sokaklardan

2

Mahir

Çiçekçi kadın, kalabalığın arasındaki çiftleri seçip onlara çiçek satmak için türlü türlü
çirkeflikler yapıyordu. İskeleden kalkan vapurun sesiyle çiçekçi kadını seyretmeyi bırakıp
elindeki siyah poşeti koltuğunun altına sıkıştırarak yürümeye başladı. Bahar şehre varlığını
hissettirmeye başlamıştı. Rüzgâr saçlarını taradığının aksi yönünde savururken, etrafta
oturacak bir bank aradı. Yoktu. Yürümeye devam etti. “Eskiden ne güzeldi buralar!” diye
geçirdi içinden, yükselen inşaatlara, yeniden yapılmak üzere yıkılmış ve iskeleti çıkartılmış
boş binalara bakarak. Poşeti sıyırıp şarap şişesine baktı, pek iç açıcı görünmüyordu, hem
tadıyla hem de fiyatıyla ucuz bir şaraptı ama yine de içecekti. Garip bir hüzün vardı içinde.
Acıtmıyordu ama iyi de hissettirmiyordu. Hüznünü şarap şişesiyle paylaşmak için uygun bir
manzara aradı. Hayal ettiği gibi bir yer yoktu etrafta. İstanbul kalabalıktı, herkes her yerdeydi
yine. Az önce vaziyetine bakıp küfrettiği binalardan birini kestirdi gözüne, çok geçmeden de
girdi. Odalarına tiner ve idrar kokusu sinmiş, birilerinin birilerine söyleyemediği şeyleri
duvarlarına yazdığı, baştan başa hüzünlü bir binaydı. Hoşuna gitmişti bu yanı. Yerdeki
kesilmiş bidonlara ve kırılmış cam parçalarına aldırış etmeden bir üst kata çıktı. Pencere
önündeki battaniyelere bakarak bir sigara yaktı. Belli ki birilerine ev sahipliği yapıyordu
burası. Gülümsedi. Hayatı boyunca tinercilerle, çocuklarla ve delilerle hep iyi anlaşmıştı.
Onlardan herhangi biriyle karşılaşmak düşüncesi rahatsız etmiyordu. En üst kata geldiğinde
denizi, caddeyi ve insanları görebiliyordu. Şarabın tıpasını açıp derin bir yudum aldı. Sırtını
duvara yaslayıp bir viranenin içinden aşığı olduğu şehri seyretmeye başladı.

Nazlı

Prova için sözleştikleri yere gitmesi gereken saati 12 dakika geciktirmişti. Vapurdan indiğinde
zaten geç kalmış olmanın getirdiği rahatlıkla adımlarını küçülttü. Kulaklığından en sevdiği
şarkının giriş müziğini duyduğunda ara sokaklardan birine girdi. İki kedi birbiriyle
oynuyordu, bir süre durup onları seyretti. Bir çift öpüşerek geçti yanından, yürüyen bir tiner
poşetini andıran bir çocuk para istedi, sağ cebinden beş lira çıkarıp verdi. O parayla karnını
doyurmasını tembihledi. Muhtemelen dinlemeyecekti, biliyordu, yine de parayı verdi.
Telefonu çaldı, üçüncü çalışında açtı. Arayan Mehmet'ti, en geç yarım saate orada olacağını
söyleyip telefonu kapattı. Bulunduğu yer gitmesi gereken yere en fazla on dakika
mesafedeydi. Yürümeye devam etti. Sağ tarafındaki inşaat alanı, denizi görmesini
engelliyordu. Duvarlardaki yazıları okuyarak sola sapıp geldiği yöne doğru ilerledi.
Caddeye
varmak üzereyken bir duvar yazısı diğerlerinden daha fazla ilgisini çekti. Kendi fikri sorulsa
yıkılmak isteyecek bir binanın, kendini ifade etmeye çalışırken kendi duvarlarına yazdığı bir
yazıydı bu sanki. Öyle geçirdi içinden.
Bahsi geçen duvarda şöyle yazıyordu;
“En ihtişamlı ruhlar, yıkıla yıkıla inşa edilir.”

