nehr

Ben Milena olamazdım.
Vera
Anabella
Tomris
ve niceleri adına satırlar okunan, şiirler yazılan o güzel, zarif, ince ruhlu kadınlar.
Ben Virginia Woolf olurdum, iyileşemeyeceğine inanan, kendini bir nehre bırakıp, sonsuzluğa ulaşan, o mutsuz, dalgaların götürdüğü kadın olurdum.
Yalnızca..
—  Ünzile

ben milena olamazdım.
vera
annabelle
tomris.
ve nice adına satırlar olunan, şiirler yazılan o güzel, zarif, ince ruhlu kadınlar.
ben virginia woolf olurdum, iyileşemeyeceğine inanan, kendini bir nehre bırakıp, sonsuzluğa ulaşan, o mutsuz, dalgaların götürdüğü kadın olurdum.
yalnızca.

9

I’m in love, totally….of these amazing shots inspired by Egon Schiele by French photograph Eric Nehr for the NYTimes :

The less the French portrait photographer Eric Nehr knows about his subjects, the better. “I select my models for the curve of a nape, the radiance of a complexion – nothing else,” he says. For “Artistic License” on Page 102, Nehr shot this season’s expressive prints and jewel tones as an homage to the Austrian figurative painter Egon Schiele. The lanky artist’s angular aesthetic  has made him a godfather of sorts to designers like Raf Simons. “What strikes me is Schiele’s detailed attention to clothing – the matter, the pattern and the color – that he puts on skeletal bodies,” Nehr says. (To achieve the Schiele-esque effect, Nehr hand-painted the studio’s background and then color-washed the resulting photographs with complementing hues.) His dream subject, however, fits into an entirely different category. “I want to photograph Barack Obama – not as the new president of the United States but like an unknown person.” An exhibition of Nehr’s work will be shown at the Galerie Anne Barrault in Paris this November. ALEX HAWGOOD

milena olamazdım,
vera,
annabelle
tomris.
ve nice adına satırlar olunan, şiirler yazılan, o güzel„ zarif, ince ruhlu kadınlar.
ben virginia woolf olurdum„ iyileşemeyeceğine inanan„ kendini bir nehre bırakıp, sonsuzluğa ulaşan, o mutsuz„ dalgaların
götürdüğü kadın olurdum.
yalnızca.

mors.

Narkotikteki görevini bırakıp köyde horozlarıyla yaşamaya başlayan Kenan, bahçesinde kenevir yetiştirdiği gerekçesiyle yedi aydır yattığı hücresinde uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş, halsizlikten ve dengesiz düşünmekten alnına yerleşen akrebi evcilleştirmiş, ona dert yanmaya başlamıştı sonunda. Uyuyamıyordu, çünkü on sekiz aydır alt ranzada yatan İsmet dişlerini gıcırdatıyordu. Açtığı resim sergisindeki tüm tabloların tıpkısının, kendisi çizmezden önce başka bir ülkedeki başka bir ressam tarafından da çizilmiş olduğunu öğrendiğinde -ki daha önce hiç duymamıştı o ressamın adını- sinir krizi geçirdi ve tüm tabloları, sergi salonu ile birlikte ateşe verdi. Rastlantının böylesi herhangi bir insan evladını dört buçuk milyar yılda bir buluyordu anlaşılan. 
Neticesinde her gece mânasızca dişlerini gıcırdatan İsmet’in, ufacık da olsa bir ihtimalle bir şeyler anlatıyor olabileceğini düşünen Kenan, mors alfabesi öğrenmeye karar verdi. 
Tak tak tak… tak… tak tak…
Nihayetinde mesajı kelimelere döktüğünde ortaya latince bir metin çıkmış, bu metni de çevirebilmek adına aylarını metnin tercümesine yatırmıştı;
“Yaşadıklarımı yaşarken hissettiğim duyguları şimdilerde anımsayamıyorum bile, katlanılmaz boyutlardaki sinir krizlerimin nedeni bütünü ile kendi hafızam. Gerçek olarak nitelendirebileceğim hiçbir kanıtım yok dertlerime, hepsi kafamdaki hikayelerden ibaret. O yüzden kimseye bir şey anlatamıyorum; diyelim ki anlattım, ne önemi olur ki? Yaşarken düşündüklerim ve şimdi geçmişe bakıp da hatırladıklarım üzerine olan düşüncelerim arasında dağlar kadar fark var. Demem o ki, bir nehirden geçiyoruz, coşkun, güçlü bir nehir, hipodromda birbiri ardına koşan atlar gibi. Güçlü kalıp ayakta durabilirsek şayet, nehrin bitiminde, kıyıya ayak bastığımızda tertemiz olmanın haklı gururunu ve güçlü olmanın verdiği hazzı tadacağız. Ama ondan hemen sonra başka bir nehre girmemiz gerekecektir. Hayat işte tam olarak bu.”

