vaade

Bana seni sevmeyi öğret.
Çünkü bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.
Böyle anlarda koca bir tarifsizlikle baş başa kalıyorum.
İşte bu yüzden yeni bir dünya kurmak istiyor, ve bu dünyada yanımda yalnız sen ol istiyorum.
Bana seni sevmeyi öğret.
Bütün mânaları yeniden yazalım.
Yeni bir lisan icad edelim kendimize,
ve başka kimsenin bilmediği o lisanda söyleyelim sevdamızı.
Sen bana seni sevmeyi öğret.
Ben de sana cesareti öğreteyim.
Sevda uğruna vatanların, hudutların nasıl yıkılacağını.
Ve en acısına geliyorum şimdi;
Sana hiç okumayacağım mektuplar yazıyor ve gün be gün bu satırlarda kendi hakikatimi yitiriyorum.
Benden geriye ne kalacak onu da bilmiyorum.
Sen mi, ben mi, aşk mı, ayrılık mı, ölüm mu, yaşam mı?
Yalvarıyorum sana,
bana seni nasıl seveceğimi öğret.
Yalvarıyorum Hilal,
bana birlikte yaşayıp birlikte ölebileceğimiz bir vatan vaad et.
—  Leonidas /Sahibine ulaşamamış mektuplar

uzun süre bekledin.neyi beklediğin hakkında bir fikrin yokken bile bekliyordun.biraz da yorgundun tabi.kandırma kendini çok yorgundun.
belki de ilk gördüğüne evim demek istedin.o evde saatlerce uyumak o evde saatlerce bir şey yapmadan durabilmek.o evde kaygısızca sevilmek.
kapın çaldı delikten bile bakmadın.Belki gücün yoktu öyle ince düşünülmüş şeylere.insan hep yitirince korkmazmış korkmadın sen de.nasıl olsa bi uğrayıp giderdi gelen.
açtın kapıyı. korkusuzdun ama cesaretin o kapıyı hafifçe aralayıp kafanı çıkartacak kadar da kırıktı.tamamını açamazdın,umudun yok.
kapında öyle güzel duruyordu ki sadece senin için orada.İçindeki ev herkesin unuttuğu lanet olası bir dağın tepesinde belki de cehennemin dibinde ve o sadece senin için orada diye düşündün.
içerisi de dağınık şimdi ama olsundu öyle güzel gelinir miydi?
Güneşi arkasına alıp bir insan o kapı eşiğinde öyle güzel gülümseyebilir miydi?
Derin bir nefes alır gibi baktın yüzüne. Seni bekliyordum der gibi baktın.Bu zamana kadar insan ölebilirdi der gibi,nihayet der gibi.
içeri girdi ayakkabılarını çıkardı yerler pisti ama çıkardı.Çıkarmasam olur mu bile demedi.o dağınıklığın içinde hala öyle güzel durulur muydu hiç?

