odame

Darmadağınığım. Odam, beynim, etrafım, duygularım vesaire her anlamda. Hayatımın en büyük fırtınasısın, bunu sana inandıramadım.
Odam dağınık gibi duruyor. Ama birisi dışarıdan gelip herhangi bir eşyanın yerini iki milim oynatırsa fark ederim. Kendi kurduğum düzenin bozulmasına kesinlikle tahammül edemiyorum.
Ben istiyorum ki tamamen kendi zevkimle döşediğim deli dolu çılgın bi odam olsun. Ama poster yapıştırmak istediğimde bile "o duvarın boyasına zarar gelsin görürüm ben" diyen bir annem var. Of of hayat atarlı bir ergenlik bile yaşatmıyor
Ben odam dağınık görünmesin diye tüm kıyafetleri dolabın içine tıkan birisiyim birde gel içimi gör. O yüzden böyle korunmaya çalışmam herkesten. Çünkü en ufak bir darbede dökülürüm toparlayamazsın, toparlayamam kendimi. Evet yazıyorum birazda olsa toparlıyorum içerdeki karmaşıklığı. Bak bu sensin işte. Yani toparlamaya çalıştığım.
Bir dolap degil.
Bir ses bir öpüş yada
Yada neyse
—  Ece Çimen
Riječi koje pamtim


Deda i nena su skromno živjeli, rentali su stan u staroj kući jednog od brdskih sarajevskih naselja. Preko deset godina nena je bila teško bolesna, potpuno vezana za krevet mogla je pomjerati jedino usne i očne kapke. Sinovi, kćerke i unučad su redovno dolazili i brinuli se da starcu i starici ništa ne zafali. Godinama su dedu pokušavali ubijediti da nenu smjesti u dom za starce, gdje bi se mogli mnogo bolje brinuti o njoj ali deda to nikad nije dozvolio. „Dok sam ja živ, neće u tuđi krevet“, govorio bi. I tako je i bilo. Deda je bio taj koji se brinuo za njene lijekove, kupanje, hranu i svaki drugi detalj koji možete zamisliti. U njegovom životu tada nije bilo skoro ništa posebno. Novca je bilo malo ili nimalo, zdravlje na izmaku a njegov životni saputnik na postelji. Godinama. Deda je međutim uvijek bio nasmijan. U toj je mahali postao poznat kao Veseljko – čovjek koji je uvijek dobro raspoložen. U prodavnicama bi jutrom kupovao mlijeko i hljeb, pričao šale radnicama i sa svima bio ljubazan. Za sve godine koliko sam ga znao, nikad ga nisam vidio ljutog. Njegov osmijeh pratio je moje djetinjstvo sigurno i nepogrješivo poput izlaska sunca na istoku… sve do jednog januarskog jutra kada je nena umrla.

Nakon tih deset godina brige o njoj, mnogi su rekli kako se riješio tereta. Ulice su pričale kako sada napokon može odmoriti, kako je smrt teška ali bolja od života poput biljke i kako će sada imati bar malo slobode. Deda je slušao njihove riječi i na njih nikad nije odgovarao. Ulicama je hodao oborenog pogleda, rijetko pričao i sa kim i malo po malo venuo. Za par mjeseci je smršao skoro deset kila i postao tek sjena čovjeka koji je nekada bio. Izgledao je poput utvare, poput tijela bez duše koje korača samo jer mora.

A mene su obaveze na fakultetu, djevojke i sve druge zablude mladosti uzele pod svoje, pa sam rijetko dolazio. Što sam stariji bivao, imao sam sve manje vremena za njega. Znalo je proći i tri mjeseca a da se ne vidimo. Jednog martovskog jutra, nakon što sam sanjao nenu i probudio se u suzama, kupio sam ukrštenicu, keks i još par sitnica koje sam znao da voli, i otišao kod dede. Na vratima me dočekao oronuli starac upalih obraza i podočnjaka crnih poput najcrnje zemlje. Nekako je izvukao jedan od njegovih poznatih osmijeha, možda i posljednji kojeg je čuvao i zagrlio me. Tijelo mu je drhtalo poput grančice na vjetru i suza sletila niz obraze. „Nema te dugo“, rekao je. „Nema“, odgovorih oborenog pogleda, skrivajući crvenilo na obrazima. „Ajde“, pokaza mi rukom kroz hodnik. „Bujrum kod dede, voda za kafu već kuha“.