2


Merhaba Efendim, Ben Aliya. 
Aliya izzetbegoviç. 
Bosna-Hersek'in Cumhurbaşkanıyım.
Sizi Devlet-i Aliyye‘nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı'ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna'dan selamlıyorum.
Bu kısacık sohbetimizde, parçası olduğumuz Avrupa'dan, Avrupa'nın ve Batı'nın aslında ne olduğuna dair bazı tecrübelerimden bahsetmek istiyorum. Belki bilirsiniz, benim dedem Devlet-i Aliyye'nin ordusunda askerlik yapmıştı, Üsküdar'da. Orada tanıştığı bir Türk kızıyla, ninem Sıdıka ile evlenmiş. Babam Mustafa Bey, bu evlilikten doğmuş. Biz ailece 1927'ye kadar Bosanski Samac şehrinde yaşadık. Bu şehir Sultan Abdülaziz zamanında Müslümanlara tahsis edilmiş, Semendire'den gelen Boşnaklar tarafından kurulmuş. Ben iki yaşındayken Saraybosna'ya taşınmışız. Çocukluğum ve öğrenciliğim Saraybosna'da geçti. Bu dönemde Yugoslavya'da Kara Corceviç hanedanı hüküm sürüyordu. Bu hanedan, 19.yüzyılda Devlet-i Aliyye'ye isyan eden Sırp Kara Corceviç'in kurduğu hanedandı.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Corceviçier planlı bir şekilde Müslüman halkı yok etmeye yönelik politikalar uyguladı. Yapılan toprak reformuyla bize ait 10 milyon dönüm toprağa el koydular. Birçok zengin aile, bir gecede her şeylerini kaybetti, Müslümanlar varlıklı uyandıkları günün akşamina fakir bir halk olarak girdi. Bosna'da üç halk yaşıyordu: Müslümanlar, Sırplar, Hırvatlar. Aslında onlar bizi Müslüman diye ayırmıyorlardı, bize Türk diyorlardı. Sırpların gözünde 1389 Kosova Savaşı'nda burayı fetheden Türkler bizdik yani Boşnaklar. (Siz de sorguladınız mı bilmiyorum ama ben 28 Haziran 1389 ile 28 Haziran 1914 arasında küçük de olsa kurnaz bir bağ olduğunu düşünmüşümdür. Hatırlarsınız, 28 Haziran 1914 günü, Saraybosna'da bir Sırp milliyetçisi olan Gavrilo Princip'in ateşlediği kurşun, Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmıştı. Bu savaşın en önemli amacı ise Devlet-i Aliyye'yi çökertmek ve sömürgecilere karşı direnen son kaleyi tarumar etmekti. Bunu başardılar da.)
Boşnaklara sorarsınız, tarihi hafızamızda üç tarihin çok önemli olduğunu söylerler. Birisi bu 1918. ikincisi Devlet-i Aliyye'nin Bosna topraklarından çekilmeye başladığı, Avusturya-Macaristan'ın yavaş yavaş hüküm sürdüğü 1878. Son olarak da artık Türk hâkimiyetinin tamamen son bulduğu ve Sultan Abdülhamid'in resimlerinin duvarlardan indirilip Avusturya-Macaristan imparatorunun resimlerinin asıldığı 1908.
Babam o günleri gözü dolarak anlatırdı hep.
Çünkü 1908'den sonra biz Boşnaklar çok büyük sıkıntılar yaşadık.
İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Sırplar ve Hırvatlar, ülkemizi ikiye ayırmaya karar verdiler.
Hangi şehirde kimin daha fazla nüfusu varsa, o şehir o devletin olacaktı. Sırp ise Sırbistan'ın, Hırvat ise Hırvatistan'ın…
Türklerin yoğun olduğu bölgelerde Türkler hiç hesaba katılmadan sayım yapılacaktı.
Tuhaf olan ise Bosna'da en fazla nüfusa sahip milletin Türkler olmasıydı
. Ikinci ayrışmayı Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla yaşadık.
Bu yüzyılın bizce en hazin, en zalim, en yoksul vakitleri, 1992 ile 1995 arasına âdeta sıkıştırılmış o felaket günlerdi. Hele insan onurunun tamamen ortadan kalktığı, vicdanın yok olduğu, insanlığın, evet insanlığın kaybolduğu Temmuz 1995… 
Efendim, 
Boşnak kime deniliyor?

