normal-il

Ho sempre pensato che le persone siano un po’ come una canzone che appena trovi quella giusta ci passi giorni ad ascoltarla, ripetutamente, giorno e notte, nei momenti di gioia e tristezza.. Poi piano piano inizia a diventare come tutte le altre canzoni, non resta più quella cosa speciale che aveva prima, il ritmo ormai diventa un ritmo normale. Con il tempo ti stanchi, e passi sempre meno tempo ad ascoltarla, dopo ti viene la nausea a risentire le stesse parole e infine decidi di evitare di ascoltarla, eliminandola così dal cellulare. E poi, quando ti capita di risentirla dopo tanto tempo ti tornano in mente ricordi che ti lasciano una sensazione indescrivibile, una sensazione di strana tristezza.
—  Ragazzo Fenice
youtube

What up Big Red Marching Machine!

«Que ceux qui n'ont jamais eu peur d'avoir un enfant anormal lèvent la main. Personne n'a levé la main.
Tout le monde y pense, comme on pense à un tremblement de terre, comme on pense à la fin du monde, quelque chose qui n'arrive qu'une fois.
J'ai eu deux fins de monde.»~«Je n'aime pas le mot «handicapé». C'est un mot anglais, ça voudrait dire «la main dans le chapeau». Je n'aime pas non plus le mot «anormal», surtout quand il est collé à «enfant». Qu'est-ce que ça veut dire, normal? Comme il faut être, comme on devrait être, c'est-à-dire dans la moyenne, moyen. Je n'aime pas trop ce qui est dans la moyenne, je préfère ceux qui ne sont pas dans la moyenne, ceux au-dessus, et pourquoi pas ceux au-dessous, en tout cas pas comme tout le monde. Je préfère l'expression «pas comme les autres». Parce que je n'aime pas toujours les autres. Ne pas être comme les autres, ça ne veut pas dire forcément être moins bien que les autres, ça veut dire être différent des autres. Qu'est-ce que ça veut dire, un oiseau pas comme les autres? Aussi bien un oiseau qui a le vertige qu'un oiseau capable de siffler sans partition toutes les sonates pour flûte de Mozart.
Une vache pas comme les autres, ça peut être une vache qui sait téléphoner.
Quand je parle de mes enfants, je dis qu'ils ne sont «pas comme les autres». Ça laisse planer un doute. Einstein, Mozart, Michel-Ange n'étaient pas comme les autres.»
—  Jean-Louis Fournier

I battiti cardiaci si misurano calcolando la loro frequenza in un determinato periodo di tempo, e dicono che a riposo la norma è un totale di circa 70 battiti al minuto. Dicono poi che quando sei sotto stress i battiti possono salire fino a 90 in un solo minuto. Sanno dirti persino quali siano le cause di questo aumento, possono elencarti ogni genere di sintomo e di sensazione dovuti ad un ipotetico rialzo.
Ma nessuno sa dire quanti battiti io abbia quando ti guardo e penso che tu sia l'uomo della mia vita. “Dottore, mi dica, è normale?” Che il cuore mi batte così veloce nel petto che lo sento esplodere. Che gli occhi ridono e ti guardo ogni volta come la prima volta, e niente mi annoia, niente posso prevedere, tutto mi stupisce. A volte vorrei quasi chiedergli di rallentare, a questo mio cuore, che va veloce più di me e non mi fa mai fermare per pensare, decide lui. Va così veloce che non mi dà neanche il tempo di soffrire, mi porta da te, ti chiede un bacio e poi torna a battere forte.
- “Lei ha un caso molto grave di amore.”
- “Pensa si possa guarire?”
- “Non che io sappia, Luce.”