Slušao je i klimao glavom dok su riječi navirale iz mene. Pričao sam mu o školi, o tome kako je mama često tužna, o djevojkama i prvim pričama i pjesmama koje sam napisao. Pričao sam mu kako mi je daidža poklonio svoju svesku sa poezijom, svesku napisanu u jeku rata u rovovima mog Sarajeva. Rekao sam mu kako sam često usamljen i kako nemam nikog posebnog… a on je samo ćutao. Sjećam se tog razgovora do u detalj, pamtim i njegove poglede i način na koji je stezao usne kada bih rekao nešto što bi moglo boljeti. Jedino mu nisam pričao da sam sanjao nenu, nisam je čak ni spomenuo ali mislim da je znao. Njegove su oči prodirale u mene i čitale svaku misao prije nego bih je postajao svjestan… on je bio jedini čovjek koji me znao smiriti.

 „Imaš prestaru dušu“, reče starac. „Ta galama u tvojoj glavi može se utišati jedino ako nađeš onu koju treba da nađeš.“


Polako prolaze godine. Deda je umro par mjeseci nakon našeg posljednjeg razgovora i ukopan je pored nene. Taj dan sam posljednji put plakao.

 Tu i tamo obiđem gradsko groblje, odam počast jedinoj pravoj ljubavi koju sam vidio za sve ove godine i nastavim lutati Sarajevom. U glavi i dalje ista galama, gomila glasova što se otimaju oko stvarnosti i opsesija i negdje u njima, tih i spokojan glas mog djeda. Njegove riječi me i dalje vode, daju mi nadu da u ovom gradu postoji duša koja živi onako kako bih i ja umio. Sudaram se sa stotinama ljudi svakog dana, gledam kako me prijatelji izdaju radi žena a žene ostavljaju zbog skupljih muškaraca. Gledam kako se ljubav prodaje. Sklopljenih očiju je zamišljam okovanu na gradskom trgu, golu i krvavu, dok je prolaznici gađaju zlatnim kovanicama.

Nekad se pitam da li danas postoje ljubavi poput njihove? U vremenu kada su ljudi spremni pristati na puno manje, da li postoje duše koje žive samo da bi se voljele? Postajem umoran od svih glasova u mojoj glavi, deda. Jesi li siguran da ona postoji?

Yorgunsun...

“Bir yıldızda yaşayan çiçeği seversen, geceleri gökyüzüne bakmak güzel gelir”

..çiçek akşamın, günbatımının, nemli toprağın ve ufuktaki bulutların bir parçasıdır

Bazı yazarların hayal dünyasında yolculuk yapmak ne güzel..Dingin her ortama eşlik edebilecek bir playlist bırakıyorum geceye :

PLAYLIST  🎶🎶

10

Zarif Bir Yaşam.. Bir Haykırış.. Bir Duruş ..
 
Hala yeri doldurulamayan şairlerimizden Zarif bir haykırış ; Abdurrahman Cahit Zarifoğlu kirada yaşadığı evlerde, kendisine ait bir odası olmadan , çocuklarının yanında yazdı şiirlerini. Şikayetçi değildi ama bir odası olsun istiyordu. Sevenleri ardından hayıflandı; Bir odası olsaydı, bilgisayarlar o vefat etmeden yaygınlaşıp daktilo yerine klavyeyle yazabilseydi?

Zarif bir şair Abdurrahman Cahit Zarifoğlu hayatlarımızda zarif bir iz bırakıp gitti.Şiirinin anlaşılamadığı yönündeki sitemlere karşın herkes iyi şair olduğunda birleşti.‘Ne çok acı var ‘ dizesi hala her kesimden insanın dilinde dolaşan şair , geride yetim bir edebiyat camiası bıraktı.

 Eşimi kaybedince 2 kere üzüldüm diyor , hem eşimi kaybettiğim için, hem de böyle değerli bir insan vefat ettiği için.’ Berât Zarifoğlu
‘Yakışıklıydı, sesi çok güzeldi. Sessiz ama çok bilgili çok akıllı biriydi. Her şeyi iyi bilirdi. Daha çok yazılarıyla onun ne düşüncede olduğunu anlardım. Üzüntüsünü sevincini yazılarından takip ederdim. Benimle de paylaşırdı ama kağıttan daha iyi tanıdım onu ben. Hem eşi hem hayranıydım’ diyor. Eşiyle ilgili tek sitemi çok çalışması. Hep çok çalıştığını anlatıyor Berat Hanım; ‘Çok kiralarda oturduk. Çok iyi evlerde de kötü evlerde de. Bir odası olmadı. Çocukların hepsi küçüktü. O vefat ettiğinde en büyüğü 10 en küçüğü 5 yaşındaydı. Dağıtıyorlardı, yırtıyorlardı. Yine de rahat çalışıyordu ama derdi ki ‘Bir odam olsa bıraksam, geldiğimde otursam yine yazıya devam etsem’. Bir odasının olmasını isterdi. Bir daktilosu vardı. Onda çalışırdı. Bilgisayar klavyeleri çıkınca Ali Haydar Haksal çok üzülmüş. ‘Daktilo tuşları daha sert ve zordur, klavyede geri silmek ve yazmak çok kolay. Hep aklıma Cahit Abi gelir. Klavye onun zamanında olsa ne kadar güzel, ne kadar kolay yazı yazabilecekti derim’ demişti bana’

