takdir

Suatu hari kelak. Aku akan mencintai satu hati. Hati yang kusebut cinta sejati. Entah kapan waktu ‘kan mewujudkan. Yang bisa kulakukan hanyalah menunggu dan bertahan.

Sebab aku percaya. Cinta sejati tahu arah pulangnya. Tak peduli dengan siapa awalnya ia bahagia. Pada akhirnya ia akan kembali pada hati yang sudah menjadi takdirnya.

—  Arief Aumar Purwanto.

Saya tidak bisa berjanji, apalagi terlalu banyak. Saya juga tidak kuasa meyakinkan siapa pun dan tentang apa pun. Tetapi, saya pasti punya alasan untuk setiap hal yang saya lakukan dan katakan.

Jadi, jika saya masih ada di dalam garis edarmu, itu pasti karena masih ada sesuatu. Bila alasannya benar-benar takbisa saya jelaskan, biar Tuhan yang tunjukkan.

Tidak perlu khawatir tentang dirimu, tentang kekuranganmu juga kesalahanmu, bila Tuhan menghendaki saya bersedia, semua akan mudah sekali saya terima.

lise 2'ydi galiba bahçede dolanıyordum. gözlüklü bir kız yanıma yanaştı, gergin bi bakar mısın dedi. kızı tanımam etmem. bir şey mi oldu, dedim. meğer bir kız varmış beni seven. dedi ki; bizim sınıfta bir kız var seni seviyor. ama öyle böyle değil. belki sana göre güzel bir kız değil ama inan çok seviyor. senin için gece boyu ağladığına gözümle şahit oldum. annesi 2 yıl önce öldü babası da şehir dışına gidip geliyor iş için, yalnızlıktan olmasa da sevgisizlikten içi kurudu. ben dayanamıyorum onun bu haline. bir hafta olsun onun sevgilisi ol ne olur. dünya gözüyle onun mutlu olduğunu göreyim. kendisi sana gelemez, e sen zaten ona gitmezsin. ben yapmak istedim, sana söylemek istedim. eğer istemezsen anlarım ama yaparsan bir insanı gerçekten ve tam manasıyla mutlu etmiş olacaksın. kim olsa şok olurdu. ben de oldum. önce inanmadım. kıza arkadaşının ismini ve sınıfını sordum. biraz araştırdım kendi çapımda. sessiz sakin içine kapanık bir tipti. çok düşündüm bir insana yalan söylemek onun mutluluğu için bile olsa doğru mu diye. sonra onun mutluluğunun daha önemli olduğuna karar verdim. ve bir sabah sınıfının bulunduğu koridorda dalgın dalgın yürürken çarptım ona. kafasını kaldırıp karşısında beni gördüğünde yüzünün ifadesi öyle bir değişti ki beni sevdiğine o an inandım. özür dilerim görmedim, dedim ve gülümseyerek sınıfıma indim. daha sonra kantinde sırada tam arkasına kaynak yaptım. kantinci abiye seslendim kız beni fark etsin diye, sesimi duyar duymaz arkasını döndü. yüzünde yine aynı ifade vardı. sevgi ve hayranlık yüklü nemli gözleriyle bana bakıyordu. onun bakışları içimi delip geçmiş ve üzmüştü beni. yanlış mı yapıyordum? kalbim hayır diyorsa da mantığım evet diye haykırıyordu! fakat ok yaydan çıkmıştı artık. bana gelip durumu anlatan kız arkadaş sınıfıma uğradı, sen ona çarptın ya hala onun etkisinde belki yüz kere anlattı daha şimdiden onu çok mutlu ettin dedi. beraber plan yaptık. okul çıkışı onlar bir kafeye gidecekler, tesadüf bu ya ben de aynı kafede olacaktım. sonra selamlaşacaktık ve ben masalarına oturacaktım. sonra ne olacaktı bilmiyordum. planımız işledi. harfi harfine hem de. bir tiyatro oyuncusu gibi sahneler planladım ve onları hayata geçirdim...tanıştık konuştuk. inanılmaz bir mutluluk ve şaşkınlıkla, ne yapacağını şaşırmış bir halde bana bakıyordu konuşurken. güldürdüm onu birkaç kere, utandırdım. muhabbet öyle koyulaştı ki saat geçmiş fark etmedik. onu evine bırakabileceğimi söyledim. evet demedi ama hayır da demedi. kızardı, utandı, ne diyeceğini bilemedi. diğer arkadaş bizden ayrıldıktan sonra beraber yarım saat yürüdük. ben konuştum o dinledi. o zaten az konuşan ve sustuklarını içinde yaşayan bir kızdı. vedalaşırken yanağına bir buse kondurdum. utanarak ve hızla eve girdi. o gece yatağımda dönüp durdum. acaba şimdi ne yapıyor dedim. mutlu mu? neler düşünüyor? içi kıpır kıpır mı? sırıtıyor mu sebepsiz yere? ne yapıyor şu an... tabi o dönem cep telefonumuz olmadığı için haberleşme imkanı sınırlıydı. nasıl olduğunu görmek için ertesini günü beklemek zorundaydım. bu şekilde tam on gün beraberce gezdik konuştuk tanıdık birbirimizi. artık ona sevgili olalım diyecektim. sonra fark ettim ki ben de heyecanlıyım. elim ayağıma dolanıyor. oyun yaparken gerçekten etkilenmiştim ondan. evet görece güzel değildi ama muhteşem bir kalbi vardı. okul bahçesinde karşılaştık. beni öptü yanaklarımdan ve yürümeye başladık. sonra duvarın orada durup susuştuk. lafa nasıl gireceğimi bilemedim. sonra gözlerine baktım ve onunla sevgili olmak istediğimi söyledim. gözlerinden yaşlar döküldü. sustu tek kelime etmedi. sonra hızla uzaklaştı yanımdan. öylece kalakaldım. onu o gün bir daha görmedim. ertesi gün de görmedim. arkadaşı beni buldu ve o hafta okula gelemeyeceğini söyledi. çok telaşlanmış ve korkmuştum. sebebini sorduğumda da biraz rahatsız olduğunu