o deng

dün sigara içmek için balkona çıktığımda camın kenarına sinmiş bir kuşa rastladım. kanatlarının bir kısmı dökülmüş, bitkin, yorgun bir şekilde duruyordu. öğlen saatleri, güneş tepede, nem çok. onun bu biçare halinin yeni doğmuş yavru bir kuş oluşundan mı yoksa hasta oluşundan mı olduğunu çözemedim. aklıma ilk gelen şey su içirmek oldu. bir iki deneme sonunda bir kaç yudum da olsa su içirebilmeyi başardım. sonra kilere gidip yiyeceği bir şeyler aradım. hasta bir kuş ne yer bilmem, yavru bir kuş ne yer onu da bilmiyorum. aklıma süt vermek bile geldi bir ara. sonra en mantıklı tercihin bu olduğuna kanaat getirerek, bulgur, buğday karışımı hazırlayıp götürdüm. bir kaç dakikalık uğraş sonunda bu biçare arkadaşıma hiçbir şey yediremedim. son çare olarak, bir kaba su doldurup  önüne bıraktım. annemi aradım sonra, ne yapayım, diye. anneler böyle şeyleri bilirler çünkü.
meğer zaten annem bulmuş o kuşu. bizim balkonun bir penceresi yaz kış aralıklıdır. -fantezi olsun diye değil, geçen sene bir pencere bozuldu, taktırma gereği duymadık.- eskimiş halılar falan da orada muhafaza edilir. annem halıları bir ihtiyaç sahibine vermek için kaldırırken bir önceki gece rastlamış. iki kardeşlermiş. diğeri annemin çabalarıyla uçmuş, bu bahtsız arkadaş nasıl olmuşsa bir tele sarılıp takılı kalmış orada, iki saat boyunca o telden kurtarmaya uğraşmış annem. uzun uğraşlar sonucunda da telden kurtarıp balkona koymuş. buymuş bu bahtsız kuş arkadaşımızın hazin hikayesi.
bu hikayeyi duyduktan sonra telefonu kapatıp, yorgunluğumun da etkisiyle, bahsi geçen bu arkadaşın haline üzülerek uykuya daldım. bir saat sonra uyandığımda ilk işim kuşu kontrol etmek oldu. oradaydı, yanında başka bir kuş daha vardı. uzaktan izledim. bir şey konuşmuyorlardı ama anlaşıyor gibilerdi. uzun süre devam etti bu sahne. sonra sigara içmek için onlara biraz daha yaklaştığımda diğer kuşun gagasıyla bizim kuşa bir şeyler yaptığını gördüm. derken nasıl olduysa bizim kuşun dengesi bozuldu. acı acı çırpınsa da mermere tutunmayı başaramadı. düşmesine engel olmak için pencereye koştum, ama nafile. diğer kuş göğe doğru havalanırken, bizim kuşun akıbetini görmek istemeye istemeye hızlıca aşağıya baktım. kaldırımda bir ceset görmeye alıştırmıştım kendimi. işte o an mucizevi bir şey gerçekleşti, kaldırıma bir kaç adım kala kanat çırparken gördüm bizim kuşu. uçmak için değil de, düşmemek için kanat çırpıyordu ve zorda olsa bunu beceriyordu. -o anda olduğu gibi, şuan bu satırları yazarken de bir galibiyet tebessümü beliriyor yüzümde.- bizim kuş havadaydı. can havliyle giriş katın balkonuna kondu. yaklaşık onbeş dakika onu seyrettim. iki sigara bitirdim. mutluluk sigarası dediklerinden. sonra giriş katın meraklı ablalarından biri bir şey silkelemek için balkona çıkınca, bizim kuş tedirgin olup tekrar aşağı doğru bıraktı kendini. ama bu sefer kendi isteğiyle bırakmıştı kendini boşluğa ve daha kararlı bir şekilde kanat çırpıyordu. düşmemek için değildi, havalanmak içindi bu kez kanat çırpışları. -o an beşiktaş şampiyonlar liginde çeyrek finale çıkmış kadar sevindim.- sonra, balkona konduğundan biraz daha az zorlanarak karşıdaki elektrik tellerine kondu. artık düşmeyeceğinden ikimiz de emindik.
bu mutlulukla içeri girip düşünmeye başladım.

hayat ne garipti. o kuş oraya gelip o denge kaybını sağlamasaydı, o düşüş gerçekleşmeseydi, bizim kuş uçabiliyor olduğunu asla bilemeyecekti belki de. asla cesaret edemeyecekti, kendi isteğiyle asla bırakamayacaktı o boşluğa kendini. belki de ölüp gidecekti o balkon köşesinde. hoş, ben ölmesine izin vermezdim gerçi ama benim ona sağlayabileceğim hayatın da onun istediği türden bir hayat olacağını sanmıyorum. her neyse. bunu neden sizinle paylaştım biliyor musunuz;
işte dünya denen bu eskimiş gezegen o pencere. biz de o çaresiz kuşlarız. biri gelip bizi itmediği sürece, o bitirici darbelere maruz kalmadığımız sürece, yalnızca kendimizin üstesinden gelebileceğimiz problemlerle yüzleşmediğimiz sürece kendimizi gerçekleştiremeyeceğiz. yeteneklerimizin, yapabileceklerimizin farkına varamayacağımız kendimizle başbaşa kalmadığımız sürece. çünkü sınırlarımızı ancak böyle bilebiliriz. gerçek ‘kendimiz'i ancak böyle tanıyabiliriz.  kendimizi boşluğa bırakmadan uçabiliyor oluşumuzu nasıl sınayabiliriz ki? sınayamayız elbette. yürümeye talim bir hayatın mensubu olup, gökyüzündeki kuşlara küfrederiz en fazla, uçuşlarına hayran hayran bakarak. -biz hayran olduğumuz şeylere küfretmeyi seven bir toplumuz nihayetinde.-
bakınız, tecrübe ile sabittir; hakiki sarsıntıların üstesinden gelebilmenin ilk yolu, önce o sarsıntılarla karşılaşmış olmaktan geçer.

