçek olsa…

Sonunda bir gece sevişirken bu amacıma ulaştım. Ben fantezi anlatırken kendimden geçmiş, iki erkeğin arasında sikilmekten deliye dönmüş bir kadının yaşadıklarını yaşıyor,

“Ooooh sikin beni… Yarak istiyorum…. Köküne kadar sokun bana…” diye inliyordum. Kocam da

“Sikiş karıcığım… Köküne kadar al içine…. Ben de sizi seyrediyorum sikişirken… Oh, ne güzel sikiyorlar seni… Kocaman yaraklarını sokup çıkarıyorlar amcığına, götüne… Her tarafından zevk alıyorsun…” diye karşılık veriyordu. Artık iş fantaziden çıkmış karşılıklı konuşmaya dönüşmüştü.

”Bizi sikişirken seyretmek sana gerçekten zevk verir mi kocacığım? Hani kurduğumuz hayaller gerçek olsa… Beni yabancı erkeklerin altında sikilirken görsen… Hiç kıskanmaz mısın?” diye ağzını aramak maksadıyla bir soru yönelttim.

“Normalde kıskanırım belki karıcığım, ama bu fantazi çok hoşuma gidiyor. Deli gibi tahrik oluyorum, sikim kalkıyor anında… Seni başka bir erkekle sikişirken izlemek kim bilir ne kadar güzel olur… Yabancı bir erkeğin altında, yabancı bir yarak amcığına girip çıkışını izlemek, senin o erkeğin verdiği zevkten kıvranmanı seyretmek… Offf…” diye cevap verdi.

“Bu sana zevk veriyorsa senin için zevkle yaparım aşkım… Hem kıskanacak ne var ki… Ben yalnızca seni seviyorum hayatım…” diye cevap verirken, bir yandan da amımı ağzına, yüzüne iyice bastırıyordum.

Kocamın gözü önünde kendimi başka erkeklere siktirmek için can atıyordum. Biliyordum ki onu ikna ettikten sonra bu kapı açılacak ve ben de başka erkeklerle, onların kocaman yarakları ile günümü gün edecektim. Hatta onun çok beğendiğim bazı arkadaşlarıyla bile sikişebilirdim.

Aklıma birden bu jeton düştü. Amımı yalama faslından sonra sikme faslına geçmişti. Yine her zamanki sıradanlıkla beni sırt üstü yatırdı ve kürdanıyla beni sikmeye başladı. Dudaklarımı kulağına iyice yaklaştırıp kulak memelerini yalarken şehvetle inledim,

“Ohhhh… Sok Serkan… Koca sikini sok bana… Erkeğimm… Kocamın gözünün önünde çatır çatır sik beni.” diye kocamın yakın bir arkadaşının ismini söylemeye başladım.

Kocamın hiç sesi çıkmıyor daha ateşli ve hızlı bir şekilde sikiyordu beni… Anladım ki o da çok zevk alıyordu. Artık durmamalıydım. Gözlerimi kapattım. Kocam üstümde gidip gelirken sımsıkı sarıldım ve kocamın boşalmasına yakın ben de haykırarak orgazm olurken,

“Oohhh… Sik beni aslanım… Kocam beni sikemiyor. Sen sik… O koca sikini kökle bana Serkan’ım… Amımın derinliklerine fışkırt döllerini. Oooh… Çok güzel sikiyorsun… Koca yaraklı erkeğim benim… Siiik… Siiikkk… Ohhh… Geçiirrr… Geçir Serkan’ım… Aaahhhh….” diye feryat ettim ve kocam da böğürerek çok büyük bir arzu ile fışkırttı içime. Yanıma uzandı nefes nefese ve bana,

“Bu Serkan sakın bizim Serkan olmasın?” dedi.

“Evet kocacığım… Senin arkadaşın Serkan…” diye cevap verdim. Uzun bir sessizlik… Çıt yok.

”Şey… Peki Serkan’la…“ Sustu bir an, tepkimden korkar gibiydi. Sonra devam etti bir cesaretle, “Onunla sevişmek… Sikişmek ister misin?” dediği anda kalbim duracak gibi oldu. Kocama döndüm. Yanımda yatan çıplak bedenine benim çıplaklığımı hissettirerek, memelerimi göğsüne bastırarak çenesinden öptüm,

“Evet aşkım… Seni nasıl sevdiğimi biliyorsun. Ama bunda benim suçum yok. Bu işi aklıma sen soktun. Bu olay takıntı oldu artık bende de… Geceleri rüyama girmeye başladı. Dayanamıyorum. Artık rüya görmek, hayal kurmak istemiyorum. Gerçeğini istiyorum. Senin yanında, sen izlerken yabancı biriyle, birileriyle… Sevişmek… Ohhh.. Evet istiyorum… Hem de çook istiyorum…” diye cevap verdim. Dudaklarıma bir öpücük kondurdu,

”Senin bunu istemen bile öyle tahrik ediyor ki beni bir tanem… Baksana, konuşmak bile sikimi kaldırdı hemen… Anlaştık öyleyse… Madem sen de istiyorsun… Serkan’la ikimiz kankayız. Çapkının, hovardanın, sikicinin teki… Gittiği kadınları, onları nasıl tavladığını, hatta nasıl siktiğini bile anlatır bana… Yok sabaha kadar sikmiş de, bütün hafta sonu yataktan çıkmamışlar da… Siktiği kadın bir daha peşini bırakmıyormuş da… Laf aramızda aleti baya büyükmüş, kadınlar bayılıyormuş. Çok samimiyiz.”

İçim gıcıklandı kocam böyle ballandıra ballandıra Serkan’ın sikişmelerini, sikinin nasıl büyük olduğunu adlı adınca tarif edip anlattıkça… Yutkundum.

“Oh, harikaymış. Ama bak sen koca utanmazlara… Utanmaz utanmaz birbirlerine sikişmelerini anlatıyorsunuz demek ki… Peki sen de beni anlatıyor musun ona? Beni nasıl siktiğini..?”

“Yani… Onun kadar açık açık anlatmasam da… Üstü kapalı… Bazen ama… İşte, dün gece yengen çok yordu beni, pestilimi çıkardı kanka falan… Hani oluyor ya bazen,hafta sonlarında ikinciyi, üçüncüyü istiyorsun…”

“Aşk olsun aşkım… Çocuk beni azgın orospunun teki zannedecek sen öyle anlatınca… Elalemin kocası beş posta atıyormuş bir gecede, ben iki üç istemişim çok mu? Peki, ağzı sıkı mıdır? Rezil olmayalım sonra zevk alalım derken? Sana anlattığı gibi beni nasıl siktiğini de anlatmasın başkalarına?“

“Asla… O bana, ben ona güvenirim. Sağlam delikanlıdır. Konuyu nasıl açarım bilmiyorum ama, yarın akşam onu sana getiricem karıcım… . Yarın akşam çok, ama çok seksi olmalısın…” dediği anda hem şaşırmış, hem de dünyalar benim olmuştu. Zor uyudum o gece… Heyecan içindeydim, kalbim çarpıyordu. Ertesi günü iple çekiyordum. Gece rüyamda, hep takım elbiseyle gördüğüm Serkan’dan kaçıyordum. Önünde üçüncü bir bacak şeklindeki dev penisiyle arkamdan koşturuyordu çırılçıplak…

Sabah kocam işe gittiği anda ben de yataktan kalkmış, güzelce yıkanmış, bacaklarıma ve amıma ağda yapmış, pırıl pırıl olmuştum. Kuaföre gidip saçlarıma fön bile çektirdim. Sabırsızlanıyordum. Saatler geçmek bilmiyordu bir türlü…

Akşama doğru siyah ipek dökümlü dekolte bir bluz altına da dizimin bir hayli üstünde mini etekten oluşan en seksi kıyafetimi ve siyah ipeksi iç çamaşırlarımı giydim. Kuaförde yaptıkları makyajı rötuşladım ve kocamda afrodizyak etkisi yaptığını bildiğim güzel bir parfüm sürünerek beklemeye koyuldum.

Çok geçmeden kapı çalındı ve heyecandan elim, ayağım titremeye başladı. Bu geceki sikicim Serkan’ı görme ümidiyle kapıyı açtığım anda beni bir sürpriz bekliyordu. Kocamın yanında elinde bir buket çiçekle duran Serkan’ın arkasında başka bir erkek daha vardı. İlk anda şaşırdım, bir anlam veremedim.

Kocamın yüzüne baktım soran bakışlarla… Omuzlarını silkip kaş göz işareti yaparak içeriye girdi. Anlaşılan kocama Serkan yetmemiş, karısını sikecek ikinci bir erkek daha getirmişti yanında… Beni aynı anda iki kişi ile sikişirken izlemek istiyordu. İçimdeki heyecan katlandı.

Yapacak bir şey yoktu. Madem ki karar verilmiş, bu yola girmiştik, ikinci bir erkeği de idare edebilirim diye düşündüm içimden… Hatta kocamı da sayarsak, iki buçuk erkek sikecekti beni bu gece… Ben de omuzlarımı silktim. Madem kocam böyle istemişti, ben de kendimi zevkle siktirecektim bu erkeklere… Ellerinden çiçekleri alırken bunlar şimşek gibi geçiyordu aklımdan…. Yan yan alıcı gözüyle süzdüm bu geceki erkeklerimi…

Serkan 1.85 boylarında 80 kilo, atletik yapılı esmer ve çok yakışıklı tam bir erkek… Yanındaki de ondan aşağı kalır gibi değil… Uzun, sarı saçlı, mavi gözlü, kirli sakallı, bir kulağına küpe takmış. Anlaşılan bu gece benim gecem olacak. Bu düşünceleri bir kenara bırakıp tatlı ve seksi bir gülücükle misafirlerimize ve sevgili kocama,

“Hoşgeldiniz…” dedim ve hemen salona geçtik. Beni yeni misafirimizle tanıştırdılar. Murat da meğer Serkan’ın ortağıymış. Ortaklıklar pekişecek ve bundan sonra kocamla beraber bana da ortak olacaklardı anlaşılan… Tabii ortaklığın sermayesi de seve seve ben olacaktım.

Karşılıklı hal ve hatır faslından sonra, Murat için ilave servis açtığım sofraya davet ettim misafirlerimi… Serkan için özel olarak lüks bir restorandan getirttiğim, erkeklik gücü arttırıcı istiridye falan da içeren güzel yemekleri masaya servis ettim. İyi ki fazla fazla söylemişim diye düşünerek, kaliteli bir beyaz şarap eşliğinde yemeğimizi afiyetle yedik. Bu arada misafirlerimize seksi bakışlar fırlatıyor “acaba niye geldiklerini biliyorlar mı?” diye gözlerinden bir şeyler okumaya çalışıyordum.

