prototipation

Parfum cu aromă de noi...

Băi,ideea nu e să ai o relație perfectă în care să fie totul roz şi care să dea pe afară de armonie! Pentru că dacă asta vă doriți,scuzați “cruzimea”,dar aşa ceva nu există nici în filme sau cărți!
Nu ştiu alții cum or fi,dar în cazul meu când vine vorba “un prototip"de relație nu mi-am dorit niciodată una perfectă! Mi-am dorit genul ăla de relație care să aibă destule “arome"cât să ne mulțumească! Ştii,ca un parfum personalizat în care pui puțină vanilie,puțin bujor,o idee de mărgăritar şi dacă se poate să captăm şi mirosul iernii,ar fi extraordinar! Nu de alta,dar iubim iarna şi iarna ne-a iubit pe noi!Cam aşa ar fii parfumul cu aromă de noi! Asta da perfecțiune!
Mi-am dorit o relație sinceră,în care ştim amândoi că adevărul doare,dar minciuna dezamăgeşte şi distruge încrederea! Genul ăla de relație în care suntem “retardați” împreună,în care facem prăjituri la miezul noapții,mă rog mai mult eu,dar îmi place că mă mai întrerupi tu să dansăm puțin în bucătărie pe Franck Sinatra!
Mereu mi-am dorit să am cu cine să mă cert 10 minute după care să ne bufnească răsul pentru că ne dăm seama că ne certăm din nimicuri! Vorbesc despre legătura aia care nu ne lasă să dormim supărați,care nu ne lasă să ne îndepărtăm! E normal să ne ciondănim,mai ales când sunt atât de supărăcioasă,dar secretul e că ştim să reparăm ce poate destrăma ce am construit! Noi nu vom prefera să aruncăm ce putem repara!
O iubire din aia în care să nu ne pese ce zice lumea,în care să facem ce simțim şi să spunem ce gândim fără frica că el m-ar judeca sau că eu l-aş judeca!
O relație devine perfectă când ai lângă tine un om care te multumeşte! Un om care atunci când te sărută pe frunte şi te strânge la piept,te linişteste! Un om care te iubeşte pentru ceea ce eşti! Care te iubeşte şi când în tine e soare şi când îți cunoaşte demonii!
Pentru mine,o relație perfectă este relația în care timpul nu constă bani,în care orgoliile există dar sunt mult prea nesemnificative în fața iubirii,în care am tot! Când spun tot,spun iubire,linişte,stabilitate şi împlinire! Când spun tot,spun un om cu adevărat al meu!

instagram

During these very hot days i’m working on some new #prototipes i had a lot of ideas after #wgt and i can’t wait to show you all during #meraluna #festival #meralunafestival i#mm also working on my #blackandwhite collection for #runway #gothicfashionshow #goth #gothic #hautegothique #black #wearblackorstaynaked #wearblackeveryday

Made with Instagram
ŞALLI ERKEKLER / İsmail Kılıçarslan

Son zamanlarda twitter’‘da çokça eleştirildiklerine şahit olduğum bir sosyolojik grup var: “Şallı kızlar” ya da kısaca ’'şallılar“. Hani şu pahalı markalardan giyinen, giyimi kuşamı fazlaca’'İslami” bulunmayan, makyaj yapan, “slm cnm nbr” falan diye yazışan, hatta işi ileri götürüp “olm manyak bi şarkı dinledim” benzeri cümleler kuran “prototip’'ten bahsediyorum. Jipe binip bilmem hangi marka çantasıyla dolaşanlardan yani.

İşte AK Parti’'ye oy veren geniş muhafazakar-dindar kitlelerin bütün sosyolojik deformasyonunun yegane suçlusu bu ’'şallılar.” Âlâ Dergisi okumak onlarda, Kanyon’'dan alışveriş yapmak onlarda, göze far çekmek, yanağa allık sürmek onlarda. Çoğunda “namaz-niyaz olayı” da zayıf galiba… Af buyurun, twitterda erkeklere mention falan da atıyorlar. Allah bilir DM’'den yürüyordur da bunlar.

