suat

“Sığ insanları derin sevmeyin” diyordu şair Birhan Eroğlu
“Derin insanları sığ sevmeyin” dedi şair Celil Taş ekleme yaparak.
Ne de haklı ikisi de…
Ama ben de dayanamayıp belki de haddimi aşarak, desem ki:
“ısmarlama olmuyor azizim sevmenin sığlığı, derinliği…
Sevmek sevenin derinliğindendir, adamlığındandır, sevilenin sığlığı ya da derinliği ne yazar.”

Suat Sakalli

Ankara Mahpusu

Vasfi, tıp fakültesinde okurken mahallesindeki Zeynep adlı kıza âşık olur. Gözü Zeynep'in aşkından başka bir şey görmeyen Vasfi, Zeynep'in büyük amcasıyla evlenmesinin ardından yıkılır. Zeynep'e toz kondurmayan Vasfi, bir gün kuzeninin Zeynep'in foyasını ortaya çıkarmak için kumpas kurduğunu öğrenince, Zeynep için hiç tereddütsüz, düşünmeden kuzenini öldürür. Uzun yıllar süren hapis hayatından sonra Vasfi, yeniden hürriyetine kavuşur ve insanlar arasında kendine bir yer bulmaya çalışır. Tutunacak hiçbir şeyi olmayan Vasfi'nin artık ne parası ne kalacak bir yeri ne de kimsesi vardır. Vasfi'ye ait tek yer sokaklardır…

“Yüzünü avuçları içine aldı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.

Halbuki o çok ender ağlayan bir insandı, hapishanede olduğu zamanlar bile, pek az ağladığı olmuştu. Bir defa annesinin ölümünü işittiği gün, bir de koğuşta Mahmut “Zeynebim” türküsünü söylediği akşam. Bir defasında ıstırabından, öbür defasında aşkından ağlamıştı, şimdi yine ağlıyordu fakat bu gözyaşlarının sebebi ümitsizlikti. Bu pek müthiş bir şeydi.”

image

Kadirlili Uzman Çavuş Suat Topçu Resulayn'da eyp patlaması sonucu şehit düşmüş.

Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun. Allah geride kalan eşi ve çocuklarına yardım etsin. Ailesinin ve Vatanımızın başı sağolsun.

OTUZ İKİ KISIM TEKMİLİ BİRDEN: CEMAL SÜREYA

1. Orta boylu, zayıf, kumral saçları dalgalı, geniş alınlı, iri kahverengi gözlü, uzun ve derin kirpikli, kar beyazı dişlerli olan oval yüzlü bir adam…

2. Doğuludur.

Erzincan doğumludur.

Göçebedir. Muhacirdir.

Sürgündür. Uçurumda açan çiçektir.

Beyaz gülüşlü bir kardelendir.

3. Nüfus cüzdanındaki adı Cemalettin Seber’dir.

Başlangıçta, Cemal Süreyya diye yazar adını.‘Y’ nin gerçek hikayesi araştırma gerektirecektir sabırlı okur için.
Borcuna bu kadar sadıktır. Güvenilir insandır.

4. Zor ve olanaksız olanı dener, başarır. Belki bu nedenle düşünce kökleri derin, dünyanın ve insanların resmini çekmek için bir fotoğraf makinesi gibi kısık gözleri abartısız bir derinlik ve dikkatle çevresine dönüktür. Belki zekâsı onun için bu denli parlak; derviş yüreği gösterişsizdir.

5. Erzincan, Bilecik, İstanbul, Ankara… Sonra bütün bir Anadolu… Göçebelik hiç bitmez. Hangi şehirdeyse orası, yalnızlığın başkentidir.

6. Bütün başarılarını Ankara’da kazanır, İstanbul’da harcar.

7. 26 yılda 29 ev değiştirir, adres olarak PTT’den kiraladığı posta kutularını kullanır.

Cemal Süreya’nın, hayatı boyunca 40’a yakın ev değiştirdiği ve bunun onda bir adres sorununa yol açtığı belirtiliyor. Cemal Süreya’nın, kendi ifadesiyle 13 değişik takma ad kullanması da onun için ilginç bir anekdot oluşturuyor.

