odurs

Bismillahirrahmanirrahim

Allah'ım ,

Sayılabilen herşeyin sayısınca,

Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke lehü; Lehü’l-mülkü ve lehû’l-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey’in kadîr

Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.
O birdir;
Onun hiçbir şeriki yoktur.
Mülk Ona ait,
hamd Ona mahsustur.
Hayatı veren de Odur,
ölümü veren de Odur.
O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir.
Bütün hayır Onun elindedir.
O her şeye hakkıyla kàdirdir.

istanbul’u sevmek kolay. bir şehri güzel yapabilecek her şey var. boğaz, kuleler-kaleler, bilmemkaçlı yılların evleri/köşkleri, sahiller, parklar, cancanlı köprüler… önemli olan yozgat’ı sevebilmek, çankırıyı , sivası  sevebilmek. üvey evlat gibi şehirler.. kaldırım taşına bile şamşak atabilmek*. bağla bahçeyle yetinerek sevmek..gerçek sevgi odur bence.. dedim ya, istanbul’u ninem de sever.
*şamşak atmak: agucuk bugucuk yapmak gibi bişe..

İlkokul 5. sınıftayız her zaman olduğu gibi matematik dersinde en arkadaki yerimi almış hocanın gelmesini (filmin başlamasını) beklerken elim kafamın üstünde dün gece izlediğim amerikan güreşini arkadaşlarıma anlatıyordum.Benim favori adamım olan rey mysterio abimin adamı olan undertaker'ı mucizevi bir şekilde 619 çekerek yenmişti.Ben de sevinçten abime el hareketi çekmiştim abim de untertaker'ın yenilgisini hazmedemeyip bana onun Tombstone hareketini yapmıştı aq.Tv'de Bilgehan Demir özellikle "Bu hareketleri okulda vs denemeyiniz !" demişti.Ben de abime "Bak adam ne diyo yapma hem Rey mysterio korkak zaten maske takıyor gerçeklerin ardında saklanıyor.Gerçeklerin ardında saklanan insanlar asla rakibini yenemez hem de undertaker adamdır." dedim.Ulan o yaşta sırf kıvırmak için edebiyat yapmışım.Bu hareketimle kendimi edebiyat yaparak bi kıza yürüyormuş gibi hissettim.Neyse bundan sonra abim biraz duygulanır gibi oldu fakat "BURASI OKUL DEĞİL !!" diyip kafamı yere vurmuştu.Elimi kafamın üstünden çekerken sınıfa matematik hocamız Ahmet Hoca girdi ve girer girmez problem çözmeye başladı.Ulan insan bi hal hatır sorar sanki peşinden einstein kovalıyor aq.Tabii o zamanlar hoca "Anlat bakalım Enes neyin var." deseydi, başlardım Melis'i anlatmaya ardından muzlu sütümle şat yapar, "daha dün annemizi.." söyler mutluluklar dilerdik fakat konumuz yaş problemleriydi.Hoca soruyu okurken bi gözüm Melis'teydi.Resmen kızın yüzünden şaşı olmuştum hoca bi tarafta kız bi taraftaydı.Neyse hoca soruyu bitirirken ben de kendimce notlar alıp hızlıca çözmeye başladım ve bitirip hemen hocaya koştum.Hem de öyle bi koştum ki en son öyle koştuğumda başka sınıftan bi lavuk Melis'in saçını çekmişti.Hocaya defteri gösterdiğimde ingilizce dersindeki bakışım gibi bi bakış atıp beni yerime gönderdi.Ardından sınıfın komşu çocuğu olan Emre defteri götürdü ve hoca onu tebrik edip alkışlatmıştı.5/B'nin altın kuralıdır, matematik dersinde kim soruyu önce çözerse sınıfın reisi odur ve herkes ona hayran olur.(kısacası popi olur.)Tabii benim tek amacım vardı o da Melis'in bok rengi gözüne girebilmek.Sırf onun dikkatini çekebilmek için çöp kovasının önünde şınav çekmiştim, tuvalete gidip saçımı ıslatıp havaya dikmiştim, (saçmalamayın tabii ki İsmail YK'ya özenmiyordum.) hocana gelene kadar ayakta gezinip kendimi tahtadaki yaramazlar listesine yazdırmıştım.Hoca "Enes neden yerine oturmuyorsun ?" dediğinde sadece gülmüştüm.Hoca "Neden gülüyorsun evladım ?! Komik bir şey varsa söyle biz de gülelim." demişti.Ben de Melis'in gözlerinin içine bakarak "Duvardaki 'Aşkım' yazısına." demiştim ve hoca beni tokatlayıp yerime oturtmuştu.Hatta tenefüste Melis'in saçını bile çekmiştim fakat Melis "npysn yhaa slk sni örtmne dicm " diyince pişman olmuştum.Böylece hayattaki ilk tribimi de yemiştim.Neyse Emre soruyu tahtada çözünce sonuçlarımız aynı çıkmıştı ama Ahmet Hoca yazım çok çirkin olduğu için bana bakmamıştı bile.Ulan yüzümüz çirkin olur kız bakmaz, yazımız çirkin olur hoca bakmaz, üzüm üzüme baka baka bile kararırken bana kim bakacak aq.Durum daha da kötüleşiyordu, Melis tenefüste Emre'nin yanına gidip soruyu nasıl çözdüğü soruyordu.Ben de gizlice onları izleyip kıskanıyordum.Daha sonra beslenme saati geldi ve herkes hayvan gibi yemek yemeğe başladı ve o gün cuma günüydü.Cuma namazı olması dışındaki önemi ise patates kızartması ve köftenin olmasıydı.Sınıfın çoğunlu programa uyuyordu lakin ben her zamanki gibi içimdeki "ÂřśīŻ BëŁåýì" çıkarıp kek, mandalina ve püskevit getirmiştim.Hem de o güne özel para kıyıp 1,5 TL olanlardan almıştım.Herkes yeneğini bitirdikten sonra ben de kendiminkileri yemek için poşetleri açıyordum fakat o yırtılma sesini duyan aç arkadaşlarım "AGA BANA DA VERSENE" diye zombi gibi üzerime yürümeye başladılar.Ben de Rick Grimes gibi kaçmaya başladım fakat tam o anda Melis ile göz göze geldik ve "Enes bana verir misin ?" dedi.Tabii o zamanlar küçüğüz fesat düşünmek nedir bilmeyiz.