Sırplara ve onları himaye eden Avrupalılara sorarsanız, Avrupa'ya İslam'i yaymaya çalışan Türklere deniyor. Peki, Türklere sorsanız nasıl bir cevap alacaksınız? Çoğu, Boşnaklara Müslüman olmuş Slav bir ırk diye tanımlıyor.
Benim için ırk zaten önemli değil.
Hele 1992-1995 arasında yaşadıklarımızdan sonra Boşnak isminin anlamı çok değişti. Ben size Boşnak'ı “Kültürünü, dinini, kimliğini sömürmeye çalışan güçlere karşı canı pahasına direnen millet” diye tanımlasam ne dersiniz, bilmiyorum. Benim gözümde, Türkiye'den bize destek olmak için gelen savaşçı ya da Boşnak'tır. Bosna ismini duyduğu an, kalbinin bir köşesinde küçük bir sızı hisseden başka milletlerin insanları da…
Dedelerimizin seksen yıl önce Çanakkale'de ve Yemen'de korumaya çalıştıkları şey neyse bizim Saraybosna'da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu.
Dünyayı sömürgeleştirmek isteyen, bunun için bazen dini, bazen dili bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı  insanlığı, kardeşliği bir arada yaşama idealini korumak için direndik.
Bu idealin adı Bosna'ydı.
Boğazı sıkıldı, kurşuna dizildi, aç bırakıldı, tecavüz edildi, yalnızlaştırıldı ve ölüme terk edildi.
o günü hiç unutmuyorum: Yugoslavya'nın artık dağılacağı belli olmuştu. Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ettiler, Avrupalı devletler onları hemen tanıdıklarını açıkladılar.
Biz, Boşnakların, Hırvatların ve Sırpların birlikte barışla yaşayacakları bir devleti savunuyorduk.
Ama Sırplar bizim gibi düşünmüyorlardı.
Yugoslavya'nın hiç parçalanmadan, tamamıyla Sırp hâkimiyeti altında Büyük Sırbistan adıyla devam etmesini planladılar.
Kimliğimizi yok edeceklerdi, bizi insan olarak bile görmeyeceklerdi. Yugoslavya ordusunun bütün silahlarına, Yugoslavya istihbaratının bütün araçlarına el koydular. Bosna-Hersek olarak bağımsizlığımızı ilan etmeye kalktığımızda Avrupa bizden referandum istedi.
Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatların katıldığı referandumda % 64,4 bağımsızlık yönünde oy kullanıldı.
Biz haklıydık ama o gün Sırp askerleri topraklarımızı, devletimizi işgal etmeye başladı.
Silahımız yoktu.
Tankımız, roketatarlarımız, uçaklarımız, bombalama da…  
Hepsine onlar el koymuştu. Birleşmiş Milletler'e başvurduk. Avrupa'dan ve Amerika'dan adaleti, hakkı, hukuku, yıllardır savundukları demokrasiyi, hürriyet hakkını, kendi koydukları ve var olduğunu savundukları ilkelere sahip çıkmalarını talep ettik.
Yardım dilenmedik, para ve silah da…
Sadece ama sadece silahsız ve korunmasa halkı koruyacak bazı tedbirler talep ettik
.
Çünkü Birleşmiş Milletler bunun için kurulmuştu; barışı, demokrasiyi korumak, soykırımlara engel olmak.
Toplandılar, bir karar açıkladılar.
“Savaşın üstüne savaş eklemek istemiyoruz.” dediler.
Silah satışına ambargo koydular. 
Bu ne demekti?
Bütün Sırplar silahlıydı ama artık ambargo sebebiyle, direnmeye başlayan Boşnaklara silah satışı yasaklanmıştı.
Avrupa ve Amerika, Müslümanları, Türkleri yani sizin deyişinizle biz Boşnaklara elimiz kolumuz bağlı hâlde düşmanımızın önüne sürdü.
1200 gün boyunca gece ve gündüz cehennemi yaşadık.
1200 gün boyunca Avrupa'dan, Amerika'dan sesimizi duymalarını bekledik.
Her gün bizi kandırdılar, her gün bizi aldattılar.

Çare bulmak ümidiyle gittiğimiz her toplantının aslında düşmanımıza daha fazla zemin hazırlama çalışması olduğunu fark edince Avrupa'nın ne demek olduğunu anlamıştım Onlar için biz yoktuk.
Avrupa'nın ortasında bir halk, sadece Müslüman olduğu için, hakkını-hukukunu demokrasiyle aradığı için katillerin önüne elleri bağlı halde terk edildi.
Ben halkımı bir savaşın yaklaştığına dair ikaz ettim ama itiraf etmeliyim ki bir savaşın içinde olduğumuzu söylerken bile 20. yüzyılda bir millete soykırım uygulanacağını, hele bunun Avrupa'nın gözünün önünde ve hemen yanında, onların göz yummasıyla yaşanacağını hiç ama hiç düşünmemiştim.
(Soykırım elbette soykırımdır. Mesela neredeyse aynı tarihlerde Afrika'da yaşanan ve bir milyon kişinin ölümüyle sonuçlanan Ruanda Soykırımı için Fransa Devlet Başkanı François Mitterand'ın “Oralarda yaşanan şeylerin ciddiye alınmasını gerekli görmüyorum.” dediğini duymuştum. Orası Afrika'ydı Yıllarca Fransızlar ve Ingilizlerin sömürdükleri topraklar. Ben de Fransızların, Ingilizlerin oralara bu kadar umursamaz baktıklarını biliyordum. Biz Avrupa'da olduğumuz için en azından bir sorumluluk hissedeceklerini düşündüm. Yanılmışım.)
Peki, neler oldu Bosna'da?
Bosna, dört bir tarafından Sırp askerleri tarafından kuşatıldı. Boşnaklar, tarihte eşine az rastlanır bir direniş sergilediler.
Kendi tüfeğimizi yapmaya çalıştık, kendi silahlarımızı üretmeye uğraştık. Şofbenden bombalar, soba borularından roketatarlar yaptık. Ama hiç tankımız olmadı mesela. Savaşı yaşamayan kişiye onu anlatmak çok zordur. Anlayamazsınız.
Dört tarafı dağlarla çevrili bir şehre, her taraftan ateş edildiğini düşünün. Hareket eden her şeyi vurma emri veren bir zihniyet düşünün. Çocuk, kadın, bebek, yaşlı ayırmayan bir yöntem düşünün. Ağır silahlardan 700 bin merminin yağdığı bir şehrin ne hale gelebileceğini hayal etmeye çalışın.
Milyonlarca boş kovan… Elinizdeki insani malzemenin tükendiğini… Şehirde gıda bitti, temiz su şebekeleri yok edildi. Elektriğimiz ve gazımız yoktu. Odun ve kömürümüz de… Şehre giriş ve çıkış da yapılamıyordu. Bir kuşatmaydı bu. Çocuklarımız, bebeklerimiz, yaşlıları açlıktan, bakımsızlıktan öldüler. Birleşmiş Milletler, yardım gönderiyoruz diye bize otuz yıl öncesine ait konserveleri, pirinç paketlerini gönderdiler. Bu konserveleri sokağa koyduğumuzda, kapağını henüz açmadan köpekler bile onların kokusunu alıp hemen kaçıyorlardı.