Avevo la testa appoggiata sul suo petto, sentivo il suo cuore battere e scandiva un tempo tutto nostro.
Il tempo normale scivolava via, quello nostro rimaneva incastrato in quei suoi battiti. Il suo cuore stava in mezzo, da una parte c'ero io, dall'altra lui.
Non mi disturbava mai quando pensavo, quando mi appoggiavo sul suo petto e stavo in silenzio, erano momenti nostri, momenti senza parole.
Amavo parlare, parlavo sempre, ma non come tutti, io sapevo parlare, e pure lui. Tutti parlano, ma bisogna capire cosa vuol dire parlare.
Io so parlare perché so quando stare zitta.
Lui pure, infatti non parlavamo in quei momenti, in cui si sentiva solo in cuore correre nella stanza
Amo aprire l'acqua della doccia,sedermi per terra e chiudere gli occhi. Mi fa entrare in un momento di oblio. Questo perché vado ad interrompere il normale ciclo delle cose, mi fa sentire incastrato fra il vivere e il non vivere. Sono attimi di assenza,dove nulla porta pensiero o ha importanza. Il rumore dell'acqua fa meditare lo spirito e le gocce che sbattono sul fondo della doccia tengono in vita la mente. Giusto quel che serve per non evadere da questo delirio.
—  @ste896
  • Hamon : Je pense que quand des étrangers viennent visiter le pays, il est normal de leur montrer les meilleurs côtés !
  • Le Pen : Question de point de vue. Personnellement, je pense que quand des étrangers viennent visiter le pays, y a une chance sur deux que ce soient des envahisseurs et que dans le doute, il vaut mieux leur mettre des flèches dans la tête.
Kilo almaya çalışanımız var, kilo vermeye çalışanımız var, uzun boylumuz var kısa boylumuz var, esmerimiz/siyahimiz var bembeyaz tenlimiz var, kıvırcık saçlımız, düz saçlımız var, karşı cinse ilgi gösterenimiz var, hemcinsine ilgi gösterenimiz var, zenginimiz var fakirimiz var, farklı olanımız var ve birbirine benzeyenimiz, dindar olanımız var, inanmayanımız var; VE BU KADAR FARKLILIĞIN İÇİNDE NORMAL OLANIN HANGİSİ OLDUĞUNA SEN KARAR VEREMEZSİN. YARGILAMAYI BIRAK.
La poésie est la plus haute expression
permise à l’homme. Il est normal qu’elle ne
trouve plus aucune créance dans un monde
qui ne s’intéresse qu’aux racontars.
—  Jean Cocteau
Seni ilk defa balkonda gördüm. Yeni taşınmıştınız evinize. Annem bir defa bahsetmişti sizden, yeni komşularımızdan ama kulak asmamıştım. Elinde sigaranla gökyüzünü izliyordun. Karanlıkta yüzünü gölgelendiren ay bile saklayamamıştı yakışıklılığını. Kirpiklerinin yüzüne düşen gölgesi nefesimi kesmeye yetecek kadar vardı. Uzun ince parmaklarının sigarayı tutuşu bile bir farklı gelmişti o gece. Yaz tatilinde hangi ayda olduğumuzu bile karıştıran ben seni gördüğüm ilk günü saati saatine ezbere biliyorum. Haziranın 28′i gece 3′ü 18 geçe. O günden sonra seni hep izledim. O kısacık zamanda olaylara karşı mimiklerinle vereceğin tepkileri bile tahmin edebilecek kadar iyi tanıdım. Bir gün yine sen balkonda ben seni izlerken aklıma bende hiç fotoğrafın olmadığı geldi, başkaları tarafından değil benim tarafımdan çekilmiş hiç fotoğrafın olmadığı. Bir anda yıllardır gelmeyen deli cesaretim geldi. Fotoğrafını çekecektim!  Kararım kesindi. Koymuştum aklıma bu fikri yapacaktım. Çıkardım telefonumu, açtım kamerayı. Balkonlarımız ne çok uzak, ne çok yakındı. Normal bi ses tonu ile konuşsak duyardık birbirimizi. Karanlıktı, flash açık değildi eminim fark edemezdin fotoğrafını çektiğimi. Kaldırdım telefonumu tam çekicem pat diye düştü telefon elimden. Ben alışmıştım artık kendi sakarlıklarıma, Allah’tan telefon ayaklarımın ucuna düşmüştü. Ses dikkatini çekmiş olmalı ki bana doğru döndün, bakmaya başladın. Sana hiç bakmadan eğildim aldım telefonu, kapağının kenarı kırılmıştı. Kırılan yere bakarken bi yandan da söyleniyodum “Stiles’in beyzbol sopası bile benim telefonumdan daha az kırılıyodur yemin ederim.”  