umarım herkes birgün, bir şekilde kanatlarının farkına varır. bedeli ne olursa olsun; eğer uçabiliyorsa uçmalı insan. düşebiliyorsa düşmeli.
yoksa kendimizi nasıl bileceğiz, nasıl tanıyacağız ki başka türlü?

zamanın birinde şöyle demiştim;
“zemine çarpmadan gerçekleşen hiçbir yükseliş gerçek değildir.
baki olamaz..”

işte öyle..

     ve aleyküm selam.    

  namaz. öhm namaz. na maz. namaz. namaz. müslümanız. şu dünyada yapılacak en akıllıca ve aynı zamanda çılgınca şeyi olmuşuz. kabul etmişiz. anamızdan babamızdan dolayı müslüman olarak yetiştirilmiş olabiliriz veya okuyup araştırıp hissedip akledip o kadar pisliğin iğrençliğin sapkınlığın içerisinde, düşmanlarının veya düşmanlıktan bi tık daha aşağıda gibi görünen hazzetmeyenlerinin bir sürü taş ve çamur da atma çalışmalarına, provokasyonlara, aşağılamalarına rağmen temizler temizinin islam olduğuna karar vermiş bunun farkına varmış da olabiliriz.        
        iki şekilde de bir kabul gerekiyor. müslümanlığın sürebilmesi için bir kabul şarttır. bu, gözler kapalıyken edilmiş bir kabul de olabilir, gözler, akıl ve kalp ve zihin açıkken edilmiş bir kabul de olabilir. iki kabulden biri olabilir yani. 
         “elhamdürillah müslümanım” (kulaktan dolma çaba sarf edilmeden öğreniş) veya “elhamdülillah müslümanım”. (çaba sarf edilmiş veya kulaktan doğru dolunmuş bir öğreniş)
         “eşşşşşedü enlailaahe illalla ve eşşşedü enne muhammeden abduhu ve rasulih” veya “eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûluh”            
         bunlardan birini diyince müslüman oluyorsunuz. adınız müslüman oluyor. kapının anahtarı bu. islam kapısından içeri bu anahtarla giriyorsunuz ve siz daha “meraba ben müslümanım” demeden size müslüman diye sesleniyorlar. “ohaaa bu kadar kolay yani iyiymiş” dediniz.            
        kelime-i şehadeti getirdiniz. iman ediyorsunuz. Allah ve rasulünü kabul ettim, itaat edeceğim öyle hissediyorum. benden iyisi yok, cennet ne tarafta?? diyorsunuz. size “dur hele bi soluklan şu dünya hayatında yiğidim, cigrana ateş almaya mı geldin, bi dur soğuk, köpüklü bi ayranımızı iç, çile çek, baş ağrısı, kalp ağrısı çek, güzelliklerini de tat dünyanın, sev sevil arrrslanım, kazan, daha çok kazan, kendinden de geç, geç ki bak bakalım aslolanı bulup, aslına rücu edip yani, kendine gelebiliyor musun? kendini bilebiliyor musun? biraz yaşa bakalım güzelim, seni yaratana ne kadar gönülden bağlısın, nasıl sadıksın, sana gönderilen peygamberi ne kadar örnek alıyorsun? sadece yemeğe tuzla başlayışı mı önemli, yatarken sağ tarafına yatışı mı, adaleti, sadakati, insanları aşağılamayışı, hoşgörüsü, gıybet etmeyişi, dedikodunun yanından geçmeyişi, haram yemeyişi, harama bakmayışı, harama dokunmayışı, küçüklerine sevgisi, büyüklerine saygısı, savaş ahlakı, edebi, doğruluğu, ibadetleri, temizliği, allaha kulluğu da var mı senin için, sadece kandillerde mi ona selam gönderiyorsun, yoksa her gün hem dilinle hem sünnetleriyle muhakkak anar mısın allah’ın senin için gönderdiği rasulünü yani elçisini? allah deyince yüreği zangır zangır mutmain yani huzur verici bir titreyişle titreyicilerden mi olacaksın yoksa, caminin dibinden geçerken ezan okunsa bile alelade bir ses duyuyor gibi olanlardan mı olacaksın, hiç enterese etmeyecek mi seni bu ses? kimlerdensin sen? az önce verdiğin sözü unutacak mısın? yarım yamalak veya tam bir kelime-i şehadet getirdin unutma sen söz verdin, görmeden allah’a iman ettin, sen birilerine saçma veya zor gelecek hakiki bir şeye iman ettin, ve onun sana gönderdiği rasulü de yardımcı olarak kabul ettin, kelime-i şehadet getirdin sen ve dedin ki “ben bana bu canı veren rabbe iman ettim, onun bana gönderdiği rehbere uyacak ve şu dikenlerle, zehirli sarmaşıklarla ve dahi güzel çiçeklerle hem pamuklarla dolu olan dünya hayatımda yolun en güzelinden yürüyeceğim dedin. daha dilindeki tazecik sütü yutmadan kulağına okudular ezanı o ezanda sana bunlar hatırlatıldı.” diyor bir ses. irkiliyorsunuz. irkilme sadece anlıksa, o an için geçerliyse bir uyaran da olmuyorsa alışma gerçekleşiyor. psikolojide yeri var. sönme de de olabilir. müslümanlığın sönmesi. şey gibi. topu alırsın oynarsın oynarsın da sonra ilgilenmezsin apartmanın bodrumuna atarsın, onu ordan almadığın için havası iner. bi sönüktür top. eskisi gibi değildir. Bunun işi bitmiş diyip giderseniz yanılmış olursunuz sadece biraz havaya ihtiyacı vardır. Eskisinden de sert olabilir. Müslümanlığımızın sönmemesi canlılığını kaybetmemesi için yapacağımız şeyler var. var oluş sebebimiz kavramak, benimsemek, hem aklımıza, hem kalbimize durumu anlatmak ki kalp tökezleyince akıl kalbe, akıl tökezleyince kalp akla destek olsun, iki tokat atıp kendine getirsin. Aklın