Savaşı yöneten bir lider olarak aldığım en acı haberler, kadınlarımıza ve kızlarımıza yönelik tecavüzlerdi.
Maalesef Bosna'nın her tarafından, Mostar'dan, Srebrenitsa'dan bu tür haberler alıyorduk. Bu, Sırp askerlere verilmiş kati bir emirdi. Sırp entelektüellerin teorisini yazdığı etnik temizliğin bir parçası olarak Sırp yöneticiler tarafından kurgulanmış iğrenç bir plandı.
Bir gün Brçko'da üç bin kardeşimizin boğazlanıp nehre atıldığını öğrendik, başka bir gün toplu soykırım Kosaraz'da devam etti, peşinden Prijedor'da… Ve sonra bütün Bosna'da…
Biz Sırplara düşman değildik.

Onların yöneticilerinin bize ve ortak yaşama idealine karşı çıkmalarına direniyorduk.
Yani Sırp devletinin takip ettiği işgal politikasına… Ama düşmanımız yani Sırplar, doğrudan bizim milletimize düşmandı.
Savaşta bile olsak, inançlı birer Müslüman olarak Kitab ne emrediyorsa ona göre davranmak zorundaydık.
Öyle de davrandık. Bunu, insanlık ve İslamlık onuruyla ve gururla söyleyebilirim. Sırplar, şehitlerimizi gömdüğümüz mezarlarımıza bile tahammül edemediler, hepsini tarumar ettiler.
Sadece mezarlarımızı değil, tarihi eserlerimizi de… Yüzyılların kıymeti Mostar'daki köprümüz, Saraybosna'daki NAHIT Kütüphanemiz ki bu kütüphane Avrupa mimari tarzına göre inşa edilmişti. Yıktılar, yaktılar. Yıkılan 1300 camimizi saymaya gerek var mı bilmiyorum. 200 bin insanımızın öldüğünü, binlerce kadınımıza ve çocuğumuza tecavüz edildiğini, insanlarımızın açlıktan kırıldığını ve yüz binlerce vatandaşımızın yurtlarından kaçmak zorunda kaldığını gördükleri halde Fransa, İngiltere, Rusya gibi büyük devletler ne yaptı dersiniz? Onlardan sadece Saraybosna'ya uygulanan ambargoyu kaldırmalarını istediğimiz zaman, Güvenlik Konseyi toplandı ve talebimiz işte bu modern ve demokrat devletler (!) tarafından reddedildi.
Ben hem onların, hem Sırpların bana karşı işlediği suçları affedebilirim, askerlerime karşı işledikleri suçları da… Ama söyleyin, hangi sabır, hangi vicdan, hangi inanç onların kadınlarımıza ve kızlarımıza yaptıklarını affettirebilir?
Asla affetmeyeceğim.
Bütün bu anlattıklarımdan sonra Batı'nın ve Avrupa'nın Bosna'da yaşanan soykırıma müdahale etmediğini söylemiyorum. yanlış anlaşılmasın. Onlar, bu soykırıma doğrudan ve çok etkili bir şekilde müdahale ettiler: Sırplara yapabilecekleri her türlü yardımı perde arkasında yaptılar, Boşnakları elleri kolları bağlı bıraktılar ve sonunda zeminini hazırladıkları Müslüman kıyımını oturdukları yerden seyrettiler. Saraybosna'yı, Mostar'ı gezerken göreceksiniz ki bizim şehirlerimizde park yoktur.
Bütün parklarımız şehitlerimizin istirahatgâhı. Boşnakların en mahir olduğu işlerden biri de mezar taşıdır.
Bu sözün ne anlama geldiğini şehirlerimizin dört bir köşesinde karşınıza çıkacak şehitliklerimizde göreceksiniz. Dünya Bosna'yı o mucizeyi ve onurlu direnişiyle hatırlasın istesem de bizim yüreğimizde sakladığımız ama yine de yüzümüze yansıyan şey “acı"dır. Lütfen bu söz sebebiyle bize acımanız gerektiğini düşünmeyin hatta sakın bize acımayın. Çünkü bahsettiğim bu acı ancak bir Boşnak'ın anlayabileceği ve hakkıyla yaşayabileceği bir histir. Biz acınacak bir millet değiliz aksine bastığımız her adımda gururla yürüyoruz.
Size Bosna hakkında anlatmak istediğim son şey çoğunuzun üstünkörü bildiği, bazı detaylarına vakıf olmadığı Srebrenitsa Olayı hakkında… Bir insanın hayatında karşılaşabileceği en aşağılayıcı, en zalim, en adi günlerin yaşandığı katliam…
inanın, o gün Srebrenitsa'da bulunan binlerce Boşnak kardeşimize Allah'ın Kitab'da bize anlattığı cehennemi tarif etseniz, onlar o cehenneme sığınmak için ne yapmaları gerekiyorsa mutlaka yaparlardı. Ama buna bile fırsatları olmadı.
