planda

youtube

I had all and then most of you, some and now none of you
Take me back to the night we met
I don’t know what I’m supposed to do, haunted by the ghost of you
Take me back to the night we met

bazı sabahlar diğerlerinden farklı uyanmak diye bir şey var sanırım. bu sabah da bir miktar onlardan birisi oldu. sürekliliği ne kadar devam eder gün içinde bilemiyorum ama en azından böyle hissederek başlaması bile hoş bir detay. 

bazen konuşmak ya da yazmak yerine hareket etmeyi istiyorum veya oturup sessizce beklemeyi. içimde bulunan ufak ama oldukça hareketli yaşam tanelerinin de bu süreçte kaybolmaması adına elimden geleni yapmayı yani.

bir miktar şarkıyı arka planda döndürüp, günün güzel devam edebilmesini sağlayacağım. 

olacaklar, olacak*

Tam diyorum bu kez belki güvenebilirim, diğerlerinden farklı görünüyor. Sonra bir bakıyorum, bakamıyorum. İçimden siktir git, güle güle arka planda çalıyor. Ben kendime de güvenmiyorum. O yüzden başkasına hiç güvenemem. Kimse kusura bakmasın.

Mendilleriniz çok güzel.
Kravatlarınız bıyıklarınızla çok uyumlu bir kombin oluşturmuş.
Özenle taranmış saçlarınız ve kolalı gömlekleriniz, meseleye verdiğiniz öneme işaret ediyor.
Yüzünüzden okunan samimiyetiniz, sinek kaydı traşınızla biraz daha samimiyet kazanmış.
Ceketinizin ekose deseni, yakanıza iliştirmiş olduğunuz zarif rozet ve arka planda şahin bakışlarla etrafı kesen korumanızdan, saygın kimlikleriniz kolayca anlaşılıyor.
***
Saygın dirseklerinizle bir adım geriye itmiş olduğunuz, deri yelek ve yün içlikli baba da şehit babası. 

- Caner KARA

anonymous asked:

What have you been recently?

Artık anasayfam da altın kaplama jipler, dövmeli kadın kalçaları, sensiz olmaz sözleri, arka planda deniz kadraj da bank, mac rujları, boya badana, gümüş casio saatleri, kahve, eskit dekore edilmiş ev- boş salonun ortasına konulmuş puf koltuk ve karşısında kitaplık tantanaları görmek istemiyorum birader. Sonra neymiş topluma karışmış aga benim böyle bi toplumda canım sıkılıyo. Kim yönetiyo ulan bu tantanayı kim bu akımın babası. Akşama kadar çalış et, 1 ay çalıştığın iki nusret hesabı yapmasın, eve gel zencilerin altın dişlerini rble, şafşaflı restoran masalarını rble, çocuk kıza sarılmış rble.. Ulan bizim neyimize daha çeyrek alacak imkan yok bide altınlı dişlere arabalara heves ediyoruz. Kim ettiriyo lan! Alışmak çok garip. Alıştırmakta bi o kadar. Sonra bunca insanın canı sıkılıyor. Sıkılır tabi abi, içgüdüsel olarak mercedes amblemini duvarında paylaşmak zorunda hissettiğin bir dayatma. Bi aile büyüğünün facebook sayfasına baksan ülke gündemi, HAYIR-EVET BOR, şok şok tubitakın reddettiği proje amerika da… kamprail, okey, en büyük eğlence: -hamit duvarına yazdı- “lan rıza napıon:)-” bide bi lise öğrencisinin heves ettiklerine, sahip olmak istediklerine, içgüdüsel olarak başarıyı böyle popüle topile tantanaları işte. Mac rujlarıyla, altın kaplama jiplerle, şekilli şukullu avizelerle anneni kandırabilir mi? Vampirler gençleri severmiş. Ya ben senin götünü sikeyim rockefeller ya

Kadınlar günü dediğiniz şey kadınları 2. planda bir canlı gibi gösteriyor kimse farkında değil. Oysa ki kadınlar her gün özeldir kıymet bilene.
4

