pîroz

rozf  asked:

How does fifteen year old Max do in the world? What are his biggest issues?

From the Audience Participation: Fic-Writing Edition meme, for My Name is Max

Hormones are a-raging for most fifteen year olds, even telepathic geniuses like young Max Francis Xavier. He is deep in the throes of first love with the brilliant but shy Jean Grey, and is trying to work out all the important stuff - does he tell her (she already knows Max, she’s a telepath too remember?); does he do anything about it (Ororo and his Aunt Raven say yes, Daddy says be patient and Papa is staying out of it); and how to handle a possible rival for her affections (that would be a much taller and more grown-up Scott Summers).

He is also trying to make up his own mind and find a happy balance between his parents’ still somewhat opposing ideaologies (though you’d think they could give those old arguments a rest after living and working together for eight years).


Ask me a question about one of my fics or series. It can be absolutely anything in any project and I will tell you the honest-to-goodness answer (even on the progress/plans for next chapters of current series).

4 5 sene evvel ilk defa aşık olmuştum, salak gibi her şeye gülümseyip geçtiğim dönemler.
Öten kargaya, çalan alarma, kaçırdığım otobüse, en sevdiğim şarkı çalarken telefonumun şarjının bitmesine, kuaförden süslü püslü çıkmışken yağmurun başlamasına, çok beğendiğim ayakkabının numarasının kalmamış olmasına, içtiğim sigaranın ha bire zamma girmesine, tırnağımın kırılmasına vs normal bir kadının canını sıkabilecek her duruma salak gibi gülümsedim ve aldırış etmedim.
Çünkü öyle bir şeye sahiptim ki, hiçbir nesnenin ya da talihsizliğin onun bana yaşattığı mutluluğun önüne geçmesine müsaade etmiyordum, edemiyordum.
Ben onunla tamdım çünkü, tamamdım.
Hiçbir şey beni üzmeye yetmiyordu, kahvaltıları sevdim onunla, domates yemeyi de öyle, tereyağ üzerine bal sürüp yemeyi öğrendim, bundan o dönem hiç tiksinmedim.
Mutlu uyuyup, mutlu uyanacak kadar şanslıydım.
Ameliyat olduğumda yanımda o vardı, gözümü kapattığımda ve açtığımda o hep baş ucumdaydı, o zaman bile “iyi ki” ameliyat oldum-du, yanımdaki kanepede uyurken onu izledim çünkü, ilk defa birbirimize bakarak “günaydın” demiştik.
Dilime değmeden sözü, yüzüme düşmeden yaşın nedenini bilirdi, bilirdim.
Rüya bitti sonra, her şey hiç bitmeyecekmiş gibi güzel giderken.
Her şey hiç olmadığı kadar güzelken, ben her şeye salak gibi gülümsemeyi bıraktım.
“yıllar da geçse, 5 çocuğun da olsa, müzeyyen dinlerken beni unutma” dedim, “yıllar da geçse, 5 çocuğum da olsa, müzeyyen dinlemesem bile, seni asla unutmam” dedi.
Salak gibi, birlikte son defa güldük, gözümüzde nem.
“öyle olmalıydı” denir sorana, ne diyeceksin başka, dünyanın en acıklı aşk hikayesi benimkiydi bana göre, hikayemi dinleyenin yüzünde küçücük bir acı mimiği görememe ve anlaşılmama endişesi taşıdığım için, hep böyle söyledim.
“öyle olmalıydı” oldu da.
Esasında olmadı, yüzümdeki salak tavrı özledim bir süre sonra, yerli yersiz her şeye gülümsemeyi.
Dert etmediğim ne varsa, hepsi için bir bir ağlamaya başladım.
Kaçırdığım otobüse, çalan alarma, sigara zammına, öten kuşa, topuğumun kırılmasına, yağmura, şaraba, zeki'ye, müzeyyen'e, salak gibi ben her şeye dudak büktüm.
İçinde bulunduğum durum, yaşadığım hayat, çevrem, kıyafetlerim, koleksiyonum, saçlarım, evren, ve varlığım da dahil tüm hakikatler beni boğmaya başladı.
Salak gibi her şeye ağladım, salak gibi haklı olarak ağlamaya epey devam ettim.
6 şehir gezdim sonrasında, şarabı abarttım, sigaramı değişirdim, saçlarım uzadı, migrenim çıktı, ortaköyü kutsal kıldım, kumpire küstüm, 3 kez sarhoş oldum, 3ünde de kimseyi aramadım, halen aynı numarayı kullanıyorum, ve olağan üstü bir şekilde halen salak gibi aranmayı bekliyorum.
Yo içmiyorum, sadece tarihte bugün büyük bir salaklık yaptığımı hatırladım.

