sonunda!

Bir sokağa, bir şehre, bir ana bağlanmaktan ne kadar kaçtıysam her yolun sonunda sana çıktım, sen ait olunabilecek en güzel kalpsin.

Ya intihar etmek çok saçma değil mi? Niye hayattan bıkıp kendini öldürüyosun, madem bıktın bari hep yapmak istediğin ama korktuğun şeyleri yap. Sonunda ölür müyüm acaba diye düşünüp de yapmadığın şeyleri yap. Iki türlü de öleceksin madem bari eli boş gitme.

Bu aynı şey gibi gta oynarken mini helikopterle bina patlatma görevini başaramamışsın da verdikleri helikopterle amaaan deyip şehir turu yapmaya başlamışsın gibi. Madem sonuç istediğin gibi olmadı bari gidiş yolun istediğin gibi olsun.

anonymous asked:

Hata niye anlatsana

günümüz zamanında gerçekten seven insan bulmak zor, sadece ya bir çıkar için ya “sevgiliyiz” demek için ya da tatlı bulup çıkanlarla dolu etraf. kimse kimsenin derdini dinlemek bile istemiyor, arkamızda dost bile yokken sevgili nasıl yapılabilinir ki. bunlar yüzünden hata olarak görüyorum ben, zamanında çok sevdim birini, arkasından koştum, ağladım, her boku yaptım ama herşeyi boşuna yaptığımı farkettiğimde böyle düşünmeye başladım. sosyal medyada olur ya hani seven taraf vs sevilen taraf diye, evet gerçekten öyle karşındaki hep onu sevmeni bekler, hep onunla kalmanı ister, sürekli fotoğraf çekilip instagrama atmak ister, kendi istekleri için sana herşeyi yaptırtmak ister, konu açıldığı zaman “benimde sevgilim var hemde o” demek ister. sadece bunları düşünürler ama senin onu sevdiğin gibi sana değer vermeyi, sevmeyi düşünemezler. siz istemeyerekte olsa “bana güveniyor, beni seviyor” diyip inandığınız zamandan 2 dakika sonra gelen “senden ayrılıyorum” mesajı ve heryerden engellenme sonunda, kalbinizde, beyninizde sikilip bir yere atılabilir abi. uğruna ağlamaya şerefi olmayan bir insan için bile sadece sevdiğimiz için ağlayabiliyoruz. geçen günde söyledim sevmeyin kimseyi diye, gerçekten sevmeyin elinizde ise hiç sevgili yapmamış, birini sevmemiş iseniz lütfen gerçek bir “insan” bulana kadar öyle devam edin. burada herkes iç içe, aa tumblrdaki insanlar iyi güzel hoş diyoruz belki ama burdada var, heryerde var. bugün bana anonim atan “seni seviyorum yhaaa” diyen onca kişinin, benimle beraber 10 farklı kişiyede aynı soruyu attıktan sonra “bana inanmıyor musun” demesi kadar saçma herşey. umarım anlıyorsundur, anlıyorsunuzdur.

“İyi niyetten asla vazgeçmemeli…
Allah iyi kullarını hiç yalnız bırakır mı?
Kötü olan anlık kazanır, iyilik ise sonunda hep kazanır.
Sabır, şükür ve pozitif bakmak…
Gerisini Allah'a bırakmak gerek.”

İlkokulda aynı anda hem kitaplık kolu başkanı, hem de sınıf başkanı olduğum bir dönem vardı ve sınıf dolabının anahtarı bu vesileyle bi’ bende, bi’ de öğretmenimizde bulunuyordu. Bir gün öğretmenin son derse giremeyeceğini söylediler ve dolabı açıp herkese kitap dağıtmamı, usluca oturup kitap okumamızı istediler. Dolabın kilidini açmamla tüm sınıfın dolabı yağmalaması bir oldu; kimisi uhuları aldı ve parmaklarını birbirine yapıştırdı, kimisi tebeşirlerden çaldı ve “bunu yiyince ateşleniyormuşuz, ben yiycem ve yarın okula gelmiycem” dedi, kimisi en üst rafta duran ilk yardım şeylerini aldı ve tentürdiyotları falan yere döktü ve en sonunda itişirken iki kanatlı dolabın tek kanadındaki camı da kırmayı başardılar.

