tiksinti

Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. 
Ne işim var burada? 
Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? 
Bu insanlar niçin burada?
Neden yemek yiyorlar? 
Onların var olduklarını bilmedikleri besbelli. 
Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum.
Gerçekten kendi yerimi bulacağım, içine yerleşeceğim bir yere.
Ama benim yerim diye bir şey yok ben fazlalığım.
—  Jean Paul Sartre - Bulantı

“Cahil bir pisliksin”

İnancımızı sizler gibi dünya karşılığında satmadığımız için mi cahil bir pisliğiz?

Bozuk laik sistemi beynimize monte etmediğimiz için mi cahil bir pisliğiz?

Sahte tarih kitaplarının konularını bir koyun gibi araştırmadan kabul etmediğimiz için mi cahil bir pisliğiz?

Din düşmanı olup İngiliz ve Yahudiler'in piyonu olduğu kaynaklarla sabit olan sözde “Kahraman"ınızı kabullenmediğimiz için mi cahil bir pisliğiz?

Dinimizi araştırdığımız, tarihimizi güvenilir kaynaklardan öğrendiğimiz ve siz cahil, örümcek beyinlilere de yanlışları anlatmaya çalıştığımız için mi cahil bir pisliğiz?

Rasulullah ﷺ'in yolundan gittiğimiz için mi cahil bir pisliğiz?

Sizin kirli hayallerinizi süsleyemeyecek Tesettürü giydiğimiz için mi cahil bir pisliğiz?

Yerin dibine batsın sizin tiksinti veren çağdaşlığınız, batı özentisi gençliğiniz, mide bulandıran, özgürlük kısıtlayan sisteminiz!

“Madde 1: Ankara'da deniz yoktur. Deniz kenarında bir kentte bir şekilde bulunmuşsan, denizi seviyorsan, Ankara'yı kısa vadede sevemeyeceksin, hiç kasma. Yine de çeneni kapa, ‘Ankara iyi güzel de denizi yok abi be’ kabilinden düşüncelerini kendine sakla, bu muhabbetleri defalarca kez duymuş olan Ankaralılar pek sevecen davranmazlar, sıcak yaklaşmazlar. Baygınlık verirsiniz. Yapmayın etmeyin gözünüzü seveyim.

Madde 2: Ankara'yı İstanbul ile, İzmir ile kıyaslamaya kalkmayın, bu da sevilmez, Hele İzmir karşılaştırması tiksinti yaratır. Yok kordon vardı yok çiğdem vardı bilmemne.. Gölbaşı'nda denize dökerler adamı allahama..

Madde 3: Ankara'da kış soğuk geçer. Rüzgarı keser, ayazı süründürür. Kalın giyinin, bere ve eldiven edinin; öğlen dışarı çıkıyorsanız ve geç saatlerde dışarda bulunmanız gerekecekse havaya aldanmayın. Coğrafya dersinde karasal iklim için neler söylerdiniz onları hatırlayın. Ya da en iyisi bir gece iliklerinize kadar üşüyün, sonra gece-gündüz sıcaklığı arasındaki büyük farklı anlayın, aynı boku tekrar yemeyin. Ya da yiyin bana ne amk.

Madde 4: Çinçin mahallesi denilen yere gece gitmeyin. gündüz de gitmeyin. İlla gidecem ben gezerim görürüm hoplarım zıplarım’ diyorsanız, en fiyakalı, en pahalı giysilerinizi giyin, telefonunuzu boynunuza asın, cebinize de vazelin koyun öyle gidin. Bilmem anlatabildim mi ? 

Madde 5: Ankara'da deniz yoktur. Alışın

Madde 6: Elektronik malzeme, korsan cd falan arıyorsanız Kızılay'da vakit kaybetmeyin, teknosa arayıp kazık yemeyin, maltepe pazarı'nı öğrenin. 'Ben öğrenciyim abi’ sözünü motto bilin, her alışverişte işe yarar.

Madde 7: Öğrenciyseniz, kendi evinizde kalacaksanız, bir şekilde itfaiye meydanı'na gidin, dibine kadar araştırın, az parayla süper ev nasıl döşenir görün. Ya da beni çağırın göstereyim. (!)

Madde 8: Atakule'de bir halt yok, boşuna meraklanmayın, Çankaya'ya sırf Atakule için tırmanmayın. Ha eğer 'ben illa bozkır manzarası görecem edecem’ diyip de gidecekseniz, hemen aşağıdaki botanik parkına da uğrayın.

Madde 9: Ankara'da deniz yoktur. Deniz aramayın.!

Madde 10: Metro'ya girin, kaybolun, ama alışveriş yapmayın.

Madde 11: Odtü, Bilkent, Hacettepe yahut Başkent üniversitesi öğrencisi iseniz, araba almayın, otobüs ve servisi tercih edin. Eskişehir yolunun her sabah yaşadığı tıkanıkta tuzunuz bulunmasın. Sizin yüzünüzden sınava geç kalmayayım. Lütfen.

Madde 12: Banliyo trenleri güvenlidir, çekinmeyin kullanın. Sincanlı ezik büzük gençlerle muhatap olmayın.