bu sıcakta namaz, örtü, oruç? Bu soğukta soğuk suda abdest? deyince kalbin ya nolacağıdı gel ulan buraya diyebilmeli. Eğer başta varlık sebebini kavrayamazsa insan akıl ve kalp denen iki temel unsur iman ile desteklenmez, ikisi de Rableri dışında sığınacak yer ararlar ve genelde de insan aklıyla üretilmiş eksik ideolojilere, abidik gubidik gruplara sığınıp kendilerini bulmaya çalışırlar. Bu gruplar ve ideolojiler öyle güzel hissettirirler ki *okunda boncuk bulan deli gibi sevinir insan. Halbuki o boncuğu gizlice sana yutturanlar onlardır. Sana görmediğin şeye mi inanıyorsun? Derler. İnandın da ne oldu hani cennet, göster vaad edilen cehennem nerde derler? Sen de ee öööğm kem küm edersen alabora ederler seni. Eğer bizim olayımız da bu zaten ciğerim şimdi az ötede oynaştır fikirlerini dersen ayakta durursun. Çok uzatıyorum farkındayım. Varlık sebebini kavramak dedik.  
Ayet-i kerime “"Ben cinleri ve insanları sırf beni tanıyıp yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.“ (Zariyat, 51/56)” temele bu ayet-i kerimeyi koyup dünyada yapmamız gerekenin aslolanın ne olduğunu güzel kafamıza yerleştirebiliyoruz. Allah’ı 99 ismi ile tanıyıp, bu isimleriyle onun gücünü kudretini azametini anlayıp kalbimizin orta yerine yerleştirdiğimiz zaman O’nu severiz. İnsan tanıyıp bildiğini sever. Sevdiğinin istediğini eksiksiz yerine getirmek için çabalar. Gerekirse fedakarlıklar yapar. Canını dişine takar. Mesela ben babamın dizlerinin yara ellerinin nasır olduğunu hatırlıyorum. 4 çocuk, 3ü okuyor, 1i bezlerin içine ediyor. Kolay değil sevmek. Sevdim yetti denmiyor. Bir şeyler yapmak lazım. Çok şeyler yapmak lazım.            
     varlık sebebimizi (Allah’a ibadet/yani O’na kulluk/O’na itaat) yaşam felsefemiz yapınca olaylar kendiliğinden gelişiyor. O’na kulluk için var olduğunu bilen bir insan hayatını “dinî hayatım” ve “dinî olmayan hayatım” diye ikiye ayırmıyor. Bölük pörçük, iki yüzlü bir hayat yaşamıyor. İki yüzlü bir hayat yaşarsa biliyor ki çevirmezse muhakkak bir taraf fazla ısıya dayanamayıp yanacak, ve insan muhakkak çevirmeyi unutur. O yüzden tutulacak en dengeli yol tevhid üzere “birlik” üzere bir hayat. Hem Rabbini birleyen hem de tek hayat yaşayan insan rahata erecek. “ya dini yönümü çok boşladım gideyim de dini kitap mitap bi şey sorayım okuyayım” demeyecek. Müslümanca yaşadığı için, okuduğu tüm kitapları dinle ilgili olsun veya olmasın Müslüman bakış açısıyla değerlendirip eleştirebilecek. Müslümanca yaşarsa bir insan namaz, insanlara, hayvanlara iyilik yardım, başörtü, oruç, hak yememek, hoşgörü, adalet gibi konular hayatın yan konuları olmuyor, ayrı olarak müsait bir vakitte eğilmesi gereken yan konular olmuyor bunlar, ana ve sağlam konular oluyor. Hayatın ta kendisi oluyor. En ufak sarsıntıda elden kayıp gidecek şeyler olmuyor bunlar. Bir sarsıntı geçirirken insanı ayakta tutacak Müslümanlığını güçlendirerek sürdürmesini sağlayan şeyler oluyor. İnsan temizleneyim, biraz iyi bir insan olayım namazı öyle kılarım dememeli o yüzden, namaz kılmaya derhal başlamalı ve ben namaz kılan bir insanım bu Rabbime iman edişim demek, benim ve kimsenin göremediği Rabbime secde edişim benim kafamdaki karmaşayı çözer. Görmediğim bir Rabbe iman ediyorum ve dahili ve harici bedhahlarım var anasını satayım, benim Rabbimin varlığını daima kendimde hissetmem ve somutlaştırmam gerekiyor. Daima kendime hatırlatmam gerek. Napsam? Napsan mı? Rabbin bunun yolunu sana göstermiş namaz kılmak canısı. Her secde edişinde düşmanlara inat onun varlığını kanıtlıyorsun sen. Şu alnın ve burnunu kimse için yere sürmezsin, dizlerin ve ellerin asla yere kapaklanmaz. Sen bunu tek olan Rabbin için yaparsın. Bunu anla. Bunu hisset ve her kılmadığın namazda bir kanıtının yok olduğunu düşün. Her kılmadığın namazda bir kanadının kırıldığını düşün. Cennet veya cehennem bunlar var evet cenneti istemen cehennemden kaçınman hakkın. Ama en temele Allah rızasını koyunca zaten sana otomatik olarak gelecek olanı biliyorsun. O yüzden çabalaman gereken şey Allah rızası. Daima abdestli ol ve gönlüne yerleştirdiğin Rabbin için secde et. Sebebi bilince harekete geçmenin anlamı vardır. Kuran oku Arapçasını ve anlamını. Sebeplerini öğren. Peygamberinin hayatına bak ve öyle yaşa. daha çoook şey var konuşulacak ama şimdilik Benim dilimden kalbimden dökülenler bunlar. Allah söylediklerimin iman ettiklerimin hepsini bana ve size yaşamayı nasip etsin inşallah. Hayırlı ve içi dolu, surelerin anlamını bildiğiniz yavaş yavaş okuduğunuz, secdede rükularda kıyamda tatlı tatlı durduğunuz namazlar dilerim. Allah kabul etsin.


bunlar da yardımcı olabilir mi Allahım olsun lütfen.
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24

bitti.

