ukaleli

13.08.2015

Ankaralılar Karanfil deki Dost Kitabevini iyi bilir, dün akşam uğradım ve muhtemelen hepinizin bildiği Mustafa Kutlu rafının önünde arka kapak okuyordum. Arkama cisimlerini göremediğim, yalnızca seslerini duyduğum iki bayan yanaştı . Sonradan gördüğüm üzere, sanıyorum biri 20 li yaşlarda genç bir bayan, diğeride 55-60 yaşlarında bir bayan idi. Genç olan arkamda hızlı hızlı ve bağıran bir ses tonu ile büyüğüne dedi ki; “ Mustafa Kutlu iyidir, bir eksiği varki İslâmcı bir yazar olması. Hikaye yönü harikadır…ha sakın denemesine bulaşma, berbattır. Ah seni iyi tanırım ama sen kendini bilmezsin, sürrealizm seversin sen. Bu yüzden gel biraz Sait Faik bakalım…burada oyalanma” Şimdi gördüğüm fotoğraf ortada; şaşkınlığım ise had safhada. Bizler tecrübeye inanan insanlarız. Genç hanımın yaşlı hanıma yaptığı harika “kitap rehberliği ” (!) bir tahakküm kurma isteği miydi? Gerçek cahillik miydi? Saygısızlık mıydı? Ukalalık mıydı? İnanın bilmiyorum veyahut ad koyamıyorum. Isim koymak zordur.Tek bildiğim, derin insanlar yakından inceleyip ince ince tahlil yapar iken, yüzeysel dediklerimiz, konuşuyor konuşuyor konuşuyor. Ah yaşlı bayan! Susmayacak olan sizsiniz, tecrübenize inanıyoruz. Böyle suskun durmayın ne olur. Diyemedim.

Üniversite ve Öğretim Üyeleri

Üniversite basımevleri hiç kimsenin okuyamadığı kitapları basmak için kurulmuşlardır; hükümetlerce de bu amaçla ödenek verilir. Doğrusu ya, basılan kitaplar da bu yüce amaca çok yaraşırlar. Kitaplar derslerin malzeme kaynağıdır. Gençlerden uzak tutulmaları gerekir çünkü kitap okumak, okuduğunu kullanacak kadar da bellemek “ukalalık” sayılır; böyle bir şey gerçek eğitimin yıkımına yol açar. Gençleri kitaplardan korumanın en iyi yolu, okuma hevesi vermeyecek kadar kuru olmalarıdır; bundan başka, kitapları ancak birkaç yıl idman yapmamış biri kimsenin bulamayacağı biçimde raflara yerleştirmek gelir. Bir öğretim üyesi, bir zamanlar öğrenmeyi becerebildiği bir konuyu öğretmeye atanmış bir derin bilgiçtir. Derslerde düzgün konuşmak yasaktır; bu, yasayla, kamu söylevcisine verilmiş bir ayrıcalıktır.

Francis Macdonald Cornford

anonymous asked:

Ukalalık hakkında ne düşünüyosun adaş??

görmezden gelmeye çalışırım hiçbirimiz mükemmel değiliz sonuçta hepimizin şu ya da bu şekilde bi kusurlu yanı var ama normalde de sinir olduğum biri yapıyosa eğer bu ukalalığı kafasını duvara sürtüp kıvılcım çıkartasım geldiği oluyo yalan olmasın

Historic Medina barn to become events space
http://tinyurl.com/cha5thl - Wiped out on way to wedding, driver feared killed by jet

ONE of the cars destroyed in yesterday&imler limo whose chauffeur had been driving to pick up a bride on her wedding day. The classic car& driver was last night feared to be among those killed.

Shoreham Airshow plane crash crashed on dual carriageway and exploded

Telegraph.co.ukAccording to the hire company&ble for hire in the Brighton area. A spokesman for Chariots Chauffeurs, based in Lewes, East Sussex said: &lect a bride and groom and take them to their wedding. I …Shoreham Airshow crash death toll may rise above seven as pilot fights for lifeBelfast TelegraphShoreham Airshow crash: &felt the heat …Mirror.co.ukall 864 news articles »

Historic Medina barn to become events space

The Brunings are hoping to provide a more suitable environment for weddings, large parties and evenings by restoring a Civil War-era barn on North Gravel Road into a proper event space — The Gallagher. “We loved our wedding and every else did too …

#throwbackthursday with a #straightoutta style (it’s going to the last one hopefully). The image is from when we casking 40 not out beer. Today I was back at the brewery. First time for a while.
#cask #beer #beerhipster #beernerd #BeerIsCulture #CraftBeer #ukale #ale #ukrealale #realale #ukcraftbeer #9casks #brewing #ukbrewery #ukbrewing