Şu an aynı konuşma olsa ibnece güler "olur" derdim.Neyse bi yanda sevdiğim kız diğer yanda sabah yemeğim vardı ve tabii ki sabah yemeğimi seçtim ve "olmaz" dedim.Zira hayvan gibi açtım fakat vicdansız kız hemen cazibesini kullanıp afrodit gibi etkisi altına aldı beni ve "Aşk olsun amaaa" dedi.O anda kendimden geçtim sevdiğim kız bana "Aşk olsun" demişti.Demek ki o da beni seviyormuş.Ben de hemen elimde neyim varsa Melis'e verdim.O da onları yiyip bir kelime bile etmeden arkasını dönüp gitti.Ben de o gün bir şeylere değer verip nasıl kaybedilir onu öğrenmiştim.Toplam 5 TL verdiğim yemeğim gitmiş, onurum 5 paralık olmuştu.AÇ KALMIŞTIM AQ.Kız zaten hep gidiyordu, alışmıştım ama o yemek beni hiç bırakmamıştı.Herkes neyse de yemek acıtmıştı be...İki gün sonra karne günüydü ve sınıfta parti vardı.Hepimizin anası yemek yapmıştı.Müzik falan da vardı ve millet şimdiden dansa başlamıştı.Ben de o güne özel asker kıyafetime bürünmüştüm.Şapka, postal ve kamufle pantolon giymiştim.Tam anlamıyla bir "Enescik" olmuştum.Ben partiye sonradan katıldım.Zira assolistler en son gelir :d Şaka şaka annem geç hazırlanmıştı o yüzden geç kaldık.Bu kadınlar 7'sinde neyse 70'inde de aynı aga 59588559 saatte hazırlanıyorlar.Neyse sınıfa girdiğimde herkes bana bakıp "Ooooooo façan yansın karşiiiiiim <3" bakışı atmıştı.Umarım Melis ''kardeşim" dememiştir.Neyse tabii o zamanlar "Günah benim, bağdat, saçma sapan" gibi şarkılar popi olmadığı için Barış Manço'dan "Domates, biber, patlıcan" dinliyorduk.Ne kadar aç bi sınıf olduğumuzu şarkıdan da anlayabilirsiniz.Ben de açlığımı dindirmek için hemen yemek bölümüne gittim ve beklemeye başladım.Ardından romantik dans müziği çalmaya başladı ve herkes birbiriyle dans etmeye başladı.Bir an "Çocukları pistten alalım lütfen." demeyi düşündüm fakat o zaman Melis de gidecekti bu yüzden Melis'e doğru yürüdüm.Sırtı bana doğru dönüktü.Çok heycanlıydım, sene boyunca bu anı beklemiştim.Normalde dost başa, düşman ayağa bakar ama ben sırtına bakıyordum.Kendimi arada kalmış gibi hissettim fakat kendime "KORKANIN ÇOCUĞU OLMAZ !" diyip elimi Melis'in sırtına doğru uzattım ve tam "Melis !!" diye seslenecekken Emre araya girip kıza sakız gibi yapıştı.Ulan zaten okul 1.si sensin bari kızı bize bırak aq.Tv'deki lise dizelerinde zeki olanlar güzel kızlarla dans edemezdi.Ne ara senaryo değişti, biz hangi dizide oynuyoz aga.Şimdi buna sevinsem mi üzülsem mi anlamadım aq.Zeki olup yalnız kalmak mı, aptal olup hatunla dans etmek mi ? Uff sanırım bu problemi çözecek kadar zeki değilim.O yüzden 2. seçenek.Neyse Melis'i o lavukla görünce başım dönmeye başladı ve en arkaya gidip her şeyin başladığı sıraya oturdum.Kafamı çevirip tekrardan filmi izlemeye başladım.Başrolde de Melis ve Emre vardı.Eminim Leonardo DiCaprio bile bu filmde başrol oynamak için benim kadar çabalamazdı aq.Başımı öne eğip yaptıklarımı düşünürken yanıma sınıfa bu sene nakil gelen Maşite geldi ve "Dans etmek ister misin ? Hadi gelsene." dedi ve ben şok ben wefat bi kız beni dansa kaldırıyordu ve ben ne dansı ne kızı ne de konuşmayı bilmiyordum, bir anda dilim tutulmuştu adeta.Dilim çözülünce "Hayır" dedim fakat kız inatçı çıktı Rıza Baba.Kızla beraber kalktık ve dans etmeye başladık.Tabii bizim yaptığımıza dans demek için 558485959 tane şahit gerek.Eğer yaşadıklarım bi film olsaydı eminim Maşite'yle pistin tozunu attırıp Melis'i kendime aşık etmem lazımdı fakat ne bu bir filmdi ne de ben dans etmeyi biliyordum....Sanki hayata 5-0 yenik başlamış gibiydim aq.Emre Melis ile dans ederken ben Maşite diye bi kızla dans ediyordum.Maşite ne aq Melisa falan olsaydı bari Melis'in çakması gibi 2. el felan ama olsundu ona da razıydık be.. Hani kızlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanıyordu aq.Yalan ulan inanmayın böyle şeylere.Her şey bi problemle başladı ondan sonra matematiğe küstüm.Emre LYS'de ilk 30'a girerken ben 130 bine bile giremedim.Bence Melis geleceği görmüş ve benden bi bok olamayacağını anlamış ve Emre ile dans etmiş.Aferin Melis ben olsam ben de Emre ile dans ederdim.