Yemek bittikten sonra el birliğiyle sofrayı kaldırdık. Erkekler salonda otururken ben bir süre mutfakta oyalandım, bulaşık makinesini çalıştırdım. Buzdolabından viski için buzları alıp buz kovasına koydum, içkiyi, kadehleri tepsiye dizdim. Ben bunlarla uğraşırken kocam yanıma geldi. Arkamdan sarılıp boynumu öptü. Her zamanki gibi huylanıp kaçmaya çalışırken, önünü kalçama bastırıp zaptetti beni. Boynuma öpücükler kondururken büyük bir merakla

“Onlara söyledin mi bu gece için neler planladığımızı aşkım?” diye bir soru yönelttim.

“Hayır karıcım, bir türlü cesaret edemedim. İnsan pat diye söyleyemiyor ki hadi gel Serkan, karımı sik diye… Murat da bütün gün yanımızdaydı. Punduna getirip söyleyemedim. Sadece Serkan’a söylesem ayıp olacak, ikisine birden “hadi bize gidelim, yemeği bizde yeriz. Gül’ün aşçılığı mükemmeldir” dedim, onlar da geldi.”

“Nasıl olacak şimdi? Ne yapacağız?” Tahmin ettiğim şeyi söyledi kocam,

“Nasıl olsa Serkan için kararımızı vermiştik aşkım. Murat da fena çocuk değil. Baksana, sırım gibi… O da oluversin diye düşündüm. Kızmadın ya bana?” Hayır anlamında başımı sallayabildim. Evet, sırım gibiydi Murat da… Yutkundum. “Bütün iş sende karıcım… Sen bu işi kıvırırsın. Nasıl yapacağını bilirsin sen…”

Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama, o iki erkeği de bu gece istiyordum. Kendimi bu geceye hedeflemiş, konsantre olmuştum. Ve sadece yemeklerini yedirip gönderecek değildim. Kocamın yapamadığı şeyi ben yapmalıydım ve elime fırsat geçmişken kendimi bu adamlara siktirmeliydim.

”Tamam. Merak etme, ben bir şekilde hallederim. Doğaçlama yapalım. Ben sana işaret verdiğimde sen kaybol ortadan… Ben ortamı hazırlar, avımızı kafese koyarım, işareti alınca sen de gelirsin. Onlar beni çatır çatır sikerken sen de izlersin, tamam mı kocacığım?” dedim. Sarılıp dudaklarımdan öptü, elini eteğimin altına atıp amımı avuçladı,

“Tamam aşkım. Benim karım işini bilir.” Gülerek kendimi kurtardım ve içkileri alıp salona geçtik.

Hazırladığım viski ve çikolataları misafirlerimize sundum. Onlar üç erkek geniş koltukta otururken ben de içkimi alıp karşılarındaki tekli koltuğa oturdum. Hep birlikte sohbet ederken içmeye başladık. Erkekler futbol, kadınlar vesaire hakkında konuşuyorlar, ben onları dinliyor, ara ara lafa karışıyor, anlattıkları fıkralara gülüyordum. Bardakları boşaldıkça içki takviyesi yapıyordum.

Biri soda istiyor, diğeri buz, derken sürekli mutfağa gidip geliyor, koltuğuma oturup kalkıyordum. Oturup kalktıkça siyah, dekolte elbisemin minicik eteğinin sıyrılmasına, bacaklarımın güzelliğini görmelerine dikkat ediyordum.

Sonunda arzuladığım şeye kavuşacaktım az sonra… Baktım, benimkiler iyice kıvama geliyorlar… Gözleri kızarmış, sürekli açılan çıplak bacaklarıma, sütyenimin dantelleri görünene kadar iyice açtığım dekoltemin sergilediği iri göğüslerime bakıp duruyorlardı…

Eteğimi biraz daha sıyırdım, yavaş hareketlerle bacak bacak üstüne attım. Karşıdaki geniş koltukta oturan ikilinin gözleri süt beyaz bacaklarımın arasındaki siyah dantel külodumu görünce faltaşı gibi açıldı, güya çaktırmadan bakıyorlar. Kocam onların yanında yanlamasına duran tekli koltukta oturuyor, beni görmüyordu.

Koltuktan kalkıp elimdeki viski şişesiyle kalçalarımı çalkalaya çalkalaya yanlarına gittim. Geldiğimi görünce gözler mıknatıs gibi üzerime çevrilmişti. Göğüslerimin biraz daha açılmasını sağlayarak eğildim, Serkan’ın kadehini doldururken kocama işareti çaktım.

“Aşkım, bir şişe viskimiz varmış evde, o da bitti bitecek. Gidip o bizim her zamanki marketten bir şişe daha alıp gelsen…” Anladı, hemen kalktı,

“Tamam aşkım… Arkadaşlar, siz devam edin. Ben gidip geleyim. Market de uzak ama, arabayla gideyim bari…” diyerek dışarıya çıktı.

Serkan ve Murat kocam çıkınca daha bir rahatlamışlar, bakışları, söylemleri daha bir edepsizleşmişti sanki… Bense onların bakışlarından rahatsız olmuyormuş havalarındaydım. Temeldi, Fadimeydi, arkadaşının karısı Fadimeyi beceren Dursundu derken, iyice açık saçık olmaya başlayan fıkralarına ters tepki vermediğimi, tam aksine onların çift anlamlı, lastikli laflarla fıkra anlatımlarına bayıldığımı anlayınca erotik fıkralar havada uçuşmaya başlamıştı. Onlar anlatmak için yarıştıkça ben de şuh kahkahalarla, kasıklarımı tuta tuta, ayaklarımı yere vura vura gülüyordum. Tabi bu arada ister istemez zaten kısacık olan eteğim açıldıkça açılıyordu.

Arada benim de hatırladığım bir iki tane sıkıştırdığım erotik fıkralar, viskiler derken ortam iyice ısınmıştı. İki ortak karşımda yan yana oturuyordu. Tabi arkadaşlarının karısıydım, herhangi bir şey yapmaya kalkışmaları imkansız gibi görünüyordu. Karşıdan bakıp yalanıyorlardı sadece… İş bana düşüyordu.

Oturduğum yerde ayaklarımı biraz daha uzattım, kalçalarımla biraz daha kaykıldım. Mini eteğim biraz daha, nerdeyse kasıklarıma sıyrıldı. Neredeyse kendi siyah dantel külodumu kendim görecektim bir parmak daha çeksem… Erkeklerin bakışları yine benim verdiğim frikiğe kilitlendi. Artık önlerindeki kabarıklığı gizlemek için çaba sarf etmiyorlardı. Gömleklerin düğmeleri iki üç tanesi daha açılmış, göğüs kılları görünüyordu.

Elimdeki viski kadehinde son kalan içkiyi fondip yaptım. Yanaklarım kızarmıştı içki boğazımı yakarak inerken… Elimin tersiyle alnımı siler gibi yaptım, Bluzumun degajesini aşağıya indirdim biraz, sütyenimi iyice meydana çıkardım, ortasından tutup çekiştirdim. Sikici bakışlar bacaklarımdan, külodumdan yukarıya çıktı, sütyeni zorlayan iri memelerimi delip geçecek gibiydi o anda…

“Ya, çok sıcakladım ben çocuklar…” dedim ortaya… Serkan atıldı hemen,

“Viskiden herhalde Gül…” dedi boğuk sesiyle. “Yanakların allık sürülmüş gibi, kıpkırmızı…”

“Herhalde… İçim yanıyor sanki… Offf… Viskinin içinde buz var ama, daha çok yakıyor. Sizin orda buz kaldı mı?”

Cevap vermelerini beklemeden kalktım. Yüksek topuklu terliklerimin üzerinde bir an sallanıp dengemi bulmaya çalıştım. Sonra da kırıta kırıta, eteğimi savurtarak yanlarına gidip ortalarında bıraktıkları bir popoluk boşluğa kendimi atarcasına oturdum. Şaşırmışlardı, birbirlerine ve bana bakıyorlardı.

Serkan’ın kucağına yatar gibi uzanıp koltuğun yanındaki sehpadan buz kovasını aldım, kucağıma koydum. Elimi sokup iki üç parça buzu parmaklarımın arasına aldım, başımı arkaya atıp, buzları boynuma sürmeye başladım.

“Kusara bakmayın ama, ateşim yükselince hep yaparım bunu, iyi geliyor bana… Ohhhh… Harika… Serinletti valla…” diye diye buzları boynumda, gerdanımda dolaştırıyordum. İkisi de aç gözlerle elimde eriyen buzdan akan suyun damlalar halinde boynumdan süzülmesine, iki göğsümün arasına akmasına, soğuk buzun temasıyla pütür pütür olan tenime bakıyorlardı.

Hele bir de elimden sular aka aka buzu ağzıma götürüp iki dudağıma sürmem, dilimi çıkarıp buzu penis yalar gibi yalamam onlar için son öldürücü darbe oldu. İki av hayvanım da tuzağıma düşmüş, kafeslerine girmişti. Bir hırıltı duymamla Serkan’ın dişisinin üstüne çıkan erkek arslan gibi üzerime saldırması, bir eliyle saçlarımı tutup başımı arkaya kanırtması, diğer eliyle dudaklarımdaki buzu tutan elimi bileğinden yakalayıp çekmesi ve dudaklarıma kapanması bir oldu. Buzun etkisiyle soğuk dudaklarımda onun ateş gibi yanan etli dudaklarını hissettim.

Murat’a da karşıdan yalanıp durduğu bacaklarım kalmıştı. O da diğer yanımdan elini dizlerime atmış, okşaya sıka eteğimin altına girmiş, bacaklarımdan yukarılara çıkıyordu. Tıpkı avına saldıran vahşi hayvan gibi sert ve seriydiler. Öyle ani hareket etmişlerdi ki, bir tepki vermeye bile fırsatım olmamıştı. Aslında av olan kendileriydi ama haberleri yoktu zavallıların…

Yine de ben şoka uğramıştım. Her ne kadar onları kışkırtan, isteyerek saldırtan kendim olsam da, böyle ani ve sert hareket etmelerini beklemiyordum, boş bulunmuştum. Murat bir taraftan kalçalarımı, memelerimi bacaklarımı hallederken, Serkan hiç ayrılmadan dudaklarımı yercesine öpüyordu. Nefessiz kalmıştım artık… Gözlerim kararmaya başlayınca kendimi zorlukla kurtardım dudaklarından… Bir an dudak dudağa durduk, nefes almaya çalışarak…

“Ne… Ne yapıyorsunuz siz? Delirdiniz mi? Nasıl yaparsınız? İnsan arkadaşının karısına bunu yapar mı? Ne biçim delikanlısınız siz?” diyerek çıkıştım. Sesimin sert olmasını umuyordum. Eğer Murat elini küloduma götürür de ıslaklığını hissederse nasıl tahrik olduğumu anlayacaklar diye de korkuyordum bir yandan… Serkan sertçe dudağımdan öptü,

“Peki arkadaş karısı senin yaptığını yapar mı? Ulan akşamdan beri delirttin ikimizi de… Uzun bacaklarını, siyah külodunun, sütyeninin dantellerini ezberledik ulan… Göstermediğin yerin kalmadı. Arkadaş karısı donunu arkadaşlarına gösterir mi ulan kaltak?”

