soyut

GÜNEŞE BAK DOĞUDAN DOĞACAK GÜNEŞE BAK!

Hesap vakti gelmişti
Tarih alışkanlığından vazgeçecek
Kimsiz, kimliksiz, kişiliksiz kalanlar şimdi kendi yazgılarını yazacaklar
Ne ezen olmalıydı ne ezilen
Her ulus kendi bağımsızlığını kendisi yaratacak
Eğer siz bu işleri başkaları adına yaparsanız bunun adına emperyalizm denir
Oysa biz emperyalizmi kahretmeye geliyoruz!

Hakimiyet milletindir dediğimde acaba ne anlıyorlardı?
Ama anlayacaklardı, savaştıkça anlayacaklardı, kazandıkça anlayacaklardı…

Şu gencecik çocuklara bak!
Yeni Zelanda’lı, Avustralya’lı, Anzak ve Yunan için anlamsız bir savaşın garip mezar taşları değiller mi?
İşte şimdi bizden öğrenecekler özgürlüğün ne olduğunu, bağımsızlığın ne olduğunu
İçleri rahat..
yanı başımızdaki mezarlarda.

Daha ilk meclis açılırken oradakilerin çoğunun ulus kavramı yoktu
Padişah, hilafet ve ümmet.. bundan başka kişiliği olmayanlarla böyle bir özgürlük savaşı nasıl kazanalıcaktı?
Diyelim ki kazandık, bu savaş kimin adına kazanılacak?

Ana kalbi işte;
Düşündüklerimi ve arkadaşlarımı tanıdıkça başıma bir şeyler gelecek korkusuyla pamuk elleriyle okşamıştı beni
“Mustafam” dedi, “korkuyorum. padişaha karşı mı geleceksin?”

Gün nasıl doğacaksa, sen beni nasıl doğurduysan anacığım..

Güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak
Güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak


Gün nasıl ağarıp gelecekse, nasıl ki rüzgar bulut olacaksa
Buluta yağmur, el deyecekse
Yağmura toprak can verecekse
Güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak


Ne din, ne ırk.. sen, ben var..
Ne dün, ne bugün… yarın var..



Sonra ateş, sonra kan, sonra ihaneti gördük
İhaneti ateşle yakıp, aydınlatıp
Korku korkudan kaçıp, ressamlar bizim resmimizi yaptılar

Gencecik yeni Zelanda’lı, Anzak, Avustralyalı koyun koyuna bağımsızlığın resmini bizden öğrendiler

Aydınlattık
Korku korkudan kaçıp, doğudan doğdu güneş
İlk defa karanlık korktu
İhaneti ateşle yakıp, aydınlattık

İnsanlar bilinçlendikçe kişiliklerini ister, milletler de öyledir
Kabiliyetlerini keşfetmek, zengin olmak isterler

Bu zenginlik başkalarının açlığı pahasına olursa
İşte o zaman iş değişir
Önünde sonunda hesabı sorulur
Din adına, ideoloji adına başka milletleri boyunduruk altına almak;
İşte biz buna emperyalizm deriz


Gerçek bir devrimcinin amacı egemenliğin kayıtsız ve şartsız ulusta olmasını sağlamaktır

Tam bağımsızlık dünya milletleriyle kardeş olmak demektir
Irk esasına dayanan düşünce unsurları insanlık ailesine üvey evlat yetiştirmek demektir 

Bilinçlenen bir toplum demokrasiden korkmaz
Halkını cahil bırakan insanlar önünde sonunda kahrolurlar!