etrafa bakındı.boştu duvarlar yerler de pisti şimdi,utandın.o bakınmaya devam etti.baktığı yer de güzel değildi ama o öyle bakınca işte,işte..
hiçbir şey demeden sana yerdekileri alıp önemli bir şeymiş gibi tek tek masaya koydu.senin dağıttığın kırdığın ne varsa hepsini önemliymiş gibi.şaşırdın, varlığını unuttuğun her şeyi kanepenin altına düşürüp unuttuğun çocukluğunu bulur gibi şaşırdın,sahi ben bunları attım sanıyordum..
elleri kirlenmiş peçete uzattın,almadı.sana ait olana sinmekten korkmadı yine şaşırdın.olur muydu öyle şey elleri kirlenirdi,bulaşmasındı.
saçları dağıldığında düzeltirken bile ellerinin kiri umrunda olmadan düzeltti.oysa senin bile üzerinden atlayıp geçtiklerine bulaştırmıştı ellerini.senin bile kaldırıp yerden dokunmaya cesaret edemediklerine.
şaşkınsın.içinden hem yüzlerce soru sormak hem de anın güzelliğini bozmamak için saatlerce susmak geçti,sustun.
Aklından hem koşup sarılmak hem de ya öyle değildir düşünceleri geçiyor.alışkın değilsin ki hem.o evinde dolandıkça elin ayağına dolanıyor.
senin olduğunu unuttuğun ne varsa yerden kaldırıyor.o bunu yaptıkça anlam kazanıyor hepsi değere biniyor, bir köşeye fırlattığın varlığın bile.
yardım etmek için yelteniyorsun bırak yorulma ben yaparım diyor.bir kahkaha atıyorsun içinden.duyulmuş şey mi bu?ama söylendiğinde de ne büyük güç.
içinden tekrar ettin,bırak yorulma ben yaparım.. bu nihayetti.yorgun argın eve gelip en rahat koltuğa uzanmak gibiydi,inanmak güçtü hala.
hiç yorulmadan toparladı evini.su bile içmedi, sen zaten yutkunamıyorsun.ilk defa boğazın bir nihayete düğüm düğüm.ilk defa susmak acıtmadı ilk defa.
Ama bir sorun vardı,bu evin öyle durduk yere dağılmadığı geldi aklına,korktun.alışkındın bu eve çünkü iyi olmak da hiçbir işe yaramıyordu zaten.
sonra yerden kafasını kaldırıp gülümsedi.o an gözlerinin içi bile gülümsedi.korktuğun her şey silindi.o öyle güzel gülümserken mümkün müydü korkmak,sen de gülümsedin ilk defa,gözlerinle.
dolaşmaya devam etti içinin evinde.her odasına girdi evinin.senin kapısını kilitleyip unuttuğun her odaya.açmamaya inat ettiğin o kapıları kıra kıra hiç gitmeyecek gibi girdi.hala yalınayak elleri çıplak.Oysa nereye adım atsa sen de mi bittin siniriyle kıvrılıp atılmış sigara paketleri,kabullenemiyorum diyip fırlatılan hayal kırıklıkları.dolaşmasın öyle ayağına batardı şimdi.onu da yaralardı.neyse ki ışık yok,o görmeden sandalyenin kenarında asılı duran çaresizliğini aldın hemen.arkana sakladın,öyle görsün istemedin,sen bile görmeye dayanamezken.gördü tabi.öyle salak bi hezeyan anlaşılmaz mıydı hiç?Utanma dedi.o öyle ikimiz de aynı insanmışız gibi bakınca utanmadın sen de.ilk defa kendin olduğun için sevileceksin gibi hissettin.ilk defa iyi ya da kötü olduğun için değil,sen olduğun için.

balkona çıktı sen de onun peşinden.Evinin manzarası varmış meğer ilk defa o an farkettin.gerçi nerden bileceksin? Sen değil miydin o balkonda gözlerin dolu dolu sigara içen,yağmur yağarken uzaklara ya da atlamak için aşağı bakan.
zaman geçti içindeki evin değişti.senin her gün gözlerini astığın duvarlara o rengarenk resimler astı.korktun,kaybedecek bir şeyin yokken korkmuyordun.olur da için yanarsa diye evine fazla eşya da almıyordun,kaybedecek şeyin ne kadar az ise o kadar yara almazdın çünkü. mesela olur da bi gün terketmek zorunda kalırsan evini yine arkana dönüp bakacağın bir şey bırakmak istemiyordun artık.sahi ne çok terkettin evini. Artık dağınık da olsa senindi içindeki o ev kimse de kapısından giremezdi zaten,sen hep evine kapanıktın.Bir şeyler ilk defa doğru gidiyordu işte bu yanlıştı dedin içinden.sigara yakmak istedin zamanında içinin yandığı geldi aklına,umudun yok.
Toparladı evini.susarak izlemeye devam ettin.içinden geçen tek cümle,bunca dağınıklığın arasında hala nasıl bu kadar naif ve güzel durabiliyordu?
biraz zaman geçti,karıştın ona,artık korkmuyordun.her gece sırtına batan o yatakta uyuyabiliyordun çünkü ayakları ayaklarına değiyordu.uyurken göğsüne yasladığında başını sen nefes aldıkça şişen göğüs kafesinin üzerinde duruşunu izledin.bak bir nefesin en güçlü durduğu andı bu.Kıpırdamadan yattın.alışkındın rahatsız uykulara.kendi yatağının bile en ucunda yatardın.öyle durmak bu defa en sevdiğin rahatsızlığın oldu.hiç gitmeyecek gibi duruyordu o gece,sabah uyandın yanında yok. İçinde bir sıkıntı herhalde kahvaltı hazırlıyordur anlarına benzemiyordu bu,farklıydı.bekledin gelmedi.aradın kaldırımlara düşe düşe aradın telefonunsa meşgule.yanına gitmek istedin,böyle olmazdı.sarılsak geçerdi dedin çünkü o sarılınca hep geçti.buydu sevgi,omuzların hep düşerdi. apar topar kalktın anahtarını da aldın onun astığı yerden kapıdan çıkarken beynine kurşun gibi bir düşünce saplandı,sen o evin yollarında hiç yürüyemedin ki? evinden bahsetmişti,bir gün seninle o evde yaşayacakmış gibi bahsetmişti ama hiç çağrılmadığını o an farkettin.nereden bileceksin kaygısızca sevildin sandın ama gerçekleri düşününce mırıldandın, sen o eve çağırılmadın ki..