Şair, değiştirdiği evlerin sayısını, son şiir kitabı ‘Güz Bitiği’nde şöyle belirtiyor

HİÇBİR SEMTTE
Hiçbir semtte berberin olmadı,
1954-1980 yılları arasında,
26 yılda 28 ev değiştirdin;
Leke kuşağı nasıl bilmez seni!

Arabesk nedir diye düşünmüştünüz:
Şebboy sesli bir cümbüş, eza içinde;
Eşitlik midir komedya, içtenlik mi,
Erdem diye benimsenmesi mi fırsatsızlığın?

Yürütüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.En son yaşadığı evin bulunduğu sokağa Cemal Süreya adı verilir. Hiçbir şeyi yoktur akıp giden sokaktan başka.

8. Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılıdır. SBF’de maliye ve iktisat bölümünü seçer. Ece Ayhan, Sezai Karakoç ve Muzaffer Buyrukçu’yla arkadaş olur. İyi notlar da alan kötü bir öğrencidir.

9. Maliye müfettişliği, devletin en büyük kariyerlerindendir. Yılda 3-5 üniversite mezununun girebildiği bir memuriyettir ve bunu SBF'nin göçebe öğrencisi Cemal Süreya başarır. Hayat için, büyük bir başlangıçtır.

10. Küçük bir grup içinde Ahmet Cemil acıları yaşar. Dostoyevski hayranıdır. Yalnızdır. İçe kapanık ve çekingendir. Son derece utangaç ve sessizdir. Gidip bir dükkanda bir şeyin fiyatını soramaz. Başkalarına sordurur çoğu zaman. Bir şeyin yarım kilosunu alamaz.

Cemal Süreya’nın özellikle gençlik yıllarında kullandığı başka takma adlar ise şöyle belirtiliyor: “Pazar Postası ve Vatan gazetesindeki yazılarında Osman Mazlum, Ali Fakir, Dr. Suat Hüseyin; Papirüs dergisindeki şiir çevirilerinde Hasan Basri; Kazgan’daki şiir ve desenlerinde Cemasef; Mülkiye dergisindeki karikatür ve desenlerinde Charles Suares; Feyzi Halıcı’nın Konya’daki Çağrı gazetesinde Suna Gün; Sivas’ta çıkan Su dergisinde Ali Hakir, Hüseyin Karayazı, Adil Fırat… Ve diğerleri, Genco Gümrah, Ahmet Gürsu, Birsen Sağanak…”

11. Memuriyeti sırasında görevle gidip bir yıl kaldığı Paris’ten getirdiği arabayı satıp dergi çıkarır. Papirüs macerası belki hak etmediği ilk yenilgidir.

12. Papirüs serüveninden sonra tekrar döner memuriyete. Bu kez iddialı olarak: Maliye Tetkik Kurulu üyeliği ile başlayan çizgi Darphane ve Damga Matbaası Müdürlüğü ile noktalanır. Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon önyargılı teftişinde hiçbir olumsuzluk bulamayınca ‘Her şey yolunda, ama burayı pek temiz bulamadım.’ deyince Cemal Süreya da ‘Burası bir iki saat öncesine kadar hiç kirlenmemişti.’ karşılığını verir. Yüreği hariç, bütün kapıları açmıştır bakana.

13. Artık kendini memuriyette ispat etmiştir, emekli olur. Kartviziti de hazırdır: Şair ve eski genel müdür. Emekli ikramiyesini şiire yatırır. Yeni mesleği kelime kuyumculuğudur.

Cemal Süreya'nın, yayımlanan ilk şiiridir; - 1957 yılının on iki ayından bir tanesinde basılmıştır bu. şöyledir:

Ayıcılar geçti, affedilmemiş insanlar geçti
Şehirler taş yürekliydi şarkısı-beyaz
İnsanların büyük rüyaları vardı
İnsanlar bir ölümle öldüler ki
Sevgiler arasında şaşırıp
Bir unuttular ki deme gitsin.

Ben olanca kuvvetimle
Halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüşüm bir kere
Ayrı düşmüşüm insanlardan.
Bu yıldız tutmaz mavilikte
Ne deniz ne köpük kar eder bana.