Madde 13: Kaybolursanız kimseye asla ve kat'a yol sormayın. Sorduğunuz her yüz kişiden kırkı gitmemeniz gereken yönü, otuzu bambaşka bir tarafı gösterir, kalan otuz da bilmiyorum abi ben buraların yabancısıyım der. Karanfil sokak'ta sağlık bakanlığı nerede diye sorarsınız, adamı Kocatepe Camii'ne çıkarırlar, yapmadıkları şey değildir. Harita edinin.

Madde 14: Odtü'lü değilseniz, Odtü kampüsüne girmeniz, Alcatraz'dan kaçmanız kadar meşakkatli bir meseledir, bunu bilin. Israrcı iseniz, risk alın ve güvenpark'tan kalkan Odtü minibüslerinden birine binin, kampüse girişte kimlik soran görevli minibüse girdiğinde, kendinizden emin bir şekilde adamın gözlerine 'sen benim kim olduğumu biliyor musun’ bakışı atın. işe yarayabilir.

Madde 15: Ankara'da deniz yok. Yok ulan işte, yok!

Madde 16: Ulus pek sevilen bir yer değildir. Eski meclis binasının burada bulunması Ulus'u güzel kılmaz. Zamanla göreceksiniz ki, Ulus'u hiçbir şey güzel kılmaz, kılamaz; olabilemez. Ulus'tan ve arka sokaklarından uzak durun.

Madde 17: En popüler buluşma mekanları olan Kızılay Avm ve Dost Kitabevini'ni öğrenin.

Madde 18: Tunalı hilmi caddesi demeyin. Bizler -muhtemelen hilmi'nin güzel bir isim olmadığını düşündüğümüzden dolayı- direkman Tunalı deriz. Siz de Tunalı diyin.

Madde 19: Ankaragücü taraftarı çirkef ve kalabalık, Gençlerbirliği taraftarı az sayıda ve enteldir. Kalabalık bir Ankaragücü taraftar grubu görürseniz sakının. Laf atarlarsa karşılık vermeyin. Tek kişi bile olsa, iki dakika içersinde sürüyle adam toplayıp peşinizden koşturabilir, yakalarsa belanızı sikebilir. Büyükşehir Belediyespor'un taraftarı yoktur (gerçi artık yok öyle bi takım), olduğunu iddia eden olursa gülün geçin.

Madde 20: "Boş yere ağlama, kalbini bağlama, Ankara kızlarına” şarkısını öğrenin, sık sık söyleyin. 

Madde 21: Ankara'da en güzel mevsim sonbahardır. Tadını çıkarın.

Madde 22: Trafikte taş düşemez ama milletvekili çıkabilir. Kırmızı ışıkta sizi bekletebilir. Hazırlıklı olun.

Madde 23: Gazi Üniversitesi'nin iibf (iktisadi ve idari bilimler fakültesi) dışındaki bir fakültesine gidecekseniz temkinli olun, eli tespihli takım elbiseli tiplerle saçınız, sakalınız, küpeniz üzerine bir konuşma yapmaya hazır olun. Adamlarla papaz olmayın.

Madde 24: Gece ondan on birden sonra sokaklarda kimseciklerin kalmaması normaldir, kimyasal bomba neyin atılmamış, insanlar sığınağa kaçarcasına bir anda ortalıktan kaybolmamışlardır, olağan bir durumdur bu. Sakin olun, panik yapmayın.

Madde 25: Deniz yok işte amk.“

alıntıdır.

Bir kimse köle doğduğu için suçlanamaz, ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliğini haklı bulan ve onu öven bir köle, haklı olarak öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir..
                                                                                -Vladimir Lenin

Önemli olan uzun yaşamak değil ki; uzunluğunun hiçbir anlamı olmadığını yaşlıların büyük kısmının gözlerindeki o hüzünlü, saydam, kızgın, aynı zamanda küskün ve donuk bakışlardan anlamak mümkün.
Ölmek üzereyken, sahip olmak için çabaladığın hiçbir madde artık umurunda olamayacak, sahip olamadıkların belki, ama sahip oldukların kesinlikle değil. Yaşanamayanı arzuluyor olacaksın, gerçekleşmemiş olanı, var olmamış olanı; gizem uyandıran o mistik, acımasız, dayanılmaz bir tiksinti uyandıran, düşündükçe hayal kırıklığına uğramana neden olan o şeyi, illüzyonu, sahneyi, hayatı. Hiç yaşamamış olsaydın -belki başka bir yüz, bin, milyon yılda- gerçekten yaşama imkanın olurdu. Bu seferki kayıtlara geçmesin istersin.

Milliyetçilik bir hastalıktır. İnsan ırkının kızamığıdır.
Eğer bir adam bir marşa ayak uydurup emir altında neşe içinde yürüyebiliyorsa, benim gözümde beş para etmez.
Kendisine yalnızca bir omurilik yetebilecekken yanlışlıkla kocaman bir beyin sahibi olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir.
Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum.
Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi…
Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.
Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.
Yalnız bir pasifist değil, militan bir pasifistim. Barış için savaşmaya gönüllüyüm.
İnsanların kendileri savaşa gitmeyi reddetmediği sürece hiçbir şey savaşı durduramaz.
İnsan savaş gibi inanmadığı bir şey için acı çekeceğine, barış gibi inandığı bir dava uğruna ölse daha iyi değil mi.