Fakirliği paylaşmakla, zenginliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir
Sosyal devlet; emeğin ve geniş halk kitlelerinin refahı demektir

Bunun kaideleri bellidir
Ne üç beş kişi parası ile dünyayı değiştirebilmelidir
Ne de devlet zalim olmalıdır

İnsan zekası ve kültürü soyut ve somut kavramlarıyla bir bütündür

Sanata, bilime ve söylediğin türküye ekmek kadar acıkıyorsan ne mutlu sana

Barış zeka ürünüdür
Savaş aklı olmayanlara aittir

Eğer uğruna savaşacak bir şeyin varsa
O olsa olsa özgürlüğündür, bağımsızlığındır

Zaman akacak ve gidecektir
Hiçbir şeyi tabulaştırma
Dogmalara karşı koy
Büyük devrimlere gereğin kalmayacak kadar devrimci kal yeter 

Eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur!
Sakın kurtarıcı bekleme, yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım!

https://www.youtube.com/watch?v=CqnFzxMGxeI

Kim ortaya çıkarabilir? Dökülmüş yapraklarla örtülü,. Vadideki nehirden. Kayalar arasına sızıp. Soluğumu kesen aşkı.

Alıntı : Eski Japon Şiirleri üzerine yazılmış “Gizli Aşk” başlıklı kitapta “Eski Bir Bakan” imzalı şiirden  


Görsel : Cy Twombly b.1928

İlk başta insanları olduğu gibi severiz yaptığı dansı, dinlediği müziği, haraketlerini, giyiniş tarzını... ve onlarcası... Sonra o insanı kazanmak için türlü numaralar yaparız,sevdiği sanatçının yeni çıkarttığı müziğini ondan önce dinleyip ona önermek gibi bu şunu gösterir - müzik tarzlarımız birbirine uyduğu ve senin müzik tarzını bildiği- bu hoş bir davranıştır ve çoğu insanın zaafıdır. Tabi böyle bir hareketle kazanamayız, sonra dertlerini dinlemek için onun üzgün anını kollarız ve üzgün anında onu konuşturmak için herşeyi yaparız, ona güven veririz. Oturur size dertlerini anlatır, dertlerini seversiniz yanında olursunuz. Tabi buda haraketlerimizden bir kaçıydı. Sırada ki harakete geçelim, hoşlandığı şeyleri öğrenmeye çalışırsınız. Mesela müzik yapmak, şarkı söylemek, çiçekleri çok sevmesi, resimler çizmesi gibi tarzlarını öğrenirsiniz, bunları seversiniz. Üstündeki aksesuarları ezberlersiniz, giydiği kıyafetleri, gezdiği yerleri herşeyi bilirsiniz. Bu aksesuarların, kıyafetlerin ve yerlerin önemini tek tek sindire sindire öğrenmeye çalışırsınız ve öğrenirsiniz. Belirli bir zaman geçer duygularınızdan zaten eminsinizdir karşınızdakide size çok güvendiğinden ediceğiniz teklife hayır demiyecektir ve bi cesaretle gidip en sevdiği mekanda en sevdiği çiçek ve arka fonda çalan en güzel müzikle teklifinizi edersiniz ve çok mutlu edersiniz karşınızdakini... Cevap zaten belli, evet. Günler, aylar geçer kavgalar yaşarsınız, tartışmalar, atışmalar. Kırarsınız herşeyini koşulsuz sevdiğiniz insanı kırarsınız, neden biliyor musunuz ? Onu sevdiğin şeyleri değiştirmeye çalıştığın için mesela o senin müzik tarzını bilmiyordu ve hayatına kendi müzik tarzını eklemeye çalıştın ve senin müzik tarzını benimsetmeye çalıştın başarılı olamayınca bir kaos ortamı oldu ve kavga ettiniz. Onun yaptığı dans yüzünden sevdin fakat ilerleyen zamanlarda onu dans ederken izleyen kişilerden kıskandın ve dans etmesini istemedin. Onu aksesuarları yüzünden kıyafetleri yüzünden sevdin ama o aksesuar ve kıyafetlerin anlamları kaldıramadığın için onları takıp giymesini istemedin. Onu elde ettikten sonra baştan sona kadar kendi istediğin gibi yapmaya çalıştın, gezdiği yerleri değiştirmeye çalıştın, arkadaşlarını, film tarzını, okuduğu yazarları herşeyi kendi isteğine göre işlemeye çalıştın ona, aslında sen onu ilk başta o olduğu için sevmedin sen onu kafanda yarattığın karakter için sevdin. O senin için bir karakter, bir duygu bir his değil. Bir duygu olsaydı eğer kıskanıp kırmazdın, bir duygu olsaydı eğer önem verdiği şeyleri değiştirmeye çalışmazdın- anlamlarını bildiğin halde anlamlarını kaldıramamazlık yapmazdın çünkü onlar senden önceydi bırak nasıl istiyorsa öyle davransın, çünkü istediği gibi davrandığı için sevdin sen onu. “ Bir insanı seviyorsanız kafanızdaki karakterleri silin, sizi benimsemesini istiyorsanız zamana bırakın zaten aranızda bir his duygu varsa sizi benimser bunu kıskançlık, ego duygusuyla yapmayın. Sevdiğinizi kırmayın, değiştirmeyin. Çünkü siz sevdiğinizi olduğu gibi sevdiniz, soyut karakterler için görmediğiniz sadece düşlediğiniz şeyler için ilişkinizi bitirmeyin olduğu gibi sevin ve mutlu olun.”