Bektaş Şenel - Galata'da İki Yabancı

hadi bugün biraz senden bahsedelim. sonra biraz daha senden. adına yazılmış kaç satır var? ardından silinmiş kaç satır?

bugün biraz korkuyorum. seni anlatamadığım her satırın karşıma koskoca bir paragraf olarak çıkmasından korkuyorum. karşımda duran sokak lambasının gözyaşlarımdan seni bilmesinden korkuyorum. seni anlattığım duvarların bir gün konuşacağından korkuyorum. ben sorulardan çok korkuyorum. verilmiş yanıtların seni kötüye çıkarmasından korkuyorum. sana bir şeyler anlatabilmekten çok korkuyorum. beni anlamandan daha çok. 

senden bahsederken bile senden bahsedemiyorum. annemden bahsediyorum. anneannemden ve duraktaki amcadan bile bahsediyorum. sokak lambalarından bahsediyorum. kaldırımlardan, banklardan, sokaklardan. ben seni anneme anlatmıştım. anneanneme. inanıyor musun, kimseyle konuşmayan ben seni duraktaki bir amcaya bile anlatmıştım. hepsine sevdirmiştim. öyle bir anlatmıştım ki, hepsine ve her birine. sokak lambası çok dinledi beni her gece üçte. kaldırımlar çok şahit oldu ağlayışlarıma. banklar her kaybedişime tanıklar. sokaklar seni benden iyi tanırlar.

ama diyorum; her şeye rağmen iyi ki. gecenin üçünde bir sigara yakmak için kalkılan balkona, gülümseyerek kalktığım sabahlara, ağrılara, sızılara, uyumak için dökülen yaşlara, alınan haplara, geçen aylara, asla biz olmayan sana ve bana, iyi ki. 

Beraber gülümsediğiniz sokaklardan yalnız geçerken, adımlarınız birbirine karışacak. Bazı şeyleri o zaman anlayacaksınız ve ağlayacaksınız.

sen gittikten sonra hiçbir şey değişmedi.
bu sokaklardan, bu semtten yine geçiyor duvarlara, kaldırımlara sessizce seni ne kadar çok özlediğimi fısıldıyorum. dayanamam dediğim her acıya dayandım. kaç kez ölüyorum dedim ölmedim. çektiğim acı bana çok büyük geldi. sanki dünyada en çok ben acı çekiyormuş gibi hissettim. mevsimler geçti, güneş doğdu. sonra tekrar battı. yağmurlar yağdı, rüzgar esti. sanki her gün benim içimdeki acı daha da artıyordu. öyle kırıldığım zamanlar oldu ki, fiziksel acıları bile hissetmediğimi farkettim. bazen sokakta ağladım. insanlar bana baktı. ama aldırmadım. sanki hiç kimse beni asla anlamayacak, anlasalar bile bir şey yapamayacak gibi hissettim. kimsenin anlamadığı, devrilmiş hatta parçalarına ayrılmış biri olarak kaldım. sen gittikten sonra hiçbir şey değişmedi. sadece daha fazla ölmeye başladım.

Bana göre güçsüzlüğün en büyük örneklerinden biri, çok güçlü olmak ancak bu gücü iyi yönetememektir. Mesela, bir akşam can sıkıntısından televizyonda kanallar arasında gezinirken Survivor 2017’ye denk gelmiştim (sonrasında buraya “ilk kez Survivor izliyorum Adem’den ötürü” yazmıştım), Adem milli boksörmüş. Benim gördüğüm görüntüde Adem’in karşısında kim olduğunu hatırlamadığım (o an önemsememiştim) başka bir adam vardı ve Adem’e “Bana mı vuracaksın, vursana lan, adamlığın bu mu senin, adam mısın lan sen” diye bağırıyordu, Adem ise ellerini arkasında kavuşturmuş, karşısında çılgın atan o adama gülümseyerek bakıyordu. Fiziksel gücü ve karşısındaki insana vurmayı “adamlık” olarak değerlendiren bu “adam”ın karşısında gülümseyerek bakan Adem Kılıççı bana “oha ne güçlü adam” diye düşündürmüştü. Milli boksörsün ve şampiyonlukların var, güç bu değil. Güç, milli boksör oluşun, karşındaki adama parmağının ucuyla dokunsan onu yere savuracak oluşun ancak bu hususta tahrik edilişine rağmen bunu yapmadan durabilişin bence. O yüzden çok güçlüydü Adem Kılıççı. Güç hususunda kavram karmaşası yaşayan bir zavallının karşısında onun gücü, “gülücük” kisvesi altında parıl parıl parlıyordu.

Bayılıyorum böyle insanlara. Bayılıyorum.