“Bilerek yapm…” dememe kalmadan konuşmasına devam etti,

“Sakın inkar etme… Sikim kazık kesildi ulan orospu… Taşaklarım patlayacak nerdeyse… Sen de öyle misin Murat? Benim gibi seni de kudurttu değil mi bu fahişe?” Murat diğer tarafımdan yanıt verdi ona,

“Aynen ortak…” Eğilip kulak mememi kemirdi bunu söylerken, huylanıp başımı kaçırmaya çalıştım. “Yemin olsun seni sikmeden gidersem bu gece… Değil Tamer, dünya gelse seni sikecem kadın…”

“Olmaz… Yapmayın… Tamer şimdi gelir.. Nerdeyse gelmek üzere…” diye kıvrandım aralarında… Serkan güldü,

“Yaaa… Demek sorun seni sikmemizde değil, kocanın gelmesinde öyle mi?” Bu arada Murat korktuğum şeyi yapmış, bacak aramdaki elini küloduma götürmüş, parmaklarını aradan sokmuştu içine… Tabi anında nasıl bir bataklığa girdiğini anladı. Amcığım ve külodum su içinde kalmıştı. Öyle tahrik olmuş durumdaydım ki… Gülümseyerek parmaklarını dışarıya çıkardı. Önce burnuna götürüp amımın kokusunu içine çekti. Sonra da ıslak parmaklarını Serkan’a gösterdi.

“Ortak, aşağısı göl olmuş. Bu azgın orospunun canı yarak istiyor. Tam tahmin ettiğimiz gibi… Sikilmek istiyor bu kadın…” Serkan dudaklarıma asıldı yine,

“Biliyordum. Gülüşlerin, hareketlerin, oranı buranı göstermelerin… Oh yavrum… Tam bir kadınsın sen… Kocan anlatırdı ara sıra yatakta yaptıklarınızı… Seni benim siktiğimi hayal ederdim hep… Hadi bırak itiraz etmeyi, zevkimizi yaşayalım hep beraber…”

Artık inkar etmeyi, itirazları bıraktım. Foyam meydana çıkmıştı. Bileğimi sımsıkı tutan elimi kurtardım elinden… İki elimi yanlara uzattım. İkisinin de kabarmış, taş kesilmiş sikine aynı anda ellerimi uzatarak parmaklarımla sertliklerini kavradım. Gülerek,

”Tamam çocuklar… Dediğiniz gibi, bu geceyi biraz daha güzelleştirelim öyleyse…” dedim.

İkisi de bu hareketimi beklemiyorlardı. Şaşırdılar önce… Serkan heyecanla sikini avuçlayan elimin üzerine koydu elini,

“Oh, Gül… Gül… “ diye inledi. Ona doğru eğilip dudaklarından öptüm,

“Ah sevgilim. Zaten seni bu iş için çağırmıştık eve… Beni sikmen için… Size söyleyememiş ama kocamla ikimizin isteği bu… Ama Murat’ın da gelişi doğrusu tam bir sürpriz oldu. Siz de istediğinize göre… Kocamın gözü önünde sikin hadi beni…” diyerek siklerini pantolonlarının üzerinden okşuyordum. Bu onları fişeklemeye yetmişti. Bir Murat’la öpüşüyordum, bir Serkan’la… Serkan,

”Off… Gül… Bu bizim için büyük bir sürpriz oldu. Öyle değil mi Murat? Seni bağırta bağırta sikeriz şimdi, merak etme…” dedi.

Sabırsızlıkla Serkan’ın fermuarını açtım. Sikini elime alınca inanılmaz bir duyguya kaptırdım kendimi. Kocamdan sonra, onun minik pipisinden sonra ilk kez başka bir sike, hem de gerçekten adı gibi bir yarrağa dokunuyordum. Serkan’ın hayallerimdekinden çok daha büyük bir aleti vardı. Hemen başlamak için sabırsızlanıyordum ama, elimdeki şeylere yapacaklarımı kocama da izletmek için

“Kocacığım gelebilirsin, her şey yolunda…” diyerek içeriye doğru seslendim.

Aslında bu beni daha çok ateşliyordu. Kocamın gözü önünde sikişecektim ve o da sadece beni sikmelerini seyrederek otuzbir çekecekti. Amcığım bir anda sırılsıklam olmuştu. Kocam geldiği anda Serkan,

“Tamer niye bunu daha önce söylemedin bana? İnan karını zevkle sikerdim” dedi. Kocam da süklüm püklüm, gülmeye çalışarak, heyecandan kızarmış yüzüyle,

“Yok be dostum. Öncesinde yoktu bu duygular… Baktım evlilik ve seks hayatımız monotonlaştı, biz de buna karar verdik… En iyi aday da sendin. Tabi Murat da…” diye yanıtladı.

Kocam tam karşımıza oturdu. Ben hemen eğilip elimle okşayıp durduğum Serkan’ın sikini dudaklarıma götürdüm, kafasını emmeye, yalamaya başladım. Kocamın sikini sadece bir iki defa ağzıma almış, bir defasında ağzıma boşalınca çok tiksinmiş, bir daha oral seks yapmamıştım.

Ama bu yarak bambaşkaydı. Kocaman, damar damar, kalın, uzun ve iştah açıcıydı. Ben de içindeki bütün dölleri iştahla yalayıp, yutmak istiyordum. Ağzıma alabildiğim yere kadar sokuyor fakat yalnızca yarısına kadar alabiliyordum. Bu arada Murat ta koltuktan kalkmış bacak aramda diz çökmüştü. Altımdaki külodu sıyırmasına yardım ettim. Elbisemin mini eteği de nerdeyse belime kadar toplanmıştı.

Yüksek topuklu terliklerimin topuklarından tutarak ayağımı kaldırdı, okşaya okşaya altımdan külodumu çıkardı. Sonra da üzerimde ne varsa yırtarcasına çıkarılıp fırlatıldı. Ayağımda yüksek topuklu terliklerimle çırılçıplak duruyordum karşılarında… Üç erkek de hayranlıkla beni izliyorlardı.

Mutlulukla doldu içim… Beğenilmek, arzu edilmek, her kadın gibi benim de gururumu okşuyor, libidom tavan yapıyordu. Diğerleri gibi Serkan da benim yeni ağda yaptığım, kılsız amımı hayranlıkla seyrettikten sonra kasıklarıma yapıştı. Amımı öyle bir emiyordu ki hemen vücudum sarsılmaya başladı.

Dilini amımın içine kadar sokuyor, amıma paralel göt deliğime iniyor, sırılsıklam olan amımdaki bütün suları yutuyordu.Kocama sürekli olarak yalattığım amcığım, yalatmaktan hiç bu kadar zevk almamıştı.

Kocama, onun ezberlediğim sevişmelerine artık alışmış ve arkasından ne geleceğini artık bildiğim dokunmalarından etkilenmemeye başlamıştım. Ama bu iki erkek benim bütün duygularımı yeniden coşturuyorlardı. Bu esnada zavallı kocam da avucunun içinde kaybolan sikini okşuyor, gözleri bizden ayırmadan resmen 31 çekiyordu.

Bense Serkan’ın koca sikine bir kene gibi yapışmış, adeta sömürüyordum. Ağzımı bir amcık gibi kullanıyor ve Serkan’a siktiriyordum. Dilimle taşaklarına kadar yalayarak iniyor ve onu ağzıma boşaltmak istiyordum. Aldığım zevk dediğim gibi harikaydı ve bu zevkin etkisiyle ilk defa bir erkeğin taşaklarını, göt deliğini yalamaya başlamıştım. Serkan inim inim inliyor

“Ooooh… Harika bir karın var Tamer. Hiçbir kadın bana bu kadar güzel oral yapmamıştı. Çok şanslısın dostum.” diyerek bana ve kocama iltifatlar ediyordu.

O muhteşem siki tekrar ateş gibi yanan dudaklarıma götürdüm. Alabildiğim kadar ağzıma soktum ve dışarıda kalan kısmına da elimle 31 çekmeye başladım. Serkan’ın daha fazla kendisini tutamayacağını anladım. Yanılmamıştım, biraz sonra ağzıma öyle bir patladı ki bütün menilerini kocamın gözlerinin içine bakarak iştahla yalayıp, yuttum.

Bu durum karşısında kocam da kendisini tutamayıp boşaldı. Artık kızgın amım yarak istiyordu ve bu vazifeyi ilk önce deminden beri amımı yalayıp sulandıran Murat yerine getirecekti. Murat bacaklarımın arasında yerini almış, amımın zevkten şişmiş dudaklarına sikinin kafasını sürtüyordu. Çıldıracak kadar zevk alıyordum ve,

“Ohhh… Hadi erkeğim… Sik artık beni…. Daha fazla dayanamıyorum… O güzel yarrağını sok içime… Söndür ateşimi sevgilim… Erkeklerim… En sonunda hayalim gerçek oldu. Hadi… Kocamın sikemediği amımı çatır çatır sikin… Yarrağınızı geçirin amcığıma…” diye sayıklıyordum şehvetin verdiği ateşle…

Murat bu lafımın üzerine amıma öyle bir giriş yaptı ki amımın yırtıldığını sandım. Daracık amcığıma kocaman sikini köküne kadar sokup sokup çıkartıyordu. İlk defa gerçek bir sikin içime girdiğini hissediyordum. Bacaklarımı Murat’ın beline dolamış, bu anın hiç bitmesini istemiyordum. Bana, amıma soktukça ses getiriyor, bağırta bağırta düzüyordu beni…

Bu arada ben bir yandan Murat sikerken, bir yandan da Serkan’ı ikinci kez hazırlıyordum. Yarağını ağzıma almış emiyordum. Kocamın siki tekrar kalkmış, Murat’ın beni nasıl siktiğini daha net görebilmek için Murat’ın arkasına geçmişti.