bi yolunu buldun gittin evine.kapısına gittin kapı duvar.çağırdın,yüzü duvardan da beter.anlatamadın gitmesine sebep olanı.o alışınca sevgine,görünmez olduğunu anlatamadın,artık sadece sen farkındaydın görünmezliğinin.İnce düşünüp ince sevdin,o ögretti çünkü.kimi zaman öfkeden kanın bile inceldi,kızdın ama gitmedin gidemedin.sen böyle yapmazdın noldu sana?kapısına gittin yine defalarca.sana öğrettiği gibi neyse kırıp döktüğü toplamaya öyle gurur filan olur mu hiç?
giremedin o kapıdan.
Kapattığı her kapının dibine çöktün,ağladın bir sigara daha yaktın bir cümle daha kurdun bir ses daha çıkardın biraz daha içtin öfkelendin.kabullenemiyorum diyip çöktüğün kaldırımlar bile sıkıldı senden.sokak lambası bile sana yanmadı. Daha kaç gece o kaldırımlarda ağlamamak için kafanı gökyüzüne kaldıracaksın. Asma yüzünü devamı gelir gibi asma,daha kaç gece sen böyle kaldırımlarda…
Evine döndün,izleri var.çaresizliğini yine o sandalyenin kenarına asıyorsun duvarlara da gözlerini,yatağın en ucuna oturup.tekrar dağılıyor ne var ne yoksa.onun yerden kaldırdığı ne varsa.yerlerde hayal kırıkları,üzerinden de atlamak yok bu defa üzerine basa basa.
Önceden kırılmış olanı bile tekrar fırlatıp kırıyorsun.tıpkı senin gibi.her şey yine eskisi gibi.hala kendini kandırıyorsun,daha beter.
Kabullenemiyorum diye çöktüğün kaldırımlar bile sıkıldı senden daha ne kadar sürecekti asma gözlerini öyle.
Dağınıktı evin alışmıştın ama olsun.sevginin her zerresini helal ettin bu gece.öyle sevdin,yine olsa yine severdin.kızsan da küssen de gidemedin,gidemezdin. Sana en güzel bakanın ve seni yeniden görünmez yapanın aynı insan olması bile bir şey değiştirmezdi.hala utanmadan kıyamazdın.vurduğu yerde gül biterdi sen o bahçeyi bile ona vaad ederdin,öyle bi sevgiydi bu.
İçindeki ev onun evi.üstün başın hala o kokuyor.bu eve geri döner mi bilmiyorsun.sen başka birilerinin bu güzel değil dediğine hayran hayran baktın.sen başka birilerinin ilk anda vazgeçtiği insanı tutabilmek için ellerini kanattın.sen öyle güzel sevdin ki alnından öpülmeyi hak ettin.ve o öyle güzeldi ki böyle bi sevgiyi hak etti ama o senin gördüğünü kendinde göremedi.Olsun senin gördüğün sana yeterdi.belki bir gün aynaya gerçekten bakabilirdi. yine de iyi ki geldi geçti hayatımdan diyorsun.

ama artık kandırma kendini,geçmedi,biliyorsun.

