tarihi-eser

esasında nurten abla bir zamanlar tarihi eser gibi kadındı. nefis boynu, mavi gözleri vardı. belindeki kıvrım, louvre müzesine yakışırdı. sonra üstünden bir adet ‘kendine iyi bak’, bir adet de ‘hoşçakal’ geçti. evi yandı, babası öldü sonra, kredi kartları patladı. patlayan kredi kartlarından biri ile kokain çizmeye başladı. kafası yüksek, kendisi 1.62 idi. yere yakın, dünyaya çok uzaktı. ben onu hep koşuda geride kalan atlara benzetirim. ganyanı düşük, hayal kırıklığı yüksek…şanssızdı, pek şanssız bir kadındı. doğru sokağı hiç bulamadı, adresi sormayı denedi, doğru insanı bulamadı. öldüğünde ayakkabı numarası ile yaşı aynıydı. nurten abla tarih oldu, hüznünden eser kalmadı. 

“Sakladım bir nebze de olsa yaralarımı,üzeri tozlarla kaplı tarihi eser bir sandık gibi gömüldüm çıkamadım,yüreğim,ciğerim yer yüzünde olsa da ruhsuz kaldı bedenim.”

people are strange when you're a stranger

Tarihi eserlerin iadesi ve kaçırılmasıyla ilgili diyeceğim bir şeyler var. Yurtdışında bizim topraklarımızdan sökülüpte binbir türlü dalavereyle götürülmüş eserleri görmek için müzelere girdiğimde hiddet dolup taşıyorum, hatta bir keresinde bir ingiliz arkadaşın Ashmolean Müzesi'nden bahsederken bir cümlesinde ‘Mısır ve Türkiye'den getirilen eserler’ dediğinde sinirle 'ne getirmesi be çaldınız’ diye kavgaya tutuşmuştum. Bugünse bir gazetenin ekinde Pergamon antik kentinden bahsediliyordu, Almanlar almış şehri götürmüş aynen müzeye tekrardan monte etmiş! Türkiye diplomatik yollara başvurarak eserlerin geri iadesini talep etmiş. 

'aferin aslan ülkem’ demekle 'neden?’ demek arasında sıkışıp kalıyorum. Hangi antik kenti sahiplenmişki bu ülke de bunu sahipleniyor.

Hadi diyelim iade ettiler geriye nasıl taşıyacaksın, nasıl alıp yeniden monte edeceksin sen koskoca kenti?

Var mı böyle lojistik gücün, var mı böyle mühendisin, mimarın, arkeologun işin altından kalkacak? Ha yok mu? Alırsın onu da yurtdışından! Yetiştirmezsin, yetişmek isteyene de ödenek vermezsin!

Sen ki tarihi surların ev duvarı olarak kullanılmasına izin vermişsin

Sen ki nice Agoraların üstünden 5 kat asfalt geçirmişsin

Sen ki kral mezarlarının üstünün tarla olarak kullanılmasına göz yumuşsun

Zarar vereceğini bile bile ayakta duran antik kentinin eteğine altın madeni işletilmesine izin vermişsin

Hatta ta Osmanlı Döneminde padişahlarının cahilliğine şapka çıkarıp sökülüp götürülen eserleri konvoyla uğurlamış, antlaşma imzalamışsın. 

Müze kart alın dedin, aldık da sen benden yine para istiyorsun müzenin bir başka bölümüne girerken, birçok eseri tarihi kapsamına almayıp müze kartı geçersiz bırakıyorsun. Onca parayı alıyorsun da bakmıyorsun be! Skandalları hep takip ettik medyadan, müzelerinin müdürlerinin bile tarihe, esere saygısı kalmamış.

Şimdi sen hangi yüzle, senin tarihine sahip çıkmış, senin tarihine senden iyi bakmış ülkelere oyuncağı elinden alınmış bir çocuk şımarıklığıyla 'benim o, bana ver onu’ diye ağlıyorsun?

Milliyetçi desen değilim, yabacı sevici desen hiç değilim. Ama sinirlendim. Çıkamıyorum içinden.

10

CENNET MEKÂN SULTAN ABDÜLHAMİD HAN SAAT KULELERİ 

Tarihi saat kulelerinin 19. yüzyılda hızla yayılması, Cennet Mekân Sultan Abdülhamid Han'ın (1876-1909) bu konudaki öncülüğü ile olmuştur. Usta bir marangoz olduğu kadar, saatlere olan merakıyla da tanınan II. Abdülhamid, valilerine gönderdiği fermanlarıyla saat kuleleri yapımını teşvik etmiştir

Saat  kulelerinin ana işlevi zamanı göstermek olsa da, bir takım yan görevler de üstlenmişler. Çanakkale, İzmir ve Dolmabahçe saat kulelerinin kaidelerinde bulunan sebiller halkın su gereksinimine bir karşılıktır. Ayrıca kuleler genel olarak yangın ve gözetleme amaçlı olarak da kullanıldı. Bazı saat kulelerinde bulunan çanlar sayesinde şehirde çıkan yangınların duyurulmasının amaçlandığı da (Çanakkale Saat Kulesi) görülmüştür. Bunun yanında bazı kulelerde bulunan rüzgâr gülleri ve barometreler sayesinde (Dolmabahçe ve Kayseri Saat Kulesi) halkın hava durumu hakkında bilgi alması da sağlanmıştır. 