Albert Einstein

16 yıllık yaşamım boyunca -ki keşke bu yazıyı yaşım biyolojik olarak biraz kemale erince yazsaydım çünkü 16 yaşındaki bir kız ne yazabilir? Ne görmüş ne geçirmiş olabilir? diye düşünebilirsiniz.Ama değil bir gün birkaç saat içinde hatta birkaç dakika içinde ne olacağını bilmiyorum/ruz. Açıkçası bunları söylemeden yok olmayı göze alamadım.-  hayatımın anlamını aradım. İlkokul yıllarımı silip atarsak son 2-3 yıldır hayatın anlamını sorgulamaya başladım. Herkes gibi değildim. Sorguladım. Bitmek bilmeyen sorularım vardı. Sorguladım. Bitmek bilmeyen cevaplar istiyordum. Sorguladım. Bu yazı,bu yazıdan önce yazdığım tüm yazılar. Hiçbiri. Hiçbiri bir ergenlik bunalımı sonucu yazılan yazılardan değil. Çünkü ben bunalım kendisiyim. Sevgilim terk etti diye yazmıyorum bunları,sevgilimi terk ettim diye yazmıyorum,ona küstüm,buna kırıldım diye değil bu yazılar. Ben bunalımın ta kendisi olduğum için. Bunalım kendimden bir parça olduğu için. Benim gibi düşünüp benim gibi yazan insanlara eninde sonunda ne olduğunu bildiğim için. Bir tımarhane’de soluk almamak için normalmiş gibi davranmaya çalışırken,ruhumun çektiği acıyı gizlemeye çalışırken, benim gibilere ne olduğunu bildiğim için işte.

Benim gibiler?

Benim gibiler altın vuruş yapmak,hayat denen bu oyunun kurucusu sanki kendileriymiş gibi davranıp oyunu canları isteyince sonlandırmak isteyen zavallılar.

Benim gibiler çok düşünenler.

Benim gibiler erken yaşta -biyolojik olarak- tarifi olmayan acılara maruz kalanlar.

Benim gibiler en büyük acının kendilerinde olduğunu düşünmeyen ama acılarını da yok saymayanlar.

Benim gibiler başka birinin kendilerine acımasından tiksinti duyanlar.

Benim gibiler anlatmayanlar,anlatamayanlar.

Benim gibiler sırf o beyinlerini,ruhlarını kemiren histen kurtulmak için başkalarına derman olmayı seçenler.

Benim gibiler yara saran,yarasına dokunulmayan kişiler.

Benim gibiler kimsenin yardım edemeyeceği kişiler.

Bu yüzden tımarhaneye tıkılan,antideprasan dayanan kişiler. Benim gibiler..

Asla ‘bencil’ ‘başkalarına yardım etmeyen’ insanları anlamadım. Anlayamadım. Böyle var olmaya programlı olduklarını da düşündüm bunu seçmiş olduklarını da. Eğer bunu kendileri seçtiyseler neden bu yolu seçmişlerdi? Madem onlar bunu yapabiliyordu ben neden onlar gibi değildim.

Bir insana ‘hiç’ olduğunu söylediğinizde size kaşlarını çatarak,öfkeden ateş saçan gözleriyle bakıyordu. Peki ben? Ben neden bunu başımla onaylıyor ve buna gocunmuyordum? Ben neden hiç olduğumu kabullenmiştim? Neden bu dünya üzerinde hiçbir işlevimin olmadığını kabullenmiştim? Başarının bizi bir yere götürmeyeceğini kavramış,salmıştım her şeyi? Neden? Neden onlar gibi değildim? Neden beni,benim gibileri toplumun gerisine atıyorlardı? Neden kabul göremiyorduk biz? Düşünmemizi istemiyorlardı çünkü. Benim gibi,bizim gibi olanları sevmiyorlardı. Duymak istedikleri şeyleri söylemiyorduk. Dilimizin bir ayarı vardı ama o ayar onları memnun etmiyordu. Konuşmamızı isteseler susuyor,susmamızı istediklerinde konuşuyorduk. İstemiyorlardı bizi. İstemiyorlardı vesselam.

Sonra biz bu hayat oyununda,bozuk elemanlar olarak,bu oyunun bozuk’ları olarak ‘normal’ -miş gibi davranmaya başladık. Bazen ne kadar can yakarsa yaksın onlardanmış gibi davrandık. Kendimizi düşünüyormuşuz gibi,bencilmişiz gibi,amaçlarımız varmış gibi,bu oyunu oynuyormuşuz gibi,hiç değilmişiz gibi.

Bu yazının sonu nereye gidecek bilmiyorum. Bu yazıyı neden yazdım bilmiyorum.Bu yazıyı okuyanları ilk paragrafta büyük bir beklentiye sokup,son cümleyi okuduklarında hayal kırıklığına uğrattığım için üzgünüm.

