sil*

Many fall but one remains
It’s a conceptual work about the plot of The Elder Scrolls III: Morrowind.
The Foul Murder at the hands of the Tribunal, the Nerevarine prophecies, the Empire and Azura decide of Nerevar/Nerevarine’s destiny, and although he seems to choose his own path he’s never truly free. The Nerevarine finds himself stuck between who he was (Indoril Nerevar) and who he is now. He cannot become Nerevar again, but he can’t go back to the life he had before being sent to Morrowind either. He has no choice but to play his part in something bigger he cannot understand, witnessing the death of his past friends.

[...]

Islak ve karmakarışık saçlarımı, dişleri sıkı-kırmızı tarağıyla tararken kulağıma “her şey geçti güzelim.” diye fısıldadı. “Tokatlar bitti, yumruklar sustu, küfürler bahçe kapısından çıkıp gideli çok oldu. sil artık gözlerini.” alnımdaki saçlarımı kulağımın arkasına, boynumda kalanları ise avuçlarının içine aldı. Siyah kalın kancalı bir toka ile bir çırpıda topladı. Oturduğum sandalyeyi kendine çevirip, ellerini göğsünün üzerinde bağladı.

“Kapı pervazına tutunup, soğuk mermerin üzerinde ağlarken koridorun diğer ucunda bana dehşetle bakan gözlerini görmüştüm. yedi yaşındaydın, okulunun ilk günüydü. pembe-mor bir çanta vardı sırtında, şahit olma diye hiçbir kötülüğe yığıldığım yerden kalkıp sana bir tabak patates kızartmıştım. yağın çıkardığı sesten korktuğunu, büyüyünce yemek yapamayacağını düşündüğünü söylemiştin. Bunun kızgın yağın içine akan göz yaşlarım yüzünden olduğunu sana izah edememiştim. Saçların omuzlarındaydı, artık beline gelecek kadar uzadı. Bazı şeyleri sana izah etmeme gerek kalmadı çünkü senden sakındığım her uçurum seni de yokuşlarında ağlattı. bu yüzden beni affet. beni affettikten sonra, o uçurumu affet. bizi o uçuruma çekenleri affet. ben affettim, ne olur sen de affet. her şey geçti, yalvarırım sil güzel gözlerini.”
Tepede topladığı saçlarımı açtım, üşümeyeyim diye üzerime giydirdiği polar ceketi çıkardım. Kollarımı dirseklerime kadar sıyırıp bileklerimi görebileceği kadar önüne uzattım.

“Bak,” dedim. “Bizi dört duvar arasında köşeye sıkıştırdıkları her gece, tırnaklarımı hiç acımadan geçirdiğim bileklerime bak. Bende bıraktıkları yara izlerine bak, senin olması gerekenden daha fazla kırışan ellerine bak. Duymak istemediklerimiz yüzünden tarihi durdururduk ya hani, götür elini göğsüme ve sırf bu yüzden hiçbir zaman büyümeyen yanlarıma bak. Kaçabileceğim tek yer sıcak bir duş olduğu için haddinden fazla uzayan saçlarıma bak. Bak ve gör artık. Bazı şeyler affedilemez, bazı çocuklar çocukluk ne demek hiçbir zaman bilemez. Salıncakta sallanması gereken yaşında annesinin gözyaşlarını silen hiçbir çocuğa zaten çocuk denmez. Silerim silmesine gözyaşlarımı ama ben affetsem olanları, en basitinden bu evin duvarları affetmez.”

Kucağına düşen bileklerimi aldı, defalarca öpüp alnına yasladı ve silemeyeceğini bildiği için tüm bu izleri, bir daha hiçbir zaman saçlarımı tararken konuşmadı.