Kulelerde bulunan çanlar sayesinde halk saati göremese de saatin kaç olduğunu anlayabilirdi. Genel olarak benzer vuruşlar yapılsa da kentler arasında küçük farklar da vardı. Genellikle saat başları saat sayısı kadar çalardı çanlar. Bazılarında ise saat başlarında tek vuruş yapılırdı. 

O dönemki Osmanlı toprakları ve yurt dışına hediye olmak üzere birçok şehirde Cennet Mekân Sultan Abdülhamid Han, saat kulelerini halkın hizmetine sunmuştur. İstanbul, Kudüs, İzmir, İskeçe, Gümülcine, Çanakkale, Mexio City, Tokat, Bursa, İzmit, Kayseri, Trablus, Çorum saat kuleleri...vs bunlardan bazılarıdır. Bunlar dışında birçok saat kulesi de yokolmuş/yıkılmış, bazıları onarılmış/yeniden yapılmıştır. Amasya, Bolu, Diyarbakır, Edirne, Gelibolu, Konya, Kütahya saat kuleleri..vs bunlardan bazılarıdır.

*Yukarıdaki fotoğraflarda Cennet Mekân Sultan Abdülhamid Han'ın yaptırdığı bazı saat kuleleri yeni ve eski fotoğraflarıyla görülmektedir. Araştırır/hazırlarken burnumun direği sızlamıştır.

glysunflower

İsa'dan 1500 yıl önce yaşayan Mısırlı Prenses Amen-Ra öldükten sonra dönemin geleneklerine uygun olarak mumyalanmış ve tahta bi tabuta konmuş. 1890 yılında 4 zengin İngiliz genci, prensesin mumyasını bi "tarihi eser" kaçakçısından satın almış ve felaketler zinciri de böylelikle başlamış.Mumyayı alan gençlerden birini en son alış-verişten birkaç saat sonra çöle doğru yürürken görmüşler. Bir daha da İngiliz'i gören olmamış. Dörtlü grubun bir başka üyesi ertesi gün Mısır'lı hizmetkarlarından biri tarafından kazayla vurulmuş. Hizmetkar, elini o an kontrol edemediğini ve hiç istemediği halde silahı alıp "sahibi" vurduğunu iddia etmiş. Kalan iki genç mumyayı alıp ülkelerine dönmüşler. Üçüncü adam İngiltere'ye döndükten sonra bütün parasını yatırdığı bankanın battığını öğrenmiş. Son adam da iflah olmaz bir hastalığa yakalanmış, servetini hastanelerde harcayıp sokaklarda kibrit satmaya başlamış.Bu arada mumya bi işadamının eline geçmiş bu felaketler sırasında. O da British Museum'a hediye etmiş lanetli prensesi. Müze mumyayı Mısır bölümüne koymuş. Gece bekçileri, tabuttan hıçkırığa benzer sesler duyduklarını iddia ediyolarmış. Bekçilerden biri, bir sabah ölü bulunmuş. Lanete inanan temizlikçiler mumyanın etrafını temizlemeyi reddediyolarmış. Bir gazeteci tabutun dıştan fotoğrafını çekmiş. Fotoğrafı tab ettiğinde kartta sadece korkunç bi suratın olduğunu görmüş. Gazeteci koşa koşa evine gitmiş, yatak odasına girip kapıyı kilitlemiş ve kendini vurmuş...Bu tür sayısız olay olması üzerine müze sonunda mumyayı özel bi koleksiyoncuya satmış. Ondan sonra da bir sürü felaket olmuş ve en sonunda prensesi Amerikalı bir arkeolog satın almış. 1912 Nisan'ında da mumya Amerika'ya götürülmek üzere Titanik adlı gemiye yüklenmiş ve asıl olan da böylelikle olmuş zaten. Amen-Ra son volesinde 1500 yolcunun yanına gelmelerini sağlamış.

“Bana kızsan da beni sevmesen de artık seni sevmiyorum” dedi, çocuk.
“Sen kötü insanların Tanrı'sı mısın, kanımı akıtmalarına neden izin veriyorsun?”
Şu günler mucize zamanı… denizi ikiye ayırdığın gibi gökyüzünü de açsan ve “ben buradayım” desen ve “benim can verdiğimi öldürmek size mi kaldı?” diyerek taşa çevirsen…Yüzyıllar sonra tarihi eser diye bulunup ibret olarak müzelerde sergilenseler ne güzel olurdu…
Anneler çocuklarının ölümüyle sınanmasalar ne olurdu?…
Cenneti… başka yerde aramaya gerek kalır mıydı o zaman?..

(Bu fotoğrafı paylaşmayı hiç istemezdim 😞)

“Nice cenkten zafer ile ayrıldım. Nice büyük orduları bozguna uğrattım. Bunlar sizin de malumunuzdur. Benimle cenk edip refaha eren kimse görülmüş müdür? Siz de eğer direnirseniz akıbetiniz aynı olacaktır. Biz Allah'ın yarattığı en öfkeli askerleriz. Benim ordularımı durdurmaya gücünüz yetmez.”


- Amir Temur