Yürüyüşünü seviyorum ve hatta kokusunu bile seviyorum.Evet ve konuşmasını seviyorum ve onun kapısını çalmak istiyorum.Artık biraz deli olduğunu biliyorum hem de fazlasıyla,ama sevgi dolu dokunuşlarını hayal ediyorum ve sahiden ısrar etmiyorum, ama öpüşüp dursak ne güzel olurdu.

Semih KUŞKAYA - ‘’  When I smell your skin,You just make my whole world weep ‘’

Yazamamak

    Sanırım benim için en korkunç durum bu, kelimelerim tükendi. İçimi dökeceğim yazılar bile artık gerçekçi gelmiyorlar. Nereden başlayacağımı bilmediğim gibi bunun sonu ne zaman gelir onu da bilmiyorum. Ben tükendim, bittim, kırıldım, yanıldım, yalnızlığa sarıldım. Kelimelerin ahengi ile dans ettim çok fazlaca, sanırım artık dans etmekten yoruldum. Eskisi gibi değilim, aklımda o sözcükler kelimeleri kuramıyorum fazlaca. Bir alev yanar harlanır da sonunda sönmeye mahkûmdur ya hani öyle bir şey benimkisi.

    Ben yandım, beni harladılar üzerime daha fazla odun attılar. Tüm sıcaklığı hissettim bedenimde, sonra mı? Ben yavaşça sönmeye başladım. Ateş söner giderde altında kendinden koparıp havaya savurduğu külleri bırakır. Belki ben son küllerimi saldım karanlığın üzerine, usul usul süzülüyorum rüzgârlarda belki birinizin omzundan geçerim. Belki kıyafetinizde bir noktaya gelir küfürlerinizi sebebiyet veririm. Birilerinizin düşüncesine sebep olurum, sonra uçup gider kaybolurum bir yerlere. Bir toprak parçasının ucunda, denizin bir damlasında, bir ağacın kabuğuna yapışırım. Yok, olana kadar giderim sonrasında…

  Kelimelerin bittiği yerde burası, bundan sonrasında ne bir söz var. Ne söylenmeye layık şeyler, böyle kaldım yapayalnız, somut bedenin arkasında soyut olarak. Sonrası ne olur bilmem, ne yapabilirim bilmem, nasıl yazarım, nasıl bir şekilde karışırım kağıtlara bilmem. Şimdilik bundan ibaret…

Eminim hepiniz hayatınızda bir defa vazgeçilmişsinizdir, izlemişsinizdir yok oluşları, zemin hazırlamışsınızdır.
Varlıkları yok edişlerele , yaşarken yabancılaşmaya, ötekileşmeye sessiz kalmışsınızdır.
“bir” ken İkircikli hayatlara keskin bıçakla bölünmüşsünuzdür..
ne meşaketli dönemlerdir hepimiz biliriz buruk tadını, her vazgeçilişte bir parçamız eksik toplarız bedenimizi, dağılanlar topladıklarımızdan hep fazladır, her vazgeçiş bir parçamızı eksik kılar…
Kan sıcakken daha bir canın yanar, beden soğumaya başladığında ise acın yavaşlar, durulursun bir nebze, öyle beylik laflar etmeye gerek yok, olmazsa olmazlarımız olmadığında da yaşadığımızı kanıtlayalı, keşfedeli çok olmadımı sizce de.
Ölümün varolduğu bir yaşamda sonsuz luk diye bir tabir sokamassınız ki sözlüğünüze.
Bir gün anlıyorsun ki sevmelerde başka başka, beklentilerin yarattığı sarsıntılar kurduğunuz hayallerinizi yıkan.
zaman şimdide ilerliyor elbette ama aheste yavan.
yıkılmamak için terazinin bir ucuna kendi sevginizi koyun, diğer ucuna onunkini size karşı duyduğu sevgiyi, terazi dengede değilse vazgeçin.