“insan, yalnızca yalnızken olgunlaşabilen bir varlık.”


dört tarafı yalnızlıklarla çevrili bir ülkede yaşıyoruz. hatta yaşadığımız gezegenin de dörtte üçü yalnızlık. fen bilgisi kitaplarında eksik bahsediyorlar. yalnız doğuyoruz, yalnız yaşıyoruz, yalnız ölüyoruz. yaşadığımız süre zarfı içerisinde etrafımızda kalabalıklar oluyor. insanlar, eşyalar.. hiçbir manası olmayan bir sürü madde yığını. son bir kaç haftadır, aylaklık günlerimde -genellikle salı günleri, yapmam gereken bütün işleri askıya alıp, tek başına olmak kaydı ile canımın istediklerini yaptığım güne verdiğim ad- bunun üzerine düşünüyorum. pek bir sonuca varmış değilim ama zaten bir sonuca varma çabam da yok. artık bir şeyleri sonuçlandırmak yerine, o şeyleri anlamaya, yaşamaya çalışıyorum. sonu olduğunu bildiğim şeyleri düşünmek genellikle mutlu etmiyor, içeriği ne olursa olsun.
her neyse, klişe lafları bir kenara bırakalım. insan yalnızca yalnızken olgunlaşabilen bir varlık. mesela, bir bebeğin yürümeyi öğrenebilmesi için etrafında tutunacak hiçbir şeyin olmaması, özgürce düşebileceği bir alanda bulunması gerekiyor. aksi halde emeklemekten, eşyalara, ebeveynlerine tutunarak ayakta kalmaktan öteye gidemez. yürüme yetisini sınayabilmesi için, düşmemeye çalışırken kendisinden başka destek alacağı bir şeyin bulunmadığı yerlerde adımlaması gerekiyor. bu örnek hayatın her alanında geçerli. çünkü yalnızca yalnızken tanıyabilir insan kendini. yapabileceklerinin sınırını yalnızca yalnızken idrak edebilir. birine bir şey ispatlama çabası olmadan, toplum baskısı, beğenilme kaygısı, utanma duygusu olmadan doğal davranabilir ancak. ve gerçek olgunluğa da ancak bu yalnızlık evrelerinden geçerek ulaşabilir. kendini bu şekilde tamamlayabilir.
sistemi oluşturanlar bize yalnızlığın kötü bir şey olduğunu, yalnızken mutlu bir yaşam süremeyeceğimizi dayatıyor. kocaman bir palavra. aksine, insan belirli aralıklarla yalnız kalmalı. bir başınayken çözmeli bazı problemleri. başka bir insanın eli değmeden, başka fikirlere ihtiyaç duymadan yalnızca kendi iç sesiyle hesaplaşarak üstesinden gelmeli. çünkü ancak o zaman kesin çözüme ulaşılabilir.
kendine, ben kimim? ne istiyorum? neden buradayım ve asıl olmak istediğim yer neresi? sorularını yöneltmeyen birinin gerçek huzuru yakalaması mümkün değil. tamam bu soruları sorgulamaya başladığında da çok mutlu bir yaşam vaad etmeyecek sana hayat. ama en azından saçma sapan yerlerde, saçma sapan şeyler yaparken bulmayacaksın kendini. bir kalabalıkla gülünmemesi gereken şeylere, sırf yanındakiler gülüyor diye gülümsemek yerine, gerçek acılara, gerçek hüzünlere ağlamayı öğreneceksin. bundan şikayet de etmeyeceksin üstelik. insanların mutluluk diye tabir ettikleri şeylerin aslında, anlık, gereksiz, olmasa da olur, türde duygular olduğunu anlayacaksın. paraşütle atlamayan biri, gondola binmekten elbette keyif alabilir. ama paraşütle gökyüzünde süzülmeye alışmış birinden gondola binip, bundan haz duymasını, keyif almasını bekleyemezsin. yani keyifli olabilir tabi, ama paraşütle gökyüzünde süzülme kalibresinde asla değil. yine alakasız bir örnek oldu ama ifade etmeye çalıştığım şey hemen hemen bu. mutluluk, hüzün, dert, keder, acı.. bunlar göreceli kavramlar. yukarıdaki paraşüt örneğiyle beraber, trafik kazasında kolunu kaybetmiş birine, tırnağının kırılmasından yakınıp, onun seni ciddiye almasını bekleyemezsin. çünkü senin şikayet ettiğin durum, onun hayali.