Sadece “özür dilerim” dediği için affeden bi adam.. “Sen ölümle hayat arasındayken ben sanki yaşamıyordum” diyen bi kız.. Bunu bir üçgene çevireceklerini hala düşünmüyorum. Hala içimde bir ümit var, bu naif, özel, tutkulu aşkı kolay kolay biterebilecekleri gelmiyor aklıma.
Düşünsenize biraz, Veronica'ya Leon demişti ‘ben Yıldız'la evlenmek istiyorum’ diye, sürekli yan yanaydılar, sürekli Yıldız seviyormuş gibi Leon'la ilgileniyordu. Bence bu bölümdeki asıl amaç, Yıldız'ı tamamen ortadan kaldırmaktı. Şimdi bu mektubu Yıldız'a yazıldığını sandı, ama dili yok mu Leon'un diyemez mi sanki Yıldız'ı sevmiyorum diye? Yada Yıldız o kadar aşağılık bir karakter mi? Kız kardeşinin kendini nasıl harap ettiğini görmedi mi bu kız? Leon uyandığı zaman nasıl sevindi görmedi mi? Leon'un Hilal'e baktığını görmedi mi? Yıldız herşey yapabilir ama kardeşi ön planda olur bana kalırsa, çünkü öyle olmalı. Çünkü kardeşlik bu. Yada Azize? ‘Canım yanıyor anne’ diyen kızının aşık olduğunu er yada geç anlamayacak mı? ‘Bu acı nasıl geçecek bilmiyorum’ ‘O yaşarsa gidemem, gidersem yaşayamam, o ölürse kendim gider yunana teslim olurum’ bu sözler hiç mi önemli değildi? Öylesine yazılmış sahneler olamaz bunlar. Öylesine göstermemişlerdir Azize'ye kızının o acısını. Öylesine değildir Yıldız'ın onlara bakışı. Cevdet'in bakışı öylesine değildir. Olamaz ki. Bu kadar detay varken, onlar en güzel detayları gösterirken, öylesine yazılamaz bu sahneler. “Gözlerini açarsan ağzından çıkacak her söze razıyım” “Ölüme de aşka da” diye söz veren bir Hilal var elimizde.. Bir de “Karanlıktı, kimin olduğunu görmedim” “Ben seni gördükçe yok oluyorum” diyecek kadar seven bir Leon.. Sanmıyorum. Böyle bir aşkı harcayacaklarını, harcayabileceklerini sanmıyorum.
Ve bir de Ali Kemal'imiz var, vurulmadan önceki bakışları gören, vurduktan sonra Hilal'in can çekişini gören, yolda hastaneye gidicem diye tutturan Hilal'i gören bir adet nam-ı değer abimiz var. Hiç mi içine kuşku düşmeyecek, Leon'un söylemediğini duyunca? Ali Kemal anlar, sevmeyi bilen herkes anlar, canının neden yandığını, o bakışların anlamını anlar. Ben ümitliyim. Ali Kemal öğrenecek ve yardım edecek onlara. İmkansızı sevmenin ne demek olduğunu bilen birisi o, arkasını dönmez bu aşka.

Ne demiş Tevfik Fikret? Karamsarlığa kapılan kalpler, çareyi düşünmeye fırsat bulamaz..