Eveet artık aylardır benden istenen ve sürekli sınavdır odur budur diye ertelediğim takip listesini sonunda hazırladım.
Kaydır kaydır bitmeyecek bu liste için kulağımı çınlattığınızı duyar gibiyim sevgili Tumblr halkı.

Sıralamanın hiçbir önemi yoktur takip ettiklerimi açıp en baştan en sona seçe seçe yazdım🙆🏻

@fuckity-fucker-fuck
@goktugeminsafli
@siyahtabirrenktir
@lunaparkagidelim
@bar2simsek
@beklentileruzer
@olurdaaklinagelirsem
@ozgurlukcicegimsin
@bachsonati
@piercing-lover
@loveofcn
@burakthebastard
@yes-sale-el-sol
@holyycrep
@milkainegim
@cicekhanim
@bayatkahve
@lafyapmakahveyap
@mrsibine
@piketcadisi
@kunefesevdalisi
@efkanyazici
@yaslicocukk
@krawhat
@1974tolgacevik1974
@sherlockunhanimi
@mahurbeste
@bidilsinkayipsesi
@muzlukahve
@uzaklardanbiyerden
@eskiromankokusu
@saturnunyerlisi
@coolcocug
@yemekperisi
@unutulmusgitar
@gidemediklerimize
@beyhudevucutlar
@sonsuzlugunotesindenbirblog
@alwaysroken
@kitapkafi
@curlg0ddes
@birazyarabirazkadeh
@sen-tipi-cezaevi
@vuruncaherseycalisir
@pabucumunhayalleri
@aptalizm
@zamanlayolculukzararlasonbulur
@i-am-piglet-bitch
@bosluktayuruyen
@shamshiel
@mutsuzlugun50tonu
@worldsprisoner
@koybirakisiseden
@kahrolsunsabahalarmi
@godgoodbye
@hallederizyasorunyok
@yavheheanlym
@hergeceruyamda
@pikacununelektrikfaturasi
@hazelpalee
@dumbledoressoldier
@kitapkurdulux
@niha-i
@ondokuzyasim
@kelkafalirapunzel
@tardisgorenmasumuzayli
@jamesincorapkardesi
@limitisyourmind
@kafkayamilena
@benziinkokusu
@yagmurunenguzeli
@gecedenbirplak
@pambililikbirbulut
@busehrinkaranlikhipnozu
@lxvxnd
@bizdeniyeyokkk
@zencimahallesindekisolaaryumcu @henuzvakitvarkengulun
@merhabahollywood
@cherryin
@fistiklicikolataa
@olumsiyahi
@varoslarindansi
@ellerimcizik
@frambuazlikurabiye
@sahilkasabasi
@dansemonesmeralda
@gevezekontes
@frambuazsoslu-patates
@meteerpeginhutamesi
@aritorins
@isyanimgecelere
@mavzercigligi
@burravo
@sevilicekerkekk
@sapkam-dolu-cicekle
@gitarice
@wisdomwashere
@gozlerimdekibulutlar
@bilinmiyorgidisler
@saraprengibulutlar
@kanyuzugu
@fuckitimf0reveryoung
@uzaylilargercek
@yasarkenoldu
@nefessizmisralar
@114111
@maviikelebekdunoldu
@ruhumkardashian
@hiciyidegil
@latteclouds
@bewared
@allahdiyenbonzai
@eksildim
@unicornmrv
@ozgurlugunmurekkebi
@sikimsonikinsanlarr
@severimkedileri
@zorsevgileer
@menevsekokusu
@hayalibileguzel
@piyanosuylaseviseninsan
@sosislipuding
@sevdiginkadin
@myloveishell
@ceomeare
@dailyaa
@sigarapezevengi
@ateisteinanmayantanri
@lestrangevarisi
@oscaradayiniz
@kalender–mesrep
@siyahrenktir
@ofsusmal
@leylimley
@papatyaninhayalleri
@sis-reyis
@kayiipgalaksiler
@alonequeenforever
@hakankavak
@yahyaabii
@bidemuggleolcak
@kayboldumbulunmamgerekk
@balkavanozum
@kiymaliruj
@defoluruhlar
@sarhosadamasikiz
@niktofili
@gorrixka
@bechora
@tanriolmakguzel
@yavsennediyon
@afrikalijaponbaligi
@acbirzekimuren
@piyanocalanresimyazari
@gotuneraptiyebatsin
@sonkadehvotka
@buctoria

Siz de kendi urlnizi yorum olarak yazıp takipleşebilirsiniz☺

Ümit Yaşar'ı tanır mısınız bilmem.
Babadan şair bir insan. Mersin’li olan Ümit Yaşar Oğuzcan'ın babası Lütfü Oğuzcan da şairdi. Ümit Yaşar intiharı düşünür ve intihar etmeye çalışır. Şair Lütfü Oğuzcan oğlu Ümit Yaşar’a bir gün bir şiir yazar.

“Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,
Ettim ben adımı sana hediye.
Mutluyum ey oğul babanım diye,
Çarptırma hicvinle cezaya beni.”

Bir baba durduk yere oğluna sitem edecek ve bu sitemini şiirle anlatacak. Baba Lütfü Oğuzcan'ın oğluna sitem etmesinin nedeni, Ümit Yaşar'ın sık sık intihara kalkışmasıdır.

Bu olaydan yıllar sonra Ümit Yaşar da intihar eden oğlu Vedat Oğuzcan’a iki şiir yazdığı söylenir.

Birincisi yıllardır birçok ünlü Türk Sanat Müziği sanatçısının seslendirdiği şarkılardan ‘ Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın’ adlı şarkı kime yazıldığı pek bilinmese de aslında oğluna yazılmış bir şiir olduğu kabul edilmekte.

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın, 
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın, 
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı; 
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

Oysa ki; bu şiirin yayınlanma tarihi ile oğlu Vedat oğuzcan’ın intiharı arasında tarih olarak fark vardır. Şiir daha önce yazılmıştır.
İkincisi ise daha uzun bir şiir

GALATA KULESİ
6 Haziran 1973, 
pırıl pırıl bir yaz günüydü, 
aydınlıktı, güzeldi dünya, 
bir adam düştü o gün galata kulesinden. kendini bir anda bıraktı boşluğa; 
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu. 
bir adam düştü galata kulesinden; 
bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat, ışıl ışıldı gözleri, içi, 
bütün insanlar için sevgiyle doluydu 
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa 
kendini bir anda bıraktı boşluğa, 
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün 
zaman durdu. 
bir adam düştü galata kulesinden 
bu adam benim oğlumdu; 
açarken ufkunda güller alevden, 
çıktı, her günkü gibi gülerek evden, 
kimseye belli etmedi içindeki yangını 
yürüdü, kendinden emin 
sonsuzluğa doğru. 
galata kulesinde bekliyordu ecel, 
bir fincan kahve, bir kadeh konyak, 
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu, 
bir adam düştü galata kulesinden; 
bu adam benim oğlumdu. 
küçücüktü bir zaman, 
kucağıma alır ninniler söylerdim ona, 
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni. 
bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat. 
6 haziran 1973 
galata kulesinden bir adam attı kendini; 
bu nankör insanlara 
bu kalleş dünyaya inat, 
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona, 
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.

Bir gün… 17 yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi'ne çıktı ve kendini aşağıya bıraktı. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki káğıtta bir not yazılıydı: “Baba intihar öyle edilmez böyle edilir!”

 📌 Reblog edək ki, Azərbaycanlı blogger'lər bir birini kəşf etsin 😊

  👑 Sevdiyiniz Azərbaycanlı blogger'ləri tag edə bilərsiniz.



  ℹ Bu postun məqsədi Azərbaycanlıları qovuşdurub, buranı da başqa sosial şəbəkələr kimi “chat” a çevirmək deyil ! Bu postun məqsədi odur ki, yazdıqlarımızı dilimizdən anlayan həmyerlilərimizə çatdırmaqdır.

Ramazan imsakiyesi

1.Gün: Tefekkür et. Ramazanın niçin geldiğini ve sana nasıl bir etki yapacağını düşün.

2.Gün: Sofranı bir dostuna aç. Kalbini de.

3.Gün: Bir ayet seç kendine. Sana, sadece sana ne söylediğine dikkat kesil.

4.Gün: Dışarıda iftar et. Dışarıda. Yani bir parkta, bir deniz kenarında, bir kırda… Ekmek, peynir ve karpuz olsun iftar menün.

5.Gün: Bir mülteci çocuk vardır yakınlarında. Ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?

6.Gün: Ekranı kapat. Ekranları kapat. İçini izle. Ramazan bunun için var.

7.Gün: Orucu bozmayan şeyleri düşün. İnfak, isar, sadaka, tebessüm…

8.Gün: Tahammül et. Orucu Allah için tutuyor, sevabını ondan umuyorsun zira.

9.Gün: Sahura kaldır çocuğunu. Bir masal gibi gelsin ona sahur sofrası. Belki birkaç küçük sürpriz… Belki küçük bir oyuncak… Belki bir toka… Belki birkaç renkli kalem…

10.Gün: Bir öğrenci evi vardır yakınlarında. Ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?