söyledi. ama öyle değildi biliyordum. gidip ziyaret edelim dedim, bence iyi bir fikir değil şu an dedi. üzüntüden çökmüş bir halde sınıfa döndüm. ne derse kendimi verebiliyordum ne de neşeli o halimden eser kalmıştı. her teneffüste arkadaşlarım başıma toplanıyor "neyin var, bir şey mi oldu, gergin kesin bir şey oldu ben hiç seni böyle görmedim" gibi şeyler söylüyorlardı. evet bir şey olmuştu ama ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. neyi yanlış yapmıştım bilmiyordum... tam altı gün boyunca ondan haber almadım. ne yüzünü gördüm ne sesini duydum ne de evine gidip sormaya cesaret edebildim. içim içimi kemirdi günlerce. kötü bir şeye sebep olmaktan ölesiye korkuyordum. hani bir kere görsem, iyi olduğunu bilsem, bir iki kelam etsek karşılıklı o zaman dinecekti içimdeki sebepsiz fırtına. sonraki haftanın pazartesi günü istiklal marşı için sıraya girerken gözlerim hep onu aradı. yine yoktu. hayatımda kendimi hiç bu kadar kötü hissettiğimi hatırlamıyorum. sınıflara dağıldıktan sonra ben onun sınıfına gittim ders başlamadan önce. arkadaşını buldum. allah rızası için bana güzel bir şey söyle dedim, iyi mi o? neden gelmiyor? omzuma bir el dokundu ben onunla konuşurken. arkamı döndüğümde tam karşımda duruyordu. yüzüne utangaç bir hüzün çökmüş, gözleri yine nemlenmiş, gülümsemesindeki coşku yerini dudak kenarlarına gizlenen bir umutsuzluğa bırakmıştı. birkaç saniye konuşmadan bakıştık. "nasılsın" dedim sesim titreyerek. iyi olduğunu söyledi. kısa cümleler kuruyordu. öğle arasında buluşmak üzere sözleştik ve ben sınıfıma döndüm. izafiyet teorisi işte tam da o sıralarda kendini hissettirdi. öğleden önce 45'er dakikadan 4 ders vardı. bir de 10'ar dakikalık teneffüsler. allahım bu zaman ne menem bir şeydi neden geçmiyordu. dakikaları bıraktım saniyeleri saydım. karnıma ağrılar girdi, kalp atışlarım en yüksek seviyedeydi, parmak uçlarım uyuştu, avuçlarım karıncalandı, yanaklarım al al oldu. sanki 3 buçuk saat değil de bir o kadar yıl geçti aradan. öğle tatili zili çalınca sınıftan ışık hızında çıktım. her zaman konuştuğumuz duvarın önünde onu beklemeye başladım, heyecandan buz gibi olmuş uyuşuk avuçlarımı birbirine sürttüm. yüzümü ellerimin arasına alıp yanaklarımdaki ateşi söndürmeye çalıştım. uzaktan geldiğini gördüm ve toparlandım. yarım saat sonrasını çıldırasıya merak ediyordum. ne olacaktı, nasıl bir konuşma geçecekti aramızda? samimi bir şekilde elini sıktım ve yanaklarından öptüm onu. neler olduğunu sordum, neden okula gelmediğini, neden bu kadar üzgün göründüğünü, neden sevgilim olur musun dediğimde cevap vermediğini... - sen harika bir insansın. ama ben senin sevgilin olamam. ne yapmaya çalıştığını biliyorum, neden çırpındığını biliyorum. ama yapamam. senin sevgilin olup bir süre sonra benden ayrılacağını bilerek yaşayamam. seni sevmek, uzaktan da olsa yetiyor bana. sırf ben seni seviyorum diye beni mutlu etme çabanı takdir etsem de yapamam. ben böyle mutluyum, sensizliği bile seviyorum inan. beni çok mutlu ettin biliyor musun, hayatım boyunca unutamayacağım şeyler yaşattın. ama burada kalalım. senin önce sevgilin ayrılınca da arkadaşın olamam. ben senin bir şeyin olmadan da mutluyum. gözlerimde biriken yaşları tutmakta çok zorlandım. boğazım düğümlendi tek kelime edemedim. şimdi ben ona "ama ben de seni seviyorum, artık gerçekten seviyorum, bir kor oldun göğsümde" desem inanmazdı. çünkü bir yalanla başlamıştı her şey. kendime kızdım, hem de çok kızdım. üzüntüm tarif edilemeyecek boyutlardaydı. sarıldım ona, kafasını göğsüme yaslayıp ağladı, beni de ağlattı. bir süre öylece bekledik. o an ölmek istedim. kahır denen şey gelip çöreklendi içime. öğle tatilin bittiğini haber veren zil yankılandı bahçede. ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana bakıp son kez elime dokundu ve uzaklaştı. uzunca bir süre birbirimizi görmedik. korkumdan bahçeye bile çıkmıyordum görürüm de elim ayağıma dolaşır diye. aylarca düşündüm, üzüldüm, ara sıra gözlerim doldu. bana tarifi imkansız bir duyguyu yaşatmıştı o süre boyunca. hayatıma değer katmış, kalbimde iz bırakmıştı. sene sonunda tiyatro gösterimizde arka sıralarda otururken görmüştüm onu sahneden. kalbim delicesine çarpmıştı. kendini ne kadar gizlemeye çalışmışsa da başaramamış, sandalyeye gömülmüşse de nemli gözlerinin parıltısı onu ele vermişti. oyun sonrası usulca kapıdan çıkıp giderken gördüm. bu onu son görüşüm oldu. arkadaşıyla görüştüğümde babasının işi sebebiyle bir başka ile taşındıklarını öğrendim. uzaklarda bir yerlerde hala beni seviyor, hala kendini sevdiriyordu. şimdi nerede ne yapıyor, bilmiyorum. bir kere daha görmeyi, o güzel gözlerine bakmayı, kocaman yüreğine dokunmayı isterdim. belki buraları okursa diye yazıyorum; seni gerçekten sevdim...

