uyutmak

Uzun süre beraber olup ayrılan insanlar oluyor ya bir taraf böyle paramparça oluyor. O kadar zaman geçmiş onca anı,fotoğraf,her sabah gelen günaydın mesajı,kötü olduğun zaman yanında olması,bir sarılmasıyla dünyanı değiştirmesi, aynı yatakta sarılıp uyumak, beraber aynı masada kahvaltı etmek, aynı sabaha göz açmak, dizine yatırıp saçlarını okşarken uyutmak, aynı otobüste ona kimse değmesin diye kendini kalkan etmek ve sayamayacağım kadar güzel şeyin ardından onun gitmesi ne bileyim abi bunun hesabını kim verecek? o yarattığı boşluğu kimse dolduramaz o yarada kapanır ama izi kesin kalır ve kalacakta.

gecenin sonunu ellerim saçlarında sonra belki yüzünde istiyorum! seni koynuma bastırıp uyutmak istiyorum. sessizce mırıldandığım bi’ şarkıda uyutmak istiyorum seni. gelsene.

“Satırları ses tellerinize bağlayıp, kelimeler çaldığınız oluyor mu sizin de nefesinizden. Benim oluyor. Her gece, insafsız şarkılar fısıldıyorum kağıtların kulaklarına. Acıya acıya konuşmak dedikleri bu olsa gerek. Ben, bağırıyorum! Duymuyor duvarlar, duymuyor çatılar. Beni kocaman bir yalnızlığın içinde unuttular! Etrafım zifiri karanlık, göremiyorum önümde gizlenen umutları…
Omzumda gezinen elleri tanımıyorum. O kirli tırnaklardan damarlarıma sızan yalanlar kime ait? Bilmiyorum…
Çekin üzerimden kana bulanmış kancalarınızı. Ben artık çocukluğumu papatya tarlalarında uyutmak istiyorum..!”

Hiç Olursun!

Birini seversin; gülüşlerinin sebebi olur.Mutluluğun olur.Hayatına anlam katanın olur.Canım dersin canından bir parça olur.Her şeyin olur, her şeyi onda seversin.Zamanla günler geçtikçe daha çok seversin ve sevmek artık onun için az gelir sen hayata o insanın gülüşlerinden tutunur hiç kopamayacak kadar bağlanırsın.Sesinde huzuru bulur her saniye duymak istersin.Konuştukça sadece senin olsun bir tek seninle konuşsun istersin.Bazen haber vermez meraktan deli olursun.Hastalanır o an yanında olmak istersin.Ağlıyordur mesafelere küfreder yanında olup göz yaşlarını silmek istersin.Hava soğuktur üşüyordur ellerini tutmak istersin.Gülüyordur sen gülerken gözlerinin içini görmek istersin.Gece olur kabus görür korkar sen yanında olup göğsünde uyutmak istersin.Gündüz olur uyuyordur yanında olup öperek uyandırmak istersin.Yağmur yağıyordur onunla el ele ıslanmak istersin.Hayattan yorulmak yaşamayı bırakmak istersin elinden olmasa da umutlarından tutan o olur sen yeniden yaşamak istersin.Umutların bitecek gibi olur oturur onu kaybetmekten gözlerin dolar ağlarsın sessiz sessiz ama onu üzmemek için iyi olursun.Kırılırsın amınakoduğumun yerinde binlerce parçaya bölünürsün de sesin çıkmaz söyleyeceklerin boğazında düğümlenir onu kırmamak için gülümsersin yutkunur gözelerini silersin sadece gülümsersin o da kırılmasın diye.Öyle mutlu olur ki sevinçten ağlayacak gibi olur sen yanında olmak istersin olamazsın bahanelere küfredersin.Öyle kötü duruma düşer bitkin yorgun çaresiz ve kimsesizdir ağlıyordur o an her şeyinle yanında olup sarılmak istersin bilirsin “bir sarılmalık acısı” vardır sen oturur o ağladı diye ağlarsın ona ise başkaları sarılır sen sadece mesafeleri sikiyim der oturur ağlarken çaresizlik denen denizde tüm gemilerin batar kaybolursun.Sonra onun hayatına yeni insanlar girer o mutludur sense üzgün.Çünkü senin onunla geçirdiğin zamandan alır yeni insanlara vakit ayırır.Seninle olan gülüşlerini azaltır yeni insanlarla gülmeye başlar.Seninle güler seninle ağlarken artık teselliyi başka insanlarda bulur.Gün olur canım diyecek kadar sevdiğin insan canından parça parça koparılır.Tarifi olmayan acılarda kaybolursun.Acizliğin bin bir tonunu yaşarsın o mutludur sen değilsin.Ama sende kimsin ? Senden daha güzel düşünülmeye değer o varken sen kendini niye düşünesin ki ? Onu düşünür mutlu olmasını uzaktan izlersin.Hayatında duyduğu en güzel sözleri , en anlamlı yazıları , unutulmaz şiir ve şarkıları ona yazar ona söyler mutlu edersin.Adını söylemeye korkarsın yanlış anlar üzülür diye hep kendinden bir şeyler katarak canım dersin canın olur birtanem dersin eşi benzeri olmayan tek varlığın olur mutluluğum dersin tek onda mutlu olmayı seversin gün olur tüm bu sözleri söylediğin insana benim bile diyemezsin.Zamanında canına katarak canım dediğin insan öyle sözler söyler ki dünyayı bırak evrendeki gezegenler birer birer başına yıkılır enkazın altında kalırsın ölmek için yalvarırsın can çekişir acı içinde kıvranır da ölemezsin.Her şeyim dediğin insan gün olur el olur , ellerin olur da sesin çıkmaz.Avaz avaz susarsın.Haykırarak fırtınaları koparırsın içinde ama yine de sesin çıkmaz ,lal olursun.İç sesine karşı sağır olur düşüncelerin , uğradığın haksızlığa karşı hayat onuda aldın ya benden senide sikiyim dersin ama ona bir şey diyemezsin onca zaman yanında olan sana canım,mutluluğum her şeyim diyen kişi için gün gelir Ali olur Ayşe olur sonrada hiç olursun…