Berât Zarifoğlu ; ’klavyesi olmasa da çok rahat yazdığını anlatıyor Cahit Zarifoğlu’nun.‘Erdem Beyazıt bir yazarmış bir silermiş. Yazıya başlarken zorluk çekermiş, başladıktan sonra kolay yazarmış. Ama Cahit başladığı zaman takır takır yazardı’ diyor. Hatta bir keresinde kendisi sitem etmiş, benim için hiç şiir yazmadın diye. Cahit Bey hemen kalem kağıt istemiş. Berat Hanım, ‘Ay dedim hemen olmaz. Başka zaman yazarsın, öyle hemen olur mu. Yok dedi ben şair adamım. Kalem kağıdı aldı yazdı. Baktım güzel olmuştu ama ben deyince yazınca kıymeti yok. Şiirden saymıyorum bunu’ diyor.

  Ankara’da Rasim Özdenören’lerle görüştüklerini de anlatıyor Berât Hanım; ‘Hep Rasim Abilere gider gelirdik. Onlar iş konuşurdu, yemek yerdik, çay içerdik, meyve faslı derken onların konuşması bitmezdi. Ayşe Özdenören’le ben karşılıklı koltuklarda otururuz bir bakardık uyumuşuz. Sonra Cahit Bey öksürür gidiyoruz diye. Saat gece yarısı. Ertesi gün yine işe giderdi. Çok çalışkandı. Mektuplarla gençlere çok yol gösterirdi’ Zarifoğlu aile defterini ise çocuklar doğduktan sonra tutmaya başlamışlar. Berât Hanım gösteriyor ve anlatıyor; ‘Belki defterdekiler sizin için bir şey ifade etmez ama bizim için anlamlı. O gün olan en küçük bir şeyi bile yazardık. Bu günün tarihi ve Ahmet elini çizmiş. Burada Betül’ün karnesi var. Türkçe dersinden zayıf almıştı. ‘Kızım bir şairin kızı Türkçe’den nasıl zayıf alır?’ demişti. Çocuklar da yazmıştır. Defterdeki bazı fotoğrafları sergi ve haberler için verdik’ diyor.

 Vefat dönemini anlatmak Berât Hanım için hala zor. ‘2 aylık bir hastalıkla vefat etti. Bir karın ağrısı. Doktora gittik. Doktorlar kanser olduğunu anlamışlar 6 ay ömür biçmişler. Ben bilmiyordum. Ağrıları çoktu. Hüsrev Hatemi’ye gittik. ‘Seni onkolojiye yatırıyorum’ dedi. Biz onkolojinin kanser bölümü olduğunu bilmiyorduk. Bize ‘Onkolojiye yatırıyorum ki seni sık sık görebileyim diye’ dedi. 2 ayda vefat etti. Mustafa Nuri Şirin yurt dışına götürelim demiş ama vakti geçmiş demişler. Cenazesine çok değişik cemaatlerden geldiler. Babam ‘Keşke benim cenazem böyle olsaydı’ demişti. Recep Tayyip Erdoğan, Zahid Akman da vardı cenazede. RecepTayyip Erdoğan iki defa gelip ziyaret etmişti.’

  Abdurrahman Cahit Zarifoğlu’nun bildiğimiz bir özelliği de çocukları çok sevmesi. Berât Hanım, Erdem Beyazıt’ın onun için ‘bir annenin çocuğunu seveceği kadar severdi ’ dediğini anlatıyor. ‘Yazılarıyla yaptı etti. Çok hoş bir insandı, canım benim’ diyor ve gözleri doluyor elinde olmayarak. Çocuklarıyla ilgilenebiliyor muydu yoğunlukta diye soruyorum. Anlatıyor: ‘Akşam hemen işten sonra eve gelir çocuklarıyla ilgilenirdi. Onlara masallar yazardı. Bir gün, ‘Bu masalın sonu nasıl bitsin sence Betül’ diye sordu. ‘Ben iyi bitsin dersem iyi mi bitecek’ diye sordu Betül. Cahit Bey Evet deyince ‘ama baba sen uydurma bir şey mi yazıyorsun’ diye şaşırdı. Cahit Bey, ‘Evet ben uydurarak yazıyorum’ deyince ‘Ay baba aşk olsun ben sahici bir şey zannediyordum’ dedi. Böyle masallar anlatırdı. Gece üstlerini örterdi. Muhakkak bütün babalar çocuklarını sever ama onun ilgisi çok farklıydı. O yüzden çocuklar için çok zor oldu. Benim zaten her şeyim gitti. Çok zor bir hayattı. Değişik bir sayfa açılıyor ve siz ona uymak zorundasınız. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Bir de böyle kaliteli bir insan, anlayışlı bir eş… Mustafa Ruhi Şirin’i hiç unutmam, her karne gecesi arardı. Çocuklar nasıl? Geçtiler mi? Notları nasıl? Özellikle o gece notları nasıl diye arardı. Hiçbir zaman unutamam. Bazıları için Cahit Bey gitti biz de gittik. Ama bir çoğu da destek oldu.’