Srebrenitsa, Sırbistan sınırına yakın olan bir şehrimizdi. Birleşmiş Milletler savaş devam ederken burayı Güvenli Bölge ilan etti ve Hollandalı bir asker birliği şehrin beş kilometre yakınına, Potocari'deki kampa yerleştirdi. Şimdi dinleyeceklerinizi lütfen yüzlerce yıl önce yaşanıp bitmiş bir hadise olarak dinlemeyin. Henüz yirmi yıl önce yaşanmış ve etkileri hâlâ devam eden çok taze bir dramdır bu. Güvenli Bölge ilan edilen bir yerde “Avrupa'nın ilkeleri” gereği insanlar silahsızlandırılır.
Boşnak kardeşlerimiz de Avrupa'ya güvenerek ve artık NATO, BM gibi kurumların koruması altına girdiklerini düşünerek silahlarını teslim ettiler.
Fakat 1995'in Temmuz'unda Sırplar, Radko Mladiç komutasında Srebrenitsa'yı abluka altına aldılar. Dağlardan sivil insanlara tanklarla, toplarla saldırmaya başladılar. Çevre kasaba ve köylerdeki vatandaşlarımız, büyük bir korkuyla güvenli yer bildikleri Srebrenitsa'ya sığındı. Şehrin nüfusu bir anda katbekat arttı. Artık bırakın evleri, sokaklarda bile yatacak yer, yiyecek gıda kalmamıştı. Mladiç, bir insanın asla yapamayacağı bir planla silahsız ve korunmasız bu insanların üzerine ateş kustu. Binlerce Boşnak, canını kurtarmak üzere Potocari'deki BM kampına sığındı. Şehir boşaltılmış, yirmi bine yakın masum sivil halk, kampın etrafına kaçmıştı. Gücü yetenler ise ormanlara dalıp Tuzla tarafına doğru koşmaya ve kurtulmaya çalıştı. Mladiç, askerleriyle birlikte Srebrenitsa'ya girdiğinde yakılmış evler, yıkılmış camiler ve okullarla karşılaştı. Sokaklarda tek bir insan bile yoktu. Büyük bir keyifle gezindiği caddelerde “Nihayet Türklerden intikamımızı alıyoruz, artık onları Avrupa'dan tamamen kovmanın zamanı geldi.” diye konuşuyor, askerlerini tebrik ediyordu.
Bugün Almanya'ya gitseniz, sokaklarda karşılaştığınız herhangi bir Alman vatandaşının yüzüne baksanız, Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı olayları bu insanların yaptığına inanır mısınız? Ben inanamıyorum.
Tıpkı sokakta karşılaştığım bir Sırp'ın o gün Srebrenitsa'da yaşananları yapacağına inanamadığım gibi. Fakat yaptılar. Maalesef yaptılar.
Mladiç, askerleriyle Potocari'deki kampa geldi. Kampa sığınan bütün sivillerin kendisine teslim edilmesini istedi. O gün, orada bulunmalarının tek sebebi, silahsız ve korunmasız hâlde kendilerine yalvaran halkı korumak olan birliğin komutanı, hiçbir direnç göstermeden bu isteği kabul etti. Şimdi gözlerinizi kapatın ve erkek, kadın, çocuk, yaşlı yirmi bin kişinin aynı anda “Bizi teslim etmeyin, öldürecekler.” diye yalvardığını düşünün. Nasıl hüzünlü ve uğultulu bir ses, değil mi? Mahşer yeri denilen bu olsa gerek.
Bu sesi umursamamak için ne kadar zalim olmanız gerekir, bir fikriniz var mı? Sizin yoksa da tarihin bir fikri var: BM Bosna Barış Gücü Komutanı, Fransız General Bernard Janvier veya Hollanda Askeri Birliği Komutanı General Tom Karremans olmanız yeterli! Bombardıman altındaki Güvenli Bölge'yi korumak için bir tek adım bile atmayan bu beyler, yirmi bin masum sivili o gün Radko Mladiç'e teslim ettiler. NATO'ya bağlı uçakların, karargâhtan havalandığını ama Italya üzerindeyken yeni bir emirle geri döndüğünü artık hepimiz biliyoruz. Peki, o gün orada neler oldu? Size söylemiştim, bize yapılan her şeyi affedebiliriz ama kadınlarımıza ve çocuklarımıza yapılanları asla affetmeyeceğiz.
Dokuz yaşında henüz ergenliğe girmemiş bir erkek çocuğunu düşünün. Yanında annesi var. Sırp askerler, çocuğun kafasına silah dayıyorlar ve ondan çırılçıplak soydukları kadına yani annesine tecavüz etmesini istiyorlar.  
Sonunda askerlerin istediğini yapamayınca kafasına yediği tek kurşunla ölüyor.
Bu sırada Hollandalı Barış Gücü askerleri kulaklarına takılı kulaklıkla müzik dinliyorlar.  Bir kadın, kucağında beş yaşında kız çocuğu. İki asker, kızı annesinin kucağından indirmeden kadının ellerini ve bacaklarını iki yana açıp üçüncü bir askerin tecavüzüne yardım ediyor. Bu sırada Birleşmiş Milletler komutanı, askerlerin önderi Mladiç'le aynı masada bira içiyor.