yine yavaş yavaş asıl anlatmak istediğim konudan uzaklaşıyorum. kendimle ne zaman baş başa kalsam böyle oluyor. bir hayal başka bir hayali, bir düşünce başka bir düşünceyi beraberinde getiriyor. neticede doyumsuz varlıklarız. her zaman daha iyi bir seçenek vardır değil mi? işte bir yanılgı daha. sürekli daha iyisini elde etme, daha kalitelisine ulaşma beklentisiyle de yaşanmıyor çünkü. ben denedim, olmuyor. daha iyi seçeneklerin peşinde koşarken harcadığımız eforla, içinde bulunduğumuz yaşamı ve mevcut seçenekleri değerlendirmek çok daha akıllıca. bu hataya defalarca düştüm. burada bahsettiğim her şey tecrübe ile sabittir. bu yazıyı buralara kadar kim okuyacak bilmiyorum. okunsun diye mi yazıyorum onu da bilmiyorum. ama şuan bunları karalamaktan keyif aldığımı bilmenizi isterim. konu ne kadar can sıkıcı olsa da yazma faaliyetinin ferahlatıcı bir özelliği var. ve bu faaliyet yalnızca yalnızken icra edilebilir. yalnızlıktan hoşlanmayan birinin sanatın herhangi bir koluyla ilgilenmesi pek mümkün değil. -asla bu saçmalıkların sanat olduğunu iddia etmiyorum, yanlış anlaşılma olmasın.- sanat, yalnızca tamamen bittikten sonra paylaşılması gereken ve inşa aşamasında yalnızlık, tek başınalık gerektiren bir kavram. diğer türlü yapılınca başka bir şey oluyor. şimdi siz diyeceksiniz ki, bir sürü kaliteli müzik grubu var, bir arada çalıyorlar, onların yaptığı sanat değil mi? -siz eleştirmeyi, sorgulamayı, karşı tarafı haksız çıkarmayı ve bununla övünmeyi, mutlu olmayı seversiniz çünkü.- bunun cevabı basit. bir gitarist mesela, iyi bir bateristle uyum halinde çalabilmek için belki yüzlerce gece, elinde gitarıyla, bir başına sabahlamak zorunda. o uyumun bir parçası olmak, ekipte üstüne düşen görevi yapabilmek için o gecelerce sabahlamış olmanın getirdiği olgunluğa ihtiyacı var. ve bu 
ihtiyacı başka türlü karşılaması mümkün değil.

yukarıda da bahsettiğim gibi, insan, gerçek olgunluğa yalnızca yalnızken ulaşılabilir. yalnız kalmaktan korkmayın. kendi hayatımdan örnek vermek gerekirse, çok yakınen tanıdığım, sevdiğim, yan yanayken mutlu olduğum bir sürü insana, sırf iyilik yapmak için uzak durdum. bile isteye yalnızlığa ittim onları. başka türlü gerçekleri idrak edemeyeceklerini biliyordum çünkü. şimdi çoğu arkamdan küfür etse de, kendi vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında aslında onlara iyilik yaptığımı anlayacaklardır. anlamamaları da çok umursayacağım bir şey değil, o da ayrı bir konu.

yürüyün arkadaşlar. bir başınıza, bilmediğiniz sokaklarda yürüyün. gitmediğiniz yerlere gidin, cevabını bilmediğiniz sorular sorun kendinize. yaşamın bir sonu olduğunun, içinde bulunduğunuz andan daha değerli bir zaman diliminin olmadığının farkına varın. bu farkındalığa ulaşmak adına hamleler yapmaya çalışın. bu hamleler belki sizi istediğiniz yere ulaştırmayacak, ama en azından istemeyeceğiniz yerlerde bulunmak durumunda kalmayacaksınız. bu da az şey değil kanımca.
evet, belki size nasıl yaşayacağınız konusunda akıl verecek bir hayat tecrübesine sahip değilim, o kalibrede bir hayatım olmadı. ama nasıl yaşamamanız gerektiği konusunda hiç susmadan saatlerce anlatabilirim. ‘nasıl mutlu olunur'un cevabını bilmesem de, 'nasıl mutsuz olunur'un yöntemini iyi bilirim.  yıllar boyu, bulunmak istemediğim yerlerde bulunup, yapmak istemediğim şeyleri yapmak durumunda kaldım. ve sonra da bunların sonuçlarına katlanmak zorunda bırakıldım. başarısızlık konusunda iyiyimdir yani, oraya giden yolları iyi bilirim. bundan şüpheniz olmasın.

yıllarca mağlubiyet yollarının tozunu attırmış biri olarak, şimdi de yatağıma oturdum, klasik müzik eşliğinde, okumak istemeyeceğiniz şeyler yazıyorum..
eğer daha iyi bir seçeneğiniz varsa, lütfen yazdıklarımı okumayınız.

hepinize iyi ve yalnız günler temenni ederim.