Arada bir ağlamak için
Onu kocaman ellerimle sevdim.
Ölüm daha saçlarına gelmemişti şarkısı-beyaz
Saçlarını kestim, şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için.

Ye suların altında mavileyin
Küstah bir çalparaydı ayağını uzatmış
Mes'ut hatırasına balıkların.
Ve kocaman küfürleriyle sarhoş
Yatardı yavaşlamış tüyleriyle
Gemicilerin öldürdüğü kuş.

Siraküzaya uğrayamadık
Torbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyaz
Benimkilerin üstünde üç tane hilal
Üç tane uzun hilal vardı, upuzun
Siraküza açıklarında bahanesiz bir yaz
Çalkandık durduk.

Torbadaki çakıllara baktım şarkısı-beyaz
Sonra dalgalar deldi dile
Sonra bir mavilik aldı her yerimizi;
Nasıl hatırlıyorsan dünyayı
Öyle

14. Paranın egemen kılınmak istendiği bir dünyada yalnız şövalyelerden biridir. Kalemini çıkarıp en önde hücuma geçecek diye boşuna beklenir. Düşene tekme atamaz, yüreği kaldırmaz. O vakit ne yapar? Oturup şiir yazar.

15. İnsan, şair olunca başka şey olmaz mı? Onun kadar değişik, renkli alanlara yayılan şair pek azdır. Şiir dışındaki uğraşları yalnız ekmek teknesi değildir. Yaptığı işte mutlak başarı sağlamalıdır. Yenilgiyi kabullenmek zordur.

Cemal Süreya’nın kendisi için “büyük şair” değil, “cins şair” tanımını uygun gördüğü ve şunları söylediği aktarılıyor: “Sözgelimi Baudelaire benim için cins şairdir, Victor Hugo ise büyük şairdir. Büyük şair, galiba kitlelerin duygularını veya onların isteklerini yansıtmış, büyük temalara yönelmiş kişidir. Cins şairler ise hayatı, dünyayı daha çok kendi imbiklerinden geçirmişlerdir. Abdülhak Hamit büyük şairdir, Yahya Kemal hem cins hem büyük şair. Nazım Hikmet de öyle, hem cins hem büyük şair.” Cemal Süreya, şiirini ise “Güneşten yırtılan caz, kavaldan akan gökyüzü” diye tanımlıyordu.

16. Yapısında hep ikilemler vardır. Kendini tatmin mi, yoksa topluma hizmet mi? Bocalar bu ikisi arasında. Tutkuludur Şiir tutkusunun bir yanında, kendini ispat etme, önemli, tanınan biri olma isteği de vardır.

17. Alınganlık, kırıcı yapar onu. Aniden parlar. Çok rahat arkadaş olur, dost olmaz. Arkadaşlarına çok fazla bağlanır. Çoğu zaman arkadaş yerine mürit arar. Sesinde hep uykusuz bir Türkçe vardır. Konuşurken gözlerini hep kısar. Her zaman Bir Tereddütün Romanı gibi konuşur.

18. Hoşgörünün en somut simgesidir. Bağışlayıcıdır. İnsanları iyi olan yanlarıyla sever. ‘Hayır!’ demeyi bilmediği için başına gelmeyen kalmaz. En yakın çevresinin içinde dağ başları kadar yalnızdır.

19. Gülümsemeyle hüzün yan yanadır onda. Özgürlük ve kendine güvenle lirizm; sıkıntı ve bunalımla ince alay iç içedir hayatında ve şiirinde.

20. 2000’e Doğru dergisindeki portreleri ve söz senaryoları, derginin en çok okunan sayfasıdır. 99 Yüz adıyla bir kitap yayımlar. Portre yazımında bir çığır açar.

21. Arkadaşı Muzaffer Buyrukçu’yu da kattığı bir fantezi bildiri geniş yankı uyandırır. Turgut Özal’a bir intihar çağrısı yapar: ‘Ülkemizi sizden / Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan / Kurtarmak için / Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu’yla / Bir önerimiz var: İntihar etmelisiniz! / Ben ve Buyrukçu bu konuda / Dostça omuz veriyoruz size. / Gelin, halkın önünde, / Üçümüz birlikte intihar edelim / Yer: Kadıköy eski iskelnin önü / Gününü ve saatini siz saptayın / Ülkemiz sizden kurtulsun / Biz de bir işe yaramış olalım’

22. Elli yıldır sustuklarını söyler düzyazılarında. Aydın, demokrat geçinenlerin ucuzlaştığı bir ortamda, taviz vermeden, boyun bükmeden, el etek öpmeden kenara çekilip ayakta, dik kalabilmeyi seçer.

