uyumun

“insan, yalnızca yalnızken olgunlaşabilen bir varlık.”


dört tarafı yalnızlıklarla çevrili bir ülkede yaşıyoruz. hatta yaşadığımız gezegenin de dörtte üçü yalnızlık. fen bilgisi kitaplarında eksik bahsediyorlar. yalnız doğuyoruz, yalnız yaşıyoruz, yalnız ölüyoruz. yaşadığımız süre zarfı içerisinde etrafımızda kalabalıklar oluyor. insanlar, eşyalar.. hiçbir manası olmayan bir sürü madde yığını. son bir kaç haftadır, aylaklık günlerimde -genellikle salı günleri, yapmam gereken bütün işleri askıya alıp, tek başına olmak kaydı ile canımın istediklerini yaptığım güne verdiğim ad- bunun üzerine düşünüyorum. pek bir sonuca varmış değilim ama zaten bir sonuca varma çabam da yok. artık bir şeyleri sonuçlandırmak yerine, o şeyleri anlamaya, yaşamaya çalışıyorum. sonu olduğunu bildiğim şeyleri düşünmek genellikle mutlu etmiyor, içeriği ne olursa olsun.
her neyse, klişe lafları bir kenara bırakalım. insan yalnızca yalnızken olgunlaşabilen bir varlık. mesela, bir bebeğin yürümeyi öğrenebilmesi için etrafında tutunacak hiçbir şeyin olmaması, özgürce düşebileceği bir alanda bulunması gerekiyor. aksi halde emeklemekten, eşyalara, ebeveynlerine tutunarak ayakta kalmaktan öteye gidemez. yürüme yetisini sınayabilmesi için, düşmemeye çalışırken kendisinden başka destek alacağı bir şeyin bulunmadığı yerlerde adımlaması gerekiyor. bu örnek hayatın her alanında geçerli. çünkü yalnızca yalnızken tanıyabilir insan kendini. yapabileceklerinin sınırını yalnızca yalnızken idrak edebilir. birine bir şey ispatlama çabası olmadan, toplum baskısı, beğenilme kaygısı, utanma duygusu olmadan doğal davranabilir ancak. ve gerçek olgunluğa da ancak bu yalnızlık evrelerinden geçerek ulaşabilir. kendini bu şekilde tamamlayabilir.
sistemi oluşturanlar bize yalnızlığın kötü bir şey olduğunu, yalnızken mutlu bir yaşam süremeyeceğimizi dayatıyor. kocaman bir palavra. aksine, insan belirli aralıklarla yalnız kalmalı. bir başınayken çözmeli bazı problemleri. başka bir insanın eli değmeden, başka fikirlere ihtiyaç duymadan yalnızca kendi iç sesiyle hesaplaşarak üstesinden gelmeli. çünkü ancak o zaman kesin çözüme ulaşılabilir.
kendine, ben kimim? ne istiyorum? neden buradayım ve asıl olmak istediğim yer neresi? sorularını yöneltmeyen birinin gerçek huzuru yakalaması mümkün değil. tamam bu soruları sorgulamaya başladığında da çok mutlu bir yaşam vaad etmeyecek sana hayat. ama en azından saçma sapan yerlerde, saçma sapan şeyler yaparken bulmayacaksın kendini. bir kalabalıkla gülünmemesi gereken şeylere, sırf yanındakiler gülüyor diye gülümsemek yerine, gerçek acılara, gerçek hüzünlere ağlamayı öğreneceksin. bundan şikayet de etmeyeceksin üstelik. insanların mutluluk diye tabir ettikleri şeylerin aslında, anlık, gereksiz, olmasa da olur, türde duygular olduğunu anlayacaksın. paraşütle atlamayan biri, gondola binmekten elbette keyif alabilir. ama paraşütle gökyüzünde süzülmeye alışmış birinden gondola binip, bundan haz duymasını, keyif almasını bekleyemezsin. yani keyifli olabilir tabi, ama paraşütle gökyüzünde süzülme kalibresinde asla değil. yine alakasız bir örnek oldu ama ifade etmeye çalıştığım şey hemen hemen bu. mutluluk, hüzün, dert, keder, acı.. bunlar göreceli kavramlar. yukarıdaki paraşüt örneğiyle beraber, trafik kazasında kolunu kaybetmiş birine, tırnağının kırılmasından yakınıp, onun seni ciddiye almasını bekleyemezsin. çünkü senin şikayet ettiğin durum, onun hayali.