Bir bebek. Kampın etrafındaki binlerce insan gibi ağlıyor. Sesi, askerleri rahatsız etmiş. Annesine “Kes şunun sesini!” diye bağırıyorlar. Kadın bebeğin’ sarıp sarmalıyor, susturmaya çalışıyor ama başaramıyor. Asker “Sen susturamazsan ben sustururum.” deyip elindeki çakıyla bebeğin dilini kesip yere atıyor.
Türk'ün evladı…
Unutma.
Ben Aliya, Boşnakların içinde herhangi biriyim.
O gün bütün Avrupa bizi yapayalnız bıraktı.
Üç gün içinde sekiz bin vatandaşımızı katlettiler ve toplu mezarlara gömdüler. Binlerce kadınımıza tecavüz ettiler. Binlerce çocuğumuzu yetim bıraktılar. Henüz mezarlarını bulamadığımız kaç kardeşimiz daha var, bilmiyoruz. önce, hepsini sıraya dizip tek tek öldürmeye başlamışlar.
Elinize kazma kürek verildiğini, bir çukur kazdırıldığını, sonra kafanıza bir kurşun sıkıldığını düşünün.
Biraz zaman geçince işin çok uzun süreceğini anlıyorlar.
Bu kez yirmili, otuzlu, kırklı gruplar hâlinde daha büyük çukurlar kazdırıyorlar. Vatandaşlarımızı bu kuyuların içine atıp üstlerine kurşun yağdırıyorlar.
Bu kez de çok fazla mermi harcandığını anlayıp başka bir yola başvuruyorlar. Çukurlara doldurulan kardeşlerimizin üstüne bomba atıp onları paramparça ediyorlar. Onların mezarını biz bulmadık.

Kelebekler buldu.
Mavi kelebekler.
Sadece toplu mezarların olduğu yerde biten bir çeşit bitkiyle beslendikleri için bazı bölgelere kümelendiklerini anladık. Nerede mavi kelebek gördüysek orayı kazdık. Binlerce şehidimizi çıkarıp Potocari'deki şehitliğe defnettik
.
Biz “Bosna'da kendi devletimiz olsun.” demedik, onlar dediler.
Biz “Bosna'da sadece bizim dinimiz olsun.” demedik, onlar dediler.
Biz “Bosna'da sadece bizim kimliğimiz olsun.” demedik, onlar dediler.
Bizim Bosna'da savunduğumuz şey, Batı'nın tüm dünyaya göğsünü gererek anlattığı Helsinki Nihai Senedi'ydi, Paris Şartı'ydı, demokrasi ve hürriyet ilkeleriydi. İki yüz bin canımızı kaybettiğimizde, binlerce kadınımız karınlarında kocalarını öldüren askerlerin bebekleriyle terk edildiğinde, yirmi dokuz günlük bebeklerimiz öldürülüp toprağa düştüğünde Avrupa'nın anlattığı şeylerin koca bir yalan olduğunu anladık.
Amerikan Başkanı George Bush'a toplama kamplarını, tecavüzleri, ambargoyu delilleriyle gösterdiğimde verdiği tepki dünyanın nasıl yönetildiğini öğretti bana.
Petrol için Irak'a bir gecede savaş açan ama buna demokrasi kılıfı uyduran, yıllarca Afganistan'da, Pakistan'da, Afrika'da, Filistin'de, Hindistan'da askeri operasyon yapan Amerikan başkanı,
anlattıklarımı dinledikten sonra tek bir cümle söyledi bana:
“Bosna bizim meselemiz olamaz, o, Avrupa'nın bir iç meselesi.”
Ben Aliya,
Aliya izzetbegoviç.
Unutma, Türk'ün evladı!
Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna'da, Srebrenitsa'da, Mostar'da toprağın altına gömüldü.
Hem de çok acı hatıralarla… Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız.
Ama sen bizim yaşadıklarımızi sakın unutma!
Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork.
Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık.
Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik.
Türk'ün Evladı, Bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen'de, Çanakkale'de, Filistin'de, Kırım'da, Açe'de, Türkistan'da korunmak istenen sancaktı.
O, ne bir dinin, ne bir ırkın, ne bir dilin, ne bir mezhebin sancağıydı. insanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi.
Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme.
Biz, Çanakkale'den sonra direnişi devam ettiren nesiliz.
Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız.
Sen ayaktaysan biz yaşayacağız. Ama unutma!
Sömürgeciler, seni tamamen Asya'ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar.
Sen Türk'sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın.
Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale'de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap'a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt'ü senden, seni Kürt'ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor. Türk'ün Evladı, Biz Boşnak'ız ama Türk'üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnak'sın.
Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok.
Sırp'a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz, kimimiz milletimiz, kimimiz Kitabımız, kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk.
Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarıni çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazIamadık. Sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Sömürgecilerin tezgâhıyla saflara ayrışmamalısın. Türk'ün Evladı,
Bizi, onların bize yaptıklarını, ve sorumluluğunu sakın unutma!!!