11.Gün: Bir hadis seç kendine. Mesela ‘din güzel ahlaktır’ olsun. Düşün bunu. Uzun düşün ama. Saatlerce düşün.

12.Gün: Bir caminin bahçesinde oturan ihtiyarlarla yarenlik et bir ikindi sonrası. Eski Ramazanları anlatsınlar sana.

13.Gün: Bir Ramazan şiiri oku. Mesela Ahmet Murat'tan: ‘ekmek sıcak, Allah güzel, sen iyi / bu marşla aksın e5 trafiği’

14. Gün: Bir iftar sofrası davetini reddet. Evet, o beş yıldızlı otelde olanı. Ve evet, bunu niçin yaptığını bil.

15. Gün: Annene iftar için yapmasını istediği yemeği sipariş et. Giderken tatlı, dönerken hayır dua al.

16. Gün: Sonu gelmez fıkıh tartışmaları yapan iki Müslüman kardeşine gökyüzüne bakmalarını öner. Aradıkları hakikat orada olabilir.

17. Gün: Sadece hurma, sadece su ve sadece ekmek. Önündeki nimetler, Allah'ın Resul'ünün nasıl iftar ettiğini unutturmasın sana.

18.Gün: Gazze'de, Şam'da, Halep'te, Myanmar'da, Irak'ta bir mazlum var. Ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?

19.Gün: Bir çocuktan tekne orucu satın al. Yüzündeki cennet yansımasını izle. Büyüyerek neyi kaybettiğini hatırla ve başarabilirsen iki damla gözyaşı dök.

20.Gün: Müslümanların ne yaparlarsa 'güzel insan’ olarak anılacakları hakkında düşün. Yapıp ettiklerinle sana 'güzel insan’ diyen var mı etrafta? Bunu da.

21.Gün: Evliysen eşine, bekarsan annene, kardeşine, arkadaşına yardım et. İftar sofrasını beraber kurun. Ezanı birlikte bekleyin. İftara saniyeler kala üzerinize çöken o eşsiz huzuru gülümseyerek karşılayın.

22.Gün: Bir yardım organizasyonuna bedeninle katıl. Koli taşı, paket hazırla, adres yaz, araba sür, yemek dağıt.

23.Gün: İstanbul'daysan köprüye denk getir iftarı. Sana çorba, ekmek, su ve hurma uzatan insanlara gülümse. Üç yudumda iç akşam ezanını.

24.Gün: Bir kırmızı pabuçla bir elbiseye dünyalar onun olacaktır. Sadece kendi çocuğuna değil ama. Ona alırken aynısından bir mazluma da.

25.Gün: Bir cümle seç kendine. 'Dünyanın gerçeği var oluşu, hakikati fani oluşudur’ olabilir mesela. Düşün bunu. Ramazanla dünya arasında nasıl bir benzerlik var düşün.

26.Gün: Şöyle dua et: 'Allah'ım bu, burada geçirdiğim son Kadir Gecesi olsun. Gelecek yıl özgür Mescid-i Aksa'da, özgür Emevi Camii'nde, özgür İmam-ı Azam türbesinde, özgür Urumçi Camii'nde ihya edeyim Kadir Gecesini.

27.Gün: Aç ve susuzken, önünde türlü nimetler, buz gibi sular-şerbetler de varken üstelik; Allah'tan başka kim sana 'vaktin girmesini’ bekletebilir? Düşün bunu.

28.Gün: Helallik al Ramazandan. Üzerinde hakkı çoktur.

29.Gün: İşte gidiyor. O halde şunu düşün: İlk günden bu yana sende değişen neyse kârın odur. Sahi, ne değişti?

Ramazan mübarek.

İsmail Kılıçarslan
Part 6 - How Freya Gained Her Necklace And How Her Loved One Was Lost To Her.

(Artwork By Unripehamadryad) 


Yes, Loki went through Asgard silent and with head bent, and the Dwellers in Asgard said one unto the other, “This will teach Loki to work no more mischief.” They did not know that what Loki had done had sown the seeds of mischief and that these seeds were to sprout up and bring sorrow to the beautiful Vana Freya, to Freya whom the Giant wanted to carry off with the Sun and the Moon as payment for his building the wall around Asgard.

Freya had looked upon the wonders that Loki had brought into Asgard - the golden threads that were Sif's hair, and Frey’s boar that shed light from its bristles as it flew. The gleam of these golden things dazzled her, and made her dream in the day time and the night time of the wonders that she herself might possess. And often she thought, “What wonderful things the Three Giant Women would give me if I could bring myself to go to them on their mountaintop.”

Long ere this, when the wall around their City was not yet built, and when the Gods had set up only the court with their twelve seats and the Hall that was for Odin and the Hall that was for the Goddesses, there had come into Asgard Three Giant Women. They came after the Gods had set up a forge and had begun to work metal for their buildings. The metal they worked was pure gold. With gold they built Gladsheim, the Hall of Odin, and with gold they made all their dishes and household ware. Then was the Age of Gold, and the Gods did not grudge gold to anyone. Happy were the Gods then, and no shadow nor foreboding lay on Asgard.

But after the Three Giant Women came, the Gods began to value gold and to hoard it. They played with it no more. And the happy innocence of their first days departed from them. At last the Three were banished from Asgard. The Gods turned their thoughts from the hoarding of gold, and they built up their City, and they made themselves strong.

And now Freya, the lovely Vanir bride, thought upon the Giant Women and on the wonderful things of gold they had flashed through their hands. But not to Odur, her husband, did she speak her thoughts; for Odur, more than any of the other dwellers in Asgard, was wont to think on the days of happy innocence, before gold came to be hoarded and valued. Odur would not have Freya go
near the mountaintop where the Three had their high seat.

But Freya did not cease to think upon them and upon the things of gold they had. “Why should Odur know I went to them?” she said to herself. “No one will tell him. And what difference will it make if I go to them and gain some lovely thing for myself? I shall not love Odur the less because I go my own way for once.”

Then one day she left their palace, leaving Odur, her husband, playing with their little child Hnossa. She left the palace and went down to the Earth. There she stayed for a while, tending the flowers that were in her charge. After a while she asked the Elves to tell her where the mountain was on which the Three Giant Women stayed.The Elves were frightened and would not tell her, although she was queen over them. She left them and strolled down into the caves of the Dwarfs. It was they who showed her the way to the seat of the Giant Women, but before they showed her the way they made her feel shame and misery.

“We will show you the way if you stay with us here,” said one of the Dwarfs.

“For how long would you have me stay?” said Freya.

“Until the cocks in Svartheim crow,” said the Dwarfs, closing round her.
“We want to know what the company of one of the Vanir is like." 

"I will stay,” Freya said.

Then one of the Dwarfs reached up and put his arms round her neck and kissed her with his ugly mouth. Freya tried to break away from them, but the Dwarfs held her. “You cannot go away from us now until the cocks of Svartheim crow,” they said.