Ama daha önce hiç bu saatte (öğlen 12) yazı yazmamıştım.

Konunun dağıldığı yeri benim yok olduğum an gibi düşünün. Son sözümü söyleyemeden,gereken açıklamayı yapamadan ölmüşüm gibi. Böylesi hayal kırıklığının dozunu düşürecektir.

İyi günler efendim.

Sancılarımdan sevgilerle.

Otobüs durağına gittiğimde her sabah karşılaştığım bir abi vardı. Allahın gücüne gitmesin ama çirkindi ve çok itici bir tipti. Ayrıca da kıyafeti pek bir zevksizdi. Ben bu abiyi bir yerden sonra her sabah görmeye başladım. Her sabah, düşünün yani. Bir yerden sonra benim sinirim bozulmaya başladı. Gideceğim yolu değiştirmeyi falan düşündüm ama en kısa yoldan da vazgeçemedim. O yüzden sürekli karşılaşmaya göz yumdum. Daha sonraları önceden birkaç kez karşılaştığım bir genç ile karşılaşmaya başladım. Saçları kıvırcıktı ve kıyafet olarak ilgi çekiciydi. Onunla da okuldan bir önceki durağa kadar (son durak+1 durak demek bu) gittim bir gün. Bu kadar tesadüf beni baya şaşırttı. Sonraki gün onu bekledim nedensizce. Görmedim. Aradan 2 gün geçti. Yine yoktu. Nedense görmem gerekiyormuş gibiydi ama yoktu. O abi vardı. Yine bir tiksinti hissettim. Ama o an bir şeyin farkına vardım. Ben ikisini de sıklıkla görüyorum, aynı istikamete gidiyoruz. Sırf görünüşü iyi diye yolunu gözlemem veya kötü diye durak değiştirmeye kalkmam kendimden iğrenmeme neden oldu. O an abiye bir kere daha baktım. Bu kez bir arkadaşıyla konuştuğunu gördüm, ilk kez onu biriyle konuşurken görüyordum. Mutlu oldum. Güldüm. O günden sonra her abiyi gördüğümde mutlu olurum, görmediğim zamanlar ise hafif bir merak uyanır içimde.

Deneysel hakaretler #1

“Yıkık dökük bir sanat çalışması gibisin. Post modern bir geri duruş hali. Açıklanamaz renk ve malzeme kullanımları. Değişken monologlar. Tanrı değil de tembel bir serseri yaratmış seni. Anlamsız ve alakasız. Ucuz bir resim kağıdına karalanmış renkler cümbüşü. Rahatsız edici bir görüntü. Tiksinti dışında uyandırdığın bir duygu da söz konusu değil. Söylemlerimin farklı oluşu seni şaşırtmasın, ben sana başka türlü küfür etmeyi deniyorum. Tıpkı senin istediğin gibi. Sen farklı olduğuna inanıyorsun, sıradışı olduğunu sanan bir başka aptalsın. Kendin olmakla yetinemiyor, boyalara bulanıp insanlara ne kadar nefes kesici olduğundan söz ediyorsun. Görmüyorsun, gerçekten göremiyorsun. Uyan ! Gözlerini aç ! Mide bulandırıcı olmaktan öteye gidemiyorsun. ”

Neden ‘biri’ olmaya zorlanıyoruz ki veya zorluyoruz olmak istemeyenleri, ‘biri’ olmak ile ilgilenmeyenleri? Neden olmak istediklerimizi ve düşlerimizi köşede unutup, başkası olmaya mecburmuşuz gibi oynuyoruz oyunu? 

Yaşamdaki gerçeklerimizi, ıssız bir surata göstermeyi, senin gerçeklerini tanımayanların düşlerine edepsizce el uzatmayı, neden yapıyoruz, neden yaşıyoruz bunları? Ya düş dünyamızda mutluysak, ya senin ilgilendiklerinin ve ‘yaşamak’ diye ima ettiklerinin benim dünyamda karşılığı yoksa? 

Senin sunduklarından birini baskıcı tutumun ile seçip özgür olmayı istemiyorsam, ya mutluluk tanımını beni iyileştirme etiketiyle önüme sürdüklerinin arasında bulamıyorsam? Kendini, kendi gerçeklerinin doğruluğuna inandırman sonucu yüreğinden yüzüne doğru ahlaksızca hücum eden sahte kaygılı tavrını görmek istemiyorsam, bunu yapmandan nefret ediyorsam?

Kabuğuma uzattığın cehalet kokulu ellerini kesip biçmiyorum diye neden her seferinde benim dünyamı sallamaya uğraşıyorsun? Şu soluk bedenim ile bir doğduktan sonra sizin ütopyanızdan ürküp içime gizlenen derin kimliği neden dışarı çıkmaya zorluyorsun? 

Ya mağarasında mutluysa, senin mutluluk tanımına gerek duymuyorsa ve inanmıyorsa? Ya çevresinde durmaksızın dolanan kimliksiz koyu gölgeler biçimindeyse dünyamın bahçesindeki volta atışların, elini arkanda kavuşturup sabırsız bekleyişlerin, kendinden emin sivri düşüncelerin?