-Selman Kayabaşı Karar Odası kitabından alıntı yapılmıştır (209-223)

3

       - Perdeler sımsıkı kapalıydı. İçerisi o kadar loştu ki artık beyaz diye bir renk yoktu. Bir kadın ceplerine çakıl taşları doldurmuş kapalı bir göle giriyordu. Hayır, nehre. “Gölleri nehirler açacak” dedi adam; “Gün gelir göllerde hafifler.” Kız “siyah bir pars olmak istiyorum” dedi; “Ürkek, tedirgin güvercinleri kimse avludan dışarı salmıyor.” Güvercinler siyah parslar gibi gizemli değiller. Papatyalar, bebe yakalar, beyaz mendiller. Bu işte kim olsa bir sabun kokusu arar. “Kuğular zarifler, evet, ama” dedi adam; “Yaklaşıldığında basbayağı vahşiler.” “Kardan adamlar da erimek için var. Ne de olsa Eskimolar hiç kardan adam yapmazlar. Buz tutmuş göller de elbet suya dönecekler.”  
     - Kız tenine papatyalar giymişti. Belinde gümüş kabzalı, zarif bir silah. Biri ondan şüphelensin diye etrafa bakınıyor. Gözlerini her şeyden kaçırarak bakınıyor. Ama tedirginlik beyaz olunca kimsede şüphe uyandırmaz. Hepimizin içinde donmuş nehirler ve Rasputin var. Kız her kavşakta ölümü yeniden, yeniden yaşıyor.
    - Cami avlusuyla maskeli balo arasında ne yüksek  alçak duvar. Güvercinler duvarı aşmıyor, maskeleri zarif kadınların başına konmuyor. Güvercinlerin üzerinden bugün buharlı lokomotifler geçiyor. İnsan suda yüzmeyi ancak hamile kalınca öğreniyor. Akdeniz’le Karadeniz arasındaki fark kadarız hepimiz. Saunalar, seller, hortumlar. Kız kollarını iki yana açtı ve “Bütün duvarlarım ol" dedi. Dört yandan yüksek duvarlarla çevrelenmişlerdi. Adam kızı omuzlarına aldı, ona karşıki vadiyi gösterdi. Zariyat enselerinden yukarı esmekteydi. Kız vadiyi görünce sevinçle çığlık attı, ama vadi ona henüz çok uzaktı. “Üzülme” dedi adam, “Seni dünyanın en derin okyanusuna götüreceğim. Orada kulaklarından içeri çağıldayan rüzgârlar akacak. Orada incilerin boynu bükük olmayacak.” İnciyi duyunca kız gözyaşlarını tutamadı. “Boynunu bükme” dedi adam; “Deniz kızları elbet Rasputin'i bulur ve avuturlar.” Ama derinleştikçe karanlıklaşıyor deniz? “Olsun, tek bir inci bütün karanlığı aydınlatacak.” 

    - “Buzların suya döndüğü gibi döneceğim sana” dedi adam; “Acıların tesellilere döndüğü gibi döneceğim.“
    - "Bana dönme; içinden beni duy yeter” dedi kız. "Beni okyanusun en derin noktasında tek başıma kalmışım gibi duy. Beni yüzme bilen sadece senmişsin gibi duy. Cebimdeki çakıl taşlarının hepsini sana verdim; beni taşlarımın her birinden ve kılavuz iplerim senin elindeymiş gibi duy. Beni duymak diye bir şey yokmuş gibi duy. Beni duyduğun şey kendi kollarınmış kendi bacaklarınmış gibi duy.”
Adam arnavut kaldırımlı bir yolda yürüyordu ve cebinde istiridye kabukları vardı.
    - Kız suyun üstünde durmasını bir türlü beceremiyordu. O da adamın karşısına geçti ve çellosunu kalbine dayadı. Kız çellosunu kalbine dayadığında bütün dünya durdu. Çellonun telleri kızın kalbinin üstünde titreştiğinde bütün dünya da kızın kalbinde titredi, titreye titreye oradan içeri eriyip gitti. Çello, dünyayı tellerinde geçirdikçe çoğaltıyordu. Çello, çoğalttığı dünyayı kızın kalbine telleriyle işliyordu. O kadar derin dikişlerle işliyordu ki kız paramparça oluyordu, sanki kalmıyordu.
      - Kız ufacık tefecikti. Vücudu sanki, olmak istediği kadın olamamıştı. Çellonun ihtişamlı cüssesi yanında adeta kayboluyordu. Ama kızın zayıf kolları ve bacakları bu tuhaf, dev alete bütün güçleriyle abandılar. Kız sanki çelloya sarılmıyordu; kız sanki çelloyla kaynaşıyor, tek vücut oluyordu. Kız sanki çelloyu çalmıyordu, onu bacaklarının arasında sıkıca kavramıyordu; varlığını ona sunuyordu. Enstrüman sanki çello değil kız idi; çello kızı çalıyordu. Kız şimdi çellonun kollarında oyuncak gibiydi. O ne emrederse onu yapıyordu. Tutkunun edilgin biçimine dönüşmüştü. 

    - Kız çelloyu çalmaya başlamadan önce karanlık oda ölüydü. Teller canlandıkça oda da canlanmaya, serpilmeye başladı. Sonra hayat çellonun akustiğinde yankılanmaya başladı, artmaya, artmaya, odayı odadan taşacak kadar, yok hayır, odayı kâinat genişliğinde genişletecek kadar saldırganca doldurmaya başladı. Hayat çellonun akustiğine çarpıyor, sonra ikisinin iliklerinde yankılanıyor, orada büyüyüp duruyordu.
    - Kız çelloyu ilk kez duymadan önce de hüzne tanıdıktı. Coşkuyu da bilmez değildi; sadece o zamanlar henüz yaşamamıştı. Kız daha önce çok hüzünlü sesler duymuştu. Kız daha önce çok coşkulu sesler duymuştu. Ama hüzün ve coşkunun böyle çarpışabildiğine, çarpıştığında böyle kaynaşıp birbiri içinde eriyebildiğine hiç şahit olmamıştı.
    - Jüri, kızı kollarında kocaman aletle gördüğünde duraksadı. “Sen minicik bir kızsın” dediler;  "Bu iri aleti nasıl çalacaksın, nasıl taşıyacaksın?“ Kız sesini çıkarmadan çelloyu çalmaya başladı. O kadar istekli bir inatla çaldı ki bedeninin küçüklüğü bu ısrarın yanında kaybolup gitti. Jüridekiler seslerini çıkaramadılar. Adam kıza gülümseyerek baktı. Kız çelimsiz, narin bedeniyle lahuti aletin yanında sesini çıkarmadan dikiliyordu ve adamın gözlerinde ışıklar vardı. 