O dönemde zaten “adım çıkmış dokuza, inmez sekize” ekolünün en taşşaklı temsilcileri olarak Yağmur ve ben, okulda meydana gelen her yaramazlıktan sorgusuzca sorumlu tutuluyorduk. Bu kez bir de her ne kadar bir diğer öğretmenin talimatı üzerine de olsa dolabın anahtarının bir tek bende olduğu ve dolabı benim açtığım bilinen bir gerçekti. Ben o gün bütün akşamımı öğretmene yapacağım istifa konuşmasının provasını yaparak geçirmiştim. Diyecektim ki “öğretmenim, siz bana bir görev verdiniz ama ben beceremedim, beni başkanlıktan alın.” Ertesi gün, öğretmenimiz yalnızca yanımda oturan Yağmur’u ayağa kaldırıp “tüm bunlar hep senin başının altından çıkıyor, bu kızı da sen kışkırtıyorsun, artık sınıfın en arkasında tek başına oturacaksın, Selcan’ın da annesine söyleyeceğim görüştürmesin onu seninle” gibi şeyler söylemişti. Ben dahil sınıfta bir Allah’ın kulu da çıkıp “öğretmenim, Yağmur başlatmadı ki” dememişti..

Pekala, her zamanki gibi Yağmur’un günah keçisi ilan edilmesiyle birlikte cezadan kurtulur gibi olmuş ama her zamanki gibi Yağmur’un gözyaşlarıyla cezalandırılmıştım. O ne zaman ağlasa ben de ağlar, bazen benim yüzümden ağlasa bile ben yine ağlar, ben hep ama hep onunla birlikte ağlardım. Sınıfın en ön ucunda ben, en arka ucunda da o, ağlamıştık öyle teneffüs oluncaya kadar. Bir gün önce sınıfta “darbe girişimi” yapan ve “yetkilerimi” hiçe sayan yaratık boklarından hiçbiri gözyaşı dökmemişti. Zil çalınca onlar ipe topa, biz birbirimize sarılıp daha çok ağlamaya koştuk.

Sanırım o gün bugündür hayatım aynı gerçeklere dayalı olarak ilerliyor, en yakından gözlemlediğim kadarıyla Yağmur için de geçerli aynısı. Artık ne o ağlıyor, ne de ben o ağladı diye ağlıyorum tamam ama eksilen tek şey “aldırış” sanırım. Sadece aldırış etmiyoruz, kaos ve şartlar hala aynı. Ağlasa yine ağlarım o da ayrı da, ağlayamıyor..

“Sokaklarda dolaşırken, dünya öyle ya da böyle var gibidir. Ama camdan bir bakın: Her şey gerçek dışı olur. Nasıl oluyor da bir camın saydamlığı bizi hayattan bu kadar ayırabiliyor? Aslında bir pencere, bizi dünyadan, bir hapishanenin duvarına göre daha fazla ayırır. Hayata baka baka, sonunda unutursunuz onu.”

müsaadenizi almadan uzzzuuun bir post röbloglayacağım. ama sonunda suratınız şöyle olacak —-> :,)
suratı öyle olmayanlar takibi bıraksın. kalbi yumuşamayan insanlara ihtiyacımız yok bizim. insan bi mimik yapar. kalpsiz ruhsuz be. yıkıl karşımdan.

Aşk ile edebiyat arasında kendince bir ilişki kurmuştu hasan da, diğer bütün kahramanlar gibi. Önce aşkını (büyük) göstermek için başvurmuştu edebiyata. Duygularını abartan birkaç şiir, sabahları derse girmeden önce pervin'in eline tutuşturduğu özlem, pişmanlık, kızgınlık mektupları, ünlü edebiyatçıları aşkının sözcüsü yapan alıntılar… Sonunda da karşılıksız aşkından arta kalanın süslü tasviri. Yazdığı her şeyi çok seviyordu, belki pervin'den de çok. Aşk ile edebiyat arasında bir tercih yapmış ve kendisini seçmişti.

Barış Bıçakçı

dün gece, saat 2.

kendimi hiç görmek istemediğim bir durumda gördüm. yorgun olmadığım bir günün sonunda, odama çekilmiş keyif yapıyordum. her şey normaldi, dersten çıkmış kahvemi içmiş ve sonunda günü bitirmiştim. sorun yoktu, tek şey dışında. aklımdan çıkmıyordu. doğrusu günün koşuşturmacası sırasında aklımı biraz uzak tutmayı başarabilmiştim ama, gece olduğunda işler değişiyordu. çok güzel geçen günler sırasında, bir anda neden yabancılaşmıştık? ne ara sadece yolda karşılaştığımızda konuşuyorduk? içten gülümsemek ne kadar zorlaşmıştı. oysa biz daha 2 gün önce gözlerimizden yaşlar aka aka kahkaha atmıyor muyduk?