Murat beni domaltmış, arkadan amıma hızlı bir tempoyla girip çıkıyordu. Onun amıma her sokuşunda amcığım genleşiyor, iç güdülerim kabarıyor ve sanki yeni sikicime aşık oluyordum. Onu içime boşaltmak, ılık sıvılarını içimde hissetmek istiyordum.

Serkan da beni saçlarımdan kavramış ağzımdan sikmeye devam ediyordu. Murat çok geçmeden hızlandı, hızlandı, bağıra bağıra patladı ve bütün sıvılarımı amımın derinliklerine fışkırttı. Ben de Serkan’ın ilk ağzıma boşaldığı andan sonra ikinci orgazmımı yaşadım.

Zevkten dizlerim titriyordu. Ama işimi bırakmamış, Serkan’ın kasıklarına kapanmış, sikini yalıyor, vakumlayıp duruyordum. O arada kocam bana iltifatlar etmeye başlamıştı,

“Harika sikişiyorsun karıcığım. Amcığın dölle kaplı… Öyle harika görünüyor ki…” diyordu. Ben de Serkan’ın sikini ağzımdan çıkarıp,

“Eğer çok beğendiysen yala amımı kocacığım…” diyerek tepkisini ölçtüm.

Sanki benden böyle bir cevap beklermişcesine dudaklarını amıma öyle bir yapıştırdı ki tek kelime ile şoke oldum. Kocam, Murat’ın amıma akıttığı dölleri yalıyor, yutuyordu. Kocama daha çok zevk vermeliydim. Çünkü başkaları ile sikişme fikrini sürekli tekrarlamak istiyordum. Ve kocam zevk aldığı sürece buna müsaade ederdi.

Kalktım, kocamı yere yatırıp amcığım ağzına gelecek şekilde oturdum ve içimdeki bütün sıvıları onun ağzına akıttım. Hiçbir damlayı ziyan ettirmeden dölleri kocama yedirdim.

Bir ara kocamı da siktirmek düşüncesi geldi aklıma. Bunu tereddütsüz kabul edeceğini hislerimle anladım.Fakat sonra vazgeçtim çünkü şu anda bu iki yarağı kimseyle paylaşamazdım. Daha sonra bu düşüncemi uygulayabileceğimi biliyordum.

Kocam amımı tertemiz yaptı yalaya yalaya… Bu arada Serkan sırt üstü yere uzandı. Yarağı çelik gibi sertleşmiş, damarları şişmiş, sikinin başı mosmor kesilmiş, zonk zonk atıyordu. Bu kez onu memnun etmeliydim. Kalkıp sikinin üstüne yerleştim. Zonklayan sikini elimle tutarak amımın deliğine yerleştirdim.

Serkan’ın siki Murat’ın sikine kıyasla daha kalın, biraz daha kısaydı.Fakat her iki yarağın yanında kocamın siki kürdan gibi kalırdı. Ancak aperatif atıştırmak isteyenler kocamın sikiyle idare edebilirdi. Yarağı köküne kadar içime alıyor, kıvrak hareketlerle kalkıyor, kocama da iyi bir göz ziyafeti veriyordum. Ellerimle göt yanaklarımı iki yana açıyor ve acımasızca kendimi kocamın gözü önünde siktiriyordum işte….

“Sen misin bana fantezi anlattıran..? Bak işte, nasıl siktiriyorum kendimi… İstediğin gibi mi? Güzel mi? Böyle mi istiyordun?” diye seslendim kocama… Gözleri parlıyordu pezevengin… Heyecan içinde benim arkadaşının yarrağının üstünde oturup kalkmamı izliyordu eli sikindeydi…

“Evet sevgilim…” dedi yutkunarak… “Ama sen de istiyordun, biliyorum… Şimdi de istiyorsun sikilmeyi…” Haklıydı. İstiyordum… Hem de delicesine istiyordum. Serkan’a seslendim bu kez,

“Ooohhh… Sik sevgilim….Erkeğim… Gerçek erkeğim… Hep bu yarağın hayaliyle yaşadım… Aç kaldım yıllarca… Doyur beni artık yarağa…” diye çığlıklar atıyordum.

Serkan da alttan belini indirip kaldırıyor, gökte arayıp bulamadığı bu az kullanılmış, daracık amcığı hızlı bir tempoyla sikiyordu. O heyecan fırtınasının içinde baktım, Murat ın siki yeniden faaliyete geçmiş. Elimle sertleşen sikinden tutup kendime çektim. Bu sefer ağzıma onu yerleştirmiştim.

Deliklerim boş durmuyor devir daim yaparak Serkan ve Murat tarafından dolduruluyordu. Sikilecek tek bir deliğim kalmıştı, o da göt deliğim. Murat ın sikini arka deliğime almak için hazırlamaya başlamıştım bile… Bir yandan da ellerimle göt yanaklarımı iki yana açarak kocamı

“Götümü yala Tamer ! Götümü yalamanı istiyorum…” diye sert bir ses tonuyla uyardım.

O da benim götümü bu yarağı alabileceğim kıvamda hazır etmeliydi. Kocam bu emre severek itaat etti. Dilini göt deliğimin çevresinde dolaştırıyor, emiyor hatta ara sıra aşağı doğru kaçamak dil darbeleri atarak Serkan’ın taşaklarına kadar iniyordu. İçimden o ara

“Seni ibne seni. Ben de seni siktirmezsem bana da Gül demesinler.” diye geçirdim.

Murat arka deliğimde yerini aldı fakat tüm zorlamalarına rağmen alışık olmayan götüm acıyor ve içine bir türlü sikini alamıyordu. Kocam hazır kıta, hemen kremi alıp geldi ve güzelce götümün kenarlarına sürmeye başladı.

Bir kadını başka bir erkekle sikişmesi için kocasının o erkeğe hazırlamasından daha güzel, daha zevk verici bir şey olabilir mi acaba? Serkan’ın amımdaki yarağı girip çıkarken, kocamın kremli parmaklarının temasıyla içim titriyordu. Ölüyordum zevkten…

Kocam benim arka deliğime kremleri iyice yedirdikten sonra Murat’ın sikini de kendi elleriyle kremledi ve kenara çekildi. Murat bu denemesinde başarıya ulaşmıştı. Kafasını deliğime soktuğu anda yarak kolayca kayarak köküne kadar girmişti.

Şimdi iki yarağı aynı anda içime alıyor ve uçuyordum adeta. Motor pistonu gibi biri giriyor, biri çıkıyor ve bana asla unutamayacağım zevkler tattırıyorlardı. Serkan sözünü tutmuş ve söylediği gibi beni bağırta bağırta sikiyorlardı. Ben bas bas bağırıyor zevkten ağlayacak gibi inliyordum.

Sonra ortaklar yer değiştirdi ve ben Serkan’ın üzerine ters oturdum. Şimdi Serkan götten Murat ise amımdan giriyordu. Bu pozisyonda kocamı daha rahat görüyordum. Onun da aynı bizim gibi gelmek üzere olduğunu anladım.

Erkeklerim beni sikerlerken sanki dolu bir tekeri pompayla şişirmeye çalışıyorlarmış gibi sesler geliyordu. Amımın ve götümün kenarlarından iki sevgilimin menilerinin sızdığını hissediyordum.Tempo daha da hızlandı ve müthiş bir orgazm yaşadım.

İki sevgilim amımı ve götümü sıcacık, yakan dölleriyle doldurmuştu. Onları içimde hissetmek bana harika zevk veriyordu. Bu zevki bence her kadın hayatta hiç olmazsa bir defa tatmalı.

İçimden çıktıkları anda deliklerimin hava almaya başladığını hissettim. Götüme kocaman bir delik açılmıştı. Hemen kocamı yanıma çağırdım ve

“Hadi yala şu dölleri kocacığım, ziyan olmasınlar…” diye istekte bulundum. Yine tek bir damlasını ziyan etmeden amımda ve götümde ne varsa hepsini yalattım kocama…

Vakit geç olmuştu ve artık hepimiz yorulmuştuk. Gitme saati gelmişti. Sevgililerimi kapıda uğurladım ve ikisinin de dudağına teşekkür ederek kocaman bir öpücük kondurdum. Sonra içeri gelerek sevgili kocama

“Nasıl, hoşuna gitti mi kocacığım?” diye sordum.

“Hiç bu kadar zevk almamıştım karıcığım. Çok teşekkür ederim sana…” diye cevap verdi.

”Eh artık… Karın bu yarakların tadını aldıktan sonra rahat durmaz, sürekli ister. Ne olacak şimdi?”

“Ne zaman istersen sevgilim. Seni izlemek benim için büyük zevk…” diye yanıt verdi.

“Nasıl yedirdim dölleri sana? Hoşuna gitti mi?

“Evet… Değişik bir duyguydu… Bayıldım…”

“Çok hoşuna gittiyse, istersen, bir daha sefere seni de siktirelim, ne dersin? O döllerin sıcaklığını içinde hissetmek daha da hoşuna gider…” deyince gözlerindeki ışıltıyı, onaylamayı çok rahat görebilmiştim.. Evet, bir dahaki sefere sıra kocamdaydı ve onu siktirmek benim için büyük zevk olacaktı.

Teşekkürler kocacığım…

Affet,bu gece seni sevmekten vazgeçtim..

Çünkü seni özlemeye artık tahammülüm yok. Üstelik bir gün her şeyin düzeleceğine olan inancımı da yitirdim. Ne küçücük bir ihtimal kaldı sana dair, ne de azıcık da olsa hayalim
Ben yalnızca seni değil, umudumu da kaybettim…

Az önce sesini duymak istedim.
Cesaretimi toplayıp numaranı çevirdim, ama arama tuşuna basmaya gitmedi elim. Yalnızca “alo” demen bile yeterliydi, iyi olduğunu bilmek istedim sadece. Hala oralarda bir yerlerde nefes aldığını bilmek iyi gelecekti.
Olmadı… Arayamadım…
Sesini bile duyamadığım birini sevmek her geçen gün biraz daha yormaya başladı beni. Bu yüzden bir kere duyup bir daha özlemektense, hiç aramayıp böylece unutmayı seçtim.
Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…

İsterdim ki şuan seni bu kadar anmışken kulakların çınlasın ve hatırla beni…
Ara… Seni içimde tam öldürmek üzereyken suçüstü yap bana; yalandan da olsa halimi, hatırımı sor. İstersen sus, hiç konuşma. Ama orada bir yerlerde olduğunu, arada da olsa aklına geldiğimi belli et. En çok şuan ihtiyacım var sana. En çok şuan sarılmanı istiyorum. Sevme beni. İnan bana bunun da hiçbir önemi yok. Ama bir zamanlar hiç sevmemişsin gibi davranman üzüyor beni. Buna tahammül edemiyorum.
Çünkü bunu hiç hak etmedim.
Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…

Sigarayı bırakmazsam ortalama kırk yıl daha ömrüm var; ama seni sevmeyi bırakmazsam korkarım ki öleceğim. Çünkü katlanamıyorum artık yokluğuna, çünkü öyle işlemişsin ki iliklerime, sen yetmezliğinden öleceğim.
Affet, bu gece seni sevmekten vazgeçtim…

Bende Unuttuğun Son Parçan

Gözyaşlarım yer çekimine karşı koymak için elinden geleni yapmıştı. Milyonlarca kez dinlediğim şarkılarda karşıma çıkan yabancı hisler bıçak gibi kesiyordu her yanımı. Ve yüküm elimdeki valizden daha ağırdı. Gözyaşlarımı tutmak adına biraz daha çabalasam genzimden süzülecek, zehir gibi yakacaktı boğazımı.. Parçalı bulutlu yalnızlıklardan değil de bıçak gibi kesen yalnızlığın anlaşıldığı anlardan birindeydim.

