o deng

dün sigara içmek için balkona çıktığımda camın kenarına sinmiş bir kuşa rastladım. kanatlarının bir kısmı dökülmüş, bitkin, yorgun bir şekilde duruyordu. öğlen saatleri, güneş tepede, nem çok. onun bu biçare halinin yeni doğmuş yavru bir kuş oluşundan mı yoksa hasta oluşundan mı olduğunu çözemedim. aklıma ilk gelen şey su içirmek oldu. bir iki deneme sonunda bir kaç yudum da olsa su içirebilmeyi başardım. sonra kilere gidip yiyeceği bir şeyler aradım. hasta bir kuş ne yer bilmem, yavru bir kuş ne yer onu da bilmiyorum. aklıma süt vermek bile geldi bir ara. sonra en mantıklı tercihin bu olduğuna kanaat getirerek, bulgur, buğday karışımı hazırlayıp götürdüm. bir kaç dakikalık uğraş sonunda bu biçare arkadaşıma hiçbir şey yediremedim. son çare olarak, bir kaba su doldurup  önüne bıraktım. annemi aradım sonra, ne yapayım, diye. anneler böyle şeyleri bilirler çünkü.
meğer zaten annem bulmuş o kuşu. bizim balkonun bir penceresi yaz kış aralıklıdır. -fantezi olsun diye değil, geçen sene bir pencere bozuldu, taktırma gereği duymadık.- eskimiş halılar falan da orada muhafaza edilir. annem halıları bir ihtiyaç sahibine vermek için kaldırırken bir önceki gece rastlamış. iki kardeşlermiş. diğeri annemin çabalarıyla uçmuş, bu bahtsız arkadaş nasıl olmuşsa bir tele sarılıp takılı kalmış orada, iki saat boyunca o telden kurtarmaya uğraşmış annem. uzun uğraşlar sonucunda da telden kurtarıp balkona koymuş. buymuş bu bahtsız kuş arkadaşımızın hazin hikayesi.
bu hikayeyi duyduktan sonra telefonu kapatıp, yorgunluğumun da etkisiyle, bahsi geçen bu arkadaşın haline üzülerek uykuya daldım. bir saat sonra uyandığımda ilk işim kuşu kontrol etmek oldu. oradaydı, yanında başka bir kuş daha vardı. uzaktan izledim. bir şey konuşmuyorlardı ama anlaşıyor gibilerdi. uzun süre devam etti bu sahne. sonra sigara içmek için onlara biraz daha yaklaştığımda diğer kuşun gagasıyla bizim kuşa bir şeyler yaptığını gördüm. derken nasıl olduysa bizim kuşun dengesi bozuldu. acı acı çırpınsa da mermere tutunmayı başaramadı. düşmesine engel olmak için pencereye koştum, ama nafile. diğer kuş göğe doğru havalanırken, bizim kuşun akıbetini görmek istemeye istemeye hızlıca aşağıya baktım. kaldırımda bir ceset görmeye alıştırmıştım kendimi. işte o an mucizevi bir şey gerçekleşti, kaldırıma bir kaç adım kala kanat çırparken gördüm bizim kuşu. uçmak için değil de, düşmemek için kanat çırpıyordu ve zorda olsa bunu beceriyordu. -o anda olduğu gibi, şuan bu satırları yazarken de bir galibiyet tebessümü beliriyor yüzümde.- bizim kuş havadaydı. can havliyle giriş katın balkonuna kondu. yaklaşık onbeş dakika onu seyrettim. iki sigara bitirdim. mutluluk sigarası dediklerinden. sonra giriş katın meraklı ablalarından biri bir şey silkelemek için balkona çıkınca, bizim kuş tedirgin olup tekrar aşağı doğru bıraktı kendini. ama bu sefer kendi isteğiyle bırakmıştı kendini boşluğa ve daha kararlı bir şekilde kanat çırpıyordu. düşmemek için değildi, havalanmak içindi bu kez kanat çırpışları. -o an beşiktaş şampiyonlar liginde çeyrek finale çıkmış kadar sevindim.- sonra, balkona konduğundan biraz daha az zorlanarak karşıdaki elektrik tellerine kondu. artık düşmeyeceğinden ikimiz de emindik.
bu mutlulukla içeri girip düşünmeye başladım.

hayat ne garipti. o kuş oraya gelip o denge kaybını sağlamasaydı, o düşüş gerçekleşmeseydi, bizim kuş uçabiliyor olduğunu asla bilemeyecekti belki de. asla cesaret edemeyecekti, kendi isteğiyle asla bırakamayacaktı o boşluğa kendini. belki de ölüp gidecekti o balkon köşesinde. hoş, ben ölmesine izin vermezdim gerçi ama benim ona sağlayabileceğim hayatın da onun istediği türden bir hayat olacağını sanmıyorum. her neyse. bunu neden sizinle paylaştım biliyor musunuz;
işte dünya denen bu eskimiş gezegen o pencere. biz de o çaresiz kuşlarız. biri gelip bizi itmediği sürece, o bitirici darbelere maruz kalmadığımız sürece, yalnızca kendimizin üstesinden gelebileceğimiz problemlerle yüzleşmediğimiz sürece kendimizi gerçekleştiremeyeceğiz. yeteneklerimizin, yapabileceklerimizin farkına varamayacağımız kendimizle başbaşa kalmadığımız sürece. çünkü sınırlarımızı ancak böyle bilebiliriz. gerçek ‘kendimiz'i ancak böyle tanıyabiliriz.  kendimizi boşluğa bırakmadan uçabiliyor oluşumuzu nasıl sınayabiliriz ki? sınayamayız elbette. yürümeye talim bir hayatın mensubu olup, gökyüzündeki kuşlara küfrederiz en fazla, uçuşlarına hayran hayran bakarak. -biz hayran olduğumuz şeylere küfretmeyi seven bir toplumuz nihayetinde.-
bakınız, tecrübe ile sabittir; hakiki sarsıntıların üstesinden gelebilmenin ilk yolu, önce o sarsıntılarla karşılaşmış olmaktan geçer.