Kesintisiz nefesler alıp vererek hiç ayrılmadan bekliyorsun, bir dünya suçlusunun hapishanesinden kaçması korkusu ile. Evet dünya suçlusu, çünkü senin yasalarında ‘biri’ olmayı seçmemek, yaşamın boyunca çevrene dört gözlü bekçiler atanması demek. Belki sizin bekçileriniz ile yüzleşmeye gerek görmeyecek kadar kibirlidir veya sizin mutlak doğru yargılamalarınızı duymak istemeyecek kadar tiksinti dolmuştur. Senden biri olmak zorunda mı o da?

Dokunmak, tatmak, koklamak ve diğer tüm duyularını bulmuşsa birkaç antika anı içerisinde veya eskimiş bir şarkının aksak ezgilerinde? Senin korktukların, yasalarında ruh idamı ile cezalandırdığın şeyler ya onun dünyasında yegane sevebildiği şeyler ise? 

Zenginliğini ve tüm varlıklarını ağzıma doğru uzatıp beni kusturmasan, beni küller ile baş başa bıraksan? Yasalarını o belirlemedi ve o, senin krallığına gelmeyi de istemedi. Kendisi dilenci olmayı seçiyorken neden onu savaşçı olmaya zorluyorsun? Bitkin halini, ince kollarını ve ölü bakışlarını görmüyor musun? Senin dünyanda aç kalmış bir zavallıyı oynayabilir ancak, çünkü isteksizlik kokusu yayılıyor her adımının ardından. Biraz bıraksana. Titrek sesi ile okuduğu ağıtı duymuyor musun? 

Hiç saygın mı yok, kendini oyuna fazla mı kaptırdın?”