Tamam. Sorunu bu şekilde tespit edip içlerini rahatlattığıma göre, yazıyı buraya kadar okuyan erkekler bundan sonrasını okumayıp “mutmain kalplerine” ve “secde etmekten delinmiş seccadelerine” kesin dönüş yapabilirler.

Kime ait olduğunu hatırlamıyorum, lakin ben Mehmet Çelik hocadan duymuştum şu muhteşem dizeleri: “Her günahın şarap gibi sarhoşluğu olsaydı / o vakit anlardık kim ayyaş, kim ayık.

Bunu bir kerede ve sertçe söyleyeceğim: Başörtüsü Müslüman erkeklere de farz olsaydı, 28 Şubat sürecinden bu yana yaşanan sosyolojik deformasyonun üzerlerinde(daha doğrusu üzerimizde) nasıl sırıttığını bir bakışta anlayabilirdik.

28 Şubat’'ta üniversitelerde oluşturulan baskı ortamında “bacılarımız peruk takmamalı, başlarını açmamalı” deyip sakallarından kurtulma gerekçesini “jilet elimden kaydı” cümlesiyle açıklayan ’'erkek“leri gördü bu gözler. Bir müddet sonra okul önlerinde ’'direnen” bacılarını nasıl yalnız bırakıp sınavlara sıvıştıklarını da…

Tesettür, özelde başörtüsü Müslüman kadının alamet-i farikası. Bütün sosyal hayatını bu alamet-i farika üzerinden kurmak zorunda. Senin gibi gerekirse sakalını kesemez. Senin gibi gerekirse her türlü ortama girip çıkamaz. Senin gibi diğerlerinden ayırt edilebilecek belirgin bir özelliği olmaksızın kalabalığın arasına karışamaz. Senin gibi dilediği şirkette, istediği devlet dairesinde çalışamaz. Sokaktaki hakareti bile senin yerine o yemek zorunda kalır.

Bir yozlaşmadan söz edeceksek, bir deformasyondan, bir çürümeden söz edeceksek benim oyum önce erkekleredir hacım. Çünkü sen (yani ben) “muhafazakarların takıldığı mekanlarda” sabahlara kadar nargile çekip okey oynayınca hiçbir sorun yokmuş gibi yapmanın yolunu bulur, bunu kendine izah edebilirsin. Aynı ortamdaki bir “şallı” grubu, azıcık yüksek sesle gülse “bunlar hep böyle” cümlesini de yapıştırırsın ama.

Sen 400 dolarlık ayakkabı alabilir, saçını 150 liraya kestirebilir, jipe binebilir, erkek arkadaşlarınla deniz kenarı tatiline çıkabilir, “bağzı kızlar çok güzel” geyiğine takılabilirsin. Senin “Müslüman olduğunu anlayabileceğimiz” belirgin bir vasfın yok ki. “Asıl meselenin tam da bu olduğunu” kavrayabilecek bir zihne de sahip olmadığın için hayat sana güzel. “Kurban olduğum koca Rabbim” bu dini sana değil, seni temsilen şallılara indirmiş ne de olsa. Sen dilediğin gibi sekülerleşebilir, istediğin herzeyi yiyebilirsin.

“Şallı” diye dalga geçtiğin grup tam olarak “sen böylesin” diye böyle. Anlıyorsun değil mi hacım? Deformasyon cinsiyet ayrımı gözetmiyor.

Hah. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim. Modern dünyanın sana yutturduğu güzellik kriterlerine inanıyorsun sen hacım. Kaşlarını aldırmayan, üzerine giydiği elbiseyi “uyumlu bir kombin” haline getirmeyen kızları güzel olarak tanımlamıyorsun. “İkimiz de çalışırsak elbirliği ile kalkınır gideriz” yalanına inandırıyorsun kendini. Sonra da gevrek gevrek sırıtarak “şallı kızlar” geyiği yapıyorsun.

Ne diyordu Tolstoy: “Behey gafil. Başkasının şalını eleştireceğine kendi kafana bir şal geçirerek başla işe.”