Olay şöyle oldu Hakim Bey ben anlatayım en baştan;
İnsan çocukken, anasında babasında ne yoksa onu arıyor demek ki.
14-15 yaş da çocuk yaşı bence. Annem sürekli bir evi çekip çevirme telaşında, baba desen ne iş bulsa onun peşinde, kolay değil evde kaç nüfus onun eline bakıyor.
Yani evde a’federsin aşk yok Hakim Bey.
Zaten daha yeni genç olmuşum, kalbim her daim ağzımda, televizyonda izliyorum dizileri, nasıl da tutkulu aşklar, kıskançlıklar, vazgeçememeler. Çocukmuşum daha ama kazınmış aklıma, “ben aşık olup evleneceğim” dedim.
İstedim ki uyurken yüzüne keyifle bakayım, bir bulgur bile pişse evde soframı özenerek kurayım.
Ben bunun a’federsin yeşil gözüne kandım Hakim Bey.
Yeşil böyle çayır çimen ormandır ya hani; ruhum kanatlanıp uçacak sandım.
Yeşile uzun bakılır, bıkılmaz sandım. Çocuk da değildim artık ya işte insanın gönlü kaymayıversin.
Kabul ediyorum. Buraya kadar benim suçum.
O çok ağladığım film gerçekmiş; sevgi emekmiş, bilemedim. Cahilliğime verin.
Ama yeminle gerisinin günahı bende değildir.
28 gün sürdü o yeşil gözlerin derinliği, 29. gün yediğim yumrukla al oldu elmacık kemiklerim, sonrasında öğrendiğim; morluklar iyileşirken yeşile dönüyor insan derisinin rengi. O’dur yani.
Bitmedi Hakim Bey.
Bir yumrukla bitmedi.
Ne iş yaptığını bilemiyordum, dükkanı vardı esnaf sanıyordum.
Milleti haraca bağladığından, tefecilikten kazandığı ile benim çorba kaynattığımdan haberim yoktu.
Her öğrendiğim yeni bir iz oldu bedenimde. Allar mora, morlar yeşile dönüştü.
Ben zaten elimden geleni yaptım. Mahkemede ben değil, o sanık olsun istedim.
Her bir fiskeden sonra karakolda aldım soluğu. İnsanım sandım devlet nezdinde.
Devletin verdiği nikah cüzdanı benim yaralarımdan daha geçer akçe çıktı. Her seferinde benzer tavsiyeler ile yollandım karakoldan.
Azıcık sabırlı olacaktım, yuva kolay kurulmuyordu, biraz suyuna gideydim, erkeklik onurunu rahat bırakaydım. Aile içinde olan biraz da aile içinde kalsındı.
Canım çok yanıyordu ama Hakim Bey.
Onun erkeklik onurunun limiti yoktu. Fasulye kılçıklıysa onuruna mı dokunuyordu? Çocuk yaramazlık yaparsa gururu mu zedeleniyordu? Halı bizim namusumuz muydu da leke olunca beynimde patlıyordu?
Ellerime bakın Hakim Bey, çamaşır suyu ile çatlamıştır, bir de ciğerimi görebilsek keşke, kederden ve soluduğum deterjanlardan çoktan solmuştur.
Dedim ki kendime, benim canım değilse de, kendi parası, yasası bu devletin önemlidir.
Bu adam yasaları çiğniyor, bari gideyim onu ihbar edeyim.
Dövmekten yargılanmazsa, eve giren kanlı paradan yatsın bari. En azından soluk alırdık birkaç yıl kızımla ben.
Kızım var benim Hakim Bey, ellerinizden öper.
Çok akıllı çok usludur aslında.
Bebekken de böyleydi. Hamileyken yediğim dayaklardan bir haller oldu sanırdım başlarda. Ama demek ki anasına daha da dert olmamak için Tanrı vergisi sakin oldu yavrucak.
Benim ihbarlar kafi gelmedi. Savcıya söyler sandığım polis gitti durumu koca dediğim adama anlattı.
Yolun başında göründüğünde anladım. Malum olmuştu zaten, kalbim ağzımda atıyordu gün boyu.
Analık refleksi de istersen Hakim Bey, ilk iş kızıma sarılıp kokladım.
İnsan öleceğini anlıyor biliyor musun?
Kırar gibi çaldı kapıyı.
İlk 10-15 dayaktan sonra, insan korkmaz oluyor kaba dayaktan.
Canının ne kadar yanacağını biliyorsun. Acı eşiğin de yükseliyor. Yine de her seferinde yüreğin ağzına geliyor, için kanıyor gibi hissediyorsun. İçin kanarsa ölürsün.
Biz filmlerden, biz ölenlerden öyle gördük.
Dayaktan değil de ölmekten korkar oluyor insan.
Öyle bir ölüm korkusu vardı yine içime. Ama ilk kez o gece, çocukken anamın yaptığı keşkeğin tadı geldi ağzıma.
