ucubed

Bazı kadınların yaraları hücreseldir, bazılarınınki ise zihinseldir.
Birini iyi etmek için gereken tek şey ucube bir yara bandı, diğerini iyileştirmek içinse zürafaların uçması gerekmektedir.
Hüsran dolu bir geçmişten asla bakire bir gelecek beklenmez. Umut yorucudur, hayal kırıkları ise saç kırıklarına sebeptir.
Bilinsin ki saçlarını kendi kesen kadınlar uyumadan yastığı ısırarak ağlıyordur. Vesselam..
—  Ruhunu Satan Kadın
Nasıl mı??

Asalak bir arı türü ; yumurtalarını bırakmak için önce bir tırtıl bulur tırtılı sokup felç eder ama öldürmez.Daha sonra da tırtılın içine yumurtalarını bırakır.Bir süre sonra yavrular yumurtadan çıkmaya başlar , tırtıl canlıdır ama felçtir. Tırtılın taze etini yiyerek beslenen yavrucaklar beslenirken, tırtılın yaşamsal organlarını sona bırakırlar. yani içten içe yenen tırtıl, uzun süre canlı kalır…

Bu canlıyı gören Darwin; ‘’Yüreği sevgiyle dolu bir Tanrı nasıl olur da böyle bir ucube yaratmış olabilir ‘’ ??şeklinde bir yorumda bulunur…

Felç ve içten içe yok olduğundan habersiz bir tırtıl ve ondan beslenen asalak arı larvaları sonunda tırtılın ölümüne neden olur ….

Hayvanlar aleminden , insan toplumlarına aktarımlar ….

3

Bize çok yanlış öğretmişler, ben çok yanlışa inanmışım. Yalnızca masallarda olur dedikleri yalanmış ya da biz masal olmuşuz, bilmiyorum. Güzelliğinin flusundan gerçeği kestiremiyorum. Sihir mi bu yaşadıklarımız yoksa sonunda tanrı görmüş müydü benim gözyaşı ile suladığım o sonsuz dualarımı? Bu kısım muamma. Tek bildiğim bugün parladım, içime yıldızlar doluştu, tüm güzellikleri ve iyi olan her şeyi göğüs kafesimin altı, midemin üstü olan yerde barındırdım. Bir insan nasıl öyle güzel güler allahım, aklımı yitireceğim.

(Bu bir soru değil, ünlem. Cevapsız kalacağını bildiğimden.)

Aynaya baktığımda büyümekte olan güzel bir kadın görüyorum artık, umutsuz bir ucube değil. Gözlerime baktığımdaki boşluk, yerini kendimi çok sevmeme bıraktı. Ben anlayamıyorum, birinin sevgisi nasıl böyle güzelleştirebilir. Nasıl yeşerir içimin kurak toprakları, nasıl mutluluktan akar gözlerimin ırmakları?

( Sen benim en güzel sonsuz baharımsın. )

Uyuyorum uyanıyorum, bir şeyler oluyor. Ne bileyim, dünya kendi etrafındaki turunu tamamlıyor, serin gece yerini gözümü tırmalayan güneşli bir yaz sabahına bırakıyor, kedilerim büyüyor, gündelik dertler değişiyor ama içimde sen hiç değişmiyorsun. Ne bu, ne yaptın bana, nasıl mümkün olur tüm olanlar? Kalbimin ritminin çarpıntıdan normale dönmesini beklercesine , bu içimdekinin normale dönmesini bekledim, bazen şaşkınlığımdan ağladım, kalbim büyüyor sandım. Sıradanlaşmak ya da alışmak diye bir şey yokmuş. Her gün içimde artıyorsun, hızını alamadım. İyi ki. Hangi duaysa, ne büyüsüyse ya da diş perisi mi her kim değneğini bizim hayatlarımıza dokundurduysa iyi ki, bin kere teşekkürler. Sayısız kitap, film, şarkı hepsi, hepsi eksikmiş. Aşk anlatamamakmış, anlayamayamakmış. Bilemedim, öğrettin, öğreniyorum.

( İnançsız bir insanın, her gece şükredip uykuya dalmasıymış. İyi ki-ymiş. Hep’e dua etmekmiş. Hiç-liğinin ihtimaline kahrolmakmış. Tebesümlü gelecek zaman hayaliymiş. İyi ki.)

Bazı kadınların yaraları hücreseldir, Bazılarının ki ise zihinsel. Birini iyi etmek için gereken tek şey Ucube bir yara bandı, diğerini iyileştirmek içinse Zürafaların uçması gerekmektedir. Hüsran dolu bir geçmişten asla Bakire bir gelecek beklenmez. Umut yorucudur, hayal kırıklıkları ise Saç kırıklarına sebeptir. Ve bilinsin ki saçlarını kendi kesen kadınlar, Geceleri uyumadan yastığı ısırarak ağlıyordur. Vesselâm…

Mustafa Görgüç - Ruhunu Satan Kadın

GECE  LAMBAN YANMIYORDU

Renksiz fotoğrafları çok severdin. Bugün ansızın hatırladım. Galata’da merdivenlerden koşar adım Karaköy’e inerken, yol üstünde  hiç tanımadığın bir çiftin renksiz fotoğrafını almıştın. Sadece renksiz diye. Sonra kendi başına, duvara yamuk bir çivi çakıp baş köşene asmıştın o fotoğrafı.

Ufacık bir evin vardı, galata da. Şimdi taşındın. Senin gibi deli bir ev arkadaşın vardı. Bir gün yağmurdan sırılsıklam olmuştun. Şemsiyeni daire kapısının önüne koyup, ilk işin mutfaktaki radyodan sevdiğin kanalı bulup açmak olmuştu. Sessizliğe tahammül edemediğini sanıyordum o güne kadar. Deli arkadaşın sessizliğe değil insanların sesine sağır kalmak istediğini anlatırken onun seni tanımadığını düşünmüştüm. Yanılmışım, sana yabancı kalan benmişim.

Şimdi hak veriyorum sana. İnsanlar konuşuyor, şehir susmuyor. Anlamsız bir uğultunun içinde yaşamaya çalışıyorum. Ucube sokakların hepsi birbirine düğümlenmiş. çamurlu kaldırımlardan kaçamıyorum. Paçalarıma hep çamurlu su sıçrıyor. Arkama dönüp bakmaktan, önümü görmüyorum. Olur olmadık yerde, olur olmadık şeylere çarpıp canımı yakıyorum. Gri gökyüzü bazen griden kaçıp maviye sığınıyor ama sonu gene gri, biliyorum. Pilli radyom, sende kaldı. Şehrin uğultusundan kaçmanın fazla mümkünatı yok.

Yağmurlu havaları çok severdin. Evinin bütün duvarlarında renksiz fotoğraflar asılıydı. Yabancı insanlar, ölmeye yüz tutmuş hatıralar… Gece lambasını açar, yağmurlu havalarda sessizliğin içine atlayıp hepsine hikaye uydururduk seninle. Taşınmadan önce son bir hikaye anlatmak istemiştim, zil çalmıştı. Eşyalarını almaya gelmişti, ev arkadaşın. Hikayenin başında iki yakası bir araya gelmeyen şehirden kaçmak isteyen iki insan vardı. Bizim gibi. “acaba İstanbul’dan kaçıp kurtulacaklar mı, yoksa onlarda mı bu şehre tutsak kalacaklar” diye hep merak edeceğini söylemiştin. Sonra kalkıp kapıyı açmaya gittin. Hikayem yarım kaldı. Döndüğünde elinde başka hikayelerin vardı.

Basit nesneleri sahiplendim. Renksiz fotoğraflarla hiç anlaşamadım. Renksiz fotoğraflarla gece lambasıyla anlaşabildiğim kadar anlaşabilseydim, herhalde güneşi siyaha gökyüzünü de beyaza boyardım. Ama bende yağmurlu havaları sevdim. Yağmurun kokusunu hiçbir kokuya değişmedim. Her yağmur sonrası pencereleri açtım. Evimin bir kenarına sakladım  o kokuyu.

Bugün Galata’dan geçerken birden aklıma geldin. Hava kararınca şişhaneye çıkan yokuştan, kendime bahane uydurup senin sokağına saptım. Üçüncü kata, pencerene baktım. Gece lamban yanmıyordu, gitmişsin. Alışamadım. Ziline bastım, kapı açılmadı. Gitmişsin. Alışamadım.


                                                                           Emre

Dibe vurmanın resme vurulmuş hali. Norveçli ressam Edvard Munch’un 1893 tarihli yapıtıdır. Gökyüzünün kızıllığı ve dehşete düşmüş adam bize bir şeylerin ters gittiğini söyler. Mavi deniz sükunetle dururken “öteki” insanlar sıradan görünmektedir. 

Oradaki çığlık atan kişi neden bu kadar dehşetli görünür? 

Tiz çığlığını duymuş gibi hissedersiniz. “Öteki” insanlardan kaçış gibi bir sestir bu ya da “Öteki” insanın kendisi olduğunun farkına varmak gibi, 

Gökyüzü neden bu kadar kızıl ?

Dış dünya ne kadar mavi ya da kızıl olursa olsun onu gören gözler, feryat eden kişiliğimiz onun bir anlık renk değişiminde yaşayabilir. Kendimizcedir dünya. Baktığımız kadarını görürüz. Diğerlerine de ucube oluveririz. Göğün kızıllığını gören adam değil, çığlık atan adam oluveririz. 

Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu bulunur.

Bu ilk versiyon “Çığlık” resmi Edvard Munch'un 1893 yılında yaptığı ve en çok bilinen hali.

Buradaki “Çığlık” ise pastel ile yapılmış 1895 yapımı…

2004 yılında Oslo Müzesinde çalınan bu “Çığlık tablosu ise 1910 yılında keşfedilmişti.

"Çığlık” tablosunun dördüncü versiyonu kurşun kalemle 1893 yılında çizilmiş…  

1895 yılında yapılmış litografi tekniği ile yapılmış “Çığlık”                         

çirkin olma hakkı

*bu yazı yıllar evvel ekşi sözlük’de ihtiyar maria tarafından yazılmıştı. silinmeden kaydetmeyi iyi ki akıl etmişim.

bilmediğiniz bir şeyi söyleyecek değilim. belki sadece kadınlar için değil ama en çok onlar için, hep onlar için “güzel olma/kalma zorunluluğu"nun tüm cinsiyet ilişkilerinde, tüketim alışkanlıklarında, yaşam tarzı oluşturma pratiklerinde, hayatın tam ortasında oynadığı baskın rolün herkes zaten farkında, güzellik algısının da inşa edilir, yaratılır, üretilir bir algı olduğunun da öyle.

yine de söylemek istiyorum. bağırmak istiyorum hatta.

spor salonları, estetik klinikleri, alışveriş merkezleri, epilasyon merkezleri-ağda salonları, kuaförler, kozmetik reyonları, parfümeriler, bijutericiler, ıvırlar zıvırlar arasında bitmek bilmez bir tüketim döngüsü içinde çıldırtılmış ve yolunmuş tavuklara döndürülmüş kadınların kendi bedenlerinden nasıl nefret ettirildiği kimlerin umurunda cidden? merak ediyorum. kimin bu hapishane hayatından canı cidden yanıyor? kim hayata farklı bir bedenle göz açmış olmayı ölesiye istiyor? peki kim kadını seçilebilir kırmızı bir elmadan farksız görmüyor? reklâmlarda, dizilerde, filmlerde, pornolarda, internette gördüğü estetik harikası seks bombalarına bakıp çevresindeki "ucube"lere kimler acımayla karışık bir tiksinti duyuyor?
siz ve biz. herkes. hepimiz.

herkesin kulağına kulağına, beynine beynine bağırmak istiyorum; bedenimden hoşnut olmayışımın nedeni, beni bu kendiyle küslük hissine ikna eden, beni buna mecbur bırakan, şu yaşımda hâlâ kuaförlerden beri gelemeyişimin nedeni laftan anlamaz vücudum, saçlarım ya da koca burnum ya da göbeğim değil, kollarımdaki tüyler ya da özensiz kıyafetlerim değil, saç boyamayı reddeden annemi her görene "aaa, kocamışsın sen, yaşlanmışsın!” dedirten salakça itki beyaz saçları değil. sadece siz erkeklerin değil, siz kadınların da bizatihi tanımlamaya çok heveskâr olduğu o malum “kadın olmanın gerekleri” zırvası. “yok, topuklu ayakkabı giymeyene kadın denmez”, “vay, türbanlı kadınlar maymuna benzer”, “öyk, kolları kıllı kasiyer kızlar!”, “kadın dediğinin burnu fındık, ağzı kahve fincanı”, “aman, eşeğin boku, devenin götü.” lanet girsin yahu. doğal seçilimi, cinselliğin biyolojik gerekliliklerini hatta hormonları bu adaletsizliğe alet eden herkese de lanet girsin artık.

bakımsız kadın olma hakkım, güzel olmama hakkım, göze hoş gelen olmama tercihim, kendime özen göstermeme özgürlüğüm, paspal ve pejmürde kalma hakkım, kadınlık rollerini elimin tersiyle itme özgürlüğüm, iğrenç beden faşizminizi yok etme, cinsiyetçi algılarınızı yerle bir etme, “kadınlık”/“erkeklik” şablonlarınızın üstüne çıkıp bağıra çağıra tepinme hakkım tanınsın, saygıyla karşılansın istiyorum. kendim olmak istiyorum. herkes de kendisi olsun istiyorum. dış görünüşe “literally” önem vermeyen insanlarla olmak istiyorum. onlar çoğalsınlar ve bir ‘çirkinlik ideolojisi’ yaysınlar istiyorum topluma. birisi beni sevsin diye, yolunmuş tavuk olmak istemiyorum, diğer yolunmuş tavuklarla rekabet etmek istemiyorum, kendimi dönüştürmek istemiyorum, sadece adriana lima isminin bile çağrıştırdığı her şey, onu var eden tüm ideolojiler, tüm düşünüş biçimleri, tüm inşa edilmiş görsellik kriterleri yerle bir olsun istiyorum, bedenimi pazarlamak istemiyorum, bütün bunlara mecbur bırakılmak istemiyorum, güzellik göreceli bile olsun istemiyorum, “güzellik” mefhumu yok olsun istiyorum, çirkin oluşumu feministliğimle, evde kalmışlığımla, iticiliğimle bağdaştıranlarla aynı gezegende bile var olmak istemiyorum ben. çirkin olma hakkımı geri istiyorum sadece. bu hissi anlayan, yazdıklarıma hak veren insanlar çoğalsın istiyorum. bunları yazmış olduğum için çirkin olduğumu düşünmenizi ve bunu düşündüğünüz için sıkıntı duymayı istemiyorum. herkes birden değişsin istiyorum galiba. normal normal yaşayalım gidelim istiyorum.

çok şey istemiyorum bence.

2

Şu pis katillerin suratlarına hele! o ucube tiplerine hele! İblis suratlarına hele! Ucubeler! Kadınlarda adam suratı var lan nasıl bir nursuzluk ucubelik:s Allah sizi ahirette leş suratınızla dirilte! Nur ne dünyada ne ahirette göremeyesiniz! Gün yüzü görmeyeseniz katil ucubeler! Cehennem boynunuza itler!