Vejetaryen, hep “bir sabah vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikâyesi” olarak yansısa da bir değil, iki kadının, iki kız kardeşin hikâyesinden yola çıkarak neredeyse tüm kadınların hayatını içine alan, sarıp sarmalayan ama en çok da hırpalayan bir roman.

Kitabın kapağını kapattığım an duyduğum en güçlü his öfkeydi. Öfkeli olmayı önemsiyorum, öfkenin diri tutulması gerekiğine inanıyorum. Han Kang’ın bir sabah ansızın hayvan yemeyi bırakan karakteri Yonğhe’nin de, en az onun kadar köşeye sıkışmış hatta bir bitkiye dönüşme cesaretini (korkaklığını belki de) gösteremediği için daha da sıkışmış ablası İnhe’nin de insanın etini kanırtan hikâyesinin tanıdıklığı karşısında öfke duymamak kolay değil.

Kitabın hayvan yememekten daha güçlü ve o kadar da değinilmeyen metaforlarından en önemlisi, ağaca, bir bitkiye dönüşmek. Bir bitkiye dönüşmek, babanın dayağından, kocanın tecavüzden farksız olan cinsel birleşme arzusundan ve toplumun yüklediği tüm yüklerden kurtarmaya yeter mi kadını? 

“Yaşamak denilen şey ne tuhaf, diye düşünür gülmesi biterken. Bazı olaylar geçtikten sonra bile, onca korkunç şeye maruz kaldıktan sonra bile, insan yiyor, içiyor, tuvalet ihtiyacını görüyor, yıkanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Hatta kimi zaman kahkahalarla gülüyor.”

Han Kang, yaşama inadımıza çomak sokuyor ama bunu yaparken bir taraftan da mücadelecinin hakkını vermekten de geri durmuyor. Heteroseksist abluka karşısındaki kadın, bir bitkiye dönüşmeyi mi beklemeli yoksa hayatının bir tiyatrodan ibaret olduğunu anladığı an hayatının iplerini eline almak için olmadık bedeller mi ödemeli? Hangi coğrafyada olursa olsun, kadını bu iki seçenekten birine zorlayan toplum ve gelenek karşısında öfkeyi dirilten, gerçekle fantezinin iç içe geçtiği bir hikâye Han Kang’ınki. Böyle bir hikâyenin belki Man Booker Ödülü etkisiyle belki doğru bir reklam stratejisiyle, sebebi ne olursa olsun daha iki hafta olmadan ikinci baskıya girdiğini duymak ise, tam da gülünen o anlarda hayat ne tuhaf diye düşünmek gibi.

Bir de bunu okuyan bunu da okudu gibi bir tavsiye de vermem gerek, hem iki yazarın dilinin hem de doğa-insan ilişkisine dair çıkış noktalarının benzerliği zihnimde ikisini hemen yan yana getirdi, ki bunu tek hisseden olmadığımı da bildiğimden not düşmeden geçemedim, Karin Tidbeck’in Zeplin’i de fantezi ve gerçeklik arasındaki o bıçak sırtı denge -belki de dengezizlik- ile benzer bir okuma zevki vaat ediyor.

TERAZİ BURCU

TERAZİ, aşkı, güzelliği, hazzı, hayatın rafine zevklerini, değer verdiğimiz maddi ve manevi bütün varlıkları temsil eden Venüs’ün şımarık kızıdır. Aynı zamanda da, iletişim ve zihin odaklı hava grubunun öncü burcu ve ilişkiler & ortaklıklar mekanı olarak bilinen 7′inci evin doğal sakinidir.

Bir insan nasıl olur da, hem hayatın zevklerine düşkün, hem ilişki odaklı, hem  de akılcı tutumlar ve iletişim yeteneğini temsil eden erkeksi hava grubunun lideri olur?

Eh, zaten Terazileri anlaşılmaz ve ele avuca sığmaz yapan da bu paradokstur :))))

HERŞEY ZIDDIYLA KAİMDİR!

ve EVRENİN SIRRI DENGEDİR…

Zıddıyla uzlaşmayı, dengeyi bulmayı bilen insan, mutlu insandır…

Terazi MUTLU olmak isteyen insanların burcudur. 7′inci evin dersi ise ”mutlu olmak için mutlu etmek” gerektiğini öğrenmektir. NASIL mı?

Üstünüze afiyet Venüs insanı biraz tembel yapar :) O yüzden Terazi’lerin diğer hava grubu üyeleri gibi hop zıp hareket halinde olmadıkları bilinir. Eğer bir Terazi harekete geçiyorsa, mutlaka bir amacı vardır! Amacına ulaşmak için ne bir İkizler kadar çok konuşması, ne de bir Kova gibi tek başına – ya da etrafındakileri de uzaklaştıran bir inatçılıkla – uğraşması gerekmez :))) Terazi bir şeyi aklına koyar ve yalnız kendisi harekete geçmekle kalmaz, amacına hizmet edecek tüm bileşenleri harekete geçirecek çözümleri de üretir. ÖNCÜ’lüğü bundandır.