Ne yazık ki “adamlık” ile “fiziksel güç” bağdaşımının kuvvetli olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Ne yazık ki dilinde “adamlık” ya da “kadınlık” gibi sık kullanılan kavramların var olması bile bir toplumun huzursuz olması için yeterli bir sebep. Okuyordum da, yapılan birden fazla araştırmaya göre erkeklerin eline tabanca verildiğinde, testosteron seviyelerinde önemli bir artış yaşanıyormuş. Yanlış yorumluyorsam düzeltin; bir “obje” biyolojik olarak erkeğin erkekliğine erkeklik katıyor yani. Bir erkeğin böylesi bir durumu tecrübe ediyor oluşu, onun ne kadar güçsüz olduğunu göstermez mi peki? Bu beni son zamanlarda çok düşündürüyor. Erkeklerin çoğu bana son zamanlarda fazlasıyla zayıf ve güçsüz geliyor.

Adam pitbullunun kulağını kesiyor. “Neden” diye soruyorsun, “kavga ederken en çok kulağından enfeksiyon kapıyor” gibi bilim dışı bir neden sunuyor ve “öyle bir şey yok” deme hakkını da geçip “neden kavga etsin ki” boyutuna sıçrıyorsun. “Çünkü sahibini koruma dürtüsü var” gibi bir yanıt geliyor. Dışarıya sergilediği tavır “saldırgan bir köpeğim var, onu böyle yetiştirdim çünkü çok sert ve güçlü bir çocuğum”, içinde ise bir köpek tarafından korunmaya ihtiyaç duyabilecek kadar güçsüz bir insan yer alıyor. Zaten araştırmalar hayvanını saldırgan bir şekilde yetiştiren erkeklerin, sosyal ve cinsel hayatlarında büyük eksikliklerinin olduğuna işaret ediyor. Ama hani “adamlık” güçten geliyor ya, kulağı kesik pitbullu var yani, adam baş belası, ayık olun!

Gaza basmak, arabasıyla “kız” korkutmak, patinaj sesi ile insanları etkilediğini sanmak… Hemen hepimizin gündelik hayatında illa ki bir kez karşılaştığı erkek tipi değil midir? Testosteron seviyesini yükselten bir obje daha, “gaz - fren benim işim çünkü çok çok erilim, erkeğim ulan ben!” Erkeksin abi, adamsın gerçekten. Çünkü kadında ya da tüm diğer “uslu” erkeklerde ayak mevcut değil, onların hiçbirisi sağ ayağı ile gaza ya da frene basamıyor ve bu obje üzerinden güç kasmak senin işin gerçekten. Senin işin çünkü senden başka kimsenin “güç gösterisi kasmak” gibi bir işi yok, insanların başka işi gücü var, kusura bakma abi, bu konuda da senin kadar adam olamadık.

Geçenlerde arka sokaklardan birinde bir düğün vardı. Uykumdan silah sesleriyle uyandım ve huzurlu bir mahallede yaşıyorum, apartmanımızın adı bile “Huzur Apartmanı” lan, hiç alışkın değilim. Yakın çevrem bu olaya ne kadar sinirlendiğimi, polisi aradığımı vs. biliyor. Sonradan öğreniyoruz ki mahallenin yağız delikanlılarından biri Yenidoğan’dan kız almış. Yenidoğan, objelere ihtiyaç duyarak erkeklik kasan popülasyonun en yoğun olduğu Ankara bölgemiz, öyle ki oraya polis bile girmekten çekiniyor. Maksat, eş dost ayık olsun, “verilen kız”ın arkasında beli silahlı erkekler var, herkes ayık olsun çünkü en erkek bu erkek, ötesi yok yani! Freud olsa der ki, “o sert namlunun ucu bunların kalkmayan çükünü temsil ediyor” ama ne hacet, bilimsel iki çift laf söylesen alnının çatından vurur valla, adam o çünkü!

Beni az çok tanıdınız, desteksiz feminizm kasan bir insan değilim hatta desteksiz kasılan feminizme anlam veremediğim ve karşı durduğum zamanlar da oluyor. Feminist ablalar kızmasın diye şu konudaki fikrimi saklayacak değilim, evet, erkek fiziksel güç bakımından kadına kıyasla daha avantajlı. Bu anatomik bir şey, evrilişle alakalı bir şey, köpeklerin kıllı, kuşların kanatlı olduğunu kabullenmekten hiçbir farkı yok bence. Ancak etrafımızda çok az “güçlü erkek” var. İlk cümlemde de dediğim gibi, güç, gücünü kontrol edebilmek bence çünkü.

Arkasından “kılıbık” dediğiniz, “kavga etmez o, annesi üzülür yoksa” dediğiniz, “kız gibi vurma b’olm” diye yerdiğiniz tüm o erkekler var ya, hepinizden daha güçlü. Hiç tabanca görmemiş, sert araba kullanmayı bilmeyen, atıyorum, Pekinez marka köpeği olan, salt karşı cinse değil, cinsin hiçbirine zarar vermeyen o erkek var ya, kendilerinin tam aksi olan erkeklerden çok daha güçlü.  