Her öfkeyi alıp sabır suyunda yıkamak, sükût şiltesinde bir zaman uyutmak gerekir ki, zamanın gövdesinde yaralar açmasın!

Ne kadar keskin bir kılıç olduğunu bildiği için, dilini kınından hiç çıkarmayan insanlar da var.

Gökhan Özcan

Anestezi uzmanıyım, 15 temmuz gecesi Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi'nde nöbetçiydim. 100'e yakın yaralı ve ex'e arkadaşlarımla birlikte müdahale ettim..

Koluna tükenmez kalemle annesinin cep telefonu yazılmış, tankın altında kalmamak için üst gecitten atlayarak leğen kemiğini, kolunu, bacağını kırdığını tahmin ettiğim bir gencin ailesini aradım telefonumla, 10 saniyelik konuşmada karşıdaki anneyi hissettim, “oğlunuz hayatta ve yaralı” dediğimde bir çığlık duydum, kulaklarımdan gitmiyor..

“Belki bizim hastamızı görmüşsünüzdür” diyen bir çift durdurdu beni bir ara; isim söylediler, hatırlamadım. İşime dönmeye çalışırken Facebook profil fotoğrafını gösterdi kadın.. gülüyordu fotoğraftaki adam, oysa ben onu tanımlayamadığım bir zaman kadar önce morga yollamıştım. Kadını oyaladım, adamı teşhis için morga götürmek istedim, teşhis edemeyeceğini söyledi… Bir yerlerde bıraktım onu, kayboldu.. Sonra yine buldu beni, yardım istedi, “Güçlü ol o zaman, gel teşhis et” dedim, mırıldandığı sûreler, iki güvenlik görevlisi, yanına eklenen başka yakınını arayan insanlar eşliğinde “morg teşhis mangası” olarak koridorlardan geçtiğim bir fotoğraf var zihnimde… Kulaklarımda çınlayan o sûre ve ayak seslerinin ritmi de bitmiyor.

Sonra iki yaşlı insana Facebook fotoğrafı - morg eşleşmesi doğru çıktığı için “başınız sağolsun” dediğim başka bir fotoğraf var yine karmakarışık zihnimde.. O kadın mıydı yoksa bir başkası mıydı “ama benim oğlumun öksüzü var bir tane” dedi biri, ayıramıyorum.

Kendi çalışma arkadaşım, Üroloji doktoru, karşımda, kanlar içinde.. ağlamaya başladım orda, onun bana “iyiyim” deyişi.. Yine ne kadar olduğunu bilemediğim bir zaman sonrasında onu uyutmak için ameliyathaneye çağrılışım, “ben kötülesiyorum, çabuk ol Büşra” deyişi, ilk defa ağlayarak hasta uyutuşum, hakkını helal edişi, hepimizi çok sevdiğini, babasını da çok sevdiğini söyleyişi..

Bomba sesleri, hastaneye elinde silahla ortalığı taraya taraya gelen birileri olduğu söylentisi… Beni arayan arkadaşlarımdan, eşimden helallik isteyişim, hastanede iki el silah sesi duyduğunu söyleyen hemşire arkadaşım, ağlama krizine giren bir başkası, sonra ben ağlarken onun bana sarılışı.. Her sesle altına saklandığımız sedyeler, 3-5 saniye bekledikten sonra hızla akan bir film çekimine kaldığımız yerden devam edişimiz..