Amaç odaklı olduğu için, ne almak için ne vermek, ne zaman vermek, ne kadar vermek, ne zaman durmak, ne zaman geri çekilmek, ne zaman öne çıkmak gerektiğini bilir… Daha doğrusu bu denge, ayar, kıvam ve dozları tutturmak için daima titizlenir! Paracelsus’un ünlü deyişinde belirttiği gibi: ”Herşey zehirdir… Mühim olan Dozdur!” Terazilerin her daim kararsız ve biraz gergin olmalarının nedeni budur… Onlar hep EN UYGUN olanı yapmak, uygun olanı bulamıyorlarsa tercihan hiçbir şey yapmayarak olası zararlardan korunmak isterler.

Bu nedenle de Terazi’nin ilk ve en hayati ihtiyacı NEREDE DURDUĞUNU BİLMEK’tir… Durum, konum, zarar, ziyan ve olası kazancın tespiti, bir sonraki adımın tasarlanması için şarttır. Zıddı olan ”illaki hemen şimdi bir şey yapmak” delisi Koçta hiç bulunmayan nitelik de budur!

Terazi’nin hayatı UYGUN koşulları, fırsatları, insanları seçmekle geçer :) Bu yüzden de Terazi insanı sorgulayıcı, yargılayıcı ve belirleyicidir!

Garip bir sabırları ve kararlılıkları vardır… Kendinden hoşnut, serin ve ilgisiz hallerine kanmayın. O her bir şeyi olması gerektiği hale – tabi kendi kafasına göre –  getirmek için her yolu deneyen, ama bir iş çıkmayacağına karar verdiği zaman geriye dönüp bakmayan biridir! Umudunu kaybetmediği sürece yeni bir yol deneme azmini, umudu kalmayınca da zamanını kaybetmez :)

Terazi sosyal bir varlıktır! Onlar için kendilerini ait hissettikleri topluluklarda saygın bir yer edinmek, bütünleşemedikleri topluluklarda ise en azından kendine has bir şahsiyet olarak hayranlık ve ilgi uyandırmak isterler. Sakın yüzlemeyin çünkü inkar ederler ama onlar sürekli seyirciye oynarlar :) Adeta üzerlerine çevrili bir kamera ile yaşıyormuşcasına ”oluşturdukları etkiyi dert ederek davranan” insanlardır. Etiket kurallarına gösterdikleri özen, giyim kuşama ve kendilerini pozisyonlamaya duydukları merak, onaylanma ihtiyacı ve kusurlu duruma düşme kaygısı ile yüklü bilinçaltlarının bir yansımasıdır.

Beğenilmeyi dert eden bir insan olmak sanıldığından daha ağır bir yüktür… Ve böyle yükler insanı bazen göründüğünden daha kırılgan, bazen de sanıldığından daha güçlü yapar ;)

Seçicidir… Zor beğenir… Tam içine sinmemiş olan şeyleri kabullenmekte zorlanır… Züppelik boyutunda detaylarla oyalanır… Ama gerektiği zaman PRATİK davranmayı gayet iyi becerir!

Zira Terazi için ihtiyacını karşılayan ya da amacına hizmet eden her şey değerlidir. Yani Terazi kullanabildiği ya da kullanmak istediği şeyi sever ve onu elde etmek için dibine kadar uğraşır! Bu yaklaşımı ”faydacı ya da sığ” bulanlar olabilir… Ama Teraziye söz verme imkanımız olsa şöyle der; ”Nasıl yani… kullanmadığınız, ya da arzulamadığınız bir şeyi seviyor olabilir misiniz?” O bunu söylerken genetik hafızanızdan Havva’nın Adem’e elmayı uzatma anı bir film şeridi gibi geçer :))))

Elbette ihtiyaçları ya da amaçları değiştiğinde, öncelikleri de değişir…  Bu yüzden Terazi hem işlevini yitiren şeylerin yerine yenisini koymanın yolunu çok iyi bilir. Hem de gündemde ve değerli kalmanın yollarını… Özellikle Mars’ı ve Venüs’ü iyi konumlanmış olan Teraziler asla yolsuz, parasız ve çaresiz kalmazlar. Bu gezegenlerin haritada sert konumlar alması halinde ise hırslı, sorumsuz, müsrif olmaları… ya da önemsedikleri bir şeyi elde tutmak kaygısıyla aşırı verici olmaları, kendilerini ”kullandırmak” konusunda fazlasıyla müsait davranmaları mümkündür.

Teraziler herşeyi bizzat yapmaya değil, bir işi yapacak doğru insanı bulmaya inanırlar :) O yüzden çevreleri geniş, erişim ve iletişim yetenekleri de güçlüdür! İnançlarını savunmayı daha doğrusu inandıkları şeyi başkalarının da meselesi haline getirmeyi, insanlarla ortak zeminlerde birleşmeyi, farklılıklara rağmen yan yana durmayı çok iyi becerirler.

Onlarla olmak daima keyiflidir… Zira hayatın hoşnutluk verici yanlarına odaklanmayı ve neşelerini etrafa bulaştırmayı bilirler. Bütün hava grubu insanları gibi olumlu olduğu kadar olumsuz modlarını da etraflarına yansıtırlar. O yüzden depresyonları ve gerilimleri de bulaşıcıdır. Baştan çıkarmanın kitabını Terazi yazmıştır!  Onların istediği şeyleri çok istediğinize sizi ikna etmeyi hatta bir yolunu bulup ”haydi şunu yapalım” diye – nasıl yaptıklarını aklım almıyor ama – size söyletmeyi dahi başarırlar. Yaptıkları şeylerin ”bir sakıncası olmadığını” düşündürme yetenekleri ise müthiştir… Jüpiterleri ve Merkürleri sert açılar alan Terazilerin yalancı ve sahtekar olma potansiyelleri daima vardır.