Bir de çocukluğumdan kısacık bir piknik anısı, ayaklarımı dereye sokmuş oynarken annemin elime tutuşturduğu ekmek arası köfte, bir de kızım doğduğu gece kucağımda bir bebek kokusu ile daldığım yorgun ama mutlu ilk uyku.
İnsanın hayatı bir film şeridi gibi geçiyorsa ölmeden önce gözlerinin önünden; işte benim mutlu sahnelerim de bu kadarcıkmış demek ki.
“Çocuğu odaya götür” dedi bana.
Ahlakı da bu kadar işte, anasız kalsın çocuk, ama anasını da ölü gözleri tavana bakarken hatırlamasın istedi herhal.
Aklımdan o kadar çok şey o kadar kısa sürede geçti ki Hakim bey, ben inanın sandığınızdan daha akıllıyım sanırım.
Uzattım biraz kızımı odaya götürüp yatırma faslını.
Hatta sonra bir de “dur çamaşırları asayım” dedim.
Ama bu kadardı yeminle Hakim Bey. Tüm planım azıcık daha hayatta kalabilmekti.
Bir kaç dakika daha.
Yüzümde patlayan kabza planda yoktu, yatağa savrulmayı planlamadım, elim yeminle kazara girdi yastığın altına.
O yastığın altına daha o sabah silah sakladığını bile bilemezdim.
Gözlerini görseniz, kafasından çok daha öndeydi, tükürükleri yüzümde patlıyordu. Yumruğu öyle hızlı iniyordu ki aralarda nefes bile alamıyordum.
Seyit Çavuş’u hatırlayın Hakim Bey, bize ortaokulda anlattılardı. 200 kiloluk mermiyi kucaklayıveren Seyit Çavuş.
Savaş gibi bir şeydi, memleket değil, ben elden gidiyordum.
Elim metale değdi.
200 kiloluk mermiyi kavrar gibi, parmaklarım yerini buluverdi.
Yoksa Hakim Bey yeminle, sahil kenarında balon bile vurmuş değildim.
Sıktım mı hatırlamıyorum, kaç kere sıktım hatırlamıyorum.
Üzerime düştü bir onu biliyorum, bir de ağırlığından kurtulmaya çalıştığımı.
Üzerimde hep bir ağırlıktı zaten ama böylesini ilk yaşadım.
Nasıl kalktım bilmiyorum, kızımı nasıl aldım kucakladım, ayağımda terlik var mıydı, üstüm kan mıydı vallaha hatırlamıyorum.
Öldüğünü duyunca kendim geldim söyledim Hakim Bey.
“Sanırım ben yaptım” dedim.
Nasıl oldu anlamadım ama sanırım ben yaptım.
Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok. Annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.
Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.
O ölmese ben ölecektim.
O size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti, başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı, benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler azıcık kirlendi diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti, kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.
Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.
Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.
Siz onu 3-5 yılla yargılayıp, namusu kirlendi diye mazur görüp, yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.
Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.
Sonuna kadar idare edebilmiş olmam, elaleme değil de başıma gelenleri hep karakollara anlatmış olmam, kızıma hiç fark ettirmemiş olmam namusumdur.
O utanmamış yaptıklarından, benim utanacak bir şeyim yoktur.
İçimdeki hayatta kalma mutluluğunu atamıyorum Hakim Bey.
Ağlayamamam bundandır.
Ne yalan söyleyeyim aynı acının çemberinden geçmiş, sağ kalabilmiş kadınlarla aynı koğuşta, bir ömür kazasız belasız da yaşarım ben ama benim bir kızım, bir de memleketin aç kaldığı bir adalet var.
Gel sen, ölmedim diye beni cezalandırma, benim bir derdim; kızımın bari mutlu olmasıdır.
Yanında ben olayım.
Can alan bir katil değil, can derdinde bir kadın de bana.
Kurşunla yatıp kurşunla kalkan, yastığın altında silahla yatan adamlar hiç eceliyle ölmüş mü?
Hem sevebilseydi o da ölmezdi di mi ama?
Öldüyse hepsi benim suçum mu?