Alıntıdır.

MENIKAH DENGAN PILIHAN TUHAN 

Silahkan kau pilih mau jatuh cinta pada siapa, kau bisa bebas memilih seseorang yang ingin kau cintai. Namun sayangnya, kau tidak diberi kuasa oleh Tuhan untuk bisa menentukan kelak mau menikah dengan siapa, sekehendak hatimu. 

Dengan siapa pun kau akan menikah nantinya, ingatlah satu hal… Bahwa seseorang yang kau nikahi di masa depan adalah pilihan Tuhan, untukmu (takdir). Kita hanya akan menikah atas izin/kehendakNya, di waktu yang telah Dia tentukan, bersama seseorang yang Dia telah pilihkan. 

©SatriaUtama 

Jarak, Takdir, dan Pilihan-pilihan

Segala hal dapat berubah dalam hitungan milidetik saja
Aku bertanya kepada takdir, meski tahu tak akan ada jawabannya
Ia hanya berpesan: jangan mendahuluiku, sayang
Dan pilihan-pilihan hidup kembali bermunculan
Sedang aku tak biasa berencana
Tapi kata orang, hanya ikan mati yang mengikuti arus
Lantas, bagaimana takdir akan menentukan kita?

Chandra Wulan
Purwokerto, 2017

RTM : Anak dan Zaman

Setelah berkeluarga, saya dan istri seringkali berdiskusi tentang kids jaman now dan segala rupa tantangannya. Sampai-sampai, tanpa sadar saya sendiri membandingkan bagaimana dulu masa kecil saya dengan anak-anak kecil zaman sekarang. Dan kami pun cemas, bagaimana kelak di zaman anak-anak kami ketika sudah lahir ke dunia ini.