İsmail abi Dök-Tür-Müş !

kalemine ağzına yüreğine sağlık abi. Çok şükür o şallılardan değilim ama şallı ,makyajlı ,hanım kızlarımız muhabbeti yapıp Asiye annemizin iffetini zamane kızlarında aradıgını söyleyen bu ‘yobaz’ nitelikli bey abilerimiz malesef kafelerde nargile içmeyi ,arada artistlik yapmayı, beş vakit namazı agzına alıp da beş vakiti kılmamayı adet edinip o laf attığı şallılarla bir bakıyorsun gönül ilişkilerine giriyorlar. size burada çok net iki kişinin adını verebilirim ki hepinizde tanıyorsunuz eminim. yazık vallahi.,

bunu sık sık rbliycem.

anonymous asked:

Did you knew that the Rutile Twins can count as a "Forced Fusion", but unlike prototipe clusters and the cluster, this one is natural? I wonder if Garnet understand everything about naturally birth "forced fusions"?

Hm I dunno if I’d classify the Rutiles as a fusion… I think they were meant to be a single Rutile that just got a bit… split, while in the ground. So in a way, they’re still one Gem, just with two a split physical construct. 

Çocuklar dünyaya öğrenme aşkıyla gelir.

İlk günlerinden itibaren adım adım emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, atlamayı, zıplamayı, tırmanmayı, konuşmayı, espri yapmayı, tartışmayı, sorular sormayı ve daha nice konu hakkında pek çok şeyi öğrenirler. Bana göre, çocuklar daha önceki yıllarda nasıllarsa şimdi de öyleler. Aynı şeylere düşkünler: koşmak, bir yerlere tırmanmak, macera peşinde koşturmak, bir şeyleri saklamak, içine saklanabilecekleri alanlar oluşturmak, iz sürmek, hiyerarşi yaratmak ve kendi heyecan dolu dünyalarını inşa etmek. Fiziki ve sosyal çevrelerini sürekli gözlemlerler ve iştahla bilgi edinirler. Fakat zamanla biz yetişkinler ya baskıcı/zorlayıcı okul sistemlerimizle veya çocuk olmanın doğasına aykırı koyduğumuz kurallar ile veyahut koruma iç güdümüzü ve endişe güdümüzü abartarak  bu öğrenme sürecini köreltiriz.


 Şu cümleler size tanıdık geliyor mu?

  • Dışarıya çıkma, hasta olursun.
  • Dışarı çıkma üstün kirlenir.
  • Dokunma elini ısırır.
  • Tatma midene dokunur.
  • Tırmanma düşersin.
  • Güneşte kalma, kafana güneş geçer
  • Toprağa basma, ayaklarına bir şey batar.
  • Çise atmaya başladı, yürüyemeyiz.
  • Oturma çimen pantolonunu boyar.
  • Aman ateşe dokunma!
  • Su içme terlisin.
  • Yeme alerji yapar.
  • Zıplama, ayağın burkulur.
  • Dağıtma, dökme, kırma…

İşte öyle bir noktaya geldik ki doğada oynamak çocuklarımız için suç haline geldi adeta. Ebeveynler belki farkında olmadan, biraz da kendi rahatları için “kutulanmış çocuklar” oluşturuyorlar. Bu kutulanmış çocuklar araba koltuklarında, mama sandalyelerinde, pusetlerde ve benzeri özel oturaklarda zaman geçiriyorlar. Eğlenmesi için de eline ver bir telefon ya da tablet olmadı aç televizyonu  tamamdır. Bir bakıyorum yürüyebilen çocuğunu bebek arabasına koymuş iterek gezdiriyor anneler. Bunlar sonucunda ise sıkıldım kelimesini sıkça kullanan, can sıkıntısı ile başa çıkamayan, tatmin olmayan, agresif, içindeki potansiyeli dışarı çıkaramayan prototip ve hatta obez çocuklar yetişiyor.