Devamlı cinsel hayatıyla övünmeyen, çok kadınla birlikte olmayı güç gösterisi olarak değerlendirmeyen, yatağında yaşadığını kendine saklayan erkek çok daha güçlü. Çok eşlilik ve insan kandırmak dünyanın en basit eylemleriyken, tekil bir insana kendini adama hususunda özgüven duyan ve güven veren, ilişki sorumluluğunu üstlenen erkek, “çok özgür ve güçlüyüm, karıya gidiyom” paketindeki erkekten çok daha güçlü.

Eğer içinde rekabet duygusu, kendini kanıtlama arzusu, bir şeye karşı savaşma dürtüsü varsa, gidip spor yapan erkekler yanlış zamanda yanlış şeylere güç uygulayan erkeklerden çok, çok daha güçlü.

İşinde gücünde olan, kendi parasını kazanma derdine düşmüş ve hayatı için çabalayan ancak gazına frenine hükmettiği bir arabası olmayan erkek, babasının parasıyla aldığı arabayla statüsünü ve gücünü köpürten bir erkekten daha güçlü.

Aklı başında her kadın bir noktada bunun farkına varıyor, bunun hakkını veriyor, emin olun, sevgili çok güçlü erkeklerim, erkeklerimiz. Testosteron pompalayan objelerin aidiyetinden etkilenerek bir erkeğe ilgi duyan kadının ise, sizin kadar güçlü bir erkeğin hayatında yeri yok zaten, olamaz, bırakın körler – sağırlar birbirini ağırlar kadar güzel bir atasözümüzün oluşu bir işe yarasın.

Bırakın onların erkekliği, kız arkadaşının giydiği mini etekten bile zarar görebilecek kadar güçsüz, sesini yükseltmediği, masaya yumruğunu vurmadığı müddetçe lafının dinlenmeyeceğini sanacakları kadar itibarsız kalsın.

Siz var ya siz, siz “asıl minnoş güçlüler”, siz iyi ki varsınız.

tamamen bir hatadan ibaretim ve zaman düzeltmiyor . sanırım tükeniyorum . düşmekten korktuğum uçurumdan kendimi atıyorum , kaybediyorum . konuşmak isterken susuyorum , yoruluyorum . koşarak geçtiğim sokaklardan tek adım atamıyorum , düşüyorum . dinlerken ağladığım şarkıları tekrar dinleyince sadece boşluğa dalıyorum , hissizleşiyorum . sizin görmediğiniz bi yerde son nefesimi veriyorum , ölüyorum .

Çocukluk yüzümle bakıyorum sırrı olamayan aynalarda 

ince sazlarla süslenmiş bir türkü dolanmış dilime munzurun eteklerinde

Keklik dağlarda çağılar

geçmişimi kucaklayıp otuyorum bir fıratın kenarına

fikrimin uzandığı sisli haritada gözlerime dokunan tarihle dingin bir çaya akıyor sözlerim 

taş döşemeli dar sokaklardan geçiyor gölgelerim 

ninemin dudak kıvrımlarında oynaşır içli nağmeler 

hüznü sakladığım çizgilerde ufalanır yazdığım şiirler 

sessizce gülümser ellerimdeki fotoğraf 

usulca odamın tenhalarına gizlenir anılarım 

göç kervanlarının içinden akar nazlı nazlı fırat 

kına kokulu hasretler uzar taze gelinlerin yazmalarında 

dedemin hafızasında ezan sesi 

gözlerim yorgun şimdi göç edilmiş sevdalara 

ey koca nazım 

bilirmisin yüreğim nicedir akar fırattan sözlerle

anonymous asked:

Sanırım en kötüsü de sen sessizce severken onda ne kadar yük olduğunu bilmek. Oysa o da geçti bu sokaklardan.

Oysa o da bu sokaklarda bir çok kez dizinin üstüne çöküp elleriyle saçlarını kavrayıp ağlamıştı.

Şimdi yola çıkmak vardı, elektro gitar çalmak, sprey boya alıp aşk sözleri yazmak yerine graffiti yapmak, güldürecek bir film izlemek, ağlatacak bir kitap okumak, insanlarla tanışmak, güvenmeye ihtiyaç duymadan eğlenmeye çalışmak, trene binmek, bilmediğin sokaklardan geçmek, yıldızlara bakmak, rüzgarda kalmak, farklı olmaya çalışmamak, gece araba sürmek vardı şimdi, biraz şarkı söylemek, biraz da susmak.