Then one and then another of the Dwarfs pressed up to her and kissed her. They made her sit down beside them on the heaps of skins they had. When she wept they screamed at her and beat her. One, when she would not kiss him on the mouth, bit her hands. So Freya stayed with the Dwarfs until the cocks of Svartheim crew.

They showed her the mountain on the top of which the Three banished from Asgard had their abode. The Giant Women sat overlooking the World of Men.

“What would you have from us, wife of Odur?” one who was called Gulveig said to her.

“Alas! Now that I have found you I know that I should ask you for nought,” Freya said.

“Speak, Vana,” said the second of the Giant Women.

The third said nothing, but she held up in her hands a necklace of gold most curiously fashioned. “How bright it is!” Freya said. “There is shadow where you sit, women, but the necklace you hold makes brightness now. Oh, how I should joy to wear it!”

“It is the necklace Brisingamen,” said the one who was called Gulveig.

“It is yours to wear, wife of Odur,” said the one who held it in her hands.

Freya took the shining necklace and clasped it round her throat. She could not bring herself to thank the Giant Women, for she saw that there was evil in their eyes. She made reverence to them, however, and she went from the mountain on which they sat overlooking the World of Men.

In a while she looked down and saw Brisingamen and her misery went from her. It was the most beautiful thing ever made by hands. None of the Asyniur and none other of the Vanir possessed a thing so beautiful. It made her more and more lovely, and Odur, she thought, would forgive her when he saw how beautiful and how happy Brisingamen made her.

She rose up from amongst the flowers and took leave of the slight Elves and she made her way into Asgard. All who greeted her looked long and with wonder upon the necklace that she wore. And into the eyes of the Goddesses there came a look of longing when they saw Brisingamen.

But Freya hardly stopped to speak to anyone. As swiftly as she could she made her way to her own palace. She would show herself to Odur and win his forgiveness. She entered her shining palace and called to him. No answer came. Her child, little Hnossa, was on the floor, playing. Her mother took her in her arms, but the child, when she looked on Brisingamen, turned away crying.

Freya left Hnossa down and searched again for Odur. He was not in any part of their palace. She went into the houses of all who dwelt in Asgard, asking for tidings of him. None knew where he had gone to. At last Freya went back to
their palace and waited and waited for Odur to return. But Odur did not come.

One came to her. It was a Goddess, Odin’s wife, Queen Frigga. “You are waiting for Odur, your husband,” Frigga said. “Ah, let me tell you Odur will not come to you here. He went, when for the sake of a shining thing you did what
would make him unhappy. Odur has gone from Asgard and no one knows where to search for him.”

“I will seek him outside of Asgard,” Freya said. She wept no more, but she took the little child Hnossa and put her in Frigga’s arms. Then she mounted her cart that was drawn by two cats, and journeyed down from Asgard to Midgard, the Earth, to search for Odur her husband.

Year in and year out, and over all the Earth, Freya went searching and calling for the lost Odur. She went as far as the bounds of the Earth, where she could look over to Jötunheim, where dwelt the Giant who would have carried her off with the Sun and the Moon as payment for the building of the wall around Asgard. But in no place, from the end of the Rainbow Bifröst, that stretched from Asgard to the Earth, to the boundary of Jötunheim, did she find a trace of her husband Odur.

At last she turned her cart toward Bifröst, the Rainbow Bridge that stretched from Midgard, the Earth, to Asgard, the Dwelling of the Gods. Hemidall, the Watcher for the Gods, guarded the Rainbow Bridge. To him Freya went with a half hope fluttering in her heart.

“O Heimdall,” she cried, “O Hemidall, Watcher for the Gods, speak and tell me if you know where Odur is.”

“Odur is in every place where the searcher has not come; Odur is in every place that the searcher has left; those who seek him will never find Odur,” said Heimdall, the Watcher for the Gods.

Then Freya stood on Bifröst and wept. Frigga, the queenly Goddess, heard the
sound of her weeping, and came out of Asgard to comfort her.

“Ah, what comfort can you give me, Frigga?” cried Freya. “What comfort can you give me when Odur will never be found by one who searches for him?”

“Behold now your daughter, the child Hnossa, has grown,” said Frigga. Freya looked up and saw a beautiful maiden standing on Bifröst, the Rainbow Bridge. She was young, more youthful than any of the Vanir or the Asyniur, and her face and her form were so lovely that all hearts became melted when they looked upon her.

And Freya was comforted in her loss. She followed Frigga across Bifröst,
the Rainbow Bridge, and came once again into the City of the Gods. In her own palace in Asgard Freya dwelt with Hnossa, her child.

Still she wore round her neck Brisingamen, the necklace that lost her Odur.
But now she wore it, not for its splendor, but as a sign of the wrong she had done. She weeps, and her tears become golden drops as they fall on the earth. And by poets who know her story she is called The Beautiful Lady in Tears.

Öyle bi zamandayız ki doğru olan yanlismiscasina insanların nefislerinin gölgesinde kalivermis.
Mesela tesettür nedir ?Hayır tesettür derken yalnızca bedenin ortulmesinden bahsetmiyorum.
Fakat baktığımızda insanlarda şu var.Tamam kapanacagim önce bi tunik.cunku pantolonlarim var ,o kadar kıyafete ne olacak yazık değil mi.
Topuz da yaparım makyaj da zamanla düzelirim.
Bileklerim de gözükür yani nolcak sanki bi o mu kaldı dikkat edilecek .
Aman canım saç tellerim çıkarsa çıksın sürekli onları bonenin altına sokmakla mi ugrasacagim .
Esarbimi kısa yapabilirim hatta kısa yaptığım için boynum bile açılabilir
Ay daralırim ben boynumdan ignelemem boynum açılırsa açılsın .
Bi erkekle konuşabilirim sevgilim de olur.bana dokunabilir de el ele tutuşup yuruyebiliriz .
Haram biliyorum ama…
Zamanla olur(!)
Ah…
Ah ki ne ahlar çekerdi sahabe görse .
Yalnız sahabe mi ?bi 50 yıl öncesi bile ahlar çekerdi .
Sen daha Küçüksün diye diye kızlara yalnız başını örtmenin yeterli geleceğini asiladilar.
Yeni kapandım bahanesine takılı kalıp aylarca yıllarca haya perdeleri yırtıldı da yırtıldı .
‘Nefsime ağır geliyor.biliyorum ama dua et’
Bu cümleyi çok duydum.
Hemde öyle insanlardan duydum ki kendime sıkı sıkı tembihledim, sakın ola ki bahanelerin ardına sığınma .şeytanın sözlerini kendi sözlerinmis gibi savurma!