Diğer yandan ise doğa ile mesafemiz her geçen gün artıyor. Yeşil alanlarımız bile suni ve manikürlü. Artık çocukların programları ebeveynlerden bile daha yoğun! Oyunsa AVM lerin içinde oyun parkları denilen renkli, cicili bicili ortamlara hapsedilmiş durumda. Bu yazımda bahsedeceğim “Oyun Arkadaşım Yeryüzü” adlı kitap doğa ile aramızdaki mesafeyi kapatarak çocuklarımızla birlikte doğa deneyimleri yaşamamız için kılavuzluk edebilecek türde bir etkinlik kitabı. “Oyun Arkadaşım Yeryüzü” derslere, kurslara, teknolojik oyunlara, televizyona, bilgisayara boğulan çocuklar için çok keyifli keşiflere rehber olabilecek dolulukta.Bu kitap aileleri, eğitimcileri ve çocukların bakımından sorumlu olan herkesi çocuğunun elinden tutup dışarıya çıkmaya, doğada vakit geçirmeye, ağaçları, toprağı, kayaları, çiçekleri, mevsimleri yani doğaya dair her tür yaşam kıpırtısını incelemeye davet ediyor. Jennifer Ward’ın  kaleme aldığı kitabı Billur Kakıcı Türkçeye çevirmiş.

 “Oyun Arkadaşım Yeryüzü” çocuklarınız ile birlikte yapabileceğiniz, dört mevsime göre ayrılmış 52 aktiviteden oluşuyor. Üstelik ihtiyaç duyulabilecek malzemeler de masrafsız, kolay bulunabilecek türden.

Kitapta her aktivite ile ilgili ‘Bi’şey sorucam’ bölümü var. Bu bölümde yazar çocuklarımızın olası sorularını dile getirmiş ve biz yetişkinler için verilebilecek cevapları belirtmiş. Ayrıca her aktivitenin sonunda ise bu aktiviteden beklenen yararın neler olduğu kısaca belirtilmiş.


Etkinlikler için ille ormana, dağa gitmeye gerek yok. Yaşadığınız yerlerdeki parka da gidebilirsiniz. Balkonunuzda yetiştirdiğiniz çiçeklerden, pencere önüne konan kuştan, böcekten, gökyüzüne açılan bir verandadan, kumsaldan, kapı önünde miyavlayan kediden de yararlanabilirsiniz. Her gün önünden fark etmeden geçtiğiniz ağaçları da ziyaret edebilirsiniz. Aktivitelerin bir kısmı gözleme dayanıyor. Aslında yetişkinler olarak bizlerin unuttuğu veya göz ardı ettiğimiz şey doğada oynayacak pek çok materyal ve üzerine konuşacak pek çok konu olduğu. Kitap bu konuda bize bir kılavuz, hatırlatıcı bir kaynak niteliği taşıyor.

Ancak kitaba sizin bir şeyler katmanız lazım, diğer türlü kitap işe yaramaz aslında.Okunup geçilecek bir kitap değil. Yani bir miktar efor gerektiriyor, ancak deneyip de başardıkça hem siz hem çocuğunuz mutlu olacak. Doğa hakkında daha fazla şey öğrenmek ve bunları çocuklarla paylaşmak iyi bir şeydir; bir yetişkin ile bir çocuk doğa hakkında birlikte bir şeyler öğrenirlerse, bu daha da iyidir. Ve çok daha eğlencelidir.

Bu tür aktivitelerin  faydaları için şunları söyleyebilirim:

  • Açık hava çocukların doğal bağışıklıklarını güçlendirir. Kaloriferli, nemsiz, kapalı, havasız ortamlardan çocukları uzaklaştırır. Çünkü zannedilenin aksine virüsler, bakteriler kapalı, havasız ortamlarda artar.
  • Güneşli havalarda yapılacak aktiviteler sayesinde gıdalarla alınması çok zor olan D vitamini güneşten ünite ünite alınır. Ayrıca gün ışığı kalsiyum emilimini artıracaktır. Daha güçlü kemik yapılarına sahip olmaları için bu güzel bir fırsattır.
  • Açık havada etkinliklerini diğer çocuklarla birlikte yaptıkça insan ilişkileri ve sosyal becerileri gelişecektir.
  • Aile ile yapılan bu aktiviteler aile bağlarını güçlendirecek ve ilerleyen yaşlarında çocuklarımız için güzel bir anı olarak da kalacaktır.
  • Temiz hava ve hareketlilik iştah olarak geri dönecek ve çocuğumuzun sindirimini güçlendirecektir. Ayrıca çocuklar normalde yemedikleri sebzeleri kendileri yetiştirdiğinde yiyebilirler.
  • Doğada yalınayak gezdiklerinde serbest elektronlar topraktan bedenine geçecek ve bir nevi topraklanacaklardır.
  • Doğada olmak huzur duygusu verir, tazeler, ferahlatır. Rahat uyumasını sağlar.
  • Çamurla, toprakla, yağmurla, karla oynamak çocuğun duygu durumunu olumlu etkileyerek stres ve kaygısını azaltır.
  • Açık hava aktiviteleri iç mekan aktivitelerine göre çocuklarımızın hem zihinsel hem de fiziksel gelişimini daha olumlu etkiler. Çocuk eklem ve kaslarındaki küçük motor duyularını geliştirir.
  • Çocukların doğuştan gelen hayranlık ve merak duygusunu tetikler, parlatır.
  • Doğaya saygılı, duyarlı ve vicdanlı bireyler yetişir.


Yakında sonbahar bitecek. Artık ağaçlar yapraklarını iyice döktü ve doğada usul usul kışa hazırlık var. İlk fırsatta çocuğunuzun elinden tutun ve gidip bir ağaca sarılın; yaşlı bir ağacın dibine oturun, doğayı dinleyin… Onları hak ettikleri çocukluk neşesinden mahrum bırakmayın. Belki de hafta sonu doğa ile iç içe geçirilecek zaman ya da akşam yemeğinden sonra yapılacak aile yürüyüşleri güzel bir başlangıç olabilir. Doğaya gittiğimizde çocuklara dikkatli olmasını söylemektense, onları ‘dikkatlerini vermeye’ teşvik edelim. Ha bir çocuğunuz yoksa bütün bunları kardeşinizle, yeğeninizle ve hatta sevgilinizle deneyimlemek de oldukça keyifli olacaktır.  ♡

Ranting 'bout the outfits

Ok, it’s gonna be just me ranting here, but I need to get it out or I will explode!

I wanna talk about the outfits!

The first thing I noticed was Hiccup using a sort of prototipe of the flying suit, and… the braids!! It’s like, OMG the braids have been happening for quite a time now! can I just… asdnjñbñjw!!

And, can we talk about Sasstrid? jaja thet girl is just wow. And, and… Astrid’s Kra.. (how the hell was it called?) the headband! is the same from the first movie. In someplace I read that that thing was inherit, like… her mother gave it to her and that was from where she got it. The only way to get a new one was for her intended to give it to her, so I am desperete enough to hope to see if Hiccup gives her the new one? the one she’s wearing in the second movie? Well, I guess I am.

Also, notice that she’s still wearing the braid on the back?

Everyone is wearing other clothes! Those are exactly an in-between. Like, Astrid’s skirt is other,the leggins too, probably only the blouse is the same. 

And Snotlout is like, almost like in HTTYD2!

Also, look at my beautiful Toothless with paint in the back!!

Ok, ok… I’ll go and fangirl by myself now…

Svako će od tebe tražiti da budeš nešto drugo. Svako će pokušati da te oblikuje tako da budeš prototip njihove savršene ličnosti. Svako će od tebe tražiti da ispuniš njihova očekivanja. I ti ćeš uporno pokušavati da budeš ono što oni hoće. Radićeš kako ti kažu. Daćeš sve od sebe da budeš onakva kakvom te žele. I uporno ćeš grešiti i nikada nećeš biti dovoljno dobra za svakog od njih iz prostog razloga jer jedina osoba kojoj zaista treba da udovoljiš si sama ti.
—  Andrea Oršanić