Cümlemi bitirir bitirmez kahkahanı duydum. Gülmüştün! Ne gülmesi bildiğin kahkaha atmıştın. Sesin yavaş yavaş ulaşırmışcasına geldi kulaklarıma. Dudaklarım da aptal bi gülümseme ile baktım sana. Güldüğün için oluşan gamzelerin tapılırcasına bi güzelliğe sahipti. Kahkahan yavaşça biterken bana döndün iyice. Gözlerinin içi parlarken “Teen Wolf ha?” dedin sesinin muhteşemliğine kapılırken yavaşça kafa salladım. “Kırıldı mı?” diye sordun. Aptal aptal sana bakarken ağzımdan sadece “Ne” kelimesi döküldü. “Telefonun diyorum. Kırıldı mı?” hemen toparlayıp “Ha, evet. Kapağı kırıldı, ama alıştım ben sakarlıklarıma.” dedim “Bi de sakarsın ha çok işimiz var seninle.” dedin ve içeri girdin. Ben yaşadığım şokla o gece uykuya dalarken bin bir tane düşünce geçti aklımdan. Ertesi gün markete giderken pat diye çıktın karşıma. Elinde küçük bi poşet, gözlerinde her zaman ki ışık, yüzün de kocaman bi gülümseme. Poşeti bana uzatırken “Al, bu senin.” dedin. Sorarcasına baktığım da “Aç görürsün.” dedin ve poşeti biraz daha yakınlaştırdın bana. Açıp içine baktığım da bi telefon kapağı gördüm. “Bu ne?”  “Bu telefon kapağı, işlevini de anlatıyım mı?”  “Telefon kapağı olduğunu biliyorum. Bu neden benimmiş?”  “Ee senin ki dün kırıldı. Kırık bi kapakla beni nasıl izleyip fotoğrafımı çekiceksin?” demiştin. Şok oldum. Fark etmiştin ve bunu bana hiç çaktırmamıştın. Sadece kafamı sallayıp “Haklısın.” demiştim. “Hadi takalım.” dedin. Yüzünde ki gülümseme ukalalığın yanından geçmiyordu. Aksine sıcak ve samimiydi. Benim de yüzümde ki aptal gülümseme ile taktık kapağı. O günden sonra hep konuştuk. Ne sevgiliydik ne de arkadaş. Seninle birlikte kitap okuduk, dianer’e gittik, kahveler içtik, sahil de sabahladık, omuzların da gezdim, sokaklar da bağırarak şarkılar söyledik. Teen Wolf’u tekrar tekrar izledik. Allison öldüğünde ben hep ağlarken sen hep bana sarıldın. Anadolu Kartalların da gözlerimizden kalpler çıkarak izledik f 16′ları, f 4′leri. Maçlarda boğazımız yırtılana kadar tezahürat yaptık. Aynı kulaklıktan şarkılar dinledik. Muhteşem geçen 2 yılın ardından gittin. Hiç bir iz bırakmadan. Veda etmeden. Numaranı bile değiştirmiştin. Çok ağladım. Hiç ağlamadığım kadar ağladım sen gittiğinde. Benden bu kadar kurtulmak istediğini benimle bir daha görüşmek istemediğini annenden öğrendiğim de bıraktım seni aramayı, annene sormayı. Sonra tam 4 yıl. 4 yıl sonra döndün. Yanın da dünyalar güzeli bir kızla, elini tuttuğun dünyalar güzeli bir kızla. Beni görünce yüzünde ki gülümseme durdu ama yemin ederim gözlerin de ki ışık aynı kaldı, hiç değişmeyen ışık. Yüzümde tebessümle geçtim gittim yanından. Acı geçmemişti, zaman geçirmemiş uyuşturmuştu. Acı olgunlaştırmıştı, ama tırnaklarımın avucuma battığı zamanki acı değil, bileklerimi kestiğim zaman ki acı değil, kalbimde ki beynimde ki acı, hıçkırarak ağlarken boğazımın ve gözlerimin acısı değil bedenime ağır gelen ruhumun acısı olgunlaştırmıştı. Yanından geçerken parfümünün kokusunu aldım aynıydı. Değiştirmemişsin sana aldığım parfümü. Bizim hikayemiz de böyleydi balkonda ki aptal bi tebessümle başladı, dudaklarım kıvrılırken kalbimin acıdığı bir tebessümle bitti..
Non ti stavo pensando,
sono stata felice tutto il giorno,
sono uscita di casa, sono andata da un amica, e sono tornata a casa con il sorriso sulle labbra,
ma poi ho udito la tua voce e ho iniziato a provare in petto uno strano bruciore,
fisso, proprio a livello del cuore,
ho continuato a vivere la giornata in modo normale,
e intanto il petto continuava a far male,
Pensavo di averti finalmente lasciato andare,
ma mi è bastato udire la tua voce e il mio cuore ha ripreso a bruciare.
—  onlyletmewrite