bir insan yaratmanın maliyeti çok düşüktür. yumurta, sperm ve kafi miktarda şehvet. ve işte dünyadasın. zarlar atıldı, kaderin artık belli. doğduğun yer, sevgisiz baban, kifayetsiz annen, zorba ilkokul öğretmenin, parasızlık, aniden zengin olan arkadaşlar, hiç bir işe yaramayan arkadaşlar, kötü patronlar, vefasız sevgililer, hep ters giden işler, hep dibe vuran ekonomi, birbirini boğazlayan insanlar, hep bir yerlerde savaş, ölüm, sonu gelen dünya. işte senin kaderin. eşitlik, adalet, umut, bunlar hep boş laf. biliyorsun. bunlar hep kader kısmet diyorsun. biliyorum. sindir, kabullen, itaat et. fırsatını bulduğunda acıma. sen de gücünün yettiğine giriş. kader sana nasıl vurduysa sen de vur. kimim ben? kaçan mı? savaşan mı? bu kadarı mı? fazlası mı? içine fırlatıldığım hayatı kader bilip kabullenen miyim? baştan yaratan mı? sen bana cesaretten söz et. varsa eğer. sana acı vaad ediyorum. kan, korku, gözyaşı ve öfke ve yorgunluk ve savaş ve sonunda dünya cenneti. başka biri olabilirsin.
—  can manay/fi

nereye kadar erteleyebilirsin ki?düşünsene hiç beklemediğin an da ölüm gelip kapını çalıyor.
daha kılacağın onca namaz
tutacağın onca oruç
onca yapılacak şey.
ama sen naptın?
yarın dedin
tamam dedin
ileride dedin
yaşlanınca dedin
dedin dedin dedin
sonra yine nefsine yenildin
ve yapamadan öldün.
dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeye değer miydi?
Allah cenneti vaad ederken
dünyanın süsüne kapılıp kulluğu unutuyoruz.
hatırladığımızda her şey için çok geç olabilir.
sonumuz hayrolsun.

4

Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, altlarından ırmaklar akan cennetler vaad buyurdu. Orada ebedi kalacaklardır. Hem de Adn cennetlerinde hoş meskenler vaad etmiştir. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte asıl büyük kurtuluş da budur. (Tevbe-72)

Şunu söylemek istiyorum bugün benim doğum günüm .Bir yaş daha büyüdüm. Bir yılı daha geride bıraktım. Hayata teşekkür ediyorum çünkü şu yaşıma kadar o kadar güzel şeyler geldiki başıma . 12 senelik sürdürdugum bir dostlugum var. Daha okulun ilk günü tanıştığım sıra kavgası yaptığım , yarasını sardığım , saklambac oynarken aynı yeri paylaştığım GERÇEK kardeşlerim. Musmutlu bir aile. Güzel bir ev. Tertemiz arkadaşlıklar. Doğum günü pastamdaki mumu üflemeden önce tutacagim bir Dilek yok. Zira dileyebilecegim herseye sahibim . Ancak gerçek olacağını bilseydim hiç büyümemeyi dilerdim. Hep çocuk kalmak. Gerçeklerden uzak ve daha masumca. Korkuyorum. Çünkü küçükken acitmaz dediğimiz her şey ruhumuzu paraladı. Çünkü önümde vaad dolu yıllar var. Yapacaklarım, olacaklar , gelecek önümde. Şuan bir hız trenindeyim sanki . Ileri doğru gidiyorum . Geri dönüş yok . Ilerisi bilinmezlik . Ama tek fark şudur ki trende yolcu değilsinizdir. Treni ilerleten sizsinizdir. Onu sağa sola döndürebilirsiniz. Bazen iki değil onlarca yol ayrımı olur. Hangisinin doğru olduğunu bilemessiniz. Çünkü hiçbiri doğru değildir. Önemli olan en az yanlış olanı seçebilmektir. Şu ana kadar çok yanlış yollardan da geçtim. Şimdi bir kez daha dönüş yapıyorum. Çizmek için yeni bir sayfa açıyorum. Yeni bir yol karşımda . Bunca yanlışlarıma rağmen mutlu oldum. Hayat iğrenç bir yer belki evet. Hepimiz bir sınavdayiz. Zor olan ise hicbirseye çalışamayiz. Konu yoktur . Kopya çekemeyiz , çünkü herkesin Sınavı farklıdır birbirinden. Hayat en zor okuludur. En zor soruları bize o sorar. Yine de teşekkür etmeliyim hayata. Güzel insanları benimle beraber aynı trene bindirdiği için. Annecim sana sesleniyorum beni bu dünyaya getirdiğin için sana teşekür ediyorum. Ama korkuyorum. Çünkü küçükken acıtmaz dediğimiz her şey ruhumuzu paraladı.

