ucubed

‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı.’’
Bu söz kulaklarımdan çıkmıyor, bir psikiyatri hastasının son sözleriydi bu. Her neyse hikayeme başlıyorum.
Ben Tuna, 34 yaşındayım. 10 senedir akıl hastanesinde çalışıyorum, her gün yaşadığım olayları bu lanet olasıca günlüğe yazıyorum.  3652 sayfalık bir günlük, her gün yaşadığım lanet şeyleri yazdım. Fakat bu seferki hasta başkaydı, Mehmet’ti adı. 20’lerinin sonlarında, 1,90 boylarındaydı iri biriydi, omuzları falan genişti. Hiçbiri sevmezdi hastaların, o da hastaları sevmezdi. O genel olarak insanları sevmezdi. Hastaneye yatalı 6 ayı geçkin bir zaman olmuştu, benle son iki aydır konuşuyordu. Ondan öncesinde kimseye yanıt vermiyordu, yaşadığı şeyleri anlatmıyordu, diğer hastalardan farklıydı. Sanki şeydi biraz, rol yapıyor gibiydi. Bakın o ilk geldiği günü unutamıyorum, tüm testlerimizi başarıyla geçti, sonrasında oturdu kafasını duvarla vurmaya başladı, hemen koşmuştum. Sonra şey dedi ‘’YALVARIRIM, ZİHNİMİ ALIN, DAYANAMIYORUM!’’ bu sözlerinden sonra sakinleştirici verip bayılttık. Odasına götürdüğümüzde kimse gönüllü olmadı bakmaya, ben öne çıktım. Kabul ettim ona bakmayı, onda anlamadığım şeyler vardı, bu yüzden ettim sanırım, 6 ay oldu hala emin değilim neden kabul ettiğim konusunda ama bir gerçek var iyi ki kabul etmişim, hayatımın en iyi kararlarından biriydi. İlk aylar çok sessiz geçti. 160 gün falan olmuştu geleli. İşte bütün olay o gün başladı. Benle ilk konuşmasını yaptı, sanki muhabbet etmek istiyordu. Şizofreni hastaları buna pek ihtiyaç duymazdı, kendi kendilerine konuşurlardı genelde. Ama dedim ya Mehmet’te bir şeyler vardı…
Sabah, yanına gitmiştim. Saat 9 falandı, kalkmıştı içeri girince bana seslendi.
-Ben de seni bekliyordum, gene tam vaktinde geldin, yanıma oturur musun?
Gittim oturdum.
-Sana güvenebilir miyim?
+Elbette!
-Bu dünyadaki insanların tamamı, beni bir ucube gibi görüyorlar. Sebebi onlar gibi olmamam, yanlış. Bu böyle değil, olamaz, olmamalı. Onların hepsi aynı düşünüyor. Sanki benim hayatımı yaşamışlar gibi, benim yerime konuşuyorlar. İstersem onlar gibi rol yapabilirim.
+Nasıl?
-İnsanlığın bazı amaçları vardır, hırs ve kibir. Bunlar bir insanın olmazsa olmazıdır günümüzde ve her lanet insanda vardır bunlar. Bunlar olmayanlar var mı? evet varlar, fakat onlar ben gibi sessiz kalır, bazıları sizin gibi rol yapar, bazıları yapmaz ve benim gibi bu gömleğin içine sıkıştırılır, deli denir…
+Bence sen, sen deli değilsin. Sende bir şeyler var…
-Fark eder mi? Diğer herkes beni aynı görüyor, sebebi onlar gibi olmamam. Hiçbirisi benim zihnimden yaşayan insanları bilmiyor, onlar gerçek siz göremiyorsunuz. Çünkü; bakmayı bilmiyorsunuz. At gözlüğü takmış gibisiniz, herkese aynı bakıyorsunuz bu, bu YANLIŞ! Her insan aynı değildir, öyle olacak olsa. Tanrı hepimizi tek bir beden şeklinde yaratırdı, ten rengi olmazdı, boylar farklı olmazdı, ırklar olmazdı ve diğer lanet şeylerin hiçbirisi olmazdı! Şimdi sana bir soru; bu hayata gelme amacın ne? Kimsin sen? Tanrı seni neden yarattı? Hiç sorguladın mı?
+Şey, evet sorguladım, fakat bu neyi değiştirir? Tanrı bizi yarattı ve unuttu.
-Peki şunu düşünmedin mi? Tanrı bizi yarattı ve halimize o bile şaşırdı çünkü; işlerin böyle gideceğini tahmin bile etmedi. En sevdiği meleklerden biri olan şeytanın ihanet edeceğini bilmediği gibi. Sanırım melekte olsa, insan da olsa aynı oluyor. Tanrı yarattığı her canlının içine o duyguyu koymuş olmalı, yoksa bunun başka açıklaması olamaz… HER CANLININ İHANET ETMESİNİN BAŞKA AÇIKLAMASI OLAMAZ TUNA! Her neyse bu günlük bu kadar muhabbet yeter.
Bunu söyledikten sonra güldü, acıktığını söyledi. Bu şekilde devam ettik, her gün bana yeni şeyler öğretti. Bazı söyledikleri, ne biliyim, bu deliyse ben ahmağın tekiyim dedirttiriyor. Baş doktorumuzla konuştum, benim ilgilenip öğrenmemi, onu araştırmamı istedi. Tamam dedim. Ve Mehmet’e çok yakın davranıyordum, diğer hastalarla diğer bakıcılar ilgilensin deyip salladım. Son 55 güne girdik, bu 55 gün benim düşünmemi sağladı, ben kim olduğumu anladım. Hayatı sorgulamaya başladım. Ama bir gün vardı, o gün bir söz söyledi, aklımdan çıkmayan birkaç cümle var. ‘’Tanrı, seni bu dünyaya, yiyip içip sıçman için göndermedi, bu saçma olurdu. Tanrı, seni bu dünyayı kirletmen için göndermedi, bu aptalca olurdu ki tanrının öyle biri olduğunu sanmıyorum. Tanrı seni bu dünyaya öğrenmen için gönderdi, anlaman için, okuman için, araştırman için yolladı. Tanrının mucizevi şeylerini anlaman için. Bunları uygulamayacaksan, yaşamanın bir boka faydası yok Tuna. Bunları uygula ki; insan olduğun anlaşılsın, diğerlerinin aksine…’’ söylediği her sözü günlüğüme birer birer yazdım ama size anlatmayacağım, ya da şey belki bir gün anlatırım, sağım solum belli olmaz benim.
O güne geldik, o cümleyi söylediği güne, aslında cümleden çok konuşma yaptı. Ama o cümle, aklımdan çıkmıyor. Her neyse o lanet günün sabahında odasına gittim ve şey demişti. ‘’Bana sade kahve getirir misin? Tanrımın yanına dinç kafayla gitmek istiyorum.’’ Ne demek istediğini anlamamıştım. Kahveyi getirdim, içtikten sonra. ‘’Testlere tekrar girmek istiyorum, bakalım ne olacak.’’ dedi ve gülümsedi. Baş doktora haber verdim, testi yaptık. Bir dahi gibiydi, sanki, o şizofreni hastası değildi de başka biri vardı. Prosedür gereği testi geçtiği için, onu orada tutamazlardı. Hastaneden taburcu edildi ve bana bir çanta verdi. ‘’Bunları, bu akşam oku…’’ dedi. Nereye gittiğini sordum, sonsuzluğa diye cevap verdi. Ardından o aklımdan çıkmayan cümleyi söyledi. ‘’Ben farklı değilim, sizin bakış açınız aynı. Tanrı size şu an acıyor, yarattığı gözleri kullanamadığınız için. Ve ben gülüyorum…’’ yola atladı bi arabanın önüne. Vücudu paramparça olmuştu, beyni kafatasından fırlamıştı bu çok iğrenç bir görüntü oldu, dayanamayıp kustum. Fakat ölürken yüzünde bir gülümseme vardı. Yıllık iznime ayrıldım eve giderken birkaç bira ve bir şişe viski aldım. Çantanın içini açtığımda binlerce sayfa vardı. Hepsini okudum, yaklaşık 15-20 saat sürdü. En arka gözde ufak bir defter vardı. Sanki, tanrıya mektup yazıyordu. Açtım okudum hepsini, bazı dikkatimi çeken şeyleri toplayıp yazıyorum.
‘’Sayın tanrım, sana kırgınım. İnsanlığı yarattın ve onlara zihinlerini kullanmayı göstermedin. Onlar, savaşlar yaptı, barış içinde yaşamayı öğrenemedi. Tanrı olan sendin, onlar kendilerini senin yerine koymaya çalıştı. Ben bunlara dayanamıyorum, haa bir de unutmadan. Sayın tanrım, neden? Zihnimde neden savaşlar var? Düşüncelerim beni kuşatıyor, dayanamıyorum tanrım, DAYANAMIYORUM! Ben de artık diğer insanlar gibi düşünmemek istiyorum, yapamıyorum. Onların zihinlerinde çığlıklar var mı sayın tanrım? Onlarda ben gibi acı çekiyorlar mı ha sayın tanrım? Ben dayanamıyorum artık. Bir akıl hastanesine yatacağım, uyuşmak istiyorum. Hastaneyi gözlemledim, orada Tuna isimli biri var, standart bir yaşamı var, ne zengin ne fakir. Ama elinden geldiğince çabalıyor, öğrenmek istiyor. Bilgilerimi ona vermek istiyorum ve öldükten sonra malvarlığımı da ona vereceğim. Avukatımla konuştum, ölümüm anında tüm malvarlığım ona ait olacak. Yakında görüşeceğiz sayın tanrım ve ben sana öteki dünyada, yanında tapacağım. Zira burada sana tapanların çoğu gösteriş için yapıyorlar ve insanları bununla kandırıyorlar, ben onlar gibi olamam, kusura bakma tanrım.’’
En son bir sayfa okudum beni anlatmıştı.
‘’Tanrım, bu hastanedekilerin tamamı ahmak, ahmaklar ordusu ama o herif için dayanıyorum, o herifle ilgili planlarım var…’’Bunu okuduktan sonra düşündüm, ulan bende ne bok var, kimim lan ben? Bunları hak edecek biri miyim? Diye sorguladım. Birkaç gün sonra avukatı geldi, bizim Mehmet baya zengin biriymiş. Malvarlığının %50 sini bana, diğerini kütüphane yapımı için ayırmış. Avukat bir mektup verdi bana ve şey dedi. ‘’Mehmet, ölmesi durumunda bu işlemlerden sonra bunu sana vermemi istedi. İyi günler.’’ Okumaya başladım o mektubu.
‘’Tuna, hatırlar mısın bilmem, doğduğun mahallede bir ayyaş vardı, her gece karısını ve oğlunu döverdi. Sonra baban gelip o herifi dövmüştü bir daha dokunursa öldüreceğini söylemişti. O günden sonra o adam ne anneme ne bana bir tokat atabildi. Baban benim hayatımı kurtardı, sonra biz taşındık oradan.  Ama işte, işte ayyaşın tekiydi… Günün birinde, akşam vakti içti iyice, zihni bulanıklaşana kadar içti. Eline bir tabanca aldı ve boşa bir el ateş etti. Çok korkmuştum, annem bana sarıldı. O herif, bana baktı ve şey dedi. ‘’Sen, benim gibi olma…’’ dedi ve kafasına sıktı. Beyni parçalanmıştı, annem ağlıyordu, ben öyle kalmıştım. Annem dayanamadı, kafayı yedi. Birkaç sene sonra, balkondan aşağıya atlayıp intihar etti. Gözümün önünde, cesedini gördüm. Dayanamıyordum. Öylece durmuştu, 15 yaşındaydım bu olay olduğunda. Hayatımın sonrası boktan geçti, ama okula devam ettim. Çalıştım, kazandım. Psikiyatri okuyordum. Bir işe girdim, 1 yıl falan olmuştu, akşamında patronumu gördüm sokakta, biri silah çekmişti. Koştum hemen, atladım silahı olan herife, ağzını burnunu patlattım. Polisler geldi, ifademizi aldılar. Patronum ertesi gün, evine yemeğe davet etti. Gittim. Ev baya büyüktü, kütüphanesi falan vardı. Yanında yaşamamı istedi, çocuğu yoktu. Hizmetçileri falan vardı. Onunla yaşadım, kitaplarını okudum. Yazılmış bütün kitaplar vardı sanki ve her hafta düzenli kitap okuyordu. Ben de yanında okumaya başladım öğrendim. Benliğimi o kitaplar sağladı, bana kim olduğumu o kitaplar öğretti. Sonra o adam vefat etti, bana bıraktı malvarlığını. Birkaç tane farklı şirketi varmış, çalıştığım yerin dışında. Okulu bitirdim, psikiyatr olmak vardı aklımda, ama vazgeçtim. Kitaplarla yaşadım, eve kapandım o kitapların tamamını bitirdim. Yaklaşık 50.000 tane kitap okumuştum, senelerimi aldı. Her kitap karakteri zihnimde yaşıyordu sanki… Ama sonunda öğrendim, insanlığın amacını öğrendim. Ve tesadüfen seni gördüm. Babanın yaptığı şeyler, hiç aklımdan çıkmadı. Yardım etmek istedim, böyle bir plan yaptım. O kitapları okuman dileğiyle, Mehmet…’’Birkaç hafta sonra eve gittim, dediği gibi büyük bir yerdi. Orada yaşadım, kitapları okumam yıllar sürdü. Böyle devam etti hayatım. O kitaplarda bir şey var, kim olduğunu anlaman için, bombok bir hayat sürmemen için gereken şeyler. Mehmet'e göre; tanrı, insanları yarattı sonra hayvanları ve zaman ilerledikçe anladı. İnsan ile hayvanın farkı olmadığını, sonra kitaplar gönderdi, tanrıyı anlamamız için. Sonra yazarlar yarattı, düşünürler ve şairler. Doğruyu öğrenmemiz için, ama insanlık hep açtı, kibirliydi ve bencildi. Eminim tanrı bile böyle olmasına şaşırmıştı, ama artık ben diğerleri gibi değilim. Bu dünyadaki bana ayrılan süre bitene kadar yaşayacağım, kitaplar okuyacağım ve sizden uzaklaşacağım…

Bazı kadınların yaraları hücreseldir, bazılarınınki ise zihinseldir.
Birini iyi etmek için gereken tek şey ucube bir yara bandı, diğerini iyileştirmek içinse zürafaların uçması gerekmektedir.
Hüsran dolu bir geçmişten asla bakire bir gelecek beklenmez. Umut yorucudur, hayal kırıkları ise saç kırıklarına sebeptir.
Bilinsin ki saçlarını kendi kesen kadınlar uyumadan yastığı ısırarak ağlıyordur. Vesselam..
—  Ruhunu Satan Kadın

“Gitsek seninle; bilmediğimiz bir kente, girmediğimiz denizlere, ucube binaların gölgesinden, göremediğimiz güneş'e. biz olamadığımız bu yerden, gökyüzünden ve denizlerden gidelim! senin ve benim ‘biz’ olabileceği yerlere…”

Utanmak Gerekiyormuş Demek

 Bu yazıya gerek duymak asıl utanç olsa da hala toplumun çok büyük bir kısmı anlatacağım konuda utanmakta ısrar ediyor. Herkesin bildiği bir gerçek var. Biz kadınlar minicik yaşlardan itibaren her ay kanıyoruz. Kimi kesim bunu yaşamaya başlarken ailesi tarafından bilgilendirilirken kimilerimiz minik bedenlerimizin kaldıramayacağı bir dehşet içinde selamlıyor hayatı. 

 Henüz on üç yaşında okuduğum Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok romanında zihnimde aydınlanmayı yaşamıştım. Kitapta da bahsedildiği üzere erkeklere sünnet zamanı bayram kutlamaları yaşatılırken, üstelik bu kadın erkek yaşlı çocuk farketmeksizin hediyeler halaylar eşliğinde yapılırken; kız çocuğu tabirinden kadınlığa adım atılırken kızlar anneleriyle bile konuşamadan utancından yerin dibine girip anne kişisinin kızına ‘Sus aman baban duymasın, kimseye bahsetme, ayıp’ dedikten on beş dakika sonra telefonu kaldırıp teyze hala yenge türevlerine ‘ay kız büyüdü dıdısı, ağlıyor içerde’ deyip daha da utandırmasına kafayı taktım en çok. 

 Erkek egemen bir dünyada, yine erkeklerin objeleştirdiği biz kadınlar, aynı zamanda kadını kadın yapan unsurları iğrenç bularak ego tatmini mi yapıyor? Yoksa bu erkeklerin değil, kadınların kendi utançları mı? Ben buna yalnızca bir birey olarak karşı çıkabilirim. Ve size yemin olsun benim bir kızım olduğunda ne kadar eş dost akraba varsa çağırıp kızımın bu büyük gününde bayram yapacağım. Ben bir itirafta bulunayım size. Çünkü hiç utanmıyorum. İlk reglimde o zamana kadar bana bunu anlatmayan annem, benim yirmi dakika içinde üç çamaşır değiştirmem üzerine olayı anlayıp bana anlatmaya başlamıştı. Çocuğum olsun diye her ay şeyimden kan gelmeliymiş. Bak seeen, demek doğduğumdan beri iki sene bebek bezi, on yıl ara, ve buruşana kadar da her ay küçük bebek bezi takmam gerekiyordu. Ya sabır… Saatlerce ağladığımı ve bebek istemediğimi anlattım allaha. Acaba Tuğçe de kanamış mıydı? Hayır. Sonra ortaokulda anlattı bize sağlık ocağından gelen kadınlar, hormon dengesini sağlıyormuş ayrıca. O gün sınıftaki erkek arkadaşlarımız bize dağıtılan pedleri ordan oraya atarak top gibi oynamışlardı. Biz kızlar utançtan yine yerin dibinde tabi. Ah benim cahil anam, bana bunları yaşayacağımı hiç anlatmamıştı. Ha unutmadan, birkaç ay sonra babama gittiğimde ikinci reglimi olmuş, babama anlatamamıştım ilk olmadığını. Adamcağız korkup beni aldığı gibi jinekoloğun ellerine bırakmıştı. Eve gelince gelsin çikolatalar, gelsin kızışım sen büyüdün konuşmaları. Hiç utanmamıştım o an. Hala utanmam babamdan. Hiç kimseden.

 Bunları niye anlatıyorsun diyenler olabilir. Çok sevdiğimiz muhteşemliğimize muhteşemlik katan sosyal medya platformu Instagram, geçenlerde bu yukarda paylaştığım fotoğrafı iki kere kaldırmış. Instagram biz kadınlardan çok utanmış, regl olmayı ve bunun doğal süreç oluşunu kaldıramamış ama fotoğrafı kaldırmış. İnsanlığın yarısı, hatta hayvanlar da regl olurken bazı insanlar bunu utanç meselesi haline getirmiş. Her ay kanayan kadınların poposunu memesini utanmadan paylaşan, onlara dokunup bir taraflarını büyüten, bundan muhteşem bir zevk alan bu insanlar memelerimizin hala diri kalmasının sebebi olan bu kanamayı utanç verici bulmaya devam ediyormuş. Aman ne büyük utanç..! Neyse, hala utanmayan on binden fazla insan bu fotoğrafı tekrar paylaşarak bu konuya dikkat çekmiş ve Instagram çalışanları hatalarını telafi etmek için mail atmışlar. Aman ne büyük fedakarlık..!

 Bu da size bir güzellik. Biz bu şekilde kanıyoruz. Peri kızıyız ya çünkü. Yahu ben evlilikten korktum yıllarca, kocamın yüzüne nasıl bakarım dedim. Bana bunu yaşatmaya ne hakkınız vardı? Ben yıllarca okul tuvaletlerine giderken ceketimin içine sakladım pedimi, yolda giderken düşürürsem sonum olur zannettim. Ne suçum vardı benim? Ben hala markette ped alınca kasaya giderken elimdeki pede kanlı bıçakmış gibi bakan bıyıklı amcaların o iğrenç bakışlarından rahatsız oluyorum. Ve ben hala regl olmaya hasta olmak demeye anlam veremiyorum. Neden bana hala kendimi ucube gibi hissettirmeye çalışıyorsunuz?! Ben kadınım!! Ben sizin rüyalarınızı süsleyen, onsuz yaşayamadığınız, şiddet uygularken zevk aldığınız, ezdiğiniz, aşağıladığınız, ama yine de akşam olunca o yatakta muhtaç kaldığınız; hala bir yerlerde gururu kalan az kesime rağmen ayakta durup birlik halinde bir şeylere karşı çıkan kadınım. Ve kadın olduğum için utanmıyorum.