Bir Antika Dükkanının Anıları

Kıvır kıvır saçlı bir kadın-kız! Gençten yani…yani 25-26. 30 yaşın mayası yok henüz; anlaşılan o ki, şarap tadına daha püskül zaman var. Tatmaya gerek yok bunu anlamak için.. Baktığınızda, bedeninde ve yüzünde sakladığı kimliği o bilmese de görünüyor. Gençten bir ukalalığı var; rahatsız etmiyor fakat. Güzel de bir kadın. Güzelliğini burnunun etrafındaki küçük çilleri tamamlıyor. Vakur , çekici bir soğukluk taşıyor yanında ama sanki biraz yalandan. Yani emanet bir örtü gibi duruyor üzerinde; şöyle aniden çeksen örtüsünü, çırılçıplak kalacak da çığlık bile atmayacak. Tam tersine; hoşuna bile gidecek bu çocuksu yaramazlık. Kendinden 20- 30 yaş büyük erkeklere teşhir etmek istiyor bedenini, bedenindeki kendinden emin diriliği. Bir onay bekler gibi. Babasından bir türlü göremediği…nerden mi biliyorum? Bilmiyorum ki. Sadece dükkanıma girdiği anda onda gördüğümü zannettiğim ilk izlenimlerimi anlatıyorum. Bana bir adres sorup gidebilir de; ama hayır. Gitmiyor.
Üstün körü bakıyor gibi eşyalara. Çelimsiz ama kendini dünyanın hakimi zanneden bir avcı edasında, bastığı tahta zeminden ses çıkarmamaya çalışarak dolanıyor dükkanımda. Niyetini saklamaya çalışarak, ürkütmek istemeyerek yüzyıldır uyuyan eşyalarımı. Hoşuma gidiyor bu hali. Onu görmediğimi zannetmesi hoşuma gidiyor. Kötü bir adam değilim ben. O yüzden doğru dükkana girdiğini düşünüyorum ama belki de bu kızcağızın isteği kötülüklerin kucağında olmak. Kendini bu karanlıkların içine ittikten sonra, kendince debelenip oradan kurtulduğu gün yıpranmışlığı ve mücadelesiyle hayatını meşrulaştırmak. Kendine uydurduğu bu bile bilelik savaşının yorgun galibi olmak. Ne bileyim yani yok mu böyleleri? Çok!Üzerinde beyaz, lacivert çizgili tiril tiril bir elbise var. Askılı. Hani bazı kadınlar vardır. Çırılçıplak olduklarında bile çıplak değillermiş gibi görünürler. Bu da onlardan işte. Yoo, kötü bir şey olarak anlatmıyorum bunu. Çok özeldir bu hal. Müzedeki bir heykele bakar gibi bakarsınız bedenlerine; her kıvrımına. Doldururlar oldukları yeri. Çiğ değildir halleri. Üzerlerinde taşıdıkları her ince ayrıntı uzun, anlatılası bir hikayedir. Doludur, suskundur.
Ellerini sandıklarıma sürüyor, geziniyor kalabalık eşyalarımın arasında. Geçen ay o Rum kadının evinden çıkan dikiş kutusuna bakıyor. Bakıyor mu ondan da çok emin değilim. Kutuyu inceler gibi yapıp kendini izletiyor sanki bana. Sabah selam etmeden“Bir çay içebilir miyim?” diyor, baktığı kutudan gözlerini ayırmadan“Elbette” diyorum.
Ne yani lütufta mı bulunduğunu zannediyor yalnız hayatıma. Bu yalnızlığı hele de kendim seçmişken. İçimden söylenerek kapının eşiğine çıkıp çaycı Halis’e sesleniyorum. İki açık çay istiyorum. İçeri girip, o yokmuş gibi küçük sıkışık dükkanımda masama geçip bir sigara sarıyorum kendime. O da kendine bir sandalye seçmiş bile. Boncuklarla işlenmiş çantasından bir paket sigara çıkarıyor. Çakmağıyla sigarasını koyuyor yanında gördüğü tabureye.“Ne güzel bir dükkan, ne güzel eşyalar. Ben de antikacı olmak istiyorum”“Yaşlanman gerek”…Sanırım ona kurduğum ilk cümle bu!Kendime soruyorum sonrasında “yaşlı mıyım?” diye…. Kıkırdadığımı duyar gibi oluyorum. Değilim…yaş almışım. Seviyorum olduğum yeri. Hikayelerim var cebimde. Kimsenin bilmediği. Bilmeliler mi? diye de soruyorum yine kendime. Çok soru soruyorum bazen, ama neyse ki cevapları hep bende.Çaylar geldiğinde sigarasını kendi yakıyor. “Hiçbir kadın kendi sigarasını yakacak kadar çirkin değildir” sözünü hatırlatır gibi bakıyor gözlerimin içine. Yine de yeltenmiyorum sigarasını yakmaya. Uzun uzun nefesler vererek dumanını üflüyor dükkanıma. Tütsüler gibi her köşeyi… Sonra yüzüne dökülen saçlarını bileğiyle anlına tutturarak cebinden çıkardığı küçük çizgili bir kağıda telefon numarasını yazıyor ve nasıl oluyorsa akşam için sözleşiyoruz. Beyoğlu’nda bir meyhanede. Hatta kırk yıllık arkadaş gibi kol kola gidiyoruz oraya. Kahkahalar içinde. Neler anlatıyoruz birbirimize kim bilir? Tek hatırladığım çok güldüğümüz. Sinirlerimizi mi boşaltıyoruz, gerçekten gülüyor muyuz pek de hatırlamıyorum aslında. Sorgulamıyoruz kimliklerimizi. Yaş farkımızı, mesleklerimizi. Hoş, ben daha onun ne iş yaptığını bile bilmiyorum. Bilmek de hiç istemiyorum. O benim için dükkanımdan içeri giren bencil bir peri kızı. Perilerin mesaisi sorgulanmaz. Adlarımız var belleklerimizde ve yol üzeri birbirimize anlattığımız birkaç savsak hatıra.Bir masaya geçiyoruz, mezeler seçiliyor, içkiler içiliyor. Bir ara arkadaşlarına rastlıyoruz. Ben uzak durmayı düşünüyorum hani benden rahatsız olur belki diye ama yoo, bir geceliğine bile olsa sahiplenmiş gibi kolumdan tutup tanıştırıyor beni herkesle, herkesi bana. Çok güzel vakit geçiriyorum. Çok eğleniyoruz, çok gülüyoruz, çok konuşuyoruz. Yani çokça “çok” lar biriktiriyorum.Sonra ikimizden birinin evinin kapısı açılıyor ve giriliyor bir gecenin son saatlerine. Ya bir nokta olacak yaşadığımız ya da noktalı virgül. Ve biliyorum virgül yine ben olacağım, noktaya kuyruğumla sarılacağım. Nokta duracak ve hep bende durup nefesler alınacak.