Yalnız başkalarını değil, kendilerini de ikna etmeye yatkındırlar! Paniğe kapılıp tüm kontrollerini yitirmemek için ”doğrusunu” yaptıklarına inanmaya ihtiyacı olan insanlardır. Bu yüzden hem dış hem de iç savunmaları hayli güçlüdür. Kurdukları sistemi içten mükemmel hale getirirken, dış müdahalelerden de olabildiğince arındırmaya çalışırlar. Geliştirdiği virüs koruma ürünü sayesinde zengin olan Kaspersky’nin Terazi olması hiç şaşırtıcı değildir :)))

TERAZİ ve İLİŞKİLER

Onlar arzunun gücünü bilen insanlardır. Bu nedenle arzulanır olmaya çalışır ve genellikle balın arıları çektiği gibi, insanları kendilerine çekerler… Ama onlarla yakın olmanın yazılı olmayan kuralları vardır :)))

Bir Terazi size mesafe koyarsa ona erişemezsiniz. Sizi açıkça kırmaz ama kesinlikle mantıklı görünen ya da en azından itiraz edilecek somut bir açığı bulunmayan bir gerekçe ile kendini geri çeker. Size yakınlık gösterdiklerinde ise, reddedilme ihtimallerini ortadan kaldıracak herşeyi yaparlar. Ama yakınlığa teslim olduklarını düşünmeyin. Zira gerçekten içlerine girmeye kalktığınızda ”erişilmez ve kontrolcü” bir yanları olduğunu görürsünüz. Sert bir çekirdeği olan yumuşak görünümlü meyvelere benzerler… Bazı alışkanlıklarından kimse için vazgeçmez, bazı sırlarını kimse ile paylaşmaz, bazı zaaflarını kimseye göstermezler. Sahip oldukları bazı güçleri ise kendilerine dahi itiraf etmeyebilirler! Bir sorun çıktığında mutlaka birilerinin yardımına ihtiyaçları olacağını sanırsınız. Ama asla göründükleri kadar çaresiz değildirler. Kendilerini bir şekilde garantiye almaya çalışır ve önce hayatta kalmayı önemserler!

BU YÜZDEN UZLAŞIRLAR! Uzlaşmak, en değer verdiğimiz şeyleri korumak adına ödün verebilmek, ve geri adım atabilmektir. Mücadeleye devam etmek için dahi önce hayatta kalmak gerekir. Savaş Sanatı Üstadı Lao Tzu’nun da söylediği gibi;

“İlk davranmaktansa bekleyip izlemek daha iyidir.
Bir adım ilerlemektense iki adım geri çekilmek daha iyidir.
Bunun adı ilerlemeden ileri gitmektir,
İki büyük güç karşı karşıya geldiğinde,
Zafer yol vermeyi bilenin olacaktır.”

Terazi sizinle ”kaybedeceği” bir zeminde çatışmak yerine, elinizden tutup sizi kendi rahat ettiği zemine çekmeyi beceren insandır :)))

Cinsellik onlar için genelde hava, su, ekmek gibi doğal bir besindir. Ve bunu yaşamak için aradıkları temel koşul ten uyumudur. Haz vermek ve almak onun en iyi bildiği oyundur… Bunu da fazla kendini kaptırmadan oynamayı becerir.

NE VAR Kİ BÜTÜN BU AKILLI, HATTA ÇOK BİLMİŞ HALLER AŞIK OLDUKLARI GİBİ RÜZGARA KARIŞIR!

İkizler de aşkta deneysel ve çapkındır… Ama bir Terazi’nin aşk için alacağı riskleri o bile göze almaz :))) O zerafet timsali, o dengeli, o sakin ve kontrollü insanların gönüllerine ne olmadık dallarda yuva yapabileceklerini hayal etmeye, hayal kapasiteniz yetmez!

Cazibeye kapılmış Terazi ile kırmızı görmüş Boğa arasında pek bir fark yoktur… Olaya direkt kafadan dalar. Ve ”girilmez”, ”karantina bölgesi”, ”tikkat timsah var!” ya da ”zararlı madde” tabelalarını görmemiş gibi davranırlar…

Arzu ettiği kişi ile bütünleşmek Terazi’nin öncelikleri arasında açık arayla birinci sıraya oturur! Siz kendi çapınızda bir transatlantik olsanız da o rotanızı şaşırtacak kadar büyük bir fırtına yaratabilir ;)

Ama bir kez hedeflerine ulaşmaya ve kendilerini güvende hissetmeye başladılar mı… kukla ustası devreye girer :))) Terazi sevdiği şeyi benimsemekten de öte malımsar! Sizi ağırlığı hissedilmeyen ipliklerle yönetir… Bağırmaz, hatta ne istediğini söylemeye bile kalkışmayabilir. Ama siz kendinizi onun ne istediğini fark edip yapmak zorundaymışsınız gibi hissedersiniz :)))

”Ya neymiş kardeşim bu Terazi de!” demeyin… ODAKLANMAK kadar büyük bir güç yoktur! Ve Terazi ilişki odaklı bir insandır…

Aslanı ve Koçu şapşala, Oğlakı romantik bir aşığa, İkizleri beyefendi ya da hanımefendiye çevirebilmek Teraziye özgü bir yetenektir. Yay ile sadece flört eder ama birbirlerine çok uzun katlanamayabilirler. Kova, Balık ve Başak ile de her iki taraf için de çok heyecanlı ve zorlayıcı olan deneyimler yaşamaları mümkündür.

TERAZİ’ye özgü YETENEKLER ve MESLEKLER

Terazi parayı, lüksü ve rahatı sever! Parası varsa çalışmak yerine kendisini memnun edecek şeyler yapmayı tercih eder. Para kazanması gerekiyorsa da, parası olan birilerini memnun edecek şeyler yapar ;) İyi de biraz düşünürsek hepimizin yaptığı bu değil midir?