“duyguların somut bir ağırlığı yok kii”

diyebilirsiniz ama yüreğiniz soyut varlıkları da tartabilir unutmayın.

Vazgeçişlerdeki yıkıntıda üstünüzdeki ağırlıkların bedeninize karşı durup yük etmesine izin vermeyin, her yüreğin aşkı taşıyamayacağını, manasındaki derinliği kavrayamayacağını, aşkın sığ sularda çakıldığını, habire itikleyip adım adım ilerlemenin yorucu ve manasız olduğunu, yalan temelli bir mutluluğun yüzlerde tebessüm oluşturmayıp yürekte yara açacağını, her sevgi sözünün samimi olmadığını öğrenmelisiniz artık…
canınız elbette ki yanıcak, hepimiz kadar belki biraz daha fazla, aslınızı, gerçek suretinizi gösteremeden, istediğiniz gibi hitap edemeden de bitebilir. gidişlerde yüreğinizi susturmayı öğrenmelisiniz, tadınızı kaçıran dilinizdeki acı sözleri kusmayın yutun zira her gidiş yeni bir başlangıca zemin hazırlıyor yeterki bir öncekinde kalma, zamanın gerisinde bırakma kendini.
Vazgeçişler aslında iyidir, zamanınızı daha yararlı kullanmanızı sağlar, olmayacak hayallere koruma kalkanı kurmak zorunda kalmayacaksınızdır. gidene izin verdiğiniz, kelimeleri de yuttuğunuz anda bir şansınız daha vardır.
ama gidemesseniz eğer gideninizden, yıkıp kurmalara alışmalısınız.
eğer karşınızdaki kişiye her daim hazır bir yer açmış zamana inat bekliyorsanız bu yüzsüzlüktür.
“aşka çamur atmayın yüreğinizi” küçümsemeyin unutmayın ki size o aşkı yaşatan yüreğiniz, yüreğiniz varolduğu için var oldu o…
o yürek sizde olduğu müddetçe aşk her daim emrinize amadedir, zaman geçiyor, akrep-yelkovan ikilisi sizi beklemeyecektir zaman kısıtlı ya yüreğinizi korursunuz bir “HOŞÇAKAL"la, ya da hayallerinizi körü körüne yıkarsınız bir
“NE OLUR KAL” la. karar sizin…

Unutmayın her aşk bir film, sonunu bilmeden izlenilen ilk seyrin tadını alamassınız sonunu bildiğinizde…
yeni aktör yada aktrislerle yenii filmler, yeni senaryolar vizyona girsede asıl Aşk yüreğinizdir .

Acayip yaratıklarız. Bir anımız bir anımıza hiç uymaz. Bir yanımızın dudaklarının kenarlarında tebessüm çiçekleri açarken; diğer yanımızın gözleri bulutlu, yanakları yağmurdur. Mevsim değiştiririz her dakikada bir. Sabitleyebilene aşk olsun; ama sahiden aşk olsun…
Dengesizliğimiz almış başını gidiyor. Suç, biz de mi yoksa bizi dengesizleştirenlerde midir bilmiyorum. Ama biz izin vermedik mi dengesizleştirmelerine? İnsan bazen kendi kendini öldürebiliyor işte. İnsan bazen kendi kendinin katili olabiliyor. Sonra cinayete kurban gittim sanıyor. İnsanoğlu değil miyiz arkadaş, suçu ilk önce kendimizde aramak yerine başkalarına atmak kanımızda var. Kendimize bir kez aynada bakarız, ona da fiziksel güzelliğimize bakmak için; ama peki ya çürümeye yüz tutmuş ruhumuz? Ona hiç bakmıyoruz. Kendimize iyi bakamıyoruz biz. Öylesine yalnızız ki, kendimizi bile kaybettik artık. Yok olduk, varız sanıyoruz.