anlamıyordum. yapacağım tek şey beklemekti. hayatta hiçbir zaman yapamadığımı şimdi yapacaktım. bekleyecektim. nasıl olacağını bilmiyorum, düşünceler, belkiler beni yerken.. beklemek. zor olmalı.

oturdum en hüzünlü şarkıları açtım, elime de gülümü aldım. bekledim.

bekledim. yok. varlığımı hatırladığına dair bir işaret yok.

ve bu durumda olduğum için kendime kızdım. hemen heyecanlandığım için, kendimi kaptırdığım için. değnek değmiş de bir peri masalına girmiş gibi uçtuğum için.

ama bu son. bu hüzünlü durumu kendime son yaşatışım.

kendim için. 

Velîlerden birisi, bir gün câminin avlusunda otururken yanına bir zat gelir. Kendisine “İçeride Abdürrezzak Hoca Efendi güzelce vaaz veriyor, sen niye dinlemezsin?” diye sorar.

Velî cevap vermez… Oturup kendi halinde tefekkürle hemhal olurken zat ısrar eder. Sonunda velî yerinden doğrulur ve zâta dönüp “Sen Abdürrezzak Efendi’den işitirsin, ben ise doğrudan Rezzak’tan!” der. Zat tekrar sorar: “O zaman buna delilin nedir?”

O da “Delilim senin Hızır (a.s) olduğunu bilmemdir.” der. Zat şaşkındır… Hızır (a.s) Rabbine dönüp der ki: “Ey Allah’ım! Halbuki ben Sen’i sevenlerin hepsini bildiğimi sanırdım.” Allah’tan (c.c) gelen nida ise sarsıcıdır:

“Sen Ben’i sevenlerin hepsini biliyorsun. Ama ya Ben’im sevdiklerim!”

Geçenlerde okuldan çıktım keyfim bozuktu, bi banka oturdum evin oralarda müzik falan dinliyordum. O sırada abinin biri geldi, anason kokusundan anladım birinin geldiğini, sağlam içmişti. Oturdu yanıma, baktım bir şeyler konuşuyor kulaklığı çıkardım selam falan verdim. Muhabbet ettik biraz adı Abdullah'mış 30'larının sonunda bi abiydi, dışardan görsen içtiğine inanmazsın öyle bir adamdı. “Abi niye içtin, hayırdır anlat istersen.” falan dedim. Anladım gene aşk mevzusu, dedim hayırlısı. Adam da sarhoş olunca başladı anlatmaya…

Bir kadın var, bak bu öyle sıradan biri değil. Tanıdığım en güçlü kadın, bu kadınla uzun zamandır yaşıyoruz. İsmi yok bu kadının, soyutlanmış birisi, hayalim yani. 38 senedir beklediğim biri diyeyim gerisini sen anla. Bakma öyle, “Ruh hastası değilim, sadece hayallerimle yaşıyorum ve hayalimdeki kadını hiçbir bedende bulamıyorum.” benim sevgim taparcasına anlayacağın. Hiçbir kadın kaldıramıyor bunu, ya da ben fazla abartıyordum. Bak bir şair vardı, Ümit Yaşar Oğuzcan'dı herhalde, biliyorsundur muhtemelen. Bu adam gibi benim sevgim, fakat ben onun gibi şiir yazamıyorum, süslü cümleler kuramıyorum en fazla sarılırım. Bak bu hayalimdeki kadın işte, kimsenin kaldıramayacağını düşündüğüm sevgiyi kaldıran kadın. Onunla tanıştım bir ay önce, kafenin birinde görüştüm o gün, aynı günün akşamında barın birinde karşılaştım onunla. Dikkatimi çekti güzel ve alımlıydı, dudakları dolgundu, kumral saçları vardı uzun uzun, teni biraz kavruktu ve gülümsemesiyle ortaya çıkan mükemmel bir gamzesi vardı. Etkilenmiştim, yanına gidip oturdum birkaç bira ısmarladım sonra o bana ısmarladı derken kafamız hafiften çakır olmaya başladı. O anlattı ben dinledim, ben anlattım o dinledi. Benim kadın halimdi büsbütün gösterdi kendini, barın kapanma saatine doğru evine davet etti içmeye devam edelim, sohbet edelim falan dedi. İşim yoktu gittim. Yolda sordum, bira falan alalım mı diye, “Gerek yok gel” dedi. Vardık evine, 5. katta oturuyormuş, girdik kapıdan içeri salonu gösterdi “Otur sen, ben geliyorum” dedi. Evin her yanı kitaptı ve bu kitaplar aptal aptal yazarlara ait değildi, Oğuz ATAY, Sabahattin Ali, hatta inanır mısın Ümit Yaşar OĞUZCAN bile vardı hemde kitaplar ilk basımdı. İsmini bilmediğim bu kadına hayranlık duymaya başladım, kitaplara biraz daha bakıp oturdum koltuğa. O da geldi zaten 5 tane 6'lı bira kutusu biraz çerez getirdi, muhabbet ortamı anlayacağın. Konuştuk öyle kendinden bahsetti, soyutlaşmış birisini yaratmıştım ben zihnimde ve o düşüncelerimin somutlaşmış bir haliydi. Hayranlığım farklı bir noktaya çıktı ona karşı, sevgiye dönüştü, sanırsam aşık olmaya başlamıştım, o anlatıyor ben dinliyordum. Bak sana yemin ederim günlerce konuşsun dinlerdim, sesinde bir şey vardı sanki anlam veremediğim bir sihir… Biralar bitti muhabbet bitmedi, kalktım kahve yaptım içtik, kalktı çay koydu 5 demlik çay içtik. İnan bana muhabbet ettiğimiz sırada aklımda onunla yatma gibi bir fikir oluşmadı, gecenin sonunda yatmadık da zaten. Ancak muhabbeti bile beni baştan çıkarmaya yetmişti…