Rasanya, perbandingkan itu tidak pernah selesai. Kami merasa, zaman kecil kami jauh lebih aman di bandingkan zaman sekarang, dalam banyak hal. Saat itu, kami juga lupa kalau setiap generasi pasti akan menimbulkan tantangannya sendiri berdasarkan zamannya. Dan sebagi orang tua/calon orang tua, sudah seharusnya kita bersiap untuk itu. Membekali diri dengan pengetahuan, dengan keterampilan, dengan keimanan, ketika kelak mendidik anak agar mereka bisa tumbuh menjadi baik, mau seperti apapun zamannya.

Tugas kita, sebagai generasi yang akan melahirkan generasi berikutnya, tidaklah mudah. Dalam membangun dan membina rumah tangga, semuanya berawal dari sini.

Pertama, dari saat kita memilih pasangan hidup. Proses ini bisa dikatakan gampang-gampang susah. Dan setiap orang yang ingin menikah akan melalui fase-fase kritis tsb, fase dimana merasakan betapa sulitnya membuat pilihan. Di usia berapapun, fase tersebut datang. Sebab, salah satu hak anak adalah dipilihkan orang tua yang baik, dan hak anak kita nanti tentu saja ia berhak memiliki ayah/ibu yang baik. Dan itu adalah pilihan kita, jodoh adalah takdir yang diikhtiarkan.

Kedua, memilih lingkungan tinggal yang baik. Selepas menikah, biasanya akan memutuskan untuk tinggal. Memilih tempat tinggal pun gampang-gampang susahnya, mirip seperti mencari jodoh. Kita bisa memilih untuk tinggal di rumah yang tertutup, berpagar tinggi, di lingkungan yang antar tetangganya tidak saling kenal. Bisa juga di daerah perkampungan, di tempat-tempat urban, di apartemen, dsb. Semuanya adalah pilihan. Dan bisanya, tempat tinggal yang kita pilih menyesauikan dengan tempat dimana kita bekerja. Dan, memilih lingkungan yang baik, itu memang sulit. Adalah sebuah anugerah yang luar biasa bila kita memiliki tetangga yang baik, lingkungan yang saling menjaga dan terjaga. Jadi, memilih tempat tinggal memang tidak hanya urusan bentuk fisik rumah, tapi juga bentuk sosialnya.

Ketiga, memilihkan pendidikan yang baik. Tentu saja pendidikan pertama adalah dari orang tua, wajib bagi orang tua memiliki bekal ilmu untuk mendidik anak-anaknya. Terutama pendidikan karakter. Sebagai orang islam, saya dan istri sepakat bahwa urusan tauhid harus diajarkan dan selesai sejak di rumah. Sebelum nanti anak-anak pergi merantau, pergi jauh menuju cita-cita atau impiannya. Urusan tauhid menjadi tanggungjawab kami. Karena itulah bekal yang bisa menjaga anak-anak, dimanapun ia berada, di lingkungan manapun nanti ia tumbuh di luar rumah.

Ada banyak hal lain. Dan sudah waktunya untuk bangun dan berhenti untuk khawatir. Kita tidak akan bersikap adil bila menginginkan anak-anak nanti tumbuh seperti bagaimana dulu ketika kita masih kecil. Zaman sudah berganti, sudah berkembang jauh, dan pikiran kita harus maju. Kita bersiap dan harus siap untuk menghadapi tantangan zaman untuk anak-anak kita nanti bertumbuh. Menjadi orang tua, juga gampang-gampang susah. Semoga, kita diberikan anugerah anak-anak yang baik dan berbakti dan kita dimampukan dalam menjalankan amanah sebagai orang tua yang baik.

Yogyakarta, 10 Oktober 2017 | ©kurniawangunadi

Okumayı bilmezseniz, yürümeyi bilmezseniz, bir yaprağın güzelliğini takdir edemezseniz, yaşamıyorsunuz demektir.