    - Adam elini kızın elinin üstüne koydu. “Olmuyor” dedi. “O kadar tutkulu çalıyorsun ki çalamıyorsun. Biraz sakinleşmelisin.” Sonra kızın eli tellerin üstündeyken, telleri titretmeye başladı. Teller titreyince kızın telleri de titredi. Adamın telleri yine yavaş yavaş kızın içine işlediler. Kız heyecanlandı, çubuğu eline aldı ve daha da iştiyakla çalmaya başladı. “Hayır” dedi adam; “Olmuyor. Kendini rahat bırakmalısın. Çelloyu dinlemiyorsun. Ona biraz izin vermelisin. Bu ne telaş böyle!”
    - Kız durmuş, dalgalara bakıyordu. Göğsüne kadar suyun içindeydi. Ayakları yere basıyordu; suyun üstünde durmayı hiç becerememişti. Kız suyun altını düşünüyordu. Denizdeki tek kişiydi ve dünyada kalmış tek kişiydi. Dalgalara direniyordu, dalgalara direnmek istemiyordu. 
    - “Öğreneceksin” dedi adam; “Herkes öğrenir. Bu kadar güzel çalan birinin iyi çalmaması imkânsız. Oraya çok yakınsın; varıp varmamak senin adımına bakıyor.” 


Nihan Kaya, Kar ve İnci s.72-75
Fotoğraflar: Anand Tucker’in
ünlü çellist Jacqueline du Pre'nin hayat hikâyesinin anlatıldığı 1998 yapımı, “Hilary and Jackie” (Paylaşılmayan Tutkular) filminden, (Emily Watson & James Frain).

Mescid-i Aksa

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu
Varıp eşiğine alnını koydum
Sanki bir yer altı nehr çağlıyordu

Gözlerim yollarda bekler dururum
Nerde kardeşlerim diyordu bir ses
İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin
Unuttu mu bunu acaba herkes

Burak dolanırdı yörelerimde
Mi’raca yol veren hız üssü idim
Bellidir kutsallığım şehir ismimden
Her yana nur saçan bir kürsü idim

Hani o günler ki binlerce mü’min
Tek yürek halinde bana koşardı
Hemşehrim nebi’ler yüzü hürmetine
Cevaba erişen dualar vardı

Şimdi kimsecikler varmaz yanıma
Mü’minde yoksunum tek ve tenhayım
Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı
Çöllerde kayıp bir yetim vâhayım

Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde
Götür müslümana selam diyordu
Dayanamıyorum bu ayrılığa
Kucaklasın beni İslâm diyordu

Mehmet Akif İnan

Ayaklarımızı nehrin buz gibi sularına uzatmış, beklentiler üzerine biraz mizah, hafif dram içerikli bir sohbetin ortasındayız. Diyorum ki, “yıllardır, belki on yılı aşkın bir süredir, yaz tatili yaklaşırken denize yakın bir yerde güzel bir tatil yapma hayali ile içim kıpır kıpır olur, ancak şimdiye kadar hiç yapabilmiş değilim.” Bir yandan sigaralarımızı içerken, o, eline aldığı okaliptüs yaprağını tıpkı bir kano gibi suya yerleştirmiş, üzerine ufak çakıl taşları yerleştiriyor ve nehre bırakıyor. Yaprağın üzerinde dört tane taş var, şimdilik sorunsuz ilerlemekte. Üzerindeki boşluk alanlardan birine bir taş daha koyuyor.
“Tatil yapamadığım her yaz içimde bir ukte kalır, bu ukte de hayal kırıklığına dönüşür,” diyorum “çok şey de istemiyorum aslında, ama olmuyor, sürekli bir aksilik çıkar. O yüzden bu yaz tatil yapma beklentisi içine girmedim hiç, beklentim olmayınca hayal kırıklığım da olmadı.”
Yaprağın üzerine bir tane daha taş ekliyor.
“Beklentin olmazsa, hayal kırıklığın da olmaz” diyorum.
Bir taşı daha kaldıramayacak hale gelen yaprağa, elbette, bir taş daha ekleniyor ve yaprak üzerindeki tüm taşları atıyor ve süzülerek uzaklaşıyor.
Bunu bir metafor olarak görüyorum, üstelik böyle bir konuyu konuşurken yaşanmış olması çok manidar geliyor. Hoşuma gittiği için dile dökmüyorum.
Yaprağın daha çok taş kaldırabileceği beklentisi içine girmeseydi, yaprak, üzerindeki taşlar ile yüzmeye devam edebilirdi muhakkak. Şimdi hiç taş yok.