beni terk ettiği gün en donanımlı hastanenin aciline koşup “ağır yaralıyım, ölüyorum” diye acıyla feryat ettim. insanlar bana hayretle bakıyorlardı. hiçbir yerimde kan yok, kesik bir uzuv yok, patlamış bir burun ya da kaş yok, sivri veya kesici bi alet saplanmamış, üstüm başım gayet düzgün ama yüzümde acının resmedilişi. anlam veremiyorlardı. görevliler yanıma yaklaşıp neyim olduğunu sorduklarında “iç kanama” dedim. “içim kanıyor. durmadan. ben de kanıyorum, ona. sürekli. neden?” diye bağırdım. sonrasını hatırlamıyorum. o kadar öfkeye ve acıya vücudum dayanamamış olacak ki düşüp bayılmışım. gözlerimi hastane odasında açtığımda başucumda serumumu değiştiren hemşireye “geçecek mi?” diye sordum. “ameliyatı falan var mı bunun? söküp alınabilir türden mi? kötü huylu mu yoksa?” dedim. muhtemelen deli olduğumu sanıyordu o da, girişte feryadıma kulak asmayan onca insan gibi. “henüz neyiniz olduğunu bulamadık, yani tetkikler sonucunda tüm tahlilleriniz temiz. sadece sağlam bi sinir krizi geçirmişsiniz. biraz da düzensiz beslenme sonucu bitkin düşmüşsünüz. sakinleştirici ve serum verdik. sizi hastanemizin psikiyatrına yönlendireceğiz. şimdi biraz dinlenin.” dedi. bir haftadır doğru düzgün bir lokma geçmemişti boğazımdan. çünkü ona ulaşamıyordum. dün gece ulaşmış ve boyumun ölçüsünü almıştım. “hala neden usanmadan arıyorsun? bittiğini görmüyor musun? ben artık…” devamını iç sesimle dahi tekrarlayamıyorum. başka bir kadın, olası ihtimallerimin arasında yoktu. hiç beklenmedik bi saldırıydı bu. orantısız güçtü. o kadar ağır bir darbeydi ki ve bir saate yakın süre zarfında o kadar kıvrandım ki, kesinlikle öleceğimden emindim. acile gittim. çünkü Rina’m vardı. ben ölürsem ağlayacak tek insan. ve ağladığında kabir azabımın ikiye, üçe, beşe, belki bine katlanacağı kesindi. kendimi düşünmüştüm bi bakıma. dün geceyi hafızamda yoklarken odamın kapısı açıldı. Rina'ydı gelen. şaşırmamıştım. gözleri yaşlı ve şişti. muhtemelen onu aradığımdan beri o iki minik çeşme durmak bilmemişti. işte azap bu. yeniden başlıyoruz. bu tür acıların vücuttan talep üzerine alınabilmesi gerekirdi Tanrım. 
“daha iyi misin Mavi’m?" 
"odaya girdiğin andan beri, evet. arkanda saklamaya çalıştığın şey mavi papatyalar mı?” dedim zoraki bi tebessümle. kaburgalarımın ezildiğini ona hissettirmemeye çalışsam da faydasızdı, Rina benim içimde doğup büyüyen, içimi benden iyi bilen kadındı. 
“ne sanıyordun güzelim. bunlar çok güzel kokuyor, sana vermekten her an vazgeçebilirim” dedi burnuna götürerek papatyaları. sonra birden onları kucağıma bırakıp bana sımsıkı sarıldı. bi an içimdeki acının yanlışlıkla onun vücuduna nakil olacağını, bi karışıklık olup iç organlarımızın o düğüm esnasında yer değiştireceğini düşünmedim değil. işte gerçek sarılma buydu. sanırım iç sesimi duymuş olacak ki “evet kadınım, her zaman söylediğin gibi; gerçek bir sarılma, şiirdir.” dedi gözlerindeki yaşı bluzunun koluna silerken. bana inanan tek insandı, her konuda, kuşkusuz. beş dakika içinde kıyamet kopacak, desem kelime-i şehadet getirirdi bana sarılarak. 
bi süre sustuk. sonra elini sol göğsümün az aşağısına getirip “hala kanıyor mu?” diye sordu. “evet” manasında başımı salladım. o narin eli buz kesti bir anda. “aslında sen bunu söylediğin andan beri benim de içimde sıcak, yapışkan bi sıvının taşacak biçimde düzensiz doluştuğunu hissediyorum. sanki kendi kanımda boğulacağım. boğazıma dek varacak o kan, soluk borumu tıkayacak” dedi. yine yaşadığım acıyı ve tuhaf ruh halini en iyi o tezahür etmişti. bazen yazar hangimiz anlamıyordum. kitabı çıkacak olan bendim. gerçi kitabın adı Rina idi. yani kitap, yazardan daha iyi anlatıyordu yazarı. 
saçlarımı ensemden çekip sağ omzuma doğru getirdi. yanımdaki sandalyede oturan o naif kadının, Rina'mın dizlerine dek uzanıyordu saçlarım. parmaklarıyla taradı. ben az önce söylediklerinden sebep tıkanmış, konuşamıyorken o konuyu değiştirdi;
saçlarından uzak kaldığımda ayakta duramıyorum ben. bi daha acile geleceksen ya da başka bi cehenneme gideceksen de bensiz gitme. biliyorsun ki beni hayata bağlayan kafa derinden çıkan şu simsiyah, gür halat. aptal. beni uyandırmadan o evden çıkmayı nasıl başardın?" 
cevap vermek için ağzımı açtığım sırada beyaz önlüklü, orta yaşlı bi adam içeri daldı. tıp literatürüyle saçma sapan konuşup beni çileden çıkarmasına ramak kala sadede geldi ve psikiyatra gitmem gerektiğini söyledi. o esnada Rina'nın adama bakışlarını görüp kahkaha atmamak işten bile değildi. adam o yersiz kahkahamın ardından iyice emin oldu psikiyatra gözükmem gerektiği konusunda. bunu yüzünden okuyabiliyordum. ama Rina'nın her an adamın üzerine atlayacak vahşi bi hayvan gibi öfkeli bakışları, o sempatik mimikleri, ah! en acılı anımda bile kahkaha attırmıştı bana. ben kahkaha attıktan sonra Rina'nın yüzü gevşemiş, sıcak da bi tebessüm konuvermişti. 
doktor ne dediyse "tamam” dedim, “hıhı, evet, peki, anlıyorum” gibi tasdikleyici sözcükleri de esirgemedim. en son serumum bittikten sonra kalkabileceğimi söyleyip çıkıp gitti ahmak adam. Rina “ne yapacaksın peki” der gibi bakıyordu. bi süre sustum ama o bakışlara fazlaca kayıtsız kalamadım. “ölene kadar yaşayacağım” dedim. omzuma ufak çaplı bi yumruk attı. “peki” dedim. “yaşayacağız?” başını yukarı aşağı salladı. ardından o mükemmel papatyaları burnuma doğru uzattı. “sen bunları koklayadur, benim acil sigara içmem lazım.” ben cevap dahi veremeden tarifsiz bi gerginlikte çıktı odadan. saatler geçti, yoktu. saatler. ve saatler. en azından benim dünyamda. çünkü odadaki duvar saati henüz yirmi dakika geçtiğini söylüyordu ısrarla. biraz dalmışım, gözümü açtığımda normal insanların dünyasında da Rina gideli saatler, yani iki buçuk saat geçtiğini gördüm. benim dünyamda asır geçmiş gibi hissettim. elim telefonuma gitti. Rina'yı aradım, ulaşılamıyordu. beni hasta yatağımda böyle telaşlı bıraktığı için ona kızdım. henüz bitmemiş serumu kolumdan çekip çıkardım, dışarıya fırladım. bahçede yoktu. gücüm yoktu. sevdiğim adam artık yoktu. filmin sonuna mı geliyordum? eve gittim. orada da yoktu. polisi arayacaktım ama o adamlara güvenmiyordum. Rina'yı yıllar önce, çok yıllar önce terk etmiş ve anıldıklarında Rina'nın her defasında tiksinti yaşadığı ailesini arama fikrini zaten hemen savuşturdum aklımdan. peki ya ne yapabilirdim? çok geçmeden kapı çaldı. Rina'yı umarak hızla açtım. karşımda iki polis duruyordu. iyi de ben bu adamları aramadan, telepati yoluyla falan mı çağırmıştım? ne işleri vardı benim kapımda. meraklı bakışlarımı cevapsız bırakmadılar, sağ olsunlar. Rina'nın adı ve soyadı geçtiğinde kaburgalarımın bu kez birden yerlerinden sökülüp boğazıma desenler oluşturacak şekilde battığını hissettim. adamlar şaşkın değildi, görmüyorlar mıydı acaba tüm bu kemikleri. ben yaşadığım acının gerçekliği üzerine yemin edebilirdim. “ne olmuş ona??” diye sordum güç bela. az önce semtimizin karakoluna teslim olmuştu. ama neden? ne yapabilirdi o zarif, sessiz, ürkek kadın. “cinayet” dediler. dizlerimin üzerine çöktüm. yalandı bu. gerçekten ölmek üzere bir kadını yalanlayan doktor, hemşire ve şu an gözlerinin önündeki ölümü göremeyen polisler, hepsi yalancıydı. Rina ve cinayet, aynı cümlede bile iğreti duruyordu. beni görmek istediğini söylediklerinde kaybolan ya da yerlere dökülen gücümü toparlamaya çalıştım. kollarımdan tutup kaldırdılar. “peki” dedim yutkunarak ve devam ettim “kimi?” duyduğum isim sonrasında istem dışı istifra ettim apartmanda. polisler tiksinerek birkaç basamak uzaklaştılar benden. biraz olsun sakinleştiğimde “nasıl” diye sorabildim. polis otosundaydık ve fazlaca tedirgindim. kekeleyerek sorabilmiştim. ya da soramamıştım. muhtemelen zihnimde yankılanmıştı o soru. ağzımı açmamıştım. onlar da elbette duymamıştı. karakola vardığımızda ve beni Rina'yla görüştürdüklerinde ilk kez ona sarılmak konusunda tereddüt yaşadım. çünkü son sarılışımızın ardından hayatının hatasını yapmıştı, benim yüzümden. aptal bi iç kanama yüzünden. aptal bi ihanet yüzünden. o hiç tereddütsüz sardı beni, dayanamadım, sarıldım. “nasıl?” dedim. bu kez ağzımı açmıştım. titriyordu, çok korkmuştu. “senin için kanıyordu, onun yüzünden. ben de onun dışını kanatmak istedim. çok kanatmak. ölene kadar yaşadı o da. işe gitmek üzereydi, durağa yaklaşmışken seslendim. sizin ilk buluştuğunuz o köhne ve yıkılmış parka ilerledik. onu niye çağırdığımı sordu defalarca. işe geç kalmak üzere olduğunu tekrarladı.” o anlattıkça ben kafatasımı parçalamak istiyordum. eğer sarılmıyor olsaydık çoktan düşmüştüm yere. kulağımdaki fısıltıyı dinlemeye devam ettim. “çok terliyordum Mavi’m. çok korktum. ama sana bunu yaptığı için aynısını yaşasın istedim. şairin dediği gibi, ona bir şey olsun istedim. ben, ölsün istedim. bi ara gitmek için arkasını döndü. o sırada yaptım hamlemi. evden çantama attığım meyve bıçağının onun boğazında gezerken çıkardığı sesi duymalıydın. rahatlattı beni. ama ben kötü bir insan değilim. ben…” artık hıçkırıklara karışan kelimeleri tükenmişti. sevdiğim adamı öldüren dostuma sarılıyordum. iki akıl hastası dost. polisler bizi ayırdığında ve benim artık eve gitmem gerektiğini söylediklerinde bu kez emindim iç organlarımızın yer değiştirdiğinden. o hastanede. sarılırken. kalbimi ona defnetmiştim muhtemelen. öfkemi, acımı, hüznümü… bu kadar yükü kaldıramayıp patlamıştı o da. acile gitmesem benim yapacağım gibi… kulağıma söylediği son şey olmuştu;
ölene kadar yaşayacağız demiştin, ben öldürene dek yaşadım, affet Mavi’m. beni affet ve papatyalara iyi bak.

-Mavi Tuğba Karademir

Ahmet Erhan tiksinti şiirinde şöyle diyor :
“ şimdi odama bir dünya haritası astım o günden beri kusuyorum bakıp bakıp kusuyorum”

çirkin olma hakkı

*bu yazı yıllar evvel ekşi sözlük’de ihtiyar maria tarafından yazılmıştı. silinmeden kaydetmeyi iyi ki akıl etmişim.

bilmediğiniz bir şeyi söyleyecek değilim. belki sadece kadınlar için değil ama en çok onlar için, hep onlar için “güzel olma/kalma zorunluluğu"nun tüm cinsiyet ilişkilerinde, tüketim alışkanlıklarında, yaşam tarzı oluşturma pratiklerinde, hayatın tam ortasında oynadığı baskın rolün herkes zaten farkında, güzellik algısının da inşa edilir, yaratılır, üretilir bir algı olduğunun da öyle.

yine de söylemek istiyorum. bağırmak istiyorum hatta.

spor salonları, estetik klinikleri, alışveriş merkezleri, epilasyon merkezleri-ağda salonları, kuaförler, kozmetik reyonları, parfümeriler, bijutericiler, ıvırlar zıvırlar arasında bitmek bilmez bir tüketim döngüsü içinde çıldırtılmış ve yolunmuş tavuklara döndürülmüş kadınların kendi bedenlerinden nasıl nefret ettirildiği kimlerin umurunda cidden? merak ediyorum. kimin bu hapishane hayatından canı cidden yanıyor? kim hayata farklı bir bedenle göz açmış olmayı ölesiye istiyor? peki kim kadını seçilebilir kırmızı bir elmadan farksız görmüyor? reklâmlarda, dizilerde, filmlerde, pornolarda, internette gördüğü estetik harikası seks bombalarına bakıp çevresindeki "ucube"lere kimler acımayla karışık bir tiksinti duyuyor?
siz ve biz. herkes. hepimiz.

herkesin kulağına kulağına, beynine beynine bağırmak istiyorum; bedenimden hoşnut olmayışımın nedeni, beni bu kendiyle küslük hissine ikna eden, beni buna mecbur bırakan, şu yaşımda hâlâ kuaförlerden beri gelemeyişimin nedeni laftan anlamaz vücudum, saçlarım ya da koca burnum ya da göbeğim değil, kollarımdaki tüyler ya da özensiz kıyafetlerim değil, saç boyamayı reddeden annemi her görene "aaa, kocamışsın sen, yaşlanmışsın!” dedirten salakça itki beyaz saçları değil. sadece siz erkeklerin değil, siz kadınların da bizatihi tanımlamaya çok heveskâr olduğu o malum “kadın olmanın gerekleri” zırvası. “yok, topuklu ayakkabı giymeyene kadın denmez”, “vay, türbanlı kadınlar maymuna benzer”, “öyk, kolları kıllı kasiyer kızlar!”, “kadın dediğinin burnu fındık, ağzı kahve fincanı”, “aman, eşeğin boku, devenin götü.” lanet girsin yahu. doğal seçilimi, cinselliğin biyolojik gerekliliklerini hatta hormonları bu adaletsizliğe alet eden herkese de lanet girsin artık.

bakımsız kadın olma hakkım, güzel olmama hakkım, göze hoş gelen olmama tercihim, kendime özen göstermeme özgürlüğüm, paspal ve pejmürde kalma hakkım, kadınlık rollerini elimin tersiyle itme özgürlüğüm, iğrenç beden faşizminizi yok etme, cinsiyetçi algılarınızı yerle bir etme, “kadınlık”/“erkeklik” şablonlarınızın üstüne çıkıp bağıra çağıra tepinme hakkım tanınsın, saygıyla karşılansın istiyorum. kendim olmak istiyorum. herkes de kendisi olsun istiyorum. dış görünüşe “literally” önem vermeyen insanlarla olmak istiyorum. onlar çoğalsınlar ve bir ‘çirkinlik ideolojisi’ yaysınlar istiyorum topluma. birisi beni sevsin diye, yolunmuş tavuk olmak istemiyorum, diğer yolunmuş tavuklarla rekabet etmek istemiyorum, kendimi dönüştürmek istemiyorum, sadece adriana lima isminin bile çağrıştırdığı her şey, onu var eden tüm ideolojiler, tüm düşünüş biçimleri, tüm inşa edilmiş görsellik kriterleri yerle bir olsun istiyorum, bedenimi pazarlamak istemiyorum, bütün bunlara mecbur bırakılmak istemiyorum, güzellik göreceli bile olsun istemiyorum, “güzellik” mefhumu yok olsun istiyorum, çirkin oluşumu feministliğimle, evde kalmışlığımla, iticiliğimle bağdaştıranlarla aynı gezegende bile var olmak istemiyorum ben. çirkin olma hakkımı geri istiyorum sadece. bu hissi anlayan, yazdıklarıma hak veren insanlar çoğalsın istiyorum. bunları yazmış olduğum için çirkin olduğumu düşünmenizi ve bunu düşündüğünüz için sıkıntı duymayı istemiyorum. herkes birden değişsin istiyorum galiba. normal normal yaşayalım gidelim istiyorum.

çok şey istemiyorum bence.

Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü seçenek arasında gidip gelirler; ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir; ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır.
—  Schopenhauer
Buraya yazmam için kız veya kadın olmam gerekmez. Ben bir insanım, ve cinsimden nefret eden bir erkeğim. Artık nefret bile değil tiksinti oldu bunun adı. Hapishanede olan kız babalarına sesleniyorum. O karaktersizlere öyle şeyler yapın ki 'beni yakın' diye haykırsınlar. Ama her gece tekrar tekrar ölsünler !

Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız. Hatta yaşamdan öyle kopuğuz ki, gerçek “canlı hayata” karşı adeta tiksinti duyuyor, bize hatırlatılmasına dahi katlanamıyoruz. Öyle bir hale gelmişiz ki, gerçek “canlı hayat” bize adeta bir iş, bir ödev gibi görünüyor, onu kitaptan öğrenmeyi yeğliyoruz. 

Dostoyevski