Yaşamın bütününü anlamanız gerek, sadece küçük bir parçasını değil. İşte bu yüzden okumak zorundasınız, işte bu yüzden gökyüzüne bakmak zorundasınız, bu yüzden şarkı söylemek, dans etmek, şiirler yazmak, acı çekmek ve anlamak zorundasınız; çünkü tüm bunlar hayattır…
—  Jiddu Krishnamurti
Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar..
—  Elisabeth Kubler Ross
"sesungguhnya rahmat-Ku mendahului takdir-Ku" part 2

“la taiasu mirroukhillah,” jangan pernah berputus asa dari rahmat Allah

dalam sebuah post hanum rais pernah menuliskan kutipan seseorang, kurang lebih seperti ini,

“berdoa tanpa putus itu seperti menyusun anak tangga.

awalnya hanya tinggi sekian centi, lalu kita naik. kita buat lagi jadi sekian puluh centi hingga akhirnya ratusan meter menyentuh langit.

di situlah, langit membuka pintu.

apalagi jika yang mendoakan banyak, tangga itu akan cepat meninggi.

pasti yang di langit ga mungkin ga bukain.”

doa tanpa putus, doa tanpa putus asa. Allah janji, Allah janji. “Berdoalah, akan Aku kabulkan.”

doa terus.
doa terus.

“sesungguhnya rahmat-Ku mendahului takdir-Ku”

30daysramadhanwriting, day eleven

Nama yang Tepat

Apa nama yang tepat untuk menggambarkan perasaanmu kala jalan yang kamu tempuh ternyata ujungnya adalah ini bukan “jalanmu”?

Saat kita berjuang untuk sesuatu, mati-matian, bersungguh-sungguh, berpeluh, berdoa, sekuat tenaga. Dan ujung dari perjuanganmu adalah kamu tidak mendapatkan apa yang kamu perjuangkan.

Kecewa? Marah? Kesal? Mengutuk? Apakah nama yang tepat untuk perasaanmu kala itu?

Dan sebenarnya, saat kita membuat pilihan atas jalan yang terbentang di depan mata. Kita sudah memilih takdir di ujungnya. Dan setiap jalan itu, sudah menyajikan pembelajaran yang beraneka rupa. Usahamu ketika menempuhnya itulah yang membuat pembelajaran dan hikmah itu bisa kamu miliki.

Karena memang perjuangan tidak pernah menjanjikan bahwa apa yang diperjuangkan akan menjadi milik. Disitulah letaknya, ikhlas sejak awal.

Kamu menyukai dan berniat memperjuangkan. Sejak awal kamu sudah harus ikhlas bila akhir perjuanganmu, ternyata ia menjadi takdir orang lain.

Kamu ingin meraih suatu pekerjaan dan berniat memperjuangkannya. Sejak awal, keikhlasan bahwa pekerjaan itu mungkin bukan jalan untukmu harus sudah hadir sejak awal.

Kita mungkin bisa memaksakan kehendak, tapi itu merusak keseimbangan hidup. Kamu bisa saja memaksa seseorang dengan berbagai cara untuk menjadi milikmu, bisa saja dengan berbagai cara untuk meraih sebuah pekerjaan entah dengan suap dan sebagainya.

Akan tetapi, kamu mungkin tahu bahwa itu tidak akan membuat segala sesuatunya lebih baik. Aku sendiri tidak tahu nama yang tepat untuk urusan-urusan seperti ini, tapi aku bisa merasakannya. Perasaan tatkala aku tahu hasil dari perjuanganku ternyata seperti itu. Dan karena hal-hal seperti itulah, aku tahu bagaimana rasa ikhlas itu seperti apa, memang tidak pernah bisa didefinisikan.


©kurniawangunadi | Yogyakarta, 21 September 2017

Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendilerine has takdir, direniş, duyarlılık ve dayanışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar, onlar oluşurlar.
—  Elisabeth Kubler Rose
Penerimaan.

20.29

Akan ada saatnya kita menerima seseorang yang tadinya entah siapa itu untuk menjadi teman perjalanan dalam hidup kita. Mungkin kita akan bertanya-tanya, apakah dia bisa kita terima dalah hidup kita, begitu pula sebaliknya. Bisakah kita menerimanya dengan sepenuhnya menerima?

Penerimaan terhadap seseorang tersebut, bukan hanya penerimaan bahwa kita merasa nyaman bersama dirinya, bukan hanya karena kita dengan begitu mudahnya jatuh cinta pada warna bola matanya, bukan hanya karena kita merasa begitu cepat sekali rindu pada senyumannya, bukan hanya tentang itu.

Penerimaan adalah jauh lebih dari itu, menerima seseorang dalam hidup kita juga berarti kita menerima dia dan segala takdir yang telah Tuhan gariskan pada dia, takdir yang membuat kau bahagia atau membuat kau bersedih. Dan kau bersedia menerima keduanya dalam hidupmu, bukan hanya salah satunya.

Maka semoga kita dapat menerima dengan segala iman dalam hati kita, sehingga Tuhan selalu melapangkan hati kita terhadapt takdir yang dibawa seseorang itu.