Bir müzik koyuyor müzik setine. Işıklar kısıkça. Dekor tamam yani. Çok bakmadan gözlerimizin içine, çok dokunmadan birbirimize, yani inandığın bir duanın besmelesini çekmeden sevişmeye başlıyoruz. “hmmm” “sevişmek?”…böyle mi seviliyor artık insanlar? Sevmenin işteş haline ne de çabuk dönülüyor. Buna belki başka bir isim bulmak lazım. Çünkü benim bildiğim sevmek başka hallerle de oluyor bazen. Sadece dokunarak birbirine ya da uzun uzun gözlerinin içine bakarak birinin. Yemek borunla nefes borunun yer değiştirdiğini hissettiriyor ya bazı sihirli zamanlar. Dokunmaya korkuyorsun. Bitirmekten ürküyorsun. Bir merak mı ki bu bilemiyorsun hani. Tüketmenin en ucuna geliyor gibi oluyorsun ve eski bir kutunun paslı bekçiliğine emanet etmek istiyorsun şimdini. Ya da işte böyle oluyor; şimdini unutmak için yaşıyor, emanetinden dahi bahsedemiyorsun. Oluyor, ezberler okunuyor, aynıdanlıklar yineleniyor, karanlıklarda bir muharebeye çıkılıyor, bir galibi oluyor işteşliğin ve kırgınlığını bir sonraki gün taşıyacak bir yenileni. Sabaha, bir gün evvel tanıştığım bir kadınla uyanıyorum ve gözümü açtığımda yatağın sol ucuna oturmuş iç çamaşırını giymeye çalıştığını görüyorum, huzursuzca ve artık çırılçıplak, çiğ. Sırtını, kemikli hareketlerini izliyorum. Fena halde bir sigara istiyor canım da susuyorum. Ben susuyorum da sessizliğimi bozuyor kıvırcık saçlı çilli kadın-kız:“Sakın arama beni” diyor“Günaydın!” bile diyemeden daha ne oluyoruz (iç sesim söylüyor bunu)“Bu kadardı. Böyle olsun istedim” diyor“Merak etme, hiç rahatsız etmeyeceğim seni” diyorum.…gidiyorBirkaç ay sonra dükkanıma doğru yürürken görüyorum onu. Omzuna asılı çantasından bir sigara çıkarıyor yanımdan geçerken. Bense yeni sardığım sigaramı yakıp geçiyorum yanından. Elimde, cebimden çıkardığım dükkanımın anahtarları…
“Ne güzel bir dükkan, ne güzel eşyalar. Ben de antikacı olmak istiyorum”“Yaşlanman gerek”…

anonymous asked:

Dış görünüşün harika. Seni tanıdıkça bozulmandan korkuyorum

Bozulmak? Ben kötü bi insan değilim, yani kendimi böyle tanımlamam tabi, ama kimseye bi kötülüğüm dokunmaz, kimseyide kırmam. Ukalalık bencillik vs benden 29482829174 km uzak