tiyatro

“Tanrım seninle biraz konuşmak istiyorum.
Yalnız Türkçe konuşabilir miyiz? Üzgünüm, ben Arapça bilmiyorum da. Kürşat dayım senin yalnızca Arapça bildiğini düşünüyor. Ama sen bizim Tanrımızsın ve bütün dilleri bilirsin. Tanrım, ben babamı yanına alışın konusunda konuşmak istiyorum. Kızmazsın umarım. Çünkü senin bu çeşit konuşmalardan hoşlanmadığını söylüyorlar. Ama bu işte biraz aceleci davranmadın mı? Babam biraz daha bizimle kalabilirdi bence. Ama onu yanına aldığına göre, bir bildiğin vardır mutlaka. Tanrı’nın neyi niçin yaptığına aklımız ermezmiş bizim, öyle diyorlar. Senin adına konuşan ne çok insan var Tanrım, hiç dikkatini çekti mi? Yani çekmiştir mutlaka da.. Tanrım ona iyi bak olur mu? Biliyorsun o ticaretten anlamaz. Kendisi mutlaka aksini iddia edecektir ama sen yine de onu ticari bi işte kullanma. İyi bir memurdur aslında. Masa başı bir iş verirsen mutlaka başarılı olacaktır. Özür dilerim Tanrım, işine karışıyor gibi oluyorum ama. Tanrım, o çok iyi bir insandı. Ve herhalde onu cennetine alacaksındır. Bu da benim onu bir daha göremeyeceğim anlamına geliyor. Çünkü ben deliyim ve cennete giremem herhalde. Çok uzattım biliyorum çok uzattım ama hemen bitiriyorum. Son olarak, kendimle ilgili bir şey sormak istiyorum. Belki kızacaksın ama sormak zorundayım.

Tanrım, ben şimdi ne yapacağım?”

(SEN HİÇ ATEŞ BÖCEĞİ GÖRDÜN MÜ? )

Tiyatronun kulisinde bir gün yangın çıkmış.Palyaço haber vermek için sahneye gelmiş.Herkes bunun bir şaka olduğunu sanıp alkışlamaya başlamış.Palyaço uyarmaya devam ettikçe alkışlar daha da hızlanmış.Sanırım dünyanın sonu, her şeyin bir şaka olduğunu sananların yükselen alkışları arasında gelecek.

Søren Aabye Kierkegaard - “ Meseller ”

- evlilik teklifi -

- sayın bayan, benimle sittin sene birlikte olma ihtimalini gözünüzün önüne getirdiğinizde. ki her zaman biliyorsunuz, öyle fit mit olmuyor insan. öyle zamanlar var, allah göstermesin, birimiz diğerini tuvalete götürmek zorunda kalabiliyor. hatta sifonu çekmek zorunda bile kalınıyor. ama benim bu tip çiftlere tavsiyem; olay yerine yine de bakmadan..
+ tatlım, şu evlenme teklifini içine sıçmadan yaparsak bi zahmet. inan bana, daha hayırlı olur. bari bunu yani.
- aslında ben sifonu çeken kişiydim ama neyse. öhm. evet. bak tatlım, bundan sonra hep beni göreceksin. ama iyice düşün yani. hep, hep. hep.
+ tamam.
- hep. ben? en gıcık haller, en fena haller. ben yani. sonra beni gören seni soracak, seni gören beni soracak önce, her şeyden önce. “o nerde, o nerde, o nerde?” hani beraber yaşlanacağız, beraber kilo alacağız.
+ ay kilo almayalım ya böyle fit fit duralım ya.
- fit fit duralım, oğlumuzun adını da artık müfit..
+ ben sana sinir olacak mıyım acaba? evet.
- tamam. yani mesela, bak bi şey geldi aklıma.
+ ah gene mi?
- şimdi ben şunu düşünüyorum. çünkü insanlar kötü zamanları iyice düşünmüyorlar ondan sonra hayal kırıklığı. çünkü mesela bazen öyle zaman olur birimiz ameliyat olur, öbürü altı ay refakatçi yanında kalır. allah göstermesin, öyle bi şey olsa sen de altı ay tuzsuz şeyler yiyebilecek misin bakalım? çünkü bazı yerlerde refakatçiye ayrı yemek çıkıyor, ben o olaya karşıyım bi kere. aman ne güzel be. sen dolmaları götür, bana hortum soksunlar. yani bütün bunların dışında, benimle sonuna kadar var mısın tatlım?
+ varım tatlım.
- benimle evlenir misin?
+ evlenirim tatlım.
- gidip biraz suda yürüyelim mi?
+ yürüyelim tatlım.
- biraz daha brokoli?
+ yiyelim tatlım.
- hayydi bakalım.

hayat arkadaşı Gül Sunal tarafından bir kitap yazılmış.

kitabın adı ‘kemal, hadi gel bi kahve içelim.

ve de kitaptan alıntılanan bir kaç satır:
gitmeseydin, saklambaç oynardık yine evin içinde… saklandığın yerden dakikalarca çıkmaz, çocuklar seni bulduğunda en çok sen bağırırdın heyecandan. sabırla beklerdin nefes almadan, seni bulmalarını, kim bilir hangi kapının arkasında, küvetin içinde, yatağın altında…
gitmeseydin, futbol oynardık salonun ortasında… topu vermemek için ayağıma vurmana, günlerce topallamaya razıyım.
gitmeseydin, vallahi az konuşurdum… sen, gazete-kitap okurken yanında sessiz durmaya çalışırdım…
gitmeseydin, çiğköfte yapardık. “olmuş mu olmamış mı?” diye tavana, duvarlara atmanıza, beni çıldırtmanıza ses çıkarmazdım…
olana razı olup, isyan etmeden beklemek en iyisi!.. tamam…
böyle devam edeceğim…
o varmış gibi…
dolapları onun düzenlediği gibi, eşyalarına dokunmadan, yaşadığı sürece büyük bir özenle koruduğu kostümlerini, aksesuarlarını, belgelerini aynı özenle saklayarak, yatağın ‘sol tarafına’ asla geçmeden yaşıyorum.
o varmış gibi…

mekanın cennet olsun…  

Ne istediğini bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine. Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.

Tereza'yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı? Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. 

Milan Kundera - “ Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ”

Sevmediğin birine asla “seni seviyorum” deme. İçinde olmayan duygulardan varmış gibi söz etme. Kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme. Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme, çünkü birine verebileceğin en büyük acı, aşık olmadığın birini kendine aşık etmekti

Müşfik Kenter