 “ Nikah resmimiz. Necip Fazıl nikah şahidimdi. Fotoğraftakiler babam, Cahit Bey’in babası , Ali ihsan Amcam ve Necip Fazıl. Necip Fazıl’a babam çok gider gelirdi.Abdülhakim Arvasi hazretleriyle görüşmek için geldiğinde hep bizde kalırdı. Ankara’da Rasim Abilere geldiği için tanıyormuş babam Cahit Bey’i.Cahit Bey son senelerde sohbetlerde çok bulunuyormuş.Cahit Bey 35 yaşındaydı ben 18 yaşındaydım. Bir sene sonra evlendik.Cahit Bey’e birkaç kişiyi göstermişler ya ‘boyu kısa’ demiş ya beğenmemiş. Ama beni görmeden de ‘Çok istekli geldim, yeter ki bu aileden olsun diye’ dedi. Ben onu bir kere geçerken gördüm. Görüşmeden evlendik. Bir kere telefonla konuştuk. O zamanlar telefonlar böyle değildi. Ankara’dan istiyordun, bağlatıyordun. Sonra geldiğinde nikah için gelmiş oldu. Kına gecesinde görüştük sonra da nikahta.”

Ahmet Zarifoğlu hastanede tedavi gören babasına yazdığı mektupta ‘Sana çok dua ediyorum. İnşallah iyileşirsin, eve gelirsin. Evde karnın ağrımaz. Eve gelince mevlüt ederiz, oyun oynarız. Biz iyiyiz hiç merak etme’ diyor.

Aile Defterinden ;

Kasım 1982

İlk şarkımız:

Güneş doğdu

Herkes sabah keyfiye

Betül , Ayşe , Ahmet , Arife

Ne gerek arife bir tarife

Arife tarif gerekmez arife tarif gerekmez

27 Kasım 1984

Arife bugünlerde hepimize kızınca ‘manyak’ diyor. Bugün kömür aldık. Kömürü taşıyan adam parasını aldı. Kömür bitti dedi. Gidip süpürecektik baktık ki yarım ton kadar kömürü bırakıp gitmiş. Çok maceralı oldu. Hayırlısı

Kasım 1985’de Afganistan Hizbi İslami lideri muhterem Gülbeddin Hikmetyar Türkiye’yi ziyaret etti. Bu meyanda bir televizyon mülakatı için Radyoevine geldi. Bu mülakat ne yazık ki televizyondan verilmedi. Hikmetyar’ın radyoya gelişinde tanıştık, ayaküstü birkaç dakika konuştuk. Ona ‘biz yazı yazmaktan başka bir şey yapmıyoruz’ dedim. Bana ‘Biz de böyle başlamıştık’ diye karşılık verdi. Arkadaşım Natık’ın çektiği resimler hayatımın en güzel anlarını yansıtıyor. Resimler ancak bugün (13.08.1986) elime geçtiği için bu kadar geç deftere giriyorlar. (Arka sayfada Gülbeddin Hikmetyar’ın cephede çekilmiş bir fotoğrafı yer alıyor)

“ En büyük emelim ”

26.09.1986 Betül’le 34 gün önce Kur’an-ı Kerim’den her gün bir sayfa okumaya başladık. Betül, verdiğim bir sayfa dersi, ertesi gün bir iki kere okuyup hazırlanıyor. Sonra ben dinliyorum. Hatalarını düzeltiyorum. Bugün yarın için Bakara Suresi’nin 34. sayfasını ders verdim. Rahmetli babam (Niyazi Zarifoğlu) aynı metodla bizi, ağabeyimi (Sait Zarifoğlu) ve beni okutmuştu. Betül’le inşallah hiç aksatmadan hatim edinceye kadar okuyacağız. Ve inşallah Allah aynı şeyi Ayşe’ye, Ahmet’e ve Arife’ye de nasip etsin. Onlara da aynı şekilde okutmak en büyük emelimdir.

Erdem Beyazıt Anlatıyor ;
- Cahit Zarifoğlu son görüşmelerimizden birinde, yalnız kaldığımız bir anda elimi tuttu sıktı  ve dedi:
“Erdem, kırlarda çiçekler bensiz açacak artık.”
Ne demek istediğini anlamadım.. Ertesi gün ölüm haberini aldık ..

                                                    Hüvel Bâki
                                    Abdurrahman Cahit Zarifoğlu
                                                  1940 - 1987
                                               Ruhuna Fatiha