Belajar Menjadi Pemimpin yang ‘SETIA’

Kita dapat mencontoh keteladanan dari presiden kita yang ke tiga yaitu Bapak Professor Habibie. Negarawan yang satu ini memang terkenal dengan kesetiaannya. Betapa tidak, bagaimana bisa seseorang yang sudah mendapatkan kehidupan yang sangat mewah di negeri industri seperti jerman masih mau mengurusi negeri yang tatanan masyarakatnya porak poranda. Bahkan dalam suatu cerita beliau rela mengorbankan banyak waktunya untuk membuatkan sebuah pesawat yang ia rancang untuk kemajuan industri penerbangan bangsa ini.

Baca selengkapnya di: http://www.dakwatuna.com/2015/04/28/67885/belajar-menjadi-pemimpin-yang-setia/

Denkt mal drüber nach…oder ein Gedanke von mir..
— 

Jede Generation/Zeit ist für irgendwas bekannt
Beste Beispiele die Achtziger und die Sixtys
Und und und
Doch wofür soll unsere Generation bekannt sein ?!
Für jugendliche denen die Politik und Staat total egal ist und nur am smartphone hängen und den rechter Aufschwung in Deutschland (PEGIDA)….

Nein ich bin der Meinung wir können mehr erreichen
Ich bin für:
REVOLUTION

Lasst uns für eine bessere Drogenpolitik und gerechtere Chancen für jeden Kämpfen

Lasst uns für eine gerechtere Verteilung des Besitzes kämpfen.
Nehmt die Bonzen hoch!!

Gegen den Leistungsdruck von Schulen

Wenn ihr auch der Meinung seit teilt dies oder postet eure Meinung mit dem #revolution !

Wenn ihr die selbe Meinung habt dann schreibt mich an bei KIK: MJBUSINESS wir können auch dafür ne gruppe gründen
Dort besprechen wir welche Ideen wir haben !

Das ist krass …

95% der überprüften Haarproben (Zeitraum 1985-2000), die in 268 Gerichtsverfahren eine Rolle spielten, waren fehlerhaft. Aus den fehlhaften Untersuchungen folgten unter anderem 28 Todesurteile, davon 14 inzwischen vollstreckte. Möglicherweise war das alles falsch …

Das ist natürlich ein erneutes Plädoyer gegen die Todesstrafe (was allerdings Common Sense sein sollte). Interessanter finde ich den Aspekt der Technikgläubigkeit in der Justiz. Die Verantwortung wird an Spezialisten übergeben, die mit Methoden arbeiten, die kein Normalsterblicher mehr versteht, auch kein Richter. Aber weil das viel mit Zahlen und/oder Wissenschaft zu tun hat, wird dem Ergebnis einfach geglaubt. Je komplizierter, desto glaubwürdiger.

Und Ähnliches werden wir auch mit den Vorratsdatenspeicherung bekommen. Die Daten werden gesammelt und irgendwann wird irgendjemand in den Knast wandern, weil die Big-Data-Analyse ergeben hat, dass quasi nur der Angeklagte als Täter in Frage kommt. Das wird von Experten glaubwürdig versichert werden. Denn wenn sie es nicht sagen, verlieren sie wegen offensichtlicher Nutzlosigkeit am Ende ihren Job.

Am Ende würde es mich nicht wundern, wenn wir mit VDS mehr Unschuldige bestrafen als wir echte Schuldige finden (die wir sonst nicht gefunden hätten) …

Aber nun ja, das bucht die Politik (und wahrscheinlich leider auch große Teile der Justiz) unter “Kollateralschaden” ab. Hauptsache man hat “was getan”. Die Bevölkerung hat sich eh schon immer mehr über “wie kann man den laufen lassen” als über “wie konnte man den bloß in den Knast stecken” aufgeregt. Freiheit ist ein hohes Gut, allerdings nur, wenn es einen selber betrifft. Die “anderen” steckt man im Zweifelsfall lieber in den Knast …

Update (15:16):

Schöne Anmerkung von Baseship auf Twitter:

“Erinnert sich noch jemand an den "Serienkiller” aus der Wattestäbchen Fabrik? “

Schönes Beispiel für forensisches Totalversagen. Wer die Story nicht mehr auf dem Schirm hat: Heilbronner Phantom.

Sevişmek Politik Bir Eylemdir

Sevişmek politik bir eylemdir. O nedenle zamana ve mekâna hapsedilip yasaklanmıştır. Nasıl ve nerede yapılabileceğine dair açık ve zımni sıkı kurallar vardır.

En makbul sevişme, devlet izniyle ve onun belirlediği bir odada, yatak odasında yapılandır. Hayata kök salan hiçbir sevişme devlet katında makbul değildir. Zaten devletin arzulanabilir kıldığının dışındaki hiçbir şey makbul değildir. Arzuların kontrolü devletin elindedir. Devlet koskoca ordusu ve polisiyle tam da bunun için vardır. Nerede sevişeceğinizden ne konuşabileceğinize dair her şey kontrol altındadır. Arzularla oynamak ve onları belirlemek iktidarın varlık nedenidir. İktidar yasaklarken bile arzu’yu kışkırtır ve onu örgütleyerek yayar.