Sabah koltukta uyandım, burnuma yumurta kokusu geliyordu ve şey kızarmış ekmek kokuyordu. Biraz şaşkındım, hiç tanımadığım, adını bilmediğim bir kadınla sabaha kadar içtik ve sabah bana kahvaltı hazırlıyordu. Gittim yanına günaydınlar muhabbeti falan yaptık, kaçta kalktığını sordum, uyumadığını söyledi. Biraz fazla açık sözlüydü “Sabaha kadar beni izlemiş” öyle dedi. Gülümsedim, kahvaltıya oturduk ismini sordum “İsmimin önemi yok, istersen Begüm, istersen Cansu, istersen Aysu, istesen Müjgan…” dedi. Pekala diyebildim ve kahvaltıyı yaptık. Dışarı çıkacağını, anahtarı kitaplığa koyduğunu söyledi. Şaşkın bir ifadeyle tamam dedim, akşama kadar kitap okudum ev kütüphane gibiydi, diğer bir deyişle cennete düşmüş gibiydim. Akşam saat 8 civarında kapı çaldı, açtığımda kimse yoktu aşağıya baktığımda bir mektup gördüm, siyah bir zarf içinde bir mektup. Mektubu alıp kapıyı kapattım. Hazır çay koymuştum içerken mektubu okumaya başladım.

“Abdullah öncelikle gizemli davrandığım için üzgünüm, ama korktum anlamanı beklemiyorum. Ben Mısra, fazla kurcalama beynini lisedeki o sessiz kızım ben. Bundan tam 21 sene önce tanışmıştık senden, 19.03.1997 yılında yani. Hatırlıyor musun ben sana hoşlandığımı söylemiştim, sen de bana hissiz biri olduğunu söylemiştin. Ah, ne yıllardı değil mi? Ben 21 senedir seni izliyorum, takip ediyorum. Hayatını uzaktan uzaktan izledim hep, yanına gelmeye korktum, çekindim işin açıkçası. Normalde de gelmeyecektim zaten, ancak doktorum rahatsızlandığımı söyledi, ölüm tarihimi falan söyledi. Yani sen bunları okurken ben muhtemelen ölmüş olacağım, dün gece için yaşadım ben hayatımı. Seninle oturup birkaç kadeh şey içmek için bir ömür sürdüm. Oldu da teşekkür ediyorum sana, mutlu ölmeme sebep olduğun için.

Dipnot: Bu ev ve adreste yazılı kütüphanenin tapusu vs aktarım işlemleri için avukatıma gerekli yetkiyi verdim. Hepsi sana ait, binlerce kitap. Benim hayattaki tek varlığım bunlar ve artık onlar senindir.

İlk aşkım, sevgilerimle Mısra…”

Adam bunu anlattıktan gözleri doldu gitti, hiç bir bok anlamadım niye böyle yaptı, neden gitti? Tek bildiğim at gözlüğüyle bakmamak gerekiyor hayata, mutluluk bizi bir yerlerde izliyor olabilir. Kaldırıp kafanızı bakın, mutluluğunuzu çöpe atmayın…