Anlamış olacağınız üzere Teraziler nabza göre şerbet vermeyi yani ”politik” davranmayı bilen insanlardır. İktidar ile bütünleşmek konusunda içgüdüsel bir yetenekleri vardır. Bu yüzden onlar yönetenlerin yanında durur ve onları yönetirler! Eğer hala monarşik bir sistemde yaşıyor olsaydık, sarayın yaver, yazıcı, özel uşak, danışman, kral naibi, eş, metres popülasyonu içinde ezici ağırlığı Terazilerin oluşturduğunu istatistiki açıdan da ispat etmek mümkün olurdu.

Ama daima ikinci adam olduklarını zannetmeyin… Politika sahnesinde ”ikna ve temsil” yetenekleri ile bilinen birçok Terazi boy göstermiştir. Halkı tarafından çok sevilen Kanada Başbakanı Trudeau, tüm sosyal cazibesine karşın zevk düşkünlüğü başına dert olan Berlusconi, kızanı kadar hayranı da bol olan Turgut Özal, her istediğini kabul ettirmenin bir yolunu bulan Margaret Thatcher, bunlardan sadece birkaçıdır. Elbette politikacı olmak kadar güçlü adamın arkasındaki eş olmak da Terazi’nin en iyi yaptığı iştir… Eşi kadar ünlü bir isim olan Eleanor Roosewelt, Tony Blair’in eşi Cherie, en bilinen isimlerdir.

Terazi’nin en belirgin becerileri, cezbetmek, güzelleştirmek, hoşnut etmek, değerlendirmek, ikna etmek, dengelemek, temsil etmek ve akıl vermektir. Estetisyenlik hatta estetik cerrahi, fuarcılık ya da galericilik, reklamcılık, halkla ilişkiler, pazarlama, marka yönetimi, uzman oldukları herhangi bir alanda kişisel danışmanlık ve elbette hukuk gibi alanlar Terazi’nin açık arayla önde koştuğu kulvarlardır. Yani tabii koştukları sürece :)))

Teraziler ”gözlem yapmak ve bir kişinin ya da durumun taşıdığı enerjileri nitelendirmek” konusunda daima yeteneklidirler. Bu yeteneklerini edebiyat alanında kullanmış olan Teraziler de vardır. Eşsiz derinlikte kişilik analizleri ve insani ilişkilere dair çarpıcı eleştirileri ile bilinen Oscar Wilde, Wiliam Faulkner, Truman Capote, F. Scott Fitzgerald, Terazi’nin edebiyat dünyasındaki temsilcilerinden bazılarıdır.

Terazi, sıradan olan şeyleri dahi kitlenin ihtiyaç ve beğenilerine göre tasarlayarak fark oluşturmayı bilen insanların burcudur. Şehir Planlama kavramının üstadı olan Corbusier, 1960′ların renkli görsel anlayışını en iyi temsil eden isimlerden biri olan ressam Peter Max, Muppet Show’un yaratıcısı Jim Henson, operanın dahi çocuğu Guiseppe Verdi, Caz ve Klasik müzik ekollerini başarıyla bütünleştiren George Gerschwin, X-Factor, America’s Got Talent gibi fenomen haline gelen yarışma programlarının prodüktörü Simon Cowell, bu yaklaşımın en güzel örnekleridir.

Beğenilmek ve beğendirmek denince akla gelen konseptlerden biri de modadır. Ralph Lauren, Donna Karan ve genç yaşına rağmen bu renkli dünyanın son imparatorlarından biri olmayı başaran Jason Wu, en ünlü örneklerdir.

Terazi’nin sahne cazibesi tartışılmaz! Müzikleri kadar fizikleri ile de hayranlarının gönlünü çelen John Lennon, Sting, Chris Botti, bir sahne şovuna dönüştürdüğü klasik müzik performansları her kesime hitap eden Andre Rieu, eşsiz Jazz ustalarından Dizzie Gillespie ve Wynton Marsalis, oyunculuğu kadar cüretkar tarzı ile de gündemde kalmayı bilen Sarah Bernhardt, efsanevi Ray Charles, güncel isimlerden Bruno Mars, Avril Lavigne, Bruce Springsteen, John Mayer, Toni Braxton… ülkemizden Hülya Avşar, Tarkan, Şevval Sam, Zeynep Casalini, Yavuz Bingöl, Ebru Gündeş…

Beyaz perde ve Beyazcamın günümüzde sanatı kitleselleştirmenin en etkili aracı olması, Teraziler için büyük fırsattır! Animasyon dizilerin başarılı yönetmeni Mike Judge, Shrek filmlerinin yönetmeni Chris Miller, X-Files’ın yaratıcısı Chris Carter, İspanyol Sineması’nı dünyaya tanıtan yönetmen Pedro Almodovar, efsanevi İtalyan yönetmen Antonioni, Stanley Kramer, Arthur Penn, ünlü Terazi yönetmenlerden bazılarıdır.