Tesettür ferace giymek de değildir .
Tesettür alabildiğine sade bol ve gösteristen uzaktır .
O şu bu ‘nun düşünceleri yüzünden taviz verilmez.
Bi erkeğin destur çekeceği halde bi tesettür olmalı .
Bakamamali   anlıyor musunuz .
Baktığını bile gormemelisiniz.
Siz öyle bakmamalisiniz işte .
Bi erkek sizinle konuşmaya çekinmeli.
Konusamamali.
Siz öyle ciddi olmalısınız.
Bi kız sizin yanınızda dedikodu yapmaya haya etmeli.
İnsanlar sizin yanınızda günah işlemeye haya etmeli .
Siz insanlara Allahi hatirlatmalisiniz
İnanın ne peçe ne çarşaf ne ferace.
İsminin zerre önemi yok şayet şuurla giyilmemisse .
Nefsinizi bahane etmekten vazgeçin .
Ne deyin kendinize biliyor musunz
İnsanlar beni tarzim, güzelliğim, fiziğim ile tanımasın.
Fikirlerim mühim olan .
Asıl güç orada çünkü .
Riya değil .üstün görme de değil ama
 ben o küfür dolu sokaklara çıkmak zorunda kaldığım her an gururla yürüyorum.
Bırak baksınlar .
Bırak ne derse desinler
Ben birilerine Allahi hatırlatıyorum.
Ben birilerinin nefsine yakistiramadigiyla gurur duyuyorum.
İslam nedir ne değildir öğreniyorum
Yaşamaya çalışıyorum
Ve yaşatmaya …
Ben İslamın kızıyım
Ben kendimi ne bi erkeğe köle ederim
Ne bi çağa rezil
Ne nefsimin arzularına oyuncu olurum !
Ben Rabbimin ayetleriyle yürürüm.
İnsanlar ne der diye değil
Rabbim ne der diye hareket ederim.
Bilirim beni gözeten de koruyan da odur .
Yarın o korku günü geldiğinde ,hiçbir nefsin fayda vermediği günde ,beni kurtaran yalnız amellerimdir.
Ben o gün Allahım affet biliyordum ama nefsime karşı çıkamadım diyebilir miyim yüzüm var mı demeye?
Ya sen bu dunyaya sırf kul olmak için gönderilmemiş miydin
Nefsine karşı çıkmak zaten senin imtihanindi
Her seferinde bile bile bahane etmek neye yarar.
Neye yarar şartların elverissizligini sebep kılmak günahların islenmesine.
Sahabe yurdunu terk etti!
Sen musab ’ in ,ömerin torunusun,radıyallahu anha. ..
Kendine gel !
Tamam ,
Ailem karşı çıkabilir
Dosdoğru olduğun bi yolda bile karşı çıkarlar .
Sahabeye çelik zırh giydirip güneşte bekletmislerdi
Şehit etmişlerdi
Varsın hocan bağırsın sana.
Varsın ailen de bağırsın .
Sen İslamın kızı olacaksan Hakkı konuşup sakinligini koruyacaksin.
Annene yahut büyüğüne saygısızlık etmeyeceksin
Tesettürden taviz vermemek budur işte .
Her durumda .
Hatta arkadasindan nefret edeceğin bi durumda bile ona kin duymayacaksin .
Affetmen, affedilmeyi isteyeceğin kadar olacak .
İslamin kızı olmak .
Bunu düşün .
Dur de kendine .
Çağa değil Rabbine ada kendini …


 

10

Şuanda şu karelerde ki kelimelerin anlamlarına ne diyeceğimi cidden kestiremiyorum. Bu kelimelerin anlamları ‘Türk Dil Kurumu’ tarafında yazılmış. Açıkçası ne kadar kötü kelime varsa TDK'ye göre açıklaması sadece 'KADIN’. Ülkenin kurumu bile kadınlara düşman. Emin olun bu tür şeyler olsa başka ülkelerde kesinlikle ayaklanmalar olurdu. Aslında bu kelimelerin böyle anlamları olduğunu açıklayan yazı olduğu sürece herkes kadınları (kadınlar bile) obje olarak görecek. Çünkü bilinç altı buna izin veriyor. Kadın olmak, hizmetçi olduğu, analık yaptığı, ev işi odur budur gibi görevleri yoktur. Kadın kadındır ya, niye illa belli bir kalıba sokmaya çalışıyorsunuz. Emin olun kadın cinsiyeti saygı duyulacak, sevgi gösterelecek ve bütün güzelliği hak eden bir cinsiyet. Atatürk'ün kurduğu bu Türkiye Cumhuriyeti'nin Dil Kurumu bunları yazıyor. Atatürk kadınlara saygısı,sevgisi olan bir lider iken gerçekten bunları kullanmak, bilmiyorum. Anlatamıyorum şuan da demek istediklerimi. Sadece şunu diyebiliyorum, korkunç. Atatürk'ün kadınlar hakkında olan bütün sözlerini hatta sadece Atatürk'ün değil bütün kadınlar hakkında sözleri paylaşmak isterdim ki bazı kötü algılarınızdan kurtulabilmeniz için.

Hani şu Akbank reklamı varya ikiz kardeşler olarak anlatıyor İlker Ayrık ve Kıvanç Tatlıtuğ. Bilmiyorum dikkat ettiniz mi ama orada her şeyin en iyisini bilen, aklı başında, insanlarla iyi anlaşan taraf Kıvanç Tatlıtuğ olarak lanse edilmiş. Yani daha yakışıklı olan taraf daha iyi, daha olgun ve daha zeki. İlker Ayrık ise daha uçuk kaçık davranan yer yer münasebetsiz bir karakter olarak reklamdaki yerini dolduruyor. Yani daha çirkin olan taraf daha kötü, daha çocuksu ve daha mantıksız. İşte yıllardır bize dayatmaya çalıştıkları şey de bu. Yani insanın dış görünüşü neyse içi de odur gibi göstermeye çalışıyorlar, tipi düzgün olanın karakteri de düzgündür ve daha iyidir. Bu ve bunun gibi daha pek çok reklamda, dizide veya filmde bize dayattıkları şey bu. Pakete bağımlı hale gelmemiz, içine bakma ihtiyacı duymadan bir şeyi eleştirmemize yönelik olarak kurulmuş bir sistem var ve ne yazık ki bir çoğumuz bu sistemin içindeki rutinin bir parçasıyız.
Neden ‘Hayır’?

Neden ‘Hayır’?

Özellikle sol kesimde her zamankinden fazla bir canlılık görülmekte bu aralar. Peki, nedir bu hareketliliğin sebebi ya da ‘ne diyor bu insanlar, neden hayır’ diye soran oluyor mu? Umarım oluyordur. Eğer sorgulama içgüdüsü devreye girerse, aklın yolu birdir mantığı ile herkes aynı safta yer alacaktır ve ileriye dönük gerçekleştirilmesi planlanan yeni rejimin karşısında birlikte direneceğiz demektir.