O kadar çok hayalini kurmuştum ki bazı şeylerin, yaşasam bu kadar mutlu etmeyecekti. Hayallerde daha samimi, hayallerde daha ayrıntılı yaşamıştım hepsini. Daha da önemlisi hayallerde zaman benim kontrolümdeydi ve senin içinde olduğun her anı yavaş yavaş yaşıyordum. Mesela sana dakikalarca değil günlerce sarılıyordum.  Sesin sensizlikten kalan son hatıra gibi kulaklarımın yanı başında kendi anarşisini ilan ediyor ve bulduğu her sessizlikte ismimi söyleyişinle karşıma geçiyordu.

İsmini silebilirdim, sarı saçlarını siyah beyaz yalnızlığıma katar kendi tükenişimde harcayabilirdim fakat sesin? Sesin bende kalan son parçandı ve “insan sevdiği sesi unutamaz” cümlesini sarf ederken bu kadar haklı olduğumu bilsem sana sıkı sıkıya sarılır “beni bırakma” diye yalvarırdım. Daha ıslanamadığımız çok yağmur, peşimde koşamadığımız çok özgürlük, keşfedemediğimiz onlarca cadde vardı. Yaşlanacaktık, birlikte. Yanı başımda yaşlanacaktın. Hasta olduğun zamanlar olacak ve senin için yemek yapmayı öğrenecektim. Beğenmesen de beğendim diyeceğini adım gibi bildiğim halde ısrarla soracaktım. Cadde bir üstünde evimiz olacaktı, hatırladın mı? Belki kadıköy’de, belki caddebostanda. Mutlaka bir balkonu olacaktı. Küçük olsa da olurdu ama sabah kahvaltılarını orada yapacaktık. Deniz görmesi şart değildi, üst kat seviyordun sen, üst kat olması yeterliydi. sabahları telefonun alarmıyla değil de sesinle uyanmak isterdim.  Bunu adın gibi bildiğin için sıcaklığın tenime bulaşacak, sesin uykulu sesime karışacaktı. Ellerini avuçlarımı alıp saklayacaktım, ısıtacaktım. Uzun hayaller kuracak, balkona çıktığında üşürsen belinden sırtına kadar seni saracaktı bedenim. Hatırladın mı, yazın adaya gidecektik. Ada vapurunda sarılıp martıları göz ucuyla takip ederken uyuya kalırdık.  Hayallerime en çok sen yakışıyorsun. Fakat senin de hayalden  pek farkın kalmadı.

En çok hayalini kurduğum fotoğraf karesini bugün sensizliği iliklerime kadar hissederken yaşayınca hangi sözcükle hangi cümleyi kursam bilemedim. İğneden ipliğe, tırnak diplerime kadar acıya boğuldum. Sustum. Uzun uzun sustum. “İstanbul gibi sev beni” dediğin anı hatırladım, taksimin orta yerinde yalnızlığın iplerini koparıp yakama yapıştığı an gelip çattı. Gözyaşlarım daha fazla yer çekimine karşı koyamadı. Önce yanaklarıma sonra kaldırımlara…

Ellerimin arasında avuçlarının yokluğu sırılsıklam etti yanaklarımı. Sol yanımı pencereye yaslamaktan çekindim, buz gibi kaldı omzum. Ellerimle başını tutup göğsüme sıkıca bastırıp ağlamakla bir ses tonuyla “özledim” diyebilmek için her şeyimi vermeye hazırdım. Karşılık versen de duyamazdım. Bir erkeğin ağladığı zaman dilimine şahitlik edeceğinden karşılık veremezdin sanırım. Ses tonunu duysam da yeterdi, cümlelerini anlamama lüzum yok. Sesin diyorum, sesin. Bende kalan son parçan.

İskelelerin turnikeleri sustuğunda, sıradaki her uçağın kapı numarasının anonsu terminali doldurduğunda, hep seni aradı gözlerim. Olur ya, gelmeyeceğini bildiğin insanları arar gözlerin bazen. Alışkanlıktandı benimkisi de. Gelmeyeceğini ismim gibi biliyordum yoksa neden yakama yapışacaktı ardımda kalan şehrin caddeleri? Her şeye alışıyorum da, bir tek sesinin eksikliğine alışamıyorum. Sesin diyorum, sesin! Bende kalan son parçan. 

  Emre

BEKARET NEFRETİ (BAŞLANGIÇ) BİR “ORGAZM” MASALI; 12

‘’ Belki de en başta anlatmam gerekiyordu bu olayı, fakat son günlerde ülkede daha da çok su üstüne çıkan gerçekler iyice tetikledi. Etrafıma baktığımda neredeyse tacize uğramamış bir kadın tanımıyorum. Daha da iğrenci tecavüz gerçeğinin boyutları, aşağılayıcı ve çıkacak sonuçlar korkutucu olduğundan kadınların sessiz kalmak zorunda oluşu. Yani cinsel saldırganlık, toplumun en büyük tehditlerinden biri.

Egemen zihniyetin (erkek) bu konudaki bir diğer “iğrenç başarısı” da kadınların bunu kendilerinin sebep olduğuna ve hak ettiklerine inandırmasıdır.Atalarımızdan bu konuda gelen miras daha çocukken kafalarımıza kazınmaktadır. Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek bir şey yapmaz, su testisi su yolunda kırılır v.b. 

Çocukluğumda yabancı filmlerde görürdüm, anne ve kız çocuklarının arkadaş gibi olabildikleri sahneleri. Gösterişli ve rahat yaşamlarından ziyade tek kıskandığım şey bu durum olurdu. Annemle ben hiç öyle olamamıştık, hala değiliz. Dedelerimiz çok eskiden Bulgaristan’dan göç ettikleri için “gavur” diye seslenirlerdi babama mahallede ben de doğal olarak “gavurun kızıydım”. Anneme gavur ne diye sorduğumda kötü bir şey işte ağzına alma demişti. Belki de “Hacı Amca” hak ettiğim için “ellemişti” beni “Gavurun kızıydım” ya ondan. 

O küçücük aklımda bunu düşünmüştüm, odun taşımaya yardım etmek için gittiğim kömürlüğün kuytularında. Belki de kokulara bu kadar duyarlı olmama sebep de bu olaydır, ne zaman kabus gibi anlar yaşasam hep hacı amcanın ağır misk kokusu çalınır burnuma ve o anki kokularla bağdaştırırım.Çocuk bedenimin maruz kaldığı tacize anlam veremiyordum, geceleri hacı amca beni uykularımda sıkıştırmaya devam ettikçe çareyi anneme söylemekte bulmuştum.Keşke söylemeseydim… Önce koca bir dayak tabi, ne işim vardı benim kömürlükte. Kadın hiddetlendikçe hiddetleniyor vurdukça etim yanıyor, burnumdan kan geliyordu. Sonra biraz sakinleşiyor tatlı ses tonunu takınıyor 

“Söyle kızım korkma ne yaptı sana” diyordu. Ben zaten anlattığım için acılar içindeydim, beni soymuş her yerime iğrenç elleriyle dokunmuştu işte daha ne anlatmalıydım. Bacak aramı göstererek “oraya bir şey yaptı mı” diyordu annem köpürerek. “Evet dokundu.” diye cevaplamıştım defalarca. “Başka bir şey, peki ya başka bir şey?” sorular birbirini tekrarlıyordu kulaklarımda.Aklımda ise akşama babamdan yiyeceğim dayak… Korktuğum gibi olmamıştı, babam daha ağırbaşlı yaklaşmıştı konuya. Önce sinirlenmiş hacı amcayı dövmeye karar vermiş annem kapıdan zor çevirmişti. “Rezil oluruz” diyordu annem “Namusumuz” diyordu… Ardından babam beni yanına çağırmış gözlerimin içine bakarak “Canını yaktı mı kızım?” diye sormuştu. Bana hep mesafeli duran babamdan duyduğum ilk sıcak cümleydi bu. Bu sıcaklığı babamdan görebilmek için hacı amcanın beni taciz etmiş olması gerekmişti.“Yakmadı babam.” diyordum bir yandan annemin bedenimde bıraktığı acı izleri ovuşturarak. “Yakmadı sadece korktum, söylersem öleceğinizi söyledi. Şimdi ölmeyeceksiniz değil mi?” diye ağlıyordum. Dünyanın bütün acıları babamın gözlerinde birikmiş gibiydi, elini kaldırıp başımı sevdiğini hatırlıyorum.

Canım babam beni gerçekten seviyordu o gün anladım…Acı içinde kıvranarak sabahı zor etmiştim gözümü bile kırpmadan. Yan  odada annemin babamın başının etini yediği duyuluyordu susmadı kadın, sabaha kadar susmadı… Korku içinde yatağımdan çıkıp salona çıktığımda annem ve babam giyinmiş beni bekliyordu. Mevsimlerden kış, duygulardan ızdıraptı. Annem beni apar topar giydirip evden çıktığımızda kimse tek bir kelime söylemiyordu. Soluğu hastanede almıştık, iğrenç ve soğuk bir masaya yatırılmış, üzerime giydirilmiş hasta önlüğü ile doktoru bekliyorduk.Annem “sadece ellenmemden” tatmin olmamıştı, beni bekaret kontrolüne götürmüştü. Doktoru hiç unutmuyorum az ötede “Buna emin misiniz? Bu bir travma çocuğun aklından çıkmayacak?” diyordu, diyordu da annem dinlemiyordu.

Doktor özür dileyip bacaklarımı aralarken gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Ne vardı ki bacak aramda? Hacı amcanın ellerinin izini aradıklarını sanmıştım, öyle elleyince leke kalıyordu herhalde, belki de sadece doktorlar temizleyebiliyordu…Sorun yok demişti doktor uzandığım yerden nazikçe kalkmama yardım ederek. Üstümü paravanın ardında değiştirmem için yolladığımda “Mutlu musun?” diye anneme soru soran babamı duyuyordum. Evet annem çok mutluydu biricik kızı “ellenmiş” ama hala “bakireydi” gönül rahatlığı ile nefes alabilecekti.

Ama doktorun söylediği gibi bana yaşattığı ömür boyu aklımdan gitmeyecekti.Yol boyunca babam sıkıca elimi tutup sürekli ne yapmak nereye gitmek istediğimi sorup durdu. Kendince vicdanını öyle rahatlatıyordu, oysa benim için elimi öyle sıkıca tutması yeterliydi. Nereye gittiğimizin bana ne aldığının hiç biri önemli değildi.Ama annem, ah o annem ne bir özür ne bir kelam etmedi. Sıradan bir günmüş gibi devam etti ama o gece de sabaha kadar susmadı babamın başının etini yedi.Bir hafta sonra başka bir eve taşınmıştık ve ben çok kötü tecrübe etmiştim, bacak aramı kimseye elletmeyecek yaşlı amcaların yardımlarına artık gitmeyecektim.

Daha sonraları aklım ermeye başladıkça öğrenmiştim. Sağdan soldan kulaktan kulağa gelen bilgilerden anlıyordum. Kızlık zarı diye bir şey vardı bacak aramızda bulunuyordu ve içine bir şey sokulduğu zaman “bozuluyordu”. Yani mal gibi bir şeydim “bozulunca” değerini kaybeden, televizyon gibi, buzdolabı gibi, evdeki herhangi bir eşya… Uzun bir süre “İyi ki sadece ellemiş hacı amca.” diye düşündüğümü hatırlıyordum, ellemişti ama kızlık zarıma bir zarar getirmemişti. Ne kadar da merhametliydi, bana lütuf etmiş ve bekaretimi bana bağışlamıştı.Çocuk aklı işte tacize şükür edilir mi?


Edilirdi işte, Allah beterinden saklamıştı, daha kötüsü olabilir ve ben “bozulabilirdim”. Ama sapasağlamdı bacak aram, mübarek delik korunmuş çocuk aklım bulanmıştı.Yine egemen zihniyet başarısıydı bu “şükretmek”, gri olsa bile beyaz görebilmek.Sorma, sorgulama sus ve şükret!Çocuk aklı der geçeriz ama ilk temellerin bu dönemde atıldığını hep göz ardı ederiz. Sayar söveriz yine gördüğümüzü uygulamaktan geri kalmayız. Annemi şimdilerde tanısanız “Ne kadar modern ve ileri görüşlü” bir kadın diye düşünürsünüz. Ama yıllar önce attığı temellerin nasıl bir travmaya neden olduğunu kabul dahi etmez! Bilmek bile istemez, çoğu anne gibi kafayı kuma gömüp ben yapmam gerekeni yaptım gerisi sana kalmış der işin içinden sıyrılır. İşine gelmeyince yemedim yedirdim, giymedim giydirdim tantanası işte. Bahanesi “Bizim zamanımız öyleydi” yani en büyük mastürbasyon yalanı.

Canım babamsa zaten annemin sabaha kadar başını yemelerine dayanamayıp asistanıyla kaçmıştı. Aslında dırdır etken olmuştu asıl sebep cinsellikti. İkimiz de yurt dışında yaşıyoruz arada telefonla görüşüyoruz “hatun nasıl” diye soruyorum, bu arada eski asistan yeni hayat arkadaşı benle yaşıt… Birlikteliğinden de hiç ummadığım kadar mutlu, bir keresinde baba cinsel hayatınız nasıl diye sorduğumda sesi titremişti. “Başım ağıyor, kıçım ağrıyor, bugün temizlik yaptım yorgunum yarın bahaneleri üretmeyen bir kadının var olması çok güzelmiş. Artık yalvarmak zorunda değilim çok mutluyum.” demişti. 

O bekaret kontrolü travmasını da benden daha çok yaşadı babam. Annenin tek faydası sen oldun, senin de gözünün içine bakamıyorum kızım der her konuştuğumuzda. Köprünün altından çok sular aktı babam, aktı da yolunu bile buldu üzülme desem de. Kendini bir türlü affedemiyor, aslında babam annem, annem de babam olmalıymış ama, aması var işte olmuyor.Bekaretime düşman olmamdaki ana sebep annemdi anlayacağınız. 

Sonraları büyüdükçe karşın cinsin üzerindeki saçma baskısını da fark etmiştim. Bir gün “sevdiğimi” söylediğim adam beni sevmekten vazgeçip gitmek istediğinde gidebilsin istedim. Omuzlarındaki bu saçma yükten dolayı gitmekten vazgeçmesini istemedim. Ya da kızıp ağzımdan istemediğim cümleler döküldüğünde ucuz kadınlar gibi “sana bekaretimi bile verdim” deyip kendimi mal yerine koymak istemedim. Çünkü ben birkaç kılcal damardan ibaret değildim!

Son söz;

1- Anne adayları kız çocuklarını yetiştirirken bir yatırım gözüyle bakmayın.
2- Hiç kimse vazgeçilmez değildir, doğurduğunuz çocuğunuza garanti gözüyle bakmaktan vazgeçin.
3- Kız çocuklarınıza utanmayı, ayıbı, korkuyu değil. Savunmayı, cesareti ve size güvenmeyi öğretin.
4- İlişkilerin her çeşidinin temelinde “irtibat” vardır, önce dinleyin sonra konuşun!
5- Orgazm candır!  ‘’

Kaynak: @redgalia

Biz hiç yalnız olmadık aslında, sadece birbirimizden habersiz nefes alıyorduk, almaya çalışıyorduk.

Mesela sen en kuytu, en karanlık sokaklarda yalnız değildin ellerini kanatırken, ben vardım. Ben okulda tuvalete kendimi kitlemiş, hıçkırıklarımı susturmaya çalışırken yalnız değildim, sen vardın. İnan yanımda nefes alan insanlardan çok daha fazla vardın.

Öpemedim ellerinden, özür dilerim. Sadece “ellerinden öperim” dedim ama aslında hiç dokunamadım yaralarına, dokunamadın yaralarıma. Gerçekte öpüp “bak geçti” diyemedim.. öpseydin, öpebilseydim geçerdi belki ama öpemedim ruhum, öpemedin. Geçmedi.

Mesela hiç uyumadık birlikte, uyuyamadık. Ama her gece içimde uyuttum seni, içinde uyuttun beni. Senin sıcaklığını bilmedim, evet. Ama varlığını bilmek bile içimdeki buzları eritti. Rahat uyuyamadık belki, uyuyamayacağımızı biliyorduk belki ama bizim “rahat uyu"larımız bitmedi, bitmesin.

Biz binlerce kilometre uzaklıktan birlikte ağlardık. Ben elimi yanağına götürüp silemezdim ufacık gözyaşını. Ama bir "sen ağlarsan, bende ağlarım” cümlesi susturur ikimizi de. Ve aynı zamanda bir “canım yanıyor” cümlesi gözyaşlarına boğardı ikimizi.

“Bir boşluk burası,çıkamayız.”  demiştim sana. “Karanlık, korkuyorum ruhum çok korkuyorum”

“O boşlukta yalnız değilsin, yalnızca çok karanlık ve beni görmüyorsun. Ben buradayım, korkma.”

Sen karanlığı seversin, biliyorum, ama ben korkarım. Nasıl yapıyorsun bunu aklım almıyor? Acılarını nasıl yok sayıp öylece  sigara yakıp yokluğu seyrediyorsun? Ben yapamıyorum, asla senin kadar güçlü olamıyorum. Asla acılarıma bakıp sadece iç geçirmekle yetinemiyorum. Çığlıklar atıyorum. Çıkmak için direniyorum çıkamayacağımı bile bile. Sonra yine senin yoluna geliyorum, her şeyden yorulup köşeye geçip bir sigara yakıyor ve yokluğu seyrediyorum..

Acılarımız vardı, var. Acılarımız hiçbir zaman geçip gitmedi tam olarak. En ufak örnek bile elimizdeki izler..Geçtiler. Geçtiler ama ya izler? İz bıraktılar en acımasız şekilde “ben size zamanında acı çektirdim, unutamazsınız” der gibi. Unutmadık, unutamayız. İzlerine baktığında ne görüyorsun? Ben artık sadece seni görüyorum. Acılarımı, kalbimin sızısını unuttum. Sabahlara kadar ağlayışlarımı, bağrışlarımı hatta yalvarışlarımı bile unuttum. Sadece sen varsın. Ve halimden memnunum. Onlar olduğu sürece unutamam seni, unutmamalıyım.. Seni ne zaman unutmaya çalışsam parçalanmalıyım, unutmamalıyım ruhum. Ruhumu unutmamalıyım. İnsan ruhsuz nedir ki? Hiçbir şey olmak istiyorum sensiz.

Bıkmıştım Ardan. Ölü gibi olmaktan, nefes alıp yaşayamamaktan bıkmıştım. Ben gitmiştim, ilk senden gitmiştim. Ama aslında ben senden değil bir çok şey benden gitmişti. Yüzümdeki yalancı gülümseme dahil. Bir insanın yalandan bile gülmeye gücünün olmaması ne demek biliyorsun. Hatta en iyi sen biliyorsun. Hani “ruhum” diyorum ya sana, boşuna demiyorum. Senden gittikten sonra ruhsuzlaştım. Sadece sigara içerken nefes aldığımı hissetmem ruhsuzluğa dahil. 

-Benimle mutsuzluğa da yok musun yani?

-Ben seninle mutsuz olurum, hep oldum. Ama bizim güzel günümüz olmadı ki hiç. Sen benimle mutluluğa yok musun?

Bizim fazla beklentimiz olmadı hayattan. Biraz huzur ve sen yeterliydi benim için.

-Ben ne istiyorum biliyo musun? Yanımda ol. Benim en yakınım ol istiyorum. Benim en yakınım o diyebiliyim. Neden en yakınım olmuyorsun?

-En yakının olamam. Asla. En yakının olamam. Bununla yetinemem. Ben ne olmak istiyorum biliyor musun? Sen.

“Aşk gerekli değildi.!
Hatta yokluğu daha iyiydi.!
Aşk sadece ıstırap getirirdi.!
Sevgi yeterliydi…!”

‘Elif Şafak’
“sunpatcrunchy.”

Belli ki canın sıkılıyordu, konuşacak birine ihtiyacın vardı. Kim olduğunun sana ne söylediğinin bi önemi de yoktu. Yalnız olmadığın hissine kapılman senin için yeterliydi. tek derdin ordan burdan arakladığın sevda sözlerini söyleyebilmekti. hissetmene bile gerek yoktu. Gözlerini daha açamamışken sabahın ilk saatlerinde birilerin sana günaydın demesi hoşuna gidiyordu. Uyumadan önce konuştuğum son insan sen olmanı seviyorum sözü çok etkilemişti seni. uyumadan önce konuştuğun son insana ihtiyacın vardı. akıllı telefonu elinde orda burda konuşan mesajlaşan insanlardan neyin eksikti ki, hem attığın mesajların dakikasında cevap almak, biraz geciktiğinde tatlı fırçalar atmak eğlenceliydi de, facebook u her açtığında okunmamış mesajlar görmek, benim canım sıkılıyor dediğinde seni eğlendirebilmek için yırtınan birileri olması da iyiydi. peki ama neden ben.

masallarguzeldi

10 yaşına geldiğine göre sana benim için önemli olan bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimizi hiç merak ettin mi? Örneğin gökyüzünde minik iğne delikleri gibi görünen yıldızların aslında çok uzakta ve Güneş gibi büyük ateş topları olduğunu nereden biliyoruz? Ya da Dünya’nın o yıldızlardan bir tanesi olan Güneş’in etrafında döndüğünü nasıl biliyoruz?

Bu soruların cevabı “kanıt”tır.

Bazen kanıt gerçekten görmek (ya da duymak, dokunmak, koklamak..) demektir. Astronotlar kendi gözleriyle Dünya’ya bakacak kadar uzağa giderek Dünya’nın gerçekten yuvarlak olduğunu gördüler. Bazen gözlerimizin yardıma ihtiyacı olur. Geceleyin gök yüzünde parlak bir yıldız gibi görünen “akşam yıldızı”na teleskopla baktığında aslında çok güzel bir küre olduğunu görürüz – Venüs adını verdiğimiz gezegen. Doğrudan gözlemleyerek (ya da duyarak, dokunarak..) öğrendiğin şeye “gözlem” diyoruz.

Bazen kanıt sadece gözlemler değildir, ancak gözlem her zaman kanıtların ardında yatar. Eğer bir cinayet olduysa çoğunlukla (katil ve kurban haricinde hiç kimse) cinayete şahit olmaz. Ancak detektifler belirli bir şüpheliyi işaret bir çok gözlemi birleştirebilirler. Eğer o kişinin parmak izleri cinayetin işlendiği bıçağın üstünde bulunursa, bu o kişinin o bıçağa dokunduğuna kanıttır. Cinayeti onun işlediğini kanıtlamaz, ama bir çok başka kanıtla birleştirildiğinde faydalı olur. Bazen bir detektif bir çok gözlemi düşünür ve farkeder ki tüm kanıtlar ancak belirli bir kişi o cinayeti işlediyse bir bulmacadaki parçalar gibi her şey yerine oturmaktadır.

Bilim insanları – Dünya ve Evren hakkındaki gerçekleri bulma konusunda uzman insanlar – çoğunlukla detektifler gibi çalışırlar. Gerçeğin ne olabileceğine dair bir tahminde bulunurlar (hipotez). Sonra kendi kendilerine şöyle derler: eğer bu gerçek olsa idi, o zaman şunları ve şunları görmemiz gerekirdi. Buna “öngörme” denir. Örneğin, eğer Dünya gerçekten yuvarlaksa, o zaman sürekli aynı yöne giden bir yolcunun bir süre sonra başladığı yere geri gelmesi gereklidir. Bir doktor senin kızamık olduğunu söylediğinde bunu sana ilk bakışta söylemez. İlk bakışı, ona doğru olabilecek bir hipotez sunar. Sonra kendi kendine der ki “eğer gerçekten kızamık geçiriyorsa, o zaman şu, şu semptomları da görmem gerekir.” Sonra öngörülerini sırayla kontrol eder ve bunları gözleriyle (küçük kırmızı benekler var mı?) elleriyle (ateşi yüksek mi?) ve kulaklarıyla (nefesi hırıltılı mı?) gözlemler. Çoğunlukla bu semptopmların uyduğunu gördükten sonra “bu çocuğun kızamık geçirdiği kanaatine vardım” der. Bazen de doktorların gözleri, kulakları ve ellerine yardımcı olacak kan testi ya da Röntgen filmi gibi yadımcı araçlara ihtiyacı olur.

Bilim insanlarının Dünyamızı anlamak için kanıtı kullanma yöntemleri, bi mektuba sığdıramayacağım kadar karmaşık ve zekice. Ancak şimdi bir şeye inanmak için iyi bir sebep olan “kanıt”lardan uzaklaşıp, bir şeye inanmak için kötü sebepler olan “gelenek”, “otorite” ve “vahiy”e karşı uyarmak istiyorum.

Öncelikle gelenek. Birkaç ay önce, 50 kadar çocukla bir sohbet için televizyona çıktım. Bu çocuklar oraya değişik dini görüşlerle yetiştirildikleri için çağırılmışlardı. Bazıları Hrıstiyan olarak, bazıları Yahudi, Müslüman, Hindu, Şikh olarak yetiştirilmişlerdi. Mikrofonu tutan adam çocukları dolaşarak neye inandıklarını soruyordu. Söyledikleri şeyler tam olarak benim “gelenek” sözüyle anlatmak istediğimi açıklıyordu. İnançlarının kanıtlarla hiçbir ilgisi olmadığını gördük. Sadece anne-babalarının ve dede-ninelerinin (yine kanıtlara dayanmayan) inançlarını tekrarladılar. “Biz Hindular şuna inanırız…” ya da “Biz Müslümanlar şuna inanırız…” gibi cümleler kuruyorlardı. Elbette hepsi değişik şeylere inanıyorlardı, ve bu yüzden hepsinin haklı olma ihtimali yoktu. Mikrofonu tutan adam bu durumun normal olduğunu düşünmüş olacak ki, çocukların farklı görüşlerini karşılıklı tartışmalarını önermedi bile. Ancak esas belirtmeye çalıştığım nokta bu değil. Sadece inançların nereden geldiğini göstermeye çalışıyorum. İnançlar gelenekten geliyorlar. Yani inançlar aileden çocuğa, toruna ve sonraki nesillere aktarılıyorlar. Ya da yüz yıllar boyu sonraki nesillere aktarılmış kitaplardan. Geleneksel inançlar genellikle yokluktan başlarlar; belki birileri bunları Thor ya da Zeus hikayeleri gibi uydurur. Ancak birkaç yüzyıl boyunca sonraki nesillere aktarıldıktan sonra, bu hikayelerin eski oluşları onları özel kılıyor. İnsanlar bazı şeylere sadece yüzyıllardır inanıldığı için inanıyorlar.

Gelenekle ilgili sorun, bir hikayenin ne kadar eski olursa olsun, ilk günkü kadar gerçek ya da yalan olmasıdır. Eğer gerçek olmayan bir masal uydurursan, o masalı yüz yıllarca nesilden nesile aktarmak onu gerçek yapmaya yetmeyecektir.

İngiltere’deki bir çok insan Anglikan Kilisesince vaftiz ediliyor, ancak bu Hrıstiyanlık dininin bir çok kolundan sadece birisi. Rus Ortodoksluğu, Roma Katolisizmi, ya da Metodist kiliseleri gibi başka kollar da mevcut. Hepsi farklı şeylere inanıyorlar. Yahudilik ve İslam daha da farklılar, ve kendi içlerinde de farklı görüşlere ayrılıyorlar. En ufak inanç ayrılıkları insanları savaşa sürükleyebiliyor. Yani aslında bu insanların inandıkları şeye inanmak için çok iyi sebepleri – kanıtları – olmasını beklersin. Ancak aslında inançları sadece farklı geleneklerden ibaret.

Belli bir gelenekten bahsedelim. Roma Katolikleri İsa’nın annesi Meryem’in o kadar özel olduğunu düşünüyorlar ki, onun ölmediğini, Cennet’e yükseldiğini söylüyorlar. Diğer Hrıstiyan gelenekleri ise Meryem’in normal bir insan olduğunu ve diğer herkes gibi öldüğünü söylüyorlar. Bu diğer dinler onun hakkında pek bir şey söylemiyorlar ve Roma Katolik Kilisesinin aksine ona “Cennetin Kraliçesi” demiyorlar. Meryem’in vücudunun göğe yükseldiğine dair gelenek o kadar eski bir gelenek de değil. İncil bu konuda hiçbir şey söylemiyor, hatta zavallı kadın tüm kitap boyunca çok az anılıyor. Vücudunun cennete yükseldiği fikri İsa öldükten 600 sene sonra dile getirilen bir şey. Yani önce bu hikaye – tıpkı Pamuk Prenses masalı gibi – uyduruldu, ancak yüzyıllar geçtikçe geleneğe yerleşti ve insanlar bu masalı sırf bu kadar uzun süredir aktarıldığı için ciddiye almaya başladılar. Gelenek eskidikçe, daha çok insan bunu ciddiye almaya başladı. Sonunda Katolik kilisesi bunu resmileştirdi, fakat bu da 1950′de gerçekleşti. Halbuki bu masal, 1950 yılında, 600 yılında olduğundan daha gerçek değildi.

Geleneğe mektubumun sonunda geri geleceğim ve ona farklı bir açıdan bakacağım. Ancak önce bir şeye inanmak için kötü sebeple olan diğer iki konuya değinceğim : otorite ve vahiy.

Bir şeye inanma sebebi olarak otorite; bir şeye, önemli birisi inanmanı söylediği için inanmak demektir. Roma Katolik Kilisesinde Papa en önemli insandır ve insanlar sırf Papa olduğu için söylediği şeylerin doğru olduğunu düşünürler. İslam’ın bir kolunda Ayetullah adı verilen yaşlı ve sakallı adamlar bu önemli insanladır. Bir çok genç müslüman, uzak bir ülkedeki Ayetullah dedi diye cinayet işlemeye hazırdırlar.

1950 senesinde Roma Katolikleri Meryem’in cennete yükseldiğini resmen kabul ettiler dediğimde aslında söylemek istediğim şey, 1950 yılında Papa’nın buna inanmalarını söylediği idi. Bu da yeterliydi. Papa doğru dediğine göre doğru olmalıydı! Papa’nın hayatı boyunca söylediği şeylerin bazıları doğru, bazıları da muhtemelen doğru değildir. Papa’nın söylediklerini, herhangi bir başkasının söylediklerine üstün tutmak için hiçbir geçerli sebep yok. Şimdiki Papa insanlara yaptıkları çocukların sayısını sınırlamamalarını söyledi. Eğer insanlar onun sözünü hiç sorgulamadan dinleselerdi, nüfus patlaması sonucunda dünyada çok kötü açlıklar, hastalıklar ve savaşlar olurdu.

Bilimde de kanıtları görmediğimiz ve bir başkasının sözünü kabul ettiğimiz zamanlar olur. Örneğin ben ışığın saatte 300.000 km hızla yol aldığını kendi gözlerimle görmedim. Bunun yerine ışığın hızının ne olduğunu söyleyen kitaplara inanıyorum. Bu da aslında “otorite” gibi görünüyor, ancak otoriteden çok daha iyi çünkü kitaplarını yazanlar kanıtları gören kişiler ve herkes dilerse bu kanıtlara kendisi bakmakta ve kanıtları istedikleri kadar incelemekte serbest. Bu çok rahatlatıcı. Ancak papazlar bile Meryem’in göğe yükselmesi hikayesine dair kanıtlar olduğunu iddia etmiyorlar.

Bir şeye inanmak için kötü bir sebep olan 3. şey ise vahiydir (tecelli, durugörü). Eğer Papa’ya 1950 yılında Meryem’in göğe yükseldiğini nasıl bildiğini sorsaydık muhtemelen bize “vahiy” aldığını söyleyeckti. Kendini odasına kapattı ve doğru yolun kendisine gösterilmesi için dua etti. Kendi kendine düşündü, düşündü ve kendi kendine daha emin oldu. Dindar insanlar içlerine bir his doğunca, bu şeyin doğru olduğuna dair kanıt olmasa bile gerçek olduğunu çünkü vahiy aldıklarını düşünürler. Vahiy aldıklarını iddia edenler sadece papalar değildir, bir çok dindar insan bunu iddia ediyor. İnandıkları şeylere inanmalarındaki başlıca sebeplerden birisi bu. Peki bu iyi bir sebep mi?

Sana köpeğinin öldüğünü söylediğimi farzet. Çok üzülürdün ve muhtemelen derdin ki “Emin misin? Nereden biliyorsun? Nasıl oldu?” Sana şöyle cevap verdiğimi hayal et : “Aslında Pepe’nin öldüğüne bilmiyorum, ama içimde öldüğüne dair garip bir his var.” Seni korkuttuğum için bana kızardın çünkü “içimdeki garip his”sin köpeğinin öldüğünü ispatlamak için yeterince iyi bir sebep olmadığını bilirdin. Kanıt ihtiyacın var. Hepimiz zaman zaman bir şeyler hissediyoruz ve bazen bu hislerimiz doğru çıkıyor, bazen de çıkmıyor. Fakat değişik insanların değişik hisleri oluyor, kimin hislerinin doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz? Bir köpeğin öldüğünden emin olmanın tek yolu onu öldükten sonra görmek, ya da kalbinin durduğunu duymak, ya da bunu somut kanıtları olan birisinden öğrenmektir.

Bazen insanlar derinlerde bir yerlerde bir şeylere inanmamız gerektiğini söylerler, yoksa “karım beni seviyor” gibi şeylere güvenimiz olmazlar.

Ancak bu kötü bir argüman. Birinin seni sevdiğine dair sürüyle kanıt olabilir. Seni seven birisiyle geçirdiğin bir günde bir çok küçük kanıt görürsün ve duyarsın ve bunlar birikip bir sonuca ulaşmana yardım ederler. Bu papazların “vahiy” dediği şeyden farklı bir histir. Bu hisleri destekleyen dış etkiler vardır; gözlerdeki bakışlar, sesindeki şefkat, küçük iyilikler ve nezaketler ve bunların hepsi somut kanıttır.

Bazen insanlar hiçbir kanıtları olmadan birisinin onları sevdiğini hissederler. Çoğunlukla da tamamen yanılıyorlardır. Ünlü bir film yıldızının onlara aşık olduğuna ikna olmuş insanlar vardır, ancak gerçekte o film yıldızıyla tanışmamışlardır bile. Bu gibi insanların psikolojik sorunları vardır. İçsel hisler somut kanıtlarla desteklenmelidir, yoksa güvenilecek bir şey değildirler.

İçsel hisler bilimde de değerlidir, ancak sadece kanıtlar arayarak sınayabileceğimiz fikirler verdikleri için. Bir bilim adamı belli bir konuda bir önseziye sahip olabilirler. Kendi başına bu önsezi bir şeye inanmak için yeterince iyi bir sebep değildir. Ancak deneylere zaman harcamak için ya da kanıtlara farklı bir açıdan bakmak için yeterli bir sebep olabilir. Bilim insanları fikirlerini geliştirmek için hislerine her zaman kulak verirler. Ancak hisler kanıtlarla desteklenmiyorsa değersizdirler.

Gelenek konusuna, farklı bir açıdan bakmak için, tekrar değineceğimi söylemiştim. Geleneğin bizim için niye çok önemli olduğundan bahsetmek istiyorum. Tüm hayvan (Evrim dediğimiz süreçle) kendi türlerinin yaşadığı yerlerde hayatta kalabilecek şekilde gelişmişlerdir. Aslanlar Afrika bozkırlarında hayatta kalabilecek kadar güçlüdürler. Kerevitler tatlı sularda yaşayacak şekilde evrimleşmişken ıstakozlar tuzlu sularda yaşarlar. İnsanlar da bir tür hayvandır ve bizler de başka insanlarla dolu bir denizde yaşayabilecek şekilde evrimleştik. Bir çoğumuz aslanlar ya da ıstakozlar gibi kendi yemeğimiz için avlanmıyoruz, yemeğimizi, kendileri de başka insanlardan satın almış, insanlardan satın alıyoruz. Bizler bir “insan denizi”nde yüzüyoruz. Nasıl bir balık suda yaşayabilmek için solungaçlarına ihtiyaç duyuyorsa, biz de diğer insanlarla anlaşabilmek için beynimize ihtiyaç duyuyoruz. Nasıl deniz tuzlu suyla doluysa, insan denizi de öğrenmesi zor şeylerle dolu. Örneğin lisan gibi.

Sen İngilizce konuşuyorsun ama arkadaşın Almanca. Her ikiniz de kendi farklı “insan denizi”nizde rahat yüzebilmenize olanak tanıyan dili konuşuyorsunuz. Lisan gelenekle aktarılır. Başka bir yolu yok. İngiltere’de Pepe “Dog” iken Almanya da ona “ein Hund” diyorlar. Bu sözcüklerin hiç birisi yanlış ya da diğerinden daha doğru değil. İkisi de sadece aktarılmış sözcükler. Kendi insan denizlerinde yüzebilmek için çocukların kendi ülkelerinin dilini ve bir çok başka şeyi öğrenmeleri gerekmekte. Bu da büyük miktarda geleneksel bilgiyi öğrenmelerini gerektiriyor. (Geleneksel bilginin sadece nesilden nesile aktarılan bilgi olduğunu unutma.) Çocuğun beyninin geleneksel bilgi için bir vakum olması gerekiyor. Ve çocuktan iyi geleneksel bilgi ile (lisandaki kelimeler gibi) kötü veya saçma geleneksel bilgi (cadılar, şeytanlar gibi) arasındaki farkı ayırması beklenemez.

Bu çok üzücü ancak engellenemez bir şey çünkü çocuk her türlü geleneksel bilgiye aç olacağından yetişkinlerin kendilerine söyledikleri her şeye doğru ya da yanlış, gerçek ya da yalan olmasını önemsemeden inanacaktır. Yetişkinlerin çocuklarına söyledikleri bir çok şey doğru, kanıtlara dayalı veya en azından makul şeylerdir. Ancak bazıları yanlış, saçma hatta kötü niyetliyse, çocuğun buna da inanmasını engelleyecek hiçbir şey yok. Peki, çocuk büyüdüğü zaman ne yapacak? Elbette kendi bildiği şeyleri bir sonraki nesile anlatacak. Yani bir şeye dair güçlü bir inanç varsa – o şey tamamen yanlış ve inanılması için hiçbir sebep olmasa bile – o şey sonsuza kadar sonraki nesillere aktarılabilir.

Peki Dinlerde de durum bu mudur? Bir Tanrı ya da Tanrıların var olduğu, Cennet’in var olduğu, Meryem’in hiç ölmediği, İsa’nın babasının insan olmadığı, duaların kabul edildiği, şarabın kana dönüştüğü – bu inançları bir tanesi bile kanıtlara dayanmıyor. Yine de bunlara milyonlarca insan inanıyor. Belki de bunun sebebi, her şeye inanacak kadar küçük yaştayken bu şeylere inanmaları söylendiği içindir.

Milyonlarca insan çok farklı şeylere inanıyor çünkü çocukken yetişkinlerden farklı şeyler duydular. Müslüman çocuklar Hrıstiyan çocuklardan farklı şeyler duydular, ve her iki grup da kendilerinin haklı, diğerlerinin haksız olduğuna ikna olmuş bir şekilde büyüdüler. Hrıstiyanlar kendi içlerinde bile; Roma katolikleri Anglikanlardan ya da Episkopalyenlerden, Shaker’lardan ya da Quaker’lardan, Mormonlar ya da Holly Roller’lardan farklı şeylere inanıyorlar ve kendilerinin haklı, geri kalan herkesin tamamen haksız olduğuna ikna olmuş durumdalar. Halbuki farklı şeylere inanmalarının sebebi senin İngilizce, arkadaşının da Almanca konuşmasıyla tamamen aynı sebepten dolayı.

Her iki dil de, kendi ülkesinde doğru dil. Ancak değişik dinlerin kendi ülkelerinde doğru olup başka yerlerde yanlış olma ihtimali yok çünkü farklı dinler birbiriyle zıt şeylerin doğru olduğunu iddia ediyorlar. Meryem Katolik İrlanda’da canlı ama Protestan Kuzey İrlanda’da ölü olamaz.

Peki bu konuda ne yapabiliriz? Senin bu konuda bir şey yapman çok kolay değil çünkü sadece 10 yaşındasın. Ancak şunu deneyebilirsin; Bir daha birisi sana önemli görünen bir şey söylediği zaman, kendi kendine şöyle düşün: “Bu, insanların kanıtlar sayesinde öğrendiği bir şey mi, yoksa gelenek, otorite veya vahiy yoluyla öğrendikleri bir şey mi?”. Ve bir daha birisi sana bir şeyin “gerçek” olduğunu söylediği zaman onlara şöyle de :”Bunu destekleyen ne tür kanıtlarınız var?”. Sana iyi bir cevap veremezlerse, umuyorum ki söyledikleri şeye inanmadan önce çok dikkatlice düşünürsün.

Sevgiler

Baban

“A Devil’s Chaplain” isimli kitabından