anonymous asked:

abla ben bazen dışarı mini şort giyerek çıkıyorum sence yanlış mı ama herkes istedigi gibi giyinir yani benim arkdaşlarımda fileli çorap giyiyor erkeklerin dikkatini çekmek için

Bence yanlış ama sence değil kardeşim. Ayşe de mesela yanlış olduğunu düşünüyor ama Ahmet bunu doğru buluyor. Burcu, insanların özgürlüklerine siz karışamazsınız diyor. Ece, o insanlar öyle giyinerek bizim taciz edilme olasılığımızı arttırıyor diyor. Mehmet, nasıl giyerse giysin ben kekonun önde gideniyim her türlü taciz ederim diyor. Yusuf, ben rahatsız oluyorum. Bakmak istemiyorum fakat gün içerisinde bakmak zorunda kalıp günaha giriyorum diyor.

Gördün Ya kardeşim bir sürü yanıt var senin soruna. Aslında mesele sencesi bencesi değil evvela bunu kavrayalım. Her şeyin özü, biz bu evrene neden gönderildikle, neden yaratıldık demekle başlıyor. Allah-u Teala “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. ” buyuruyor. O halde kulluğun özü nedir?

Delicesine sevdiğin bir arkadaşın hadi çay içmeye bir yerlere gidelim dediğinde onu asla kırmak geçmez içinden. Veya patronun işe sabah sekizde geleceksin dediğinde hayır ben dokuzda geleceğim diyemezsin. Dersen bir daha işe gidemezsin. Peki biz Allahı sevmiyor muyuz? Allah bize, patronumuzun vaad ettiklerinden daha mı azını vaad ediyor? Patron ikinci kez görmek istemiyor, arkadaş üçüncü-beşinci denemede bizden umudunu kesip bir daha aramıyor ama Allah? Allah hep orda. Seslendiğin yerde. Sıkıştığın, avuçlarını semaya açtığın anda. Bırakmıyor. Gitmiyor. Seni kapısından kovmuyor.

Nisyan(unutmak) kökünden gelen insan isimli varlıkta her seferinde Allah'a baş kaldırıyor.

Creepypasta #1230: Do You Have A Cigarette?

Length: Medium

Some time ago, I went with my family to India to spend a few months with my family. Life’s more laid back for people who earn in America, since the equivalency of things like food, clothes, and cleaning is in our favor. Electronics and internet access are comparable or more expensive in certain cases, and so we decided to stay relatively tech-free.

We ended up going to spend some time in my mother’s family’s village, where her mom had grown up. Riding on some of the roads in the middle of Gujarat was definitely an interesting sight. It’s almost like the American countryside, but without paved roads, rest areas, and towns with nice restaurants. It was definitely fun, though, seeing some wilder forests and old bridges on our way out there. I had a good time with my cousins and my mom’s cousins, so I decided to stay a little longer after my parents and brother went back into the city.

Nights went by and we shared stories. We talked about how life was different across the world and the topic eventually came around to the supernatural. Rural India has a lot of interesting different kinds of ghosts and ghouls. Vetaals are sort of between zombies and vampires, for example.

My mom’s cousin started to talk about how when he was young, he’d go off with his friends and play in the woods, and one day they met a jhand. These particular ghosts were spirits of travelers lost on the road, who usually asked for some assistance. You wouldn’t really know anything was wrong until you looked down and saw their feet were on backwards. 

Him and his friends found a stray boy in the forest with a lost look in his eyes, asking for the road to the fort. They sort of got creeped out, because the only thing he could have been talking about was the city of Ahmedabad. It was a fort a few hundred years ago (there are still gates all around the city that are now monuments to its history), but it’s been a city instead for a while.

They noticed his clothes were a little funny, his dhoti was torn, and then they saw he had his feet on backwards. They freaked and booked it home, staying away from the woods for a long time after that. We all kind of laughed at the ridiculousness of the story, but gave the woods on the edge of town a wary look. On the whole, though, it was a great time.