Gerek ünlüler, gerek partiler, gerek sivil toplum örgütleri tarafından yeni anayasa ve başkanlık sistemine ilişkin ‘Hayır’ ve ‘Evet’ kampanyaları başlatıldı. Tek adam rejimine ‘evet’ diyenlerin nedeni genellikle şu şekilde:

  • “Güçlü bir Türkiye için”
  • “Hükümetimiz yapıyorsa doğru bir şeydir”
  • “Cumhurbaşkanımız ne diyorsa odur”
  • HDPKK, CHPKK, Siyonizm, IŞİD, ABD, AB, İsrail, Haçlı, Ateist ittifakı :)

Peki, biz neden en yüksek sesle ‘hayır’ diyoruz?

Parlamenter sistemin tamamen ortadan kaldırılacağı ve diktatörlüğün hüküm süreceği günlerin belirtisidir bu yeni anayasa teklifi. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın partiyi de yönetecek olması parlamenterliği o kişiye tamamen bağlı tutacaktır. Eğer meclisten geçen yeni anayasa teklifi referandumdan da geçerse, Erdoğan iktidar partisi olan AKP’nin üyesi olabilecek, hoş fiilen öyle zaten… Biz çok gördük Cumhurbaşkanının parti için mitingler yaptığını, bağımsız kalmadığını. Bu olmaması gereken fakat gerçekleşen bir durumdu ve şimdi de uyguladıklarının altını yeni anayasa ile dolduracak ve resmiyet kazandıracaktır. Gücün tek elde toplanması için bir ilk adımdır bu yeni anayasa teklifi.

Kuvvetler ayrılığı; yasama, yürütme ve yargı tek bir kişinin kontrolünde olacak ve elde avuçta kalan demokrasi de tarihe karışacak. Bu kadar yetkiyi tek bir kişide toplamanın mantığı tamamen diktatörlük hevesinden ve yapılan yolsuzlukların, hırsızlıkların, usulsüzlüklerin ve kötülüklerin korkusundan mütevellittir. Bir ülkenin geleceği tek bir insanın eline bağlanmamalı, bağlanamaz!

Görevde bulunan Cumhurbaşkanı; kendi yardımcılarını, üst düzey kamu görevlilerini ve bakanları atamaya yetkili olacak. Bakanlıkların kurulup kaldırılması, yetkileri, görevleri Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile belirlenecek. HSYK üyelerinin yarısını Cumhurbaşkanı belirleyecek ve üye sayısı 12 olacak. Bunca güç talebi imparator olma hevesinden başka bir şey değildir.

Sıkıyönetim uygulaması yeni anayasa ile kaldırılacak ve OHAL ilan etme yetkisi Cumhurbaşkanına verilecek. OHAL kararları ise Meclise sunulacak. Şu andaki OHAL sürecinde neler oluyor bir bakalım; akademisyenler ihraç ediliyor, gazeteciler tutuklandı, seçilmiş Milletvekilleri tutuklandı, sosyal medya kullanan vatandaşlar tutuklandı, “hükümet istifa” demek yasaklandı, sokağa çıkmak yasak, yürüyüş yapmak yasak, örgütlenmek yasak, kısaca muhalif olmak yasak…

En can alıcı nokta neresidir diye soracak olursak; Cumhurbaşkanı hakkında suç işlediği iddiasına ancak ve ancak TBMM üye tam sayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılmayacak, sadece talep edilebilecek. Az önce de değindiğim üzere, bu yeni anayasa teklifi korku duvarlarının ilk tuğlalarıdır.

“Güçlü bir Türkiye için evet” diyenler; ülkenin eğitim sisteminden, ekonomisinden, insan hakları ihlallerinden, yargı sisteminden bihaberler sanırım. Yeni anayasa teklifinin maddelerine ‘evet’ diyebilecekler akıl tutulması yaşıyor olmalılar. Bugün “ohh” çektiklerinizin yaşadıklarını yarın siz de yaşayacaksınız çünkü hepimiz aynı yargı altında yargılanıyoruz ve hepimiz aynı haklara sahibiz. Faşizmin ve diktatörlüğün temelini çoktan atanların ve bunu son raddesine getirmek isteyenlerin yanındaysa halk, kendi ipini çekmiş demektir. Ve bu durum Barbaros Şansal’ın “b.kunda boğul Türkiye” sözüne girizgâh olan bir durumdur.

Tüm varlığımızla “hayır” diye bağırmaya ve anlatmaya devam edeceğiz.

Eylem Özkan

10

‘Çirkin Kral’ Yılmaz Güney'in İmralı günleri…

Yılmaz Güney’in İmralı tutsaklığı, gün ışığına çıktı. Ölümüne değin Yılmaz Güney’in en yakınında olan Nihat Behram’ın çabaları sonucunda ünlü sinemacının set dışında ilk kez fotoğraflarının çekilmesine izin verdiği Ahmet Boga’nın deklanşöründen yansıyan fotoğraflar.

Everest Yayınları tarafından kitaplaştırılan bu fotoğraflarda Güney’in İmralı’daki yaşamı adeta kare kare okurların önüne geliyor. Fotoğraflara bakınca insan meşhur ‘Kelebek’ filmini anımsıyor.

Güney'in hayatını en güzel Can Yücel anlatır: O da herkes gibi geldi dünyaya /Kapkara bir üçgenden kapkara bir kare / Ne yazıldı üstüne o kazılacak / Kandan davalar, davadan kanlar / Mahpuslar azatlar azaplar / Voltalar votkalar simitvetsonlar / Curalar bakaralar aşklar / Çocuklar çocuklar halklar…

Asıl adı Yılmaz Pütün olan Güney, 1 Nisan 1937’de Adana’nın Yüreğir Ovası’nın Yenice Köyü’nde Vartolu Gûle ile Siverekli Hamo’nun çocuğu olarak dünyaya gelir. 13 yaşındayken Kemal ve And Film adına film bobinleri taşır, Adana’daki sinema salonlarına.

1957’de Ankara’ya gelir. Hukuk fakültesine yazılır. Adana’da lise yıllarında “Pazar Postası” ile başladığı öykü yazmayı burada da devam ettirir. “Yeni Ufuklar” ve “On Üç” gibi dergilere yazar, o dönemin edebiyatçılarıyla birlikte olur.

1958’de sinemanın içine girer. 1959 yılında senaryosunu Yaşar Kemal ile birlikte yazdığı “Bu Vatanın Çocukları” adlı filmde Atıf Yılmaz’ın yardımcılığını yapar ve küçük bir de rol alır. Bu onun ilk filmidir. Aynı yıl Yaşar Kemal ile “Alageyik”i yazar ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği bu filmde ilk kez başrol oynar.

Pütün soyadını terk eder “Güney” adını alır. Güney adını almasının nedeni “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi” adlı öyküsünde “Ben kendimden utandım, insanlar ayrıntısız olmalıymış… Bunu orospu dediğim karım söyledi” cümlesinden dolayı komünizm propagandasıyla yargılanıyor olmasıdır. Bu yargılama 1.5 yıllık mahkûmiyet ile sonuçlanır.

