narines

Sevmeyin ne olursa olsun kesinlikle sevmeyin. Eğer severseniz bilin ki o narin duygularınız ve kalbiniz mahvolucak, hıçkırıklara boğulacaksınız ağlarken.

“Ah evet, onun yüzüydü bütün uzaklar da
onu hala isteyen, onu hala arayan;
maskesiyse, ürküp can çekişen orda,
narin ve açık, yarılan bir meyve sanki
havada çürüyüp duran..”

Rainer Maria Rilke

Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir.
—  Simone De Beauvoir / Güzel Görüntüler
Ah be adam ben senin dokunduğun taşa bile kıyamıyorum...

Asla demiştim.Asla seni sevmeyeceğim.Ve sonra zaman ilerledi.Bir baktım o asla dediğim sen aldığım tek nefes,gördüğüm tek şey olmuşsun.Boğazım kurudu.Beni benle bırakmandan korktum.Ve sonra zaman ilerledi.Fark ettim ki ben senin asla sevmeyeceğin kişiymişim.Ama benim asla demem gibi değilmiş seninkisi.Benim asla demem incecik bir buz tabakasıymış kalbimdeki.O kadar narin o kadar saf,dermansız.Senle ne kadar vakit geçirdiysem o kadar erimiş o buz.Beni ısıttığını sanmışım.Seninki ise biraz oyuncu biraz da yalancıymış.Kalbimi görünce dayanamayıp çalmış.Hayır diyememişim.Gıkım bile çıkmamış.Sonra elim senin kalbine gitmiş.Ben yaklaşınca küstüm çiçeği gibi kapanmış kalbin.Gözlerim sulanmış.Kalbine dokunamamak en çok o seni görmeye doyamayan gözlerimin zoruna gitmiş.Ama ne çare.Korkudan ne yapacağımı şaşırmışım.Bir kenara oturup seni izlemişim.Ve sen beni buruk bir gülümsemeyle uğurlamışsın.Uğurlamak;gideni esenlik ve sevgi dilekleriyle geçirmek,yolcu etmek demek.Oysaki senin yaptığın beni cehennemin kapısına bırakmaktı.Ama biliyor musun sana kızamıyorum.Hayır.Sana kıyamıyorum.Senin o uzun kirpiklerine kıyamıyorum.Boğazımı kıldan ince yapan sesine kıyamıyorum.Beni sarmalayan ellerine kıyamıyorum.Toprak kadar saf ve güzel gözlerine kıyamıyorum.Ah be adam ben senin dokunduğun taşa bile kıyamıyorum.

Ey ,Kudüs
Ey, kalemin secde ettiği yer.
Ey, peygamberlerin kanı dökülen kutlu şehir
Ey, Hacer-i muallak ile süslenen toprak
Ey, Filistin'in narin gülü
Unutmadık biz seni
ilmek ilmek işledik gönlümüze bu kutlu davayı..

işler içinden çıkılmaz bir hal alırsa
dünya diyorum bin yıllardır böyle
senin için mi değişecekti yani şu düzen
sen ki değiştiremiyorsun yanlış almışsan bile bir bileti
tutup bambaşka bir şehre gidiyorsun mesela
ve hayret dahi etmiyorsun
kıyısı olmayan bir şehre nasıl gidilir vapurla

kimseye ayıp olmasın diye biraz daha yaşıyorum
aman zahmet olmasın diye kimseye
kendimi seviyorum biraz
beni sevmeyen herkesin yerine
konuşuyorum karşıma alıp kendimi
sen de olmasan kim severdi beni diyorum
bak koyamıyorsun yerine başka birini

düşündüğünde her şey ne kadar zor
oysa ne kadar kolay kıyıyor insan birine
ben kimseye kıymayayım diye ellerimi cebimde saklıyorum
çarpmasın diye örneğin elim, diğer elime

kim sevmiş şimdiye kadar birini
beni çok seviyor diye bir düşün
ama yine de insan olmayacağını bildiğinin peşini,
olmadığını görmeden bırakmıyor
gerçi görünce de bırakmıyor, kendime hak veriyorum
çünkü haksızlık etmem kimseye
bu yüzden adınla başlıyorum adımı söylemeye

deli gönül diyor bakkala ekmek almaya
gidiyorum diye çık, bir daha da gelme
sonra bakıyorum “ekmek almaya gidiyorum”
diyecek kimse yok, oturuyorum yerime

ne yapsam da gelsen
ya da ne yapsam da seni aklıma getirmesem
aslında hiç doğru bulmuyorum böyle şeyleri
sabah sabah öğle sonrası akşam üzeri ve gