tuva a

Şamanizm -1 (14)

Şamanizm ya da Kamcılık (Şamanlar tarafından “deneyim” olarak da ifâde edilir), varlığı tüm insanların tarihinde erken taş devrine ve daha da geriye kadar kanıtlanabilen, inisiyasyon içeren bir vecd ve trans tekniğidir. Günümüzde bazı batılıların ilgi duyup tekrar uygulamaya başladıkları şekline ise Neo-Şamanizm denir.

Şamanizm'in başlangıçta Batılılarca çok-tanrılı bir ana etken, Şamanizm hakkında yeterince bilgisi olmayan ilk Batılı gezginlerin Şamanizm hakkında Batı'ya aktardıkları yüzeysel bilgilerden kaynaklanmıştır. Her şeyden önce Asya için Şamanizmin tanımında bilim adamları aynı fikirde değildir, bu hem Şamanizmin içinde barındırdığı farklı yön ve öğelerden hem de Şamanizmin çok farklı coğrafyalarda, aynı temelde ama çok farklı şekillerde var olmasından kaynaklanmaktadır. 

Büyük çoğunluğu eski Sovyet bilim adamları olan bir kesim (Mikaylovskiy, Haruzin, Potapov, Alekseev gibi) Şamanlığı Türklerin orijinal dini kabul ederken, aralarında Mircea Elide, Jean Paul Roux, V. Jochelson, V. Bogoras, Hikmet Tanyu, Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu'nun da bulunduğu bilim adamı ve yazarlar ise şamanlığı bir din değil Kuzey Asya topluluklarının dini duygularını içeren ve öteki âlem varlıklarına hükmeden bir tür kült olarak görmektedirler. 

Şaman her zaman hekim-büyücü olmadığı gibi, şüphesiz tek şifa verici kişi de değildir. Kelimenin gerçek anlamında bir büyücü değildir. Şaman kara büyüye alet olmaz ve hiçbir zaman kötülük yapmaz. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir. Şamanizm’ in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.

Hey! I`m Tuva (strange name I am fully aware), a 18 year old girl with a love for Marvel, k-pop/dramas/just their culture in general, nature documentaries (seriously I have lost count of how many times I have watched Planet Earth), and Imagine Dragons. 

Feel like chatting? Hit me up! I love meeting new people!

Snapchat: tuva_kj

Tumblr: https://www.tumblr.com/dashboard/blog/well-bi-then

youtube

oh by the way, the tuva republic has probably the best anthem ever

Sainkho Namtchylak (born 1957) is a singer originally from Tuva, an autonomous republic in the Russian Federation just north of Mongolia. She is known for her Tuvan throat singing or Khöömei. After graduating, Namtchylak worked with several ensembles: the Moscow State Orchestra; the Moscow-based jazz ensemble Tri-O (since 1989); School of Dramatic Art under the direction of Anatoly Vasiliev (Moscow), various orchestras in Kyzyl, the Tuvan ‘folkloric orchestra'—a far less sanitised example of folk baroque than, say, existed in pre-independence Kazakhstan—that has housed many of Tuva’s other important singers. However, for several years Namtchylak annually invited foreign musicians to Tuva to promote Tuvan culture.

Based in Vienna, Namtchylak sculpted Stepmother City to reflect her ambivalent feelings about European metropolis. Calling herself “first and foremost a woman from the Steppes,” Namtchylak’s first musical inspiration came from her nomadic grandmother, who would sing lullabies for hours. She grew up in a culture where people just sing when they feel like it—singing when they’re happy and singing when they’re sad. Denied professional credentials from a local college where her explorative nature led her toward forbidden male-dominated overtone singing styles, Namtchylak transferred to Moscow where she discovered Russian improvisation and where she also continue to study about vocal techniques of Siberian lamaistic and shamanistic traditions.

Audiences are astounded by the diversity of sounds Namtchylak can produce with her voice, from operatic soprano to birdlike squawks, from childlike pleas to soulful crooning; which at various moments elicit comparisons to Zap Mama, Patti Smith, Billie Holiday, and Nina Hagen. In 1997, Namtchylak was horrifically attacked by Tuvinian racketeers which left her in a coma for two weeks. Again, sources regarding this contradict – others maintain that she underwent surgery for a severe malignant brain tumor; regardless, 1997 marked an appreciable change in her life. Since then, she has been resident in exile in Vienna, and has also recorded more prolifically as a solo artist – although she has released over thirty albums in the past twenty years, only seven have been entirely solo.

Namtchylak claims that music and spirituality are related by desire, or the tension that yells to reawaken people. Eager to take part in the process of remembering what has been forgotten,Stepmother City presents itself like a map, proposing routes to connect Western physicality with Eastern spirituality.[2]

In 2005, the Italian publishing house Libero di Scrivere released a book of poetry Karmaland. In 2006 in Saint Petersburg, a book Chelo-Vek (a play on words in Russian, conflating “chelovek” meaning “person” and, though the hyphen, “vek” meaning “age” or “eon” or “century” into something like “hum-eon”) was published in Russian, Tuvinian and in English.



Listen Here

Ergenekon Destanı’nın öncesini anlatan bir “bozkurt destanı” vardır. Rahat ve huzur içinde yaşayan Türk Milleti , düşmanlarının acizliğinden o kadar emindir ki bir baskına uğrayabileceğini aklına bile getirmeden uyur.Düşman bu gaflet uykusunu affetmez ve bir gece baskınında tüm Türkleri kılıçtan geçirerek kendini garantiye almaya çalışır. Yalnız bir çocuğu öldürmeye kıyamayan bir asker -ilerde bir gün başa bela olmasın diye- kollarını keserek onu bir bataklığa atar. Bu efsanenin ortaya çıkışından belki de binlerce yıl sonra “Türk”, dünyanın üç kıtasında 22 milyon kilometrekareye hükmetmekte ve gaflet içinde, hıyanet edenlerden habersiz devletine bağlılığını ispat etmek için her yolu denemektedir.Bin türlü fedakarlıkla kazandığı toprakları binbir türlü fedakarlık yapmasına rağmen kaybetmektedir.Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas,Arap yarımadası,Rumeli,Ege vs. derken,can evinde Çanakkale’de 251.709 , Sarıkamış’ta 92.860 şehit vermiş, aynı savaşın diğer beş cephesinde de toprakla kucaklaşmış,zaferlerini hakem olanlar görmezden gelmiş, galip başkası olmuştur.Düşman geceyi beklemiş, Türk’ü gafil yakalamış,elini kolunu budayarak onu bir bataklığa atmıştır. Sonra bataklıkta bir “bozkurt” belirir, iyileştirir; kimsenin bilmediği bir yoldan, kimsenin bulamayacağı bir yurda götürür.Yol uzun ve çetindir.Çocuk için bu yol çok zorludur ama kolsuz yaşanabilir, yurtsuz yaşanamaz. Türk , Anadolu’da bütün kolları budanmış haldeyken, kendisine yol gösteren bozkurdun izinden yeni yurduna da binlerce yıl sonra böyle girmiş, kolsuz fakat yurt için yürüyerek. Bu saklı yurt cennet gibidir.Türk orada çoğalır, rahatça yaşar, eker biçer. Gün olur bu yurt yetmez. Saklı yurt Ergenekon’da Türk’ün önüne yine bir bozkurt düşer, eritir demir dağı, ordusunu alır ve yürür dünyanın üstüne. Efsaneler tam burada ayrılır.Onların Ergenekon Destanı devam ederken bugünün Mankurt Destanı başlar. Anadolu’nun kapılarını açan Türk, töresini ve ordusunu düzenlemediği için, kendisine yol gösteren bir bozkurt da bulunmadığı için açılan kapılardan çıkmamış, içeri girenleri ise şaşkın şaşkın seyretmiştir. Türk’ün açtığı kapıdan giren düşman , onu artık öldürerek kurtulamayacağını anladığı için,başka bir yol denemeye karar verdi.Ona bozkurdu unutturup, mankurtlaşmayı öğretmek lazımdı; işte böylece zafer düşmanın olacaktı. Mankurtlaşmak kolay değildi.Düşman, kazınmış ve saçının her teli yolunmuş Türk’ün kafasını deve derisiyle sarıp onu kızgın güneşin altında aç susuz bekletiyordu.Beş günü sonunda onda biri ölmemişse bunu başarı sayıyor çünkü mankurtlaşmış Türk çok para ediyordu.Öyle ki aralarında çıka kavgada bir mankurt öldürülürse, ödenecek bedel hür insanınkinden üç kat fazladır.Mankurt değerlidir; çünkü düşünmez, yorum yapmaz, karşı koymaz, geçmişine dair hiç birşey hatırlamaz. Bugün zafer düşmanındır.Türk, öz yurdunda mankurt olmuş; geçmişini unutmuş,karşı koymaktan düşünmekten vazgeçmiştir.Bir demir dağın içinde, kimseye dokunmadan yeşerttiği yurdu talan edilmiş, vücuda getirdiği ne varsa elinden alınmış, yurdunun altına ve üstüne ve üstünde bitenlere el konulmuştur. Başındaki deve derisinden dolayı da hiç bir şeyin farkında değildir ya da o deve derisi öylesine sıkmaktadır ki elinden bir şey gelmemektedir. Kandaşlarım; Türk Milleti’nin asil evlatları yıllardır satılan değerlerimize, elimizden alınan kıymetlerimize ağlayıp duruyoruz. Babalarımız, dedelerimiz de ağlayarak bu dünyadan sadece bir ömür götürdüler. Bize, onlardan miras bir yurt kaldığı söylemi aldatmacadır. Aslında kalan çözülmemiş terör sorunu, azınlıklar meselesi, hain yöneticiler meselesi, kaybedilmiş topraklar meselesi gibi dünyanın sayısız derdidir. Bize emanet edilen eldeki yurdu korumak değil, kaybedilen yurtları almak davası olmalıydı. Hatamız, demir dağı eritip saklı yurttan çıkmamış olmamızdadır.Türk Milleti destanlarından ve atalarından, bozkurdu rehber edinmeyi öğrenmeliydi, hainleri vekil tayin etmeyi değil. Bizim esir yurtlar davamız vardı.Bu yurtların yarısı yarı özgür olduğu gün, kalan yarısını unuttuk.Yarı özgür diyorum; çünkü savaşla kurtulmamış kaderine terk edilmiştir bu yurtlar.Asya’nın içlerinde bu gün eski efendisine hizmet eden özgür görünümlü makurt beyinli devlet kırpıntıları doludur.Bizim aramız efendilerimizin kavgasından dolayı açıktır onlarla.Bir yanımız hala esirdir.Mankurt beyinlilerimiz efendilerimiz namına kavgayla meşguldür.Dedelerimiz bize esir yurtlar, esir beyinler bırakmıştır. Bugün Kabardina Balkarya, Saha Yakut, Doğu Türkistan, Kırım, Başkurdistan, Tuva, Tataristan, Karaçay, Gagavuzya, Hakasya, Altay, Karabağ, Taymir, Dağıstan, Afgan Türkleri, Ahıska Türkleri, Arnavutluk Türkleri, Kosova Türkleri, Batı Trakya Türkleri, Bulgaristan Türkleri, Bosna Türkleri, Güney Azerbaycan Türkleri, Finlandiya Türkleri, Makedonya Türkleri, Romanya Türkleri, Yeni Pazar Sancak Türkleri, Suriye Türkleri, Tacikistan Türkleri, Irak Türkleri ya esirdir ya sürgün. Özgür saydığımız devletler bozkurt değil mankurt durumundadır. Türk Milleti’nin özgür devleti yoktur.Bize yol gösterecek bir bozkurt ve gölgesine sığınacağımız bir devlet lazımdır. Bize kalan en büyük miras kurt yasasıdır.Kendi işimizi kendimiz yaptığımız güne kadar başımızdaki deve derisi sıkmaya devam edecek.Düşman kızgın güneşin altında kazınmış ve yolunmuş başımızın ve boynumuza takılmış tahta tekerleğin resmine bakıp çığlıklarımıza şarkı dinler gibi kulak kabartmaya devam edecek. Mankurt yapılmak için çöle bırakılan Türk’ün boynuna kafasını vurarak parçalamasın diye tahta bir tekerlek takılırdı. Her şeyi unutmadan da çıkarılmazdı.Bugün Türkiye “aç hürler esir toklar” ülkesidir.Türk elleri esirdir.Davalarımız unutturulmuş, kaynaklarımız talan edilmiş, ahlakımız- töremiz çiğnenmiş, ve hepsi bizim gözümüzün önünde yapılmıştır.Siyaset makamları çare değil reklam üretir durumdadır.Hepsi birbirinin değirmenine su taşımakta, seçimden önce ne derse desin seçim sonrası hepsi aynı şeyi söylemektedir. Millet meclisi denen yerde bir millet vekili diğerine “Ergenekon’a gideceksiniz” diye bağırıyordu.Şimdi ben ; “bu hangi milletin meclisidir” , “bu hangi milletin vekilidir” diye sorsam yıllardır yaptığımız gibi küfredip rahatlamış oluruz.Ben “hangi Ergenekon’a” diye sormak istiyorum. Kandaşım; Türk olmanın yarın suç sayılacağı, bu gün için şüpheli konumuna düşürdüğü ülkeden ve dünyadan atalarının sesi diyor ki : "Anam hatun, kardeşlerim, gelinim, kadınlarım hep cariye olacaktı, ölenler yolda kalacaktı. Kültegin karargahı vermedi... O olmasaydı hepiniz ölecektiniz...” Bugün Kültegin, yol gösteren bozkurt ya da Ergenekon yoktur. Kandaşım senden başka Türk’ün hiçbirşeyi yoktur. Titre !!! Kendine dön!!!