Mrb İst Çengelköy evli çocuklu ciftiz reel deneyimliyiz alev31 kuzey 32 yasinda oncelimiz samimi arkadaşlık dostluk sex en son planda geliyor birbirine sevgisi saygısı olmayan çiftlerle zaman harcamak istemiyoruz

Hatırlıyorum.
Yağmurun ıslak zeminde bıraktığı yuvarlak izler silinmiyor gözlerimin önünden.
Petrol yeşili ceket giymiş yaşlı bir adamın yağan yağmura aldırmaksızın yürüyüşü.
Sokağın ortasında, rastgele bir kafedeyim. Camdan dışarıyı izliyorum. Önümde hiç sevmediğin ancak benim ısrarla içtiğim sigaram. Yan masamda mutlu bir aile, diğer yanımda yüzsüz bir kedi. Sağ yanımdan vuran soğuk hava, sol tarafım sıcaktan alev almak üzere.
Hatırlıyorum, karşıdan bana doğru gelişini. Adamın aksine yüzünde yağmurdan kalma memnuniyetsiz ifaden. Uzun saçlarından bir perçem yapışmış alnına. Burnunun ucunda bir yağmur damlası. Üşümüşsün, montunun içine gömmüşsün başını. Yanakların kırmızı, dudakların… Her zamankinden daha güzel.
Hatırlıyorum. Montunu ıslaklığın verdiği kinle çıkartıp, sandalyenin arkasına asmanı. Ellerini saçlarının arasına daldırışın, parmakların ıslandı. Hayranlıkla izliyorum, lakin içim acıyor. Çünkü biliyorum, iyi bir başlangıç değil bizim için. Çünkü biliyorum, yağmurlu havayı sevmezsin.
Yüzündeki sinir tüm kafeye dağıldı sanki. Yan masadaki mutlu aileden tartışma sesleri yükseldi. Adam kızıyor. Umurumda değil, yalnız sana bakıyorum.
Dirseklerini masanın üzerine yerleştirdin, tavrını tanıyorum. Kaçınılmaz bir son bekliyor beni. Acım sırtıma vuruyor, sadece bakıyorum.
Dudaklarını kemiriyorsun, işte söylemek istediğin şeyler çıkacak dudaklarından. Yine de bir parça tedirginsin. Belki kırmak istemiyorsun, belki gözlerimdeki çocuktan çekiniyorsun, çocuklara dayanamazsın, bilirim.
Hatırlıyorum.
“Şöyle bakma yüzüme.”
Masanın altında hızla salladığın bacağın içimi ürpertiyor. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine yağmura çeviriyorum. Arka planda eskilerden yabancı, dokunaklı bir şarkı çalıyor. Julia Stone daha iyi giderdi diye düşünüyorum.
Dilimin ucunu ısırırken dudaklarına bakıyorum. Ucu bana çevrilmiş bir silahı izlemekten farksız. Neremden vuracağını tahmin etmeye çalışıyorum. Ama anlayamıyorum. Donuksun.
Hatırlıyorum.
“Şimdi beni iyi dinle, tamam mı?”
Rüzgarla savrulan saçlarımdan vurdun beni. Uçuşan saçlarımı düşünüyorum. Aynı hizaya getirmek için, hepsini kestirmem gerekecek.
“Uğraşıyorum, yapamıyorum.”
Sağ omzumdan bir sıyrık. Yaramın üzerine kolonya dönmüşüm gibi yanıyor. Ya da parmağımdaki kesiğin içinden saçım geçmiş gibi. Rahatsız edici bir his. Yine de susuyorum, şikayet yok. Çünkü biliyorum, az sonra yaşayacağım acıların yanında bunun bir anlamı kalmayacak.
Hatırlıyorum.
Geceden kalmışım gibi bir his var bedenimde. Başımı ne yana çevirsem beynim sallanıyor. Dilsizim. Çünkü sadece dinlemem emredildi.
“Eski hislerle yaklaşamıyorum sana. Dokunduğumda heyecanlanmıyorum. Gülüşüne eskisi gibi tebessüm edemiyorum…”
Acımın nereden geldiğini kestiremiyorum. Ancak bedenimde akan kanlar garip bir şekilde gıdıklıyor. Gülmek istiyorum. Yanlış anlayacak.
“…kalbim eskisi gibi çarpmıyor. Buraya gelmek bile gelmedi içimden. Yılların hatrına oturuyorum karşında.”