 Hepinize saygılar, utandırdım ise affola…

Atatürk; “Gel Tahsin* seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” der, giderler. Tahsin bey Atatürk'ün gösterdiği yere bakar. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir.“Paşam hayrola?” der.  Atatürk; “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. Coşkan ise; “Paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir, ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der. Atatürk’ün cevabı Atatürk’çedir. der ki; “Ben en zor olanı yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimiz ama, bu arada Tahsin Coşkan; “paşam burada hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana burasıyla ilgili resmi bir yazı getir” der. Bir süre sonra Tahsin Coşkan, kendi dediği çıktı diye çok mutludur, üzerinde “Burada hiçbir şey yetişmez...”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar; “burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz” İŞTE BU GÜN O VATAN TOPRAĞINDA BU UCUBE SARAY VAR...ŞİMDİ ANLADINIZ MI ? SARAYIN NEDEN ÖZELLİKLE ORAYA YAPILDIĞINI...MEVZU SARAY FALAN DEĞİL ATATÜRK İLE HESAPLAŞMA...

-Alıntıdır

Artık Suriyelilerin ne işi var burda lafını duymaktan bıktım…
Bırakalım ölsünler.
Babalar evlatlarını kollarıyla toprağa
gömsün.
Niye kalıp savaşmamışlar .
Ne ile savaşsınlar?
Taş atayım derken yüz tane mermi yesinler,
Yada zehirlesinler.
Geride kalan kadınlar kızlar ne olacak belli değil .
Niye gülsünlermiş,
Niye çocuk yapıyorlarmış.
Allah'ın verdiği canı kınamak kimin haddine.
Nerde bu insanlık .

Ucube diye bahsediyor geçen birisi Suriyeliler için .

Rabbim ıslah etsin ve insani bir şuur versin…

geceden sevdalar yontuyorum sana diye
ve dudaklarımdan yaralanıyorum seni ne zaman öpmeye kalksam…
gizlice ağlayan kadınların kederlerini taşıyorum sırtımda
gizlice ve geceleyin yazma köşeleri ıslak
gözleri saatinde dostlar kesiyorum yüreğimden..
kedileri beslemek için.

geceden sevdalar yontuyorum sana diye
bazen bir ucube, bazen bir çiçeğe benziyor bunlar..
bir ıslığın düştüğünü duyuyorum yere.
bir ıslık daha sonra geceleyin..
dar ve karanlık bir sokakta.

kimi vuruyorlar kim bilir ?

Mazimizde yaşadık hayatımızı, dünya bir prova gerçek sahnesine kiyametin.

Eyvahların, vaveylaların koptuğu; kimi yüzlerin ak, kimi yüzlerin kapkara olduğu gün

Ruhların uçuştuğu sonsuz bir sonsuzluk, cennette mutluluk ter kokusu, cehennem yüzsüz bir ucube…

Virane şehirler; şam, Halep, idlipte mahsum çocukların ruhları dolaşır dünyayı lanetlercesine…

Ey rahman! Ey rahim lanetin olsun zalimlerin üzerine

Ak güvercinler renkli, renkli cennet kuşları eşlik eder cennette Davut aleyhiselamın sesine

Kapkara  dumanlar yükselir cehennemde mucrimlerin yüzsüz yüzüne

Sabahlar olmaz orda hayat sonsuz, pişmanlıklar pişmanlık üstüne

Oysaki hayatta nice uyarıcılar geldi geçti kimler dedi ki benim neyime!…

Yorgun argın gözler görüyorum sanki hiç yarın olmayacakmış gibi ümitsiz gözler..