yine yavaş yavaş asıl anlatmak istediğim konudan uzaklaşıyorum. kendimle ne zaman baş başa kalsam böyle oluyor. bir hayal başka bir hayali, bir düşünce başka bir düşünceyi beraberinde getiriyor. neticede doyumsuz varlıklarız. her zaman daha iyi bir seçenek vardır değil mi? işte bir yanılgı daha. sürekli daha iyisini elde etme, daha kalitelisine ulaşma beklentisiyle de yaşanmıyor çünkü. ben denedim, olmuyor. daha iyi seçeneklerin peşinde koşarken harcadığımız eforla, içinde bulunduğumuz yaşamı ve mevcut seçenekleri değerlendirmek çok daha akıllıca. bu hataya defalarca düştüm. burada bahsettiğim her şey tecrübe ile sabittir. bu yazıyı buralara kadar kim okuyacak bilmiyorum. okunsun diye mi yazıyorum onu da bilmiyorum. ama şuan bunları karalamaktan keyif aldığımı bilmenizi isterim. konu ne kadar can sıkıcı olsa da yazma faaliyetinin ferahlatıcı bir özelliği var. ve bu faaliyet yalnızca yalnızken icra edilebilir. yalnızlıktan hoşlanmayan birinin sanatın herhangi bir koluyla ilgilenmesi pek mümkün değil. -asla bu saçmalıkların sanat olduğunu iddia etmiyorum, yanlış anlaşılma olmasın.- sanat, yalnızca tamamen bittikten sonra paylaşılması gereken ve inşa aşamasında yalnızlık, tek başınalık gerektiren bir kavram. diğer türlü yapılınca başka bir şey oluyor. şimdi siz diyeceksiniz ki, bir sürü kaliteli müzik grubu var, bir arada çalıyorlar, onların yaptığı sanat değil mi? -siz eleştirmeyi, sorgulamayı, karşı tarafı haksız çıkarmayı ve bununla övünmeyi, mutlu olmayı seversiniz çünkü.- bunun cevabı basit. bir gitarist mesela, iyi bir bateristle uyum halinde çalabilmek için belki yüzlerce gece, elinde gitarıyla, bir başına sabahlamak zorunda. o uyumun bir parçası olmak, ekipte üstüne düşen görevi yapabilmek için o gecelerce sabahlamış olmanın getirdiği olgunluğa ihtiyacı var. ve bu 
ihtiyacı başka türlü karşılaması mümkün değil.

yukarıda da bahsettiğim gibi, insan, gerçek olgunluğa yalnızca yalnızken ulaşılabilir. yalnız kalmaktan korkmayın. kendi hayatımdan örnek vermek gerekirse, çok yakınen tanıdığım, sevdiğim, yan yanayken mutlu olduğum bir sürü insana, sırf iyilik yapmak için uzak durdum. bile isteye yalnızlığa ittim onları. başka türlü gerçekleri idrak edemeyeceklerini biliyordum çünkü. şimdi çoğu arkamdan küfür etse de, kendi vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında aslında onlara iyilik yaptığımı anlayacaklardır. anlamamaları da çok umursayacağım bir şey değil, o da ayrı bir konu.

yürüyün arkadaşlar. bir başınıza, bilmediğiniz sokaklarda yürüyün. gitmediğiniz yerlere gidin, cevabını bilmediğiniz sorular sorun kendinize. yaşamın bir sonu olduğunun, içinde bulunduğunuz andan daha değerli bir zaman diliminin olmadığının farkına varın. bu farkındalığa ulaşmak adına hamleler yapmaya çalışın. bu hamleler belki sizi istediğiniz yere ulaştırmayacak, ama en azından istemeyeceğiniz yerlerde bulunmak durumunda kalmayacaksınız. bu da az şey değil kanımca.
evet, belki size nasıl yaşayacağınız konusunda akıl verecek bir hayat tecrübesine sahip değilim, o kalibrede bir hayatım olmadı. ama nasıl yaşamamanız gerektiği konusunda hiç susmadan saatlerce anlatabilirim. ‘nasıl mutlu olunur'un cevabını bilmesem de, 'nasıl mutsuz olunur'un yöntemini iyi bilirim.  yıllar boyu, bulunmak istemediğim yerlerde bulunup, yapmak istemediğim şeyleri yapmak durumunda kaldım. ve sonra da bunların sonuçlarına katlanmak zorunda bırakıldım. başarısızlık konusunda iyiyimdir yani, oraya giden yolları iyi bilirim. bundan şüpheniz olmasın.

yıllarca mağlubiyet yollarının tozunu attırmış biri olarak, şimdi de yatağıma oturdum, klasik müzik eşliğinde, okumak istemeyeceğiniz şeyler yazıyorum..
eğer daha iyi bir seçeneğiniz varsa, lütfen yazdıklarımı okumayınız.

hepinize iyi ve yalnız günler temenni ederim.

“Saatler ve dakikaların varlığı birer gerçek ama zaman dediğimiz şey biziz aslında. Biz yok olsak zaman olur mu? Demek istediğim; bizim zamanın varlık formları olduğumuz. Onun taşıyıcılarıyız biz.Onun baştan çıkarıcıları.Tüm bunlar zamanın uzayın bir hastalığı olduğunun da işareti. Uzay ne zaman ki kendisini kurtaracak, ne zaman biz yok olacağız, işte o zaman sağlığına kavuşacak. Zaman anjin gibi geçip gidecek.