Mahkûmiyetinin bir bölümünü sürgünde “Konya Günleri” olarak geçirir. Güney, sürgün dönüşü birçok filmde rol alır. Filmlerinin gösterildiği Anadolu’daki sinema salonları dolup taşar. Artık o, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Ediz Hun gibi oyuncular arasında “Çirkin Kral” olarak tanınır.

Yılmaz Güney'in ‘Çirkin Kral’ lakabını ise bir gazeteci taktı. Tarık Dursun K. Milliyet gazetesinde, Yılmaz Güney ile yaptığı söyleşinin başlığını ‘Çirkin Kral’ olarak attı. Ve o günden sonra bu lakapla anılmaya başlandı.

Güney, “Hudutların Kanunu”, “Seyyit Han”, “Aç Kurtlar”, “Kızılırmak- Karakoyun” gibi filmlerde hem oynar ve hem de yönetmenlik yapar. 1970’lerin başıyla birlikte “toplumsal gerçekçilik” akımı Güney’in sinemasına yansır. 1970 yılında “Umut” filmini çeker.

Güney, 1971’de “Acı”, “Ağıt”, “Vurguncular”, “Umutsuzlar” gibi filmleri çeker ve oynar. Yine 1971’de Nevşehir Cezaevi’ndeyken yazdığı “Boynu Bükük Öldüler” romanı yayınlanır ve ertesi yıl “Orhan Kemal Roman” ödülünü alır.

1972’de Mahir Çayan ve arkadaşlarına “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle askeri cezaevine girer. Güney Dergisi’ni bu yıllarda cezaevinde çıkarır. İki yıl sonra tahliye olur ve “Arkadaş”ı çeker. Film iki eski arkadaşın, özellikle de Azem’in gözünden yozlaşan toplumsal ilişkileri anlatır.

1974’te “Endişe”nin çekimleri sırasında Yumurtalık hâkimini öldürdüğü gerekçesiyle bir daha yargılanır. Bu kez 19 yıla mahkûm olur. 1978’de yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı “Sürü” filminin senaryosunu cezaevinde yazar.

1981’de yönetmenliğini Şerif Gören’in yaptığı “Yol”u da cezaevinde yazar. Film İmralı cezaevinden izne giden ayrı arı sorunları, beklentileri, hayalleri, umutları olan beş mahkûmun öyküsünü anlatır.

Yol filmi, 1982’de Cannes Film Festivali’nde Costa Gavras’ın “Kayıp/Missing” filmiyle ortak olarak büyük ödülü, Altın Palmiye’yi alır. Yol filminin aldığı bu ödül Türkiye sineması tarihinde yurtdışında alınan en büyük ödüldü.

Son filmi “Duvar”ı 1983’te Paris’te sürgünde çeker. Film, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte hapishaneye dönen Türkiye’yi, çocuk mahkûmların gözüyle anlatır. 9 Eylül 1984’te Yılmaz Güney Paris’te sürgünde yaşamını yitirir.

Türk sinemasının “Çirkin Kral"ı Yılmaz Güney, yaşasaydı bugün tam 73 yaşına basacaktı. 47 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen, filmleri, asi kişiliği ve siyasi görüşleriyle, ardında dopdolu ve unutulmaz bir yaşam öyküsü bıraktı.

104 filmde başrol oynadı. 24 filmi kendi yönetti. 50 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmin senaryosuna yardım etti. Tüm bunları topladığımız zaman Yılmaz Güney'in emeği geçtiği 111 film var. Güney, Türk sinemasına 1958-1983 yılları arasında, yani çeyrek yüzyıl boyunca, katkıda bulundu.

Babil'le Oscar'a aday olan Meksikalı yönetmen Inarritu sinemacı olmaya, Yol filmini izledikten sonra karar verdiğini söyler. Dünyaca ünlü yönetmen Elia Kazan da, Umut filmini izledikten sonra Güney'in sinemasına hayran kalır. Fransa'da tanışmadan önce, Güney'in affedilmesi için yazılar kaleme alır.

Dostoyevski'nin yazdıklarını Türk sinemasına ilk uyarlayanlardan biridir Güney. Senaryosunu yazdığı, oynadığı, Ferit Ceylan'ın yönettiği Her Gün Ölmektense, Suç ve Ceza romanının serbest uyarlamasıdır. Ama film kayıptır.

1972'de, Yılmaz Güney'in Türkiye'de çıkacak genel aftan yararlanması için 13 ülkeden 170 sinemacının katıldığı bir imza kampanyası başlatıldı. Kampanyaya katılanlar arasında Sartre, Jean-Luc Godard, Peter Brook, Elizabeth Taylor, Tony Richardson gibi isimler vardı.

Baba filmi Güney'in en çok ilgi çeken filmlerindendi. Çocuklarının geleceği uğruna hayatını mahveden Cemal'in hikayesini anlatatır. Filmdeki rolüyle Güney, Adana Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazandı, fakat jüri kararı değiştirerek ödülü Cüneyt Arkın'a verdi. O da ödülü reddetti.

12 Eylül askeri darbesinden sonra Güney'in Türkiye'deki bütün filmleri toplatıldı. Sonraki süreçte 111 filminden, rol aldığı 24'ünün izine hiçbir zaman rastlanamadı. Bildiğimiz Yılmaz Güney filmleri de vakti zamanında yurtdışına çıkarıldığı için kurtarıldı.

Bu kadar çok filmde oynayan, film yöneten Yılmaz Güney'in bir de edebiyatçı şapkası var. Bu hareketli yaşama, cezaevi yaşamına bir de kendi oğlu için tasarladığı Oğluma Masallar adlı bir çocuk kitabı sığdırmayı bilmiştir.

Türk sinemasının kırılma noktalarından biri kabul edilen Umut filminin baş karakteri. Yönetmen Erden Kıral kendi kuşağını kastederek, "Hepimiz Cabbar'ın o faytonunun merdivenlerinden indik sinemaya,” der.

Yılmaz Güney'in ağzından düşürmediği sözleri de meşhurdur: “Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir. Hayatı sınırlayan hapishane odur ki, ilk fırsatta yıkılmalıdır. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için.”

“Ben kimsenin canını yakmadım; onlar benim ateş olduğumu bile bile geldiler… Biz, önceden küçük şeylerle mutlu olan insanlardık. Sonra aklımıza sevda diye bir şey soktular, toparlanamadık…”

“Geride kalan tek şey yüreğim… Sahip bile çıkamıyorum artık ona! Baksana almış başını gitmiş sana… Hayatın iyi, uslu bir seyircisi olmaktansa hayatın içinde başarısız bir adam olmak bin kere daha iyidir. İyi bir boks seyircisi olmaktansa, kötü bir boksör olmayı göze almak daha iyidir…”

“Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü. Biz öleceğiz ama çocuklarımız bırakacağımız mirası taşıyacaklar yüreklerinde. Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak…”

“Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim; yağmur yağsın bulut yok olsun diye… Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim; güneş açsın karlar erisin diye… Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim; onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye…”

HAZIRLAYAN: BAHADIR ÖZGÜR - Radikal