LÜTFEN OKUYUN!

Fotoğraftaki insan Sinan Cemgil..
Yaralı yakalandıktan sonra bu hale getirildi
(Vücudundaki noktalar kurşun izi)

Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar.

Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazıp, hakime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır..

Arkadaşım dert yandı:
“Oğluma yatarken hikaye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”

Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.

Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.
Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.
Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.

ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü

Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.

Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi:

“Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar.”

Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…”

Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.

Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.

İstanbul Hukuk'un efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.

Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.

Futbolu severlerdi kuşkusuz…
Devrimci Öğrenciler Birliği’nin tümü Beşiktaşlı’ydı. Çarşı’nın devrimciliği nereden geliyor sanıyorsunuz?

68’lilerden futbol takımı kurulsa Deniz Gezmiş ilk 11’e mutlaka alınırdı.
Deniz’in ayrılmaz parçası Cihan Alptekin de…
Mahir Çayan ise kesin teknik direktör; çok sevdiği futboldan iki bacağına takılan platin çubukları nedeniyle erkenden koptu.
Deniz Gezmiş sahada kesin hakemi kandırmaya çalışırdı. Onun mizahçı yönü bilenmeden Deniz Gezmiş portresi yazılabilir mi? Beyaz at üstünde ODTÜ yurdunda kız arkadaşına serenat yapan bir romantikti o. İdam edildiğinde henüz 25 yaşındaydı.
Aşkı da yaşadılar doyasıya…

Sevgilisini son bir kez daha görmek için saklandığı evden çıkan ODTÜ’lü Koray Doğan, sırtından yediği polis kurşunuyla sevgilisinin evinin önünde can verdi.
O da 25 yaşındaydı.
O kuşak 1 kişiyi bile öldürmedi; ama tam 43 can verdiler.

Oysa…
Okul koridorlarında gazoz kapağıyla futbol oynayan bir kuşaktı onlar.
Sanmayın ki fasulyesine poker ya da blöflü pişti oynamadılar?
Sanmayın ki kolalı votka içmediler? Ya da rakı?
Emel Sayın konserine gitmediklerini mi düşünüyorsunuz?
Muhammed Ali, Joe Frazier’e yenildiğinde üzülmediklerini mi sanıyorsunuz?

Ya da hiç küfür etmediklerini mi? En güzelini de bir ağız dolusuyla Deniz Gezmiş ederdi. Ve yine Deniz Gezmiş her fırsatta en sevdiği türküyü söylemez miydi: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım/ Bu da gelir bu da geçer ağlama/ Göklere erişti feryadım ahım/Bu da gelir bu da geçer ağlama…”

Delikanlıydılar. İdealisttiler. Devrimciydiler.
Bozulmamış saf bir kuşaktı onlar.
Kızıldere’de katledilen Kazım Özüdoğru gibi, “halka inmeyi” ayakkabı boyacılığı yapmak sanıyorlardı.

İşten atılan Çorumlu belediye işçileri için yürüdüler.
Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Varto Depremi nedeniyle kan bağışı kampanyası düzenlediler. Azgın Zap Suyu’na köprü inşa ettiler.

68’li kızlar da vardı bu eylemlerde; hem de mini etekleriyle.
Hippiler yok muydu? “Özel okullara hayır” yürüyüşünde, uzun saçlı genç üniversiteli, sarışın kız arkadaşıyla hem sarmaş dolaş yürüyor hem de slogan atıyordu.
Hayalleri vardı; dillerinde ise John Lennon’un “Imagine” şarkısı…

Resimden, edebiyattan gelmişlerdi.
Ellerinden kitap düşmedi hiç. Nice yazarlar çıkarmaları boşuna değil. ODTÜ İnşaat’tan “Balık Memet” yani yazar Mehmet Eroğlu’nu okumayanınız var mı?