Kafa kemiği kırık, ağzı ve dili parçalanmış biri bana adını söyledi, söyleyebildi o gece.. Ameliyata aldık, öldü sonra. Hâlâ kimliği tespit edilemedi, 6 aile geldi yakınını arayan, hiç biri teşhis etmedi, benim karışık zihnim ne kadar zorlasam da o ismi hatırlayamıyor..

Sebep olanlar Allah'ından bulsun…

Anestezi Uzmanı Dr. Büşra Yetkin Tezcan

5

“Doğal Kokuları Seven Kadın”

İnsanın her zaman da takati olmaz ki tam randımanla yaşamaya. Öyle her daim hazır asker tarzında yaşayanlar da vardır mutlaka, ama insan her zaman da dahil olamaz ki hayata. “Bugün beni saymayın” demek istemez mi insan bazen bütün dünyaya? Ruhunu uyutmak. Dükkânı kapatıp, kapıya “Gittim gelicem” yazısı asmak. Öyle işte. Bazen kendinden bile gitmek ister insan, kendi olma halinden bile izin almak. Bir süreliğine hiç kimse olmak. 

Ece Temelkuran

George Orwell “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”, Aldous Huxley ise “Cesur Yeni Dünya” adlı kitapların yazarlarıdır. Her ikisi de gelecek zamandaki dünya düzeni ve yönetim sistemleri üzerindeki tahminlerini kitaplarında yazmışlardır. İkisinin de ortak yönü ve haklı oldukları tahmin; insanlığın bazı güçler tarafından kontrol altına alınıp mutsuz ve dejenere hale getirileceğidir. Fakat yöntemler konusunda farklı fikirler öne sürmüşlerdir. Hangisi haklı dersiniz?

1940’ların sonunda tam da radyonun diktatörlerin elinde çok etkili bir araç olarak kullanıldığı, komünizm ve faşizm gibi totaliter yönetimlerin uygulamaların tüm dehşetiyle yaşandığı ve yaşanmakta olduğu bir dönemde, kitle iletişim araçlarının insanların yaşantısındaki etkileriyle ilgili öngörüler ortaya atılmaya başlanmıştı. Bunların en önemlisi George Orwell’in iletişim teknolojilerinin insanları küresel çapta bir diktatörlüğe getireceği ve bütün insanların totaliter bir yönetim altında, onun “Big Brother” (büyük birader) adını verdiği bir sistemin gözetimi ve denetimi altında yaşamak zorunda kalacakları 1984 romanındaki kehanetiydi. Orwell bu kehanetinde daha çok komünizm ve faşizm benzeri bir totaliterizmin hakimiyetindeki bir dünyayı tasvir etmekteydi.

Oysa Orwell’ın ürkütücü kehanetinden başka, o dönemde çok dikkat çekmeyen başka bir kehanet daha vardı. Bu değişik kehanet, Aldous Huxley’in biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan Brave New World (Cesur Yeni Dünya) teziydi. Okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, Huxley ile Orwell’ın kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. Orwell’ın uyarısı, dıştan da-yatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre, insanlar süreç içinde üzerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme melekelerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır.

Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi.

Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe, egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu.

Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu.

Orwell esaret altında bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan, içki alemleri ve tek başına ipte asılı bir tenis topuyla oyalanmak (ya da günümüzde olduğu gibi, bütün gününü televizyon karşısında sihirlenmiş gibi maç veya başka şeyleri seyretmek, bilgisayar başında iskambil falıyla vaktini geçirmek veya saatlerce süren chat gevezelikleriyle meşgul olmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu.

Huxley’in Brave New World Revisited’de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler, insanın neredeyse sonsuz olan eğlenme açlığını hesaba katamamışlardı. Huxley, 1984’te insanların acı çekerek denetlendiğine dikkat çekerken; Brave New World’da insanlar hazza boğularak denetlenmektedirler.

Kısaca Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, biri insanların hürriyetleri üzerine uygulanan istibdattan korkarken, diğeri, insanın nefsinin esiri haline getirileceği bir sistemi daha gerçekçi bir tehlike olarak görmekteydi. Dünya bir küresel köye dönüşecekti ama, küresel köyün kavalcısı da insanları uyutmak ve uyuşturmak için işbaşında bulunacaktı.. Küresel köyün kavalcısının elindeki kaval da medya ve özellikle televizyon olacaktı.

sevdiğim ve mutsuz olan insanları karşıma alıp, bak yapma, lütfen mutsuz olma, bak lütfen, ben hayatındayken böyle yapma, ya yapma, yapma! derken dizlerine kapanıp ağlamak istiyorum. sonra göğsüme alıp uyutmak.