Yaralamaya devam ediyor. Bir gram acıması yok. Öyle çok keskinleşmiş ki… Ellerimi masanın üzerine koyuyorum. Bir cesaret bulsam yakalayacağım avuçlarını. Ancak biliyorum, tuttuğum an kesilecek parmaklarım. Sigarama yöneliyorum sonra, tutamıyorum onu.
Sigarayı yakmamı bekliyor, çakmağı yakamıyorum bir süre. Ellerim titriyor. Bu aralıkta susuyor. Sigara hiç yanmasın istiyorum bir saniyeliğine, yanmasın ve ebediyen sussun. Yalnızca karşımda otursun. Lakin yakıyorum on saniye kadar sonra. Çakmağı bırakmamı bekliyor, belki de söyleyeceklerini toparlaması için zaman verdim ona.
“Ayrılmak en doğrusu.”
Kendimi savaşın ortasında hissediyorum. Göğsümden vuruldum. Kalbime isabet etmedi, belki de bilerek.
Ölmemi istemiyor mu?
Hatırlıyorum.
Masalar tek tek boşalıyor. Yan masadaki mutlu aile hesaplarını ödedi. Yağmur durdu, çatılardan akan çamurlu sular kaldı yalnız. Yürüyen insanlar çoğaldı, dükkanlar açılmış, yeni fark ediyorum. Yoldan geçen iki genç çocuk yüzüme bakıyor. Kötü mü görünüyorum?
“Bir şey söylemek istiyorsan eğer şimdi söyle. Daha sonra rahatsız etme beni. Arama. Ölmüşüm say.”
Acılı gözlerle bakıyorum. Kitap bitmişken, bir kaç satır da benim eklememi istiyor. Cevap veremiyorum çünkü ağlamak istemiyorum. Aramam diyemiyorum. Sonra kalbimden akıyor kanlar. Beni vurdu. Öldürecek cesareti varmış meğer.
Git diyemiyorum. Asıl sen beni öldürdün, gidince cesetim kalkacak bu masadan diyemiyorum. Acımasızca bakıyor gözlerimin içine ve en acısı acımı görüyor.
Hatırlıyorum, dün gibi.
Suskunluğuma dayanamayıp kalkıyor masadan, hırsla giyiyor ceketini. Daha yeni ısınmaya başladın, yanaklarının kızarıklığı yeni düzeldi, otur, biraz daha ısın diyemiyorum.
“Bir halta değmezsin,” diyor küfür edercesine. “Yıllarıma yazık ettim.”
Vuracak bir yerim kalmaması hoşuma gidiyor. Lakin tüm yaralarım sızlıyor.
Ve gidiyor.
Hatırlıyorum.
Gelişinden daha hızlı gidişi.
Hızlı hızlı yürüyor. Acelesi var gibi. Hayatımdan dönüşü olmayan bir tren varmış da, ona yetişmek uğruna nefes nefese kalmayı göze alır gibi. Ya da benden öyle çok tiksiniyor ki, solumak istemiyor aynı sokakta. Git gide küçülüyor sokağın ortasında. Yok oluyor. Herkesin arasına karışıp, alelade biri oluyor. Yabancılaşıyor bana.
Yabancılaşan herkes gibi.
Hatırlıyorum, lakin hatırlamak istemiyorum. Her hatırladığımda yaralarım sızlıyor. Her hatırladığımda ellerim saçlarıma gidiyor. Hizalamak için kısacık kestirdiğim saçlarım…
Şimdi aynı kafedeyim, aynı masada. Hayat hep böyle ya, yine yağmur var Ankara da. Karşıdaki sandalye boş, mavi bir şal kurulmuş onun yerine. Onu seyrediyorum bende. Bir yabancıyı düşünüyorum. Yabancılaşıyorum sonra bende. Kimseyi tanımıyorum.
Çünkü ben artık onu tanıyamıyorum.
Çünkü acılardan başka bir şey kalmamış hatıralarımda. Gidişi ağaçlara anahtarla baş harfi kazır gibi, ölene dek kazınmış, gülüşü suda parçalanan kağıt gibi, mürekkebin dağılışı gibi bulanıklaşmış. Ağlıyorum, bir kaç damla süzülüyor.
Yıllar geçiyor, acılar geçmiyor. Arabalar geçiyor karşıdaki yoldan. Neden herkes gidiyor?
Çayımı yudumluyorum.
Ve son kez, kalan herkesin yerine, giden herkes için arabaların arkasından dökülen su misali gözyaşlarımı hediye ediyorum.
Kalan herkes gibi dönmelerini umut ederken bir parça, gidebilmek hasretiyle yanıyorum.
Kalan herkesten daha fazla.