A week flew by, and I had plans to meet up with my brother and cousins for shopping early the next morning. My cousin in the village, Gopal, said he’d be happy to take me into the city that night. He started up his motorcycle (two-wheelers are abundant in India because they’re cheap transportation). I got on back and we made our way slowly and carefully along the road back to Ahmedabad. We saw some people walking around in the villages we passed and a few cars on the road, but not much more.

We passed a section of road that went through the forest. I hadn’t remembered that from the drive out, but Gopal probably took a different route knowing what was safer and what wasn’t. We eased up a bit around a sharp bend, and suddenly, his engine died. We stopped in the middle of a dark road right in front of a small bridge over a stream.

Confused, he asked me to get down and help him take a look to see if there was anything wrong. No leaks, no stray problems. He goes to give it a kick-start, but the engine won’t turn over.

“Do you have a cigarette?”

We both jumped nearly out of our skin. There was a guy leaning up against one of the vaad trees nearby (peepal, or Sacred Fig tree). He looked a little creepy and was standing in the shade just off of the road so we couldn’t see him very well.

“Sorry?” I managed to ask.

“Give me a cigarette. I’m lost and had a bad day. I just need a smoke.”

Gopal motioned for me to back up towards the bike. “Sorry, man, we don’t smoke.” He kicked again, and the engine came to life. I hopped on, feeling very weirded out and glad to leave.

We were crossing the bridge and I let out a sigh, and just then, a feeling of dread passed over me. The wind was starting to pick up speed, as were we, but then out of nowhere-

“WHY DIDN’T YOU GIVE ME A CIGARETTE!” A harsh voice, rasping out a shout that was stifled enough to be a whisper. Loud and soft at the same time, it came from right behind my left ear. I jumped a bit, and snapped my head to the left to see a gruesome face filled with rage and demanding sympathy.

You know, I almost felt for him, too. Then I noticed that his head was floating next to me, and his neck and torso stretched over the bridge back to where that guy was standing. His fucking legs were still under the tree. I swear, if I could see his feet, they’d have been fucking backwards.

I couldn’t move or talk out of fear. I must have thrown off Gopal’s balance a bit when I was snapped my head around because I noticed we slowed down a bit.

Frantically, I started to smack his side with my right hand. Lucky for me, he looked over his left shoulder instead of his right. If he hadn’t… Anyway, he looks over his left, his eyes widen with fear, and whoosh.

He give it a hell of a lot of gas and we got the fuck out of there. We ended up making it home safely, though all kinds of shaken up. Gopal stayed overnight and left during the day, and since the village doesn’t really have internet access or reliable phone service, so I didn’t really know if he’d gotten home okay.

A week later, Gopal and his dad came to visit us before we left the city, and I was obviously glad that he was okay. I had told my mom the story, but no one else. It wasn’t until she saw the fear on Gopal’s face when I mentioned it that she believed me. They decided to pick up a carton of cigarettes on their way back to the village. Just in case anything happened in the future.

Credits to: jivanyatra (story)

Bir insan yaratmanın maliyeti çok düşüktür. yumurta, sperm ve kafi miktarda şehvet ve işte dünyadasın. Zarlar atıldı, kaderin artık belli. Doğduğun yer, sevgisiz baban, kifayetsiz annen, zorba ilkokul öğretmenin, parasızlık, aniden zengin olan arkadaşlar, hiçbir işe yaramayan arkadaşlar, kötü patronlar, vefasız sevgililer, hep ters giden işler, hep dibe vuran ekonomi, birbirini boğazlayan insanlar, hep bir yerlerde savaş, ölüm, sonu gelen dünya.. işte senin kaderin. Eşitlik, adalet, umut, bunlar hep boş laf.. biliyorsun. Bunlar hep kader kısmet diyorsun.. biliyorum. Sindir, kabullen, itaat et.. Fırsatını bulduğunda acıma. Sen de gücünün yettiğine giriş. Kader sana nasıl vurduysa sen de vur. Kimim ben? kaçan mı? Savaşan mı? Bu kadarı mı? Fazlası mı? İçine fırlatıldığım hayatı kader bilip kabullenen miyim? Baştan yaratan mı? Sen bana cesaretten söz et.. Varsa eğer. Sana acı vaad ediyorum. Kan, korku, gözyaşı ve öfke ve yorgunluk ve savaş ve sonunda dünya cenneti. Başka biri olabilirsin.. Kim olacağını seçebilirsin ya da en azından kim olmayacağını..