Colebrook’a kulak verelim:

“Arzu sahip olmadığımız şeyin arzulanmasından başlamaz. Arzunun çıkış noktası bağlantıdır; hayat kendisini devam ettirmeye çalışır ve bunu da diğer arzularla bağlantı kurarak yapar. Bu bağlantılar ve üretimler sonunda toplumsal bütünleri biçimlendirir; bedenler güçlerini artırmak için başka bedenlerle bağlantı kurduğunda nihayetinde toplumları biçimlendirir. Bu nedenle iktidar arzunun bastırılması değil, arzunun yayılmasıdır”.

Bu arzu nasıl şekillendirilmekte ve nasıl ortaya çıkmaktadır? Örneğin bugün en büyük meselemiz hırsızlığa, yolsuzluğa ve katliamlara rağmen halkın nasıl AKP’ye oy verebildiğidir. Bunun için söylenen, kabaca, bu meselelerin halka yeterince anlatılamamış oluşudur. Kısacası halk yeterince “aydınlanmadığı” için AKP’ye oy vermektedir. Aslında bu bakış açısı yeni değil. Sol’un faşizm teorisyenleri de ilk dönemlerinde bu bakış açısıyla yaklaşmışlardı meseleye. Faşizm halktan gerçekleri saklıyor, yalan söylüyor ve halkın geniş kesiminin desteğini alıyordu. Bu kuşkusuz doğru ama tek gerçeklik değil. Geçen yüzyılın faşizmle kavrulan yıllarında başta Reich olmak üzere birçok düşünürün faşizm ve onun kitlelerle olan bütünleşmesi üzerine yazdıkları başka bir yaklaşımı gün yüzüne çıkarıyordu. Onlara göre faşizm çırılçıplak haliyle, ne yapıyorsa halkın gözlerinin önünde yapıyor ve halk böyle yapıldığı halde faşizmi sahipleniyordu. Günümüze gelecek olursak, halkın önemli bir kesimi, hırsızlığı da, yolsuzluğu da, katliamları da görüyor ve AKP’ye desteği bunlara rağmen değil tam da bunları onaylayarak veriyor. Peki neden?

Bu noktada sol’un o büyüsü bozulmaya başlayan “her şeye kadir halk” kavramından uzaklaşmak gerekiyor. “Aydınlatılması gereken” bir halk ve buna dayanan siyasetin sonu çoktan geldi bana göre. Ben bu çabaları değerli bulmakla birlikte yetersiz görüyorum. Halk yalnızca arzu ettiğine destek veriyor. Birileri için “kandırılıyor” sayılsa bile, onlar, “arzu” politikalarının elindedir. Onları kazanmak istiyorsanız sadece gerçekleri anlatmaya değil, arzuladıklarını değiştirmeye ya da yönlendirmeye çalışmak zorundasınızdır. Faşizmin ayak seslerinin kesilmesinin tek yolu bu. Bunun adı “arzu politikası”. Kavramı ben bulmadım. Adını da ben koymadım. Bu terimin ardında yüklü bir külliyat var. Büyük ve önemli tartışmaların sonunda varılmış bir kavram. Ancak solla buluşması şimdilik biraz zayıf.

Peki ne yapmak gerekiyor? Sanırım alternatif bir arzu politikası oluşturmak başarının ilk şartı. AKP bu yolla güçlü lider kültü ve savaş yanlısı politikaları bile “arzulanan” hale getirebildi. Konu derin biliyorum. Ancak buradan bir tartışma açmak “iktidarı” anlayabilmek için elzem. Kürt hareketi bu sınırda dolaşıyor. CHP’deyse bazı isimlerle bu sınıra doğru adım atılabilir. Faşizan partiler zaten ürettikleri arzu politikalarıyla ayaktalar. Buna solun da özgürlükçü bir anlayışla ihtiyacı var. Çünkü devrim “bize dayatılan senaryoyu yırtıp atmaktır”. “Bir tüfek yerine bir paket iskambil kağıdı sallayan asker” devrimcidir. Sokakta sevişen çift devrimcidir. Bir gün namaz vakti minareye çıkıp “Cahildim dünyanın rengine kandım” diye bağıracak o müezzin hem romantik hem devrimcidir. Ama bu sıkıcı dünyada tarihi yazanlar da onlardır. Onlar “farklı bir öykünün senaryosu için” bedenini ölümle tanıştırmaya ve ölümle sevişmeye karar kılmıştır.

Sevişmek yalnızca iki bedenin kavuşması değildir. Bir ekmek kuyruğuyla, bir kelimeyle, bir aşkla, bir telefon konuşmasıyla, bir ağaçla hayatı bir kılmaktır. Hayatla sevişebilmektir. Sevişmek politik bir eylemdir. Ve hayatı anlamlandırırken artık en çok ihtiyacımız olan şeydir.

  • Ali Murat İrat

Lyssnar på Jesper Strömbäck på SVTforum Tycker han bedriver intressant forskning. En fråga man kan…

Lyssnar på Jesper Strömbäck på SVTforum
Tycker han bedriver intressant forskning.

En fråga man kan fundera över:
“Hur vi ser på oss själva i det samhälle vi lever i”
Hur ser jag på mig själv i det samhälle jag lever i?

“gemenskap och tillit kännetecken i ett samhälle med social sammanhållning”

Den sociala sammanhållningen – Hur ser den ut?
Vilken roll har mediekonsumtionen i sammanhanget?

Jag…

View On WordPress