‘’Tesettürlüyüm Çünkü…

Allah’ı hatırlamak ve hatırlatmak için…

Yaratılış gayemin gereği

Özel olduğum için… Özel hissettiğim için…

İnsanların gözünde değil Rabbim’in nazarında özel olduğum için…

Kulluğumun gereği…

Rabbim’in rızasını kazanmak için…

Tesettürlüyüm çünkü: Tesettürlüyken daha rahat olduğum için,

Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğim giyim şekli olduğu için,
Allah rızası için,

Birtakım kötü gözlerden koruduğu için,

Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla, davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için,

Tesettürlüyüm çünkü:
Buna verilecek en iyi cevabım,
İnandığımın kanıtı tesettürüm.
İnanıyorum; emri başım üstünde,
Her varlığa sevgi duyuyorum her varlık Ona çıkıyor Onu seviyorum…
Tesettürlüyüm çünkü: Rabbim bize zinet değerinde bakıyor ve ben bu zineti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum.

Tesettürlüyüm çünkü: Kadınlık vasfıyla değil, insan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum.
Tesettürlüyüm çünkü ehli imana zarar vermek istemiyorum.
Tesettürlüyüm çünkü: Tesettürün en baş vasfı başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum.

Tesettürlüyüm çünkü: İslam’ı yaşamayı kolaylaştırıyor hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor.
Tesettürlüyüm çünkü bana Rabbim’i hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum.
Tesettürlüyüm çünkü: “KULUM!” DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM…

Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben!
Tesettürüm sayesinde namahremim saygı duruşuna geçmek zorunda
(öyle bir temsil etmeliyim ki bu olmak zorunda)

Tesettürlüyüm çünkü Hak böyle istiyor
Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok
Tesettürlüyüm çünkü hürüm ben
Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması
Gurur addetmeyiniz

Tesettürlüyüm çünkü:
Değerliyim!!
Tesettürlüyüm Çünkü…
Allah’a İtaat Ediyorum…

Tesettürlüyüm… Çünkü Allah’a Teslim oldum.

O emretmişse, başım üstüne.’’

Mrb İst Çengelköy evli çocuklu ciftiz re opel deneyimliyiz alev31 kuzey 32 yasinda oncelimiz samimi arkadaşlık dostluk sex en son planda geliyor birbirine sevgisi saygısı olmayan çiftlerle zaman harcamak istemiyoruz

“wall-e ve eve,”
wall-e : bildiğiniz üzere çöp toplayan bir robot,
eve : ise dünyaya bitki bulması için gönderilen bir robot.
belki izleyeniniz olmuştur fakat manevi değeri yüksek olduğu için sevdiğim bir kısmını yazacağım;

eve bir  bitki bulması için dünyaya bırakılır, bu sırada wall-e çoktan ona tutulmuştur eve’da onun sersem hallerini gördükçe sevmeye başlamıştır. her neyse eve’ bitkiyi bulduktan sonra uzay üssüne onu olması için kendini kapatır wall-e ise ona bir şey oldu sanar ve çok üzülür bir şeyler yapmaya başlar. fakat artık insanlar bi hava aracı gönderir ve gelir ve onu alır bu sırada wall-e de peşinden gider. geri gelelim sevdiğim kısmına filmin biraz ilerlemesi sonucu eve’nın bitkiyi bulması ile çip’i değişir ve hafızası bir nevi gider. wall- e ise onun o haline çok üzülür ve hatırlaması için uğraşlar verir ki başarır da duyguları sayesinde eve tekrar wall-e yi hatırlar.

bunu yazma gereği neden duydum bilmiyorum fakat çok sevdiğim bi animasyon filmiydi, duyguların ön planda olması her şeyin çaresi olabileceğine işarettir, unutmuş olsanız bile bir yol çizer size.