umarım herkes birgün, bir şekilde kanatlarının farkına varır. bedeli ne olursa olsun; eğer uçabiliyorsa uçmalı insan. düşebiliyorsa düşmeli.
yoksa kendimizi nasıl bileceğiz, nasıl tanıyacağız ki başka türlü?

zamanın birinde şöyle demiştim;
“zemine çarpmadan gerçekleşen hiçbir yükseliş gerçek değildir.
baki olamaz..”

işte öyle..

Vejetaryen, hep “bir sabah vejetaryen olmaya karar veren bir kadının hikâyesi” olarak yansısa da bir değil, iki kadının, iki kız kardeşin hikâyesinden yola çıkarak neredeyse tüm kadınların hayatını içine alan, sarıp sarmalayan ama en çok da hırpalayan bir roman.

Kitabın kapağını kapattığım an duyduğum en güçlü his öfkeydi. Öfkeli olmayı önemsiyorum, öfkenin diri tutulması gerekiğine inanıyorum. Han Kang’ın bir sabah ansızın hayvan yemeyi bırakan karakteri Yonğhe’nin de, en az onun kadar köşeye sıkışmış hatta bir bitkiye dönüşme cesaretini (korkaklığını belki de) gösteremediği için daha da sıkışmış ablası İnhe’nin de insanın etini kanırtan hikâyesinin tanıdıklığı karşısında öfke duymamak kolay değil.

Kitabın hayvan yememekten daha güçlü ve o kadar da değinilmeyen metaforlarından en önemlisi, ağaca, bir bitkiye dönüşmek. Bir bitkiye dönüşmek, babanın dayağından, kocanın tecavüzden farksız olan cinsel birleşme arzusundan ve toplumun yüklediği tüm yüklerden kurtarmaya yeter mi kadını? 

“Yaşamak denilen şey ne tuhaf, diye düşünür gülmesi biterken. Bazı olaylar geçtikten sonra bile, onca korkunç şeye maruz kaldıktan sonra bile, insan yiyor, içiyor, tuvalet ihtiyacını görüyor, yıkanıyor ve yaşamaya devam ediyor. Hatta kimi zaman kahkahalarla gülüyor.”

Han Kang, yaşama inadımıza çomak sokuyor ama bunu yaparken bir taraftan da mücadelecinin hakkını vermekten de geri durmuyor. Heteroseksist abluka karşısındaki kadın, bir bitkiye dönüşmeyi mi beklemeli yoksa hayatının bir tiyatrodan ibaret olduğunu anladığı an hayatının iplerini eline almak için olmadık bedeller mi ödemeli? Hangi coğrafyada olursa olsun, kadını bu iki seçenekten birine zorlayan toplum ve gelenek karşısında öfkeyi dirilten, gerçekle fantezinin iç içe geçtiği bir hikâye Han Kang’ınki. Böyle bir hikâyenin belki Man Booker Ödülü etkisiyle belki doğru bir reklam stratejisiyle, sebebi ne olursa olsun daha iki hafta olmadan ikinci baskıya girdiğini duymak ise, tam da gülünen o anlarda hayat ne tuhaf diye düşünmek gibi.

Bir de bunu okuyan bunu da okudu gibi bir tavsiye de vermem gerek, hem iki yazarın dilinin hem de doğa-insan ilişkisine dair çıkış noktalarının benzerliği zihnimde ikisini hemen yan yana getirdi, ki bunu tek hisseden olmadığımı da bildiğimden not düşmeden geçemedim, Karin Tidbeck’in Zeplin’i de fantezi ve gerçeklik arasındaki o bıçak sırtı denge -belki de dengezizlik- ile benzer bir okuma zevki vaat ediyor.

çizgiler

…Çizgi ayrıştırıcıdır. Çizgi olmayan yerde, noktalar serbestçe istedikleri yerlerde durabilir istedikleri yerlere akabilirken, çizgi çizildiğinde ayrışma başlar ve özgürlükleri sınırlanır. Çizginin bir bu tarafı vardır, bir de öte tarafı. Bu bir sınır çizgisi olabileceği gibi, akıl çizgisi, kanun çizgisi, dini emirlerden veya ahlaki değerlerden gelen bir çizgi de olabilir. Araya çizgi girdi mi, noktalar birbirlerine doğru akmaz, zamanla birbirlerini anlayamaz olurlar. Noktacık olarak başlayıp, kuruyup gidinceye kadar çizginin öte tarafına hiç geçmemiş, sadece çizginin bu tarafındakilerden duydukları ile yetinen ve her şeye ona göre anlam veren noktalar çoğunluktadır ne yazık ki.

Çizgi, insanlara mahsustur. Tabiat çizgi koymaz. Tabiat sürekli bir denge arar. O ‘sürdürülebilir’ dengeyi bulduğunda ise, zaman önemini kaybeder. O nedenle, yüz binlerce sene sorunsuz var olmuş dağlar ve topraklar, habersizdirler üzerlerinden geçen çizgilerden.