Dans da ettiler: SBF yatılı öğrencilerinin Salı ve Cuma akşamları 18.45-20.00 arası dans partileri vardı.
Carmina Burana’nın Türkiye’deki ilk bale gösteriminde harikalar yaratan balet Aydın Erol unutulabilir mi? Ya da; onca işkenceye rağmen cezaevinin soğuk koğuşunda bale yapan 20 yaşındaki balerin kız Ayşe Emel Mestçi?

Anadolu türkülerini, Dadaloğlu’ndan Aşık Veysel’e şehre getiren 68’liler değil mi?
Tiyatro da yaptılar; Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivali’nde üçüncü oldular.
FKF ilk başkanı İzzet Polat Ararat’ın DTCF tiyatro bölümü öğrencisi olması tesadüf mü?

ODTÜ Sosyalist Kültür Kulübü üyeleri Ali Artun ve Yılmaz Aysan’ın bugünün tanınmış sanat galerisi Nev’in sahipleri olması, o dönem birikiminin ürünü değil mi?

Dağcılık kulüplerini üniversitelerde ilk kimler kurdu sanıyorsunuz? Türkiye’de bu sporun gelişiminde 68’li Fikret Gürbüz, Tuncer Gürdil, Uçmaz Sungur, Sönmez Targan ve nicelerinin katkıları unutulabilir mi?
Ardı ardına şampiyon olan efsanevi İTÜ basketbol takımının temelini TMTF İkinci Başkanı Cavit Savcı atmadı mı?

Maratoncu Mehmet Yurdadön ülkeye madalyalar kazandırmadı mı?
ODTÜ’lü Ömer Gürcan cezaevine sokulmasaydı, idam edilen babası Fethi Gürcan gibi ülkemizi binicilikte birincilik kürsüsüne çıkarır mıydı?

Bugün judo ve karate de madalya alanlar, bu sporun gelişmesinde büyük emeği olan Murat Özdabak’ı anımsar mı? Peki ya boksörler milli sporcu Taşkın Konuralp’in adını duymuş mudur?

ODTÜ Motor Kulübü’nün kurucularından Tayfur Cinemre motosikletiyle kimleri taşımadı ki; Ulaş Bardakçı, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin…

Fenerbahçe takımında yelken yapan Taner Türkantöz Mahir Çayan’ın en yakın yoldaşıydı.
Hangisini yazayım?
68 kuşağı bu özellikleriyle neden anlatılmaz?
Oysa…
Toplumsal bir gelecek hayali kuranlar bu mirası her yönüyle bilmelidir.

Soner Yalçın

Ve ben sana yazmanın telaşıyla düşüyorum gecenin sisli koynuna dallarına astğım umutarıma selam veriyorum nergizlerin kuytusunda….

SONRA

Bu kadar uzakta olmadığını fark ediyorum her sabah, öpüşlerimin dikenli tellere takılı kaldığını, yüzüme çelikten suyu çarparken aynalarda görünemediğimi ve o eski kokumun olmadığını fark ediyorum.

Türüm türüm kamuflaj kokuyorum ve kan

Takvimler tek tek düşüyor dallarından saatler yabani bir vuruş sergiliyor üzerimde, saniyelerin çıldırtan sesli çaresizliği.

Ayakta uyuyordu insanlık, ara-sıra öylesine gülmeler, sadece bir anlık.

Günün farkındalığı olmadan yaşanan bir gün.

Ah! Bu günsüzlük ne kadar ölüm bir bilsen

Aklıma mavi çarşaflarda solan gençleri hissediyorum, yatak köşelerinde ağlayanları, pencereden çamlıcadan  seyre dalanları, ayrılığın asil hükmünü koyup, yok olanları hissediyorum yokluk koğuşumda.

Dokunamadığımı fark ediyorum, gülemediğimi, gerçek yemeklerden yiyemediğimi, Dünya'da olmadığımı fark ediyorum. Ağlamanın en reel halini, yaşamın en sürreal halini ve sevdanın en soyut halini resmediyordu herkes dolap aralarında.

Ayakkabımın içinde iyice solmuş, şişmiş ayaklarım, palaskamla belime sevdamı bağlamışım, yanan göğsümde buz gibi künyelerim.