Ölümse uzayın zamanla, yani bizimle mücadelesi. Uzay dediğimiz de ne ki aslında? Yunanca düzen, güzellik, uyum demek. Ölümse bu olağanüstü güzelliğin ve uyumun bizden, bizim yarattığımız kaosa karşı savunulması.”

Mektupların Romanı - Mihail Şişkin

Pisagor (Pythagoras) ve Arkhe Problemi

İlk çağ filozoflarının en önemli sorunu arkheyi (evrenin ana maddesini) bulmak olmuştur. Miletli filozoflar dışında bu konu üzerine düşünen aynı çağda yaşamış birçok filozof vardır.

Thales’in öğrencisi İyonyalı filozof Pisagor, matematiğin her şeyin temeli olduğunu düşünür. Matematik aracılığıyla her şey ölçülebilir ve bilinebilir. Tüm kanunları oluşturan bir düzen vardır. Bu düzen harmonia’yı (uyumu) oluşturur ve  temelinde matematik vardır der. Örneğin atılan adımlardaki ses, müzik notaları, marangozun çalışırken çıkardığı kesme, çakma sesleri bir uyumdan oluşur…

Bu uyumun başlangıçı, hem tek hem çift olan 1 sayısı arkhedir. Her şeyin başlangıcıdır…

Not: Pisagor, düalizm akımının temsilcilerinden sayılır. Düalizm, genel zıtlıklar üzerinden felsefenin kurulmasıdır. Matematik düşünürü Pisagor, tek olanı yetkin, iyi; çok olanı (çift olanı) ise yetkin olmayan, kötü olarak tanımlar. Bu nedenle 1 sayısını hem tek hem çift olması nedeniyle uyumun sayısı, başlangıçların sayısı olarak görmüştür.

titriyor dudaklar, gecenin nabzı atıyor
nefes alıyor orman…

neden korkuyorsun?
yoluma gönder beni kollarının gecesinde…

bu gece tutup sıkıyorum parmaklarını,
rüzgâr yolarken, orada, uzakta, şakayığı…

ormanın tavanına bakıyorsun
yıldızlar ıslak, gözlerin gibi,
kaçışıp duruyorlar bütün gece…

eksiktir gözlerin, yassız
ormanın nemi… yetersiz…

ellerini açıyorsun, düğümü açılıyor karanlığın,
gülümsüyorsun, rumuz zinciri titriyor…

bakıyorsun, hayranım yüzünün olgunluğuna,
gel birleşelim artık…

uyuyor sürüngenler. ebediyet kapısı açık… çıkalım ortaya…
gözlere tembih edelim –mehtabı insin tanışmamızın.
kaybedelim dudakları, çünkü söz vakitsiz…

ağaçların uykusu, içsin bizi yudum yudum,
bizde geçiyor yeşermenin görkemi…

rüzgâr kırılıyor, gece durgun artık,
nabzı durdu ormanın,
uyumun gözyaşı kaynıyor, duyuyoruz…
ve özü bitkilerin, ebediyete gidiyor…

Bizler aramızda var olmayan uyumun uyumsuzluğuyuz… Hep başkaları var nasılsa denip kulak arkası edilen şeyleriz. Bu döngü hep devam eder taki hiç kimse ile uyum sağlayamam derken biri ile uyum sağlayana kadar yine de çok ciddiye almamak lazım insan kelimesi çok ürkütücü bir kelime nerde ne yapacağı belli olmaz… Onca uyum tek bir hoşgörüsüzlükle yok olabilir.Kızgınlığı hafife almamak lazım insanlar başkasına kızarken bile gelip size patlayabilir. Dostluğu hafife almamak lazım canım ciğerim dediğin insan gelip senden sıkıldım diyebilir, en olmadık zamanda herkes olabilir. İnsanlar çok öfkeli bu öfkenin kaynağı keşke bir kişi olsa…Kendi dertlerini senin omzuna atarlar her zaman. İnsanlar için güzel bir sözüm olsun isterdim son bir iki yıl için sadece uzak kalınca güzel görünen bir şey de hep onlar suçlu olamaz tabi ki suçlu benim. Onlara bu kadar tahammül edilmeyeceği en baştan belliydi oysa… Güvenmiyorum kimselere vakitleri işlerine geldiği gibi kullanan insan evladına uyumlu olduğum tek şey uyuduğum saatler her şeyi alıp göturuyor bir kaç rüya armağan ediyor. Hadi ben kötüyüm de siz niye biraz da olsun iyileşmeme yardım etmeden bunun  çiçeğinin özü bal yapmaz diyip özümü kurutuyorsunuz ey insan evladı… uyum istıyorum çok şey mi bu!!