Non mais le pire dans cette histoire, c'est que Fillon utilise “autiste” pour signifier “fermé au dialogue/entêté” etc, donc une utilisation bien abléiste du mot, mais de fait il EST fermé au dialogue, entêté, et complètement ignorant des critiques, menant égoïstement son parti à la catastrophe, en reniant toutes ses promesses.
Par contre, effectivement, il n'est pas diagnostiqué autiste, au sens normal du terme. Mais il est tout ce qu'il a mis derrière son utilisation personnelle du mot.
Ironique, non ?

Un homme a des besoins, c'est normal qu'il aille voir d'autres filles” ; “Ne mets pas de jupe, on ne voit pas assez tes fesses” ; “Si tu te coupe les cheveux, ou que tu grossis, je te quitte” ; “Si tu tombe enceinte, je te mettrais des coups dans le ventre jusqu'à ce que tu perde l'enfant” ; “Je sais qu'au fond de toi, tu aime ça” ; “Raconte leur comment tu m'a sauté dessus, pour notre première fois
—  Mon ex. L'avant dernière était dite à chaque fois qu'il me claquait les fesses, alors que je déteste ça, après mes protestations. La dernière, devant tous ses amis, pour me punir d'avoir eu envie de faire l'amour (Si j'avais envie, je n'étais pas respectable, mais si je n'avais pas envie après une semaine sans le voir, ce n'étais pas normal). Je suis aujourd'hui avec un homme qui m'a appris le respect de mon corps, et le consentement. Ne restez JAMAIS avec quelqu'un en vous disant que vous ne trouverez pas mieux. C'est faux. Vous valez mieux que ça.

k3rn4l  asked:

Cosa ne pensa dell'affermazione: "Non esiste la normalità, sono solo i paletti piantati dalla società che etichettano le cose come malate o normali, e le persone accettano queste etichette sin dalla nascita senza farsi troppe domande, facendo della normalità comune la propria normalità."

Una volta avevo scritto che la normalità è un pretesto intellettuale per definire uno stato di ristagno.
Per essere più ottimisti direi che, in realtà, è un parametro usato per stabilire la nostra capacità di adeguamento alla società in cui viviamo.
Quindi è una valutazione artificiosa, ma necessaria alla convivenza civile e produttiva che ha generato quel tipo di società.
Attenzione, però, a non confondere il termine “normale” come “consueto”.
Infatti tutto ciò che non si conosce (cioè che è fuori da ogni possibilità di percezione, ma che entra nell'ambito della nostra sensibilità) è costretto ad essere riportato a qualche schema mentale che possa renderlo accettabile e codificabile nella logica che si è costruita con la nostra credenza e con la nostra fede.

Una volta riportai l'esempio di quello che è successo in un'università americana, nella facoltà di psicologia (se non sbaglio), in cui hanno fatto un'esperimento con gli ignari studenti di quella sessione.
Ad un certo punto della lezione, improvvisamente, entra in aula un individuo che raggiunge il docente, gli punta una banana alla testa e si fa consegnare dei documenti che erano sulla cattedra.
Quindi esce e si dilegua.
Prima che gli studenti si rendessero conto di quello che era successo, il professore chiede loro di descrivere dettagliatamente quello che avevano visto.
Ebbene, la maggior parte di questi studenti ha dichiarato di aver visto un individuo che ha puntato una pistola alla testa del professore e si è fatto consegnare dei documenti.

Questo mi sembra dimostri bene che la nostra mente ha difficoltà ad accettare cose che non rientrino in ciò che già conosce, collocandole in schemi usuali di pensiero.
Cosa è successo nella mente della maggior parte di quegli studenti?
Non è accettabile che un individuo armato di “banana” possa minacciare il professore. Allora la mente rifiuta la cosa e coglie dai suoi ricordi “una pistola” sostituendola alla banana in modo che faccia rientrare l'evento inusuale o assurdo (come in effetti era) nella normalità.

anonymous asked:

C'est la première fois que je vote et je stress. Tu peux me faire un pas à pas de comment ça va se passer?

Pas besoin de paniquer, c’est tout simple :)

1) tu vérifies à quel bureau de vote tu dois aller, s’il y en a plusieurs là où tu habites (c’est écrit sur ta carte électorale normalement au pire, ils te le redisent sur place)

2) Tu y vas, et là,  à l’entrée, il y a la table de décharge, là où se trouve les bulletins, et des personnes qui vont se charger de vérifier ton identité. Tu leur donnes ton passeport/carte d’identité + ta carte électorale si tu l’as (mais c’est pas forcément nécessaire, c’est juste plus pratique). Ils disent “okay” ils te donnent une enveloppe, et là, tu peux prendre tes bulletins.

3) Quelqu’un m’a rappelé que tu dois prendre deux bulletins obligatoirement, mais tu peux prendre deux bulletins Macron si tu veux, who cares.

4) Tu vas dans un isoloir, tu mets ton bulletin dans l’enveloppe, tu jettes l’autre dans la poubelle si tu veux (ou tu le gardes, as you wish).

5) Tu vas à la table de vote, en face des isoloirs. Normalement, il y a quelqu’un en charge de l’urne. Tu lui donnes ta carte d’identité/passeport + carte électorale. Il checke. Il va dire Nom + Prénom, ouvrir l’urne, et hop tu mets ton bulletin. Là il dit “A voté !”

Littéralement, c’est ça :

6) après tu signes la feuille d’émargement, afin de confirmer que tu as voté.

Et c’est bon !