Özgürlük ve esaret arasında cereyana uğramış bedenim.

Fark ediyorum tüm bunlar arasında fark edilmezliğimi.

Ezan sesinin penceremden yankılanmasını bekliyorum her sabah.

Ürperir yüreğim ölüm ve şükür arasında.

Ve üflemeli kulağıma her sabah bir sevgili sesi

“Es salatü hayrün minel nevm”.

Bulurum her secde de, şükür yolunda seni

Sen bana kılındıysan, bende şükrediyorum Sana.

Tomurcuklar açmalı derin asfaltları yarıp, benim gelinim beslemeli her tomurcuğu suyuyla.

Ve büyütmeli onları kadın eliyle.

Şefkatini sunmalı, acziyetini öğretmeli, sadıklığı, sükût lehçesini ve sabrı

Yazmasını bağlamalı her bir tomurcuğa ve yanık sesiyle ninniler okumalı, gözleriyle okşamalı ve öğretmeli kendi kendini fark edip, küp küp yağmur damlasından içmeyi.

Simdi tomurcuğum, bana bir gelin eli deymeli ve o el “git” dese de ben hep gelmeliyim

”Şu son yıllarda gördüklerimiz bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırırdı bizi. Gözlerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, öldürdüler, sürdüler, işkencelere soktular. Ve hiç bir kez, bunu yapanlar, yaptıklarının kötü olduğuna inandırılamadı. Çünkü, kendilerine güveniyorlardı. Çünkü, soyut bir kafa, yani bir ideolojinin adamı , başka bir şeye inandırılamaz.”

Albert Camus / Korku Çağı

Betimleme sevmeyen, sonuç odaklı kimseler şöyle bir kenara ayrılsın. Çünkü ne soyut resimler ne sanat filmleri ne de durum hikayeleri onlara göre. Düşünmeyi sevmiyorlar, eserin kafası direkt gelsin istiyorlar. Sanat, kolaycılık ve zahmetsizliğin yeri değildir.

Ben ne yaşadığım şehre özel bir sevgi duydum ne de içinde olduğumuz aylara. Ne soğuğu hissettim ne de sıcağı.
Karşımda duranlar da insandan ibaretti. Şimdiki şehrimdekini al,çok uzak yerlere götür,ne farkı vardı,insandı.
Tadındaki farklılığı hissettirebilen bir yemek tatmadım. Hepsi yeniyordu,sadece. Ne yemekleri ayırdım ne de renkleri.
En bilinen nesnelerin rengini sorsan,bilmezdim. Renkti.


Dini cümleleri kalbimden hissederek okuduğumda damağıma değmemesi gerekenleri,alkol tarzı,biliyordum. Ama her ihtiyaç anında,alkollüyken bile,dinden bahsedebilir ya da dini orijinal diliyle telaffuz edebilirdim.


Sigara içerken aynı zamanda nefes aldığımı biliyordum. Ne sağlığıma karşı çok ilgili oldum ne de sigarama.


İnsanların dış görünüşlerini ilk bakışta fark edemedim. O yüzden ne iltifat edebildim birine ne de eksiklerini söyleyebildim. Ama içini dışından hiç ayırmadım,görüntüsü vardı. Görüntü,sadece.


Herhangi bir şeyin varlığını çok zaman kabul etmedim. Varlık ile yokluk arasında düşünceme göre,kıskançlık var. Ama;önem yok.


Dinlediğim müziklerin kime ait olduklarına karşı merak duymadım. Müziğin üzerinden çok geçindim,dinledim. Sadece. Ne paylaşma isteği hissettim ne de bilgi sahibi olma.


Hayatımı gözden geçirmedim. Ne yaptığımı ne de yapacaklarımı düşünmedim. Ben hayatımın temellerini çocukken attım. Hayal kurarak. Kafamı çevirip bir kere bakmadım çocuk halime ve hayalime. Ne kendimi dinledim ne de merak ettim.


İçinde bulunduğum çok şeyi görmedim ve çok şeye karşı bir duygu hissedemedim.Yalnız,
Bir gece ile gündüzü ayırt ettim bir de sadece birini sevdim.