Sen gülümsüyorsun ya bana, gerisi teferruat.
Sıyrılıyorum dünya kederlerinden, omzumdaki yük hafifliyor.
Cebimden, bir hayli birikmiş sokak ağzı özlemler ve aynı zamanda nefret cümleleri dökülüyor birer birer.
Hafifliyorum, bir tüy olsam ancak bu kadar hafif olurum diyorum.
Ben bir tüy olsam, gelip omuzuna düşerim..
Ben bir tüy olsam, seni avuç içlerinden öperim.
—  Ezel Roz Manaz
4

You Need To Know This Pole Dancer’s Self-Confidence Secrets

In her own words, pole dancer and fitness trainer Roz “The Diva” Mays is where she is today by way of a miracle. “If you’d have told me during that first pole-dancing class…” (which, she adds, kicked her ass completely) “…[that] I would eventually be leading classes of my own all around the country, and would have ended up on TV four times doing this, I would have slapped the shit out of you,” she laughs.

READ MORE

Büyüdükçe sürekli birşeylerimi yitirdim;
Kokulu silgimi,
Kırmızı pabuçlarımı,
İlk sebepli ağlayışımı…
Ondokuzuncu yaşımı,
Ilk öpücüğümü,
Birşeylere duyduğum inancımı…
Içten gülüşümü
Ve bunun gibi başka şeyler…

Hergün elimde kalan şeyler için şükretmeye devam ettim…
Birşeyler azaldı, birşeyler bitti, birşeyler gitti…
“Olsun” dedim…
Bir tek aldığım nefes kaldı elimde,
Onun için de Tanrıdan Özür diledim dün gece…

“To Be or Not to Be” in S4

I rewatched TLD after writing my “Skull and Hamlet in season 4” meta (X) and realized that Hamlet’s “To be or not to be” soliloquy kinda reflects TLD, and what that means about S4:

“To be, or not to be–that is the question:
Whether ‘tis nobler in the mind to suffer
The slings and arrows of outrageous fortune
Or to take arms against a sea of troubles
And by opposing end them. To die, to sleep–
No more–and by a sleep to say we end
The heartache, and the thousand natural shocks
That flesh is heir to. ‘Tis a consummation
Devoutly to be wished. To die, to sleep–
To sleep–perchance to dream: ay, there’s the rub,
For in that sleep of death what dreams may come…

But that the dread of something after death,
The undiscovered country, from whose bourn
No traveller returns, puzzles the will,
And makes us rather bear those ills we have
Than fly to others that we know not of?
Thus conscience does make cowards of us all”

-(selection from Hamlet Act 3, Scene 1)

Starting at “take arms against a sea of troubles”

Sherlock literally threw a gun into the river, the exact opposite of Hamlet’s words, basically realizing this insanity and accepting it, rather than letting death take over. But throughout the soliloquy Hamlet’s mind is shifting back and forth between his options, contemplating life and trying to decide if death by his own hand or the burden of life is the right option.

After his initial repugnance of death, he starts questioning if death is dream-like and fantasy-filled, or more so a nightmare. Comparatively, Sherlock is having trouble discerning reality from fiction (couldn’t remember if “Faith” was real, and he couldn’t tell he was at Baker Street with Wiggins).  

And the skull of insanity flickers on in the climax of Sherlock’s combination of reality and fantasy. (It’s still hella abnormal and weird and I distrust it so much)

But either way, Hamlet seems ready to face death, similar to how Sherlock basically gave himself to Culverton to be killed, “I want you to kill me.”

But Hamlet is also really conflicted about this topic, and also states he fears death and it “make[s] cowards of us all.” And Sherlock realizes he’s afraid of death, “I don’t want to die.”

And before a decision can be made, Ophelia comes in and interrupts Hamlet. Which in this context is John coming in and saving Sherlock.

This episode is basically the main ideas of this soliloquy acted out, as well as main themes of Hamlet in general. I mean, Sherlock did state in TAB “The stage is set, the curtain rises” implying a play setting.  And this ends interrupted because there’s more.  It’s unfinished and we haven’t seen this completely play out.

And TFP is not the true end, it’s the Rosencrantz and Gildenstrein version of events (a play that is written as part of the theatre of the absurd genre and is Hamlet from their view). Insanity and death are still present and have not been given proper resolution.

We haven’t reached the final act yet.