Terazi’nin cezbeden ışığını perdenin önüne taşımaması elbette düşünülemez… Catherine Denevue, Brigitte Bardot, Hugh Jackman, Matt Damon, Kate Winslett, Will Smith, Catherine Zeta Jones, Monica Belucci, Susan Sarandon, Rita Hayworth, Michael Douglas diye başlayıp uzayaaan bir liste var elimizde :)))

Adalet, Terazi’nin en önem verdiği kavramlardan biridir. Görünürde pek suya sabuna dokunmaktan hoşlanmayan bir Terazi’nin savunmaya değer bir dava bulduğu zaman nasıl Aslan kesildiğini görmek herkesi şaşırtabiir. Zenci lideri Martin Luther King’in düşüncelerini devam ettiren Jesse James ve kölelere okuma yazma öğretmek için seferlik başlatan Mary-Ann Curtis Lee birer Terazi’dir. Ama bence Terazi’ye atfedilen niteliklerin haddeden geçmiş örneği, pasif direnişin bilge lideri MAHATMA GANDHI’dir! Direnmemenin boyun eğmek olmadığını ve en onurlu mücadelelerin, karşı olduğumuz şeye dönüşmeden verileceğini tüm dünyaya göstermiştir…

TERAZİ ve SAĞLIK

Teraziler sevgisiz kalınca aşırı yemek yer, güçsüzlük korkularını saklamak için kilo alabilir, ya da bastırılmış şefkat uyandırma ihtiyacı yüzünden aşırı zayıflamaya kalkabilir, bu nedenle anoreksiya ya da blumia gibi sorunlar yaşayabilirler. Bastırılmış kızgınlıklar yüzünden böbreklerle ilgili, özdeğer sorunlarının çoşmasına neden olan incitici ilişkileri bitirememek yüzünden üreme organlarıyla ilgili, bir insan olarak potansiyellerini gerçekleştirememek ya da bağımlı bir hayat sürmek yüzünden de metabolizma ve kan şekeri ile ilgili hastalıkları olabilir…

Fiziksel ve duygusal anlamda DENGEYİ korumak, sağlıkları için de çok önemli bir ön koşuldur!

TERAZİ’nin YOLU

Terazi makbul olmayı güçlü olmakla eş anlamlı görür… Ne kadar onay o kadar öz-güven denklemi beter bir denklemdir! Zira insanın bağımlı bir kişilik geliştirmesine neden olur…

İnsanın bütün hayatını güçlü ya da önemli bulduğu, bu nedenle de sevgisini / takdirini kazanmak istediği birilerini etkilemek üzerine kurması, aslında dengesiz bir hayat sürmeyi göze alması anlamına gelir… Zira insanları ve onları etkileyen milyonlarca koşulu tam anlamıyla kontrol etmek mümkün değildir. Bu nedenle odağı ilişki olan kişi, eninde sonunda baş edemeyeceği bir meydan okumayla ya da ikna veya uzlaşmanın mümkün olmayacağı bir taleple karşı karşıya kalabilir.

Bu gerçeği ağır bedeller ödeyerek öğrenen bir Terazi bazen aklına koyduğu bir işi yapmak ya da gözüne kestirdiği biriyle yola çıkmak için elinden geleni yapan, ama yarı yolda bırakılmak riskini göze almamak adına, daima YOLDA BIRAKAN olmak gibi bir kişilik geliştirebilir. Sorun çıkabilme ihtimali doğduğu anda geri çekilerek oyunda kalmak kadar, oyundan geri çekilerek sorunlarla yüzleşmemek de, kendi merkezinde olamamanın bir göstergesidir!

Terazi Burcu insanının ”Amaç Odaklı” olduğunu söylemiştim yazının başında… Ama bir çok Terazinin amaçsız ve üretkenlikten uzak bir hayat sürmeye de müthiş bir yatkınlığı vardır! Zira takıldığı hedefin peşinde sadece kendinin anlamlandırabildiği bir izi sürmekle meguldür…

Terazi bir şeyi – bir amaç, bir insan, bir iş, bir konum – önemser ve hayatı onu kaybetmemek üzerine kurgular. Hayatının dengesini bozmamak kaygısıyla, zaman içinde sürekli olarak değişen dengelere direnir ve her değişkenin karşısındaki kefeye kendi gayretini, direncini, sabrını, esnekliğini, gözardı etme becerisini, dengeleyici bir ağırlık olarak koymaya kalkar… Ve bu denge bir yerde illaki çöker! Zira kimse hayatın kaçınılmaz dönüşümleri kadar dirençli değildir…

Terazi’nin kendini ”ANLAMLI, DOYUMLU ve DENGELİ” hissetmek için, yeteneklerini somut bir üretime dönüştürdüğünü, bağımsız ve güçlü bir birey olarak ayakta kalabildiğini görmeye ihtiyacı vardır. Bilgisi, sezgileri, uzmanlığı ile başka insanları destekleme ve güçlendirme kapasitesini ortaya koyabileceği işler yapmak, Teraziyi biriyle ya da tek bir odak noktasıyla değil hayatla bütünleşmeye yönlendirecek ve bir insanın huzuru ve mutluluğu yalnız başına da bulmasının mümkün olduğunu fark etmesini kolaylaştıracaktır.

HAYAT AŞK’tan doğmuştur… Ve sadece hayatın eli bir kalbi sonsuza kadar ve  tam anlamıyla elinde tutabilecek kadar büyüktür! Terazi için hayatı sevmek ve her zaman anlamlandıramasak da son derece hassas bir denge ile süren ritmine güven duymak, kendini sevmeyi ve kendine güvenmeyi kolaylaştıran tek çıkış yoludur…

Terazi güzelliğinin kusursuz temsilcilerinden biri olan Catherine Deneuve’ün söylediği ve klibinde oynadığı bir şarkı ile bitirmek istiyorum bu Terazi güzellemesini;

TOI JAMAIS… SEN ASLA

”Sende sevdiğim tüm kusurlar ve nice görünmeyen iyi yanlar var

Sen sadece bir erkeksin ve kimbilir neden ben seni seviyorum

Aslında diğerlerinden bir farkın yok biliyorum.

Ama sen benim erkeğimsin ve ben senin her şeyini affediyorum.

SEN İSE ASLA…”

yürürken boşluğa düşüp efekt sesleri çıkarıyorum yanımdaki kişi “esra efekt yapmadan yürür müsünn” diyo hayır efendim yürüyemem o benim denge unsurum