23. Ahmed Arif: “Eros'tu kendi okuyla kendini vuran.”

Ülkü Tamer, onun için ‘Cemal: Atlas okyanusunda fıratın salı / Zap suyunda Alp çiçeği’ der

Ferhan Şensoy: “Cemal Süreya ölmüş diyorlar ilahi azrail!.. Cemal Süreya ölür mü hiç!”

Aziz Nesin: “Jean Paul Sartre ve Cemal Süreya, dünyanın en küçük devletleri. ikisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var.”

Nurullah Ataç: “Cemal Süreya mıdır nedir,(…) bir şair çıkardınız başıma.”

Tomris Uyar: “Tanıdığı kaç kişi varsa, o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel ögeleri aynı kalıyor: politikaya, edebiyata, espriye tutkusu, çalışkanlığı, dürüstlüğü.. Çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. Üç tane yazılabilir. Üç tane apayrı.”

Can Yücel: “Aşk yok gayri memlekette Cemal Süreya beri gideli.”

24. Bütün sevgililerine ‘Annem çok küçükken öldü / Beni öp sonra doğur beni’ diye seslenir.

25. Kendi kendine mektup yazar. Aşk, ona göre aynı masada mektuplaşmaktır. Ütopyası, kendi mektubunun postacısı olan kızdır. Hep âşıktır. Dört kez evlenir. Nerde bir çift göz görse tutar onu sevgilisine tamamlar.

26. Sevdiği hakkında hiç konuşmaz. İçlenmek zenaatında ne kadar usta olduğu bilinir. Hüznün kuşlarını canıyla besler.

27. Bir oğlu bir kızı vardır. Oğlu Memo Emrah’tan çok çeker. Ölümüne yakın oğlundan dayak yer. Kızının nikâhında bulunamaz. Çünkü, haberli değildir.

28. Parasız günlerinden birinde kızı Ayçe’ye şiir karalamalarını vererek ‘Bunları sakla, ileride para eder.’ der. Kızı, şiirlerinin ne kadar saçma olduğunu söyler.

29. Kadıköy sahilinde yürürken her an karşıdan Fazıl Hüsnü Dağlarca gelebilir düşüncesiyle önü hep iliklidir.

30. Şairi, şairden başkasının tanımadığına hep üzülür. Bir gün duraktaki yolcular arasında otuz yaşlarında bir adam Pazar Postası okuyordur. Hem de Cemal Süreya’nın şiirinin bulunduğu orta sayfayı… Adama ‘Nasılsınız efendim, ben Cemal Süreya’ diye yaklaşır. Adam, ‘Memnun oldum. Ben de Nuri Pakdil.’ der.

31. ‘Gün gelir anılar da değiştirir sözcüklerini’ Sezai Karakoç, Mülkiyeden arkadaşıdır. Ona hep ‘Sezo’ der. Ankara’nın hür hayalli çocuklarıdır o sıralar. Sezai Karakoç’la Ankara’da görüşmek ister. Ancak, Karakoç’un ‘Sen benimle randevu almadan görüşecek adam mısın?’ sözüne çok kırılır.

32. Elli dokuz yaşında, yedi kırlangıç ömründen dört yıl alacaklı ölür. Ölümü siyah bir kâkül gibi alnına düşürür.

İst’AN’bul
image

Bi şehir ol.
Mesela,
İstanbul gibi..
De ki;
Boğazım kuruyana kadar seveceğim seni.

Bir şehir ol..
Mesela İstanbul gibi..

Uzaktan bakanlar seni hiç bilmesinler.
Sen İstanbul gibi dur olduğun yerde ama sana gelmeye çalışanlar sana gelemesinler.
Uzaktan güzel görün herkese ama hiçkimse bilmesin içini.
Sen bir şehir ol, İstanbul gibi; herkes imrensin sana ama fethedemesin hiçkimse benden başka.

Sen İstanbul gibi bir şehir ol..
Sahillerinde martılar öterek alsın simitleri ellerimden.
Kız Kulesi kıskansın beni bu sefer senin gözlerinden.
Köprünün üstünden bakarken şehre sadece diz çökeyim Ortaköy için, Sultanahmet için.

İstanbul ol mesela..
Konuş benimle ve her kurduğun cümle için Galata'dan Çelebi'ler uçsun gökyüzüne. İki yaka bir kez olsun bir araya gelsin.
Sen konuş.. Susma..

İstanbul ol mesela..

İstanbul ol, sahip olduğun tüm merdivenleri önce ben çıkayım.
Üç aşağı beş yukarı..
Sonra sen çık ardımdan eksiklerimi tamamla.
Gülerek tartışalım altı'yı, yedi'yi..
Sonra sen kazan ve ben tüm merdivenleri bir daha sayayım fazla fazla..

Sen İstanbul ol mesela..
Bir şehir ol..
İstanbul ol..

Bu kez boğazların kuruyana kadar ben seveyim seni..

CİHAN SUAT ALKAN 

https://youtu.be/iXp_swoIs0c 

Uzuyor yıllar gibi dakikalar
sen yoksan,
Teselliler ümitler neye yarar
sen yoksan,
Alev alev yanarken bilsen nasil her gece,
Bin defa ölüyorum ben günde
‘yanimda sen yoksan’

Suat Atar

Şehidimiz Nihat Kara’nın ağabeyi Suat Kara’nın cenaze namazı öncesi konuşmasındaki şuur ve metanet bu toprakları bize vatan kılan idraki tam olarak ortaya koyuyor.

Denizci sevgilisiyle haberleşmek için el feneri ve mors alfabesi ile “seni seviyorum” yazmayı öğrenen genç kız, günün birinde sevdiğini seksen yedi metre derinliğindeki denizin altında yitireceğini bilebilir miydi.

Bin dokuz yüz elli üç tarihinde bir kaza sonucu “Dumlupınar” adlı denizaltımız, Çanakkale Boğazının derinliklerine batıyor. Denizaltındaki seksen bir kişilik mürettebattan yirmi iki kişi bir şekilde denizaltının kıç torpido bölümüne sığınmayı başarıp bir süre hayatta kalıyor, denizaltı batmadan önce denizin yüzeyine fırlattıkları şamandıraya bağlı telefon kablosu sayesinde de karadaki kurtarma ekipleriyle irtibata geçiyorlar. Fakat o günün koşullarıyla seksen yedi metre derinlikten kurtulma şanslarının çok düşük olduğunu biliyorlar. Lakin daha sonra kurtarma ekibinin komutanı, denizaltındaki Astsubay Selami ile iletişime geçiyor ve ilk konuşmasında onları kurtaracağını söylüyor: “Gerekmedikçe konuşmayın, sigara içmeyin!” emri de veriyor ki içerideki oksijen onlara bir müddet yetsin. Fakat daha sonra olumsuz hava şartları, basınç, akıntı, şamandıranın telinin kopması gibi sebepler neticesinde askerleri kurtarmanın imkânsız olduğu anlaşılınca kurtarma komutanı Üsteğmen Suat, Selami'ye: “Askerler konuşabilirler, türkü söyleyebilirler ve isterlerse sigara da içebilirler.” diyor. Selami bunun ne demek olduğunu anlıyor tabii. Ve sadece: “Vatan sağ olsun, siz sağ olun.” diyebiliyor. Bir rivayete göre o sırada tüm denizciler “ah bir ataş ver” türküsünü hep bir ağızdan söyleyerek hayata veda ediyorlar. Bunun gerçek olduğunu sanmıyorum zira o kadar havasız bir ortamda bunun mümkün olacağını pek düşünmüyorum. Fakat bu türküyü dinlerken aklıma yine de bu olay geliyor ve feci içleniyorum.

“Ah bir ataş ver cigaramı yakayım. Sen salın gel ben boyuna bakayım. Uzun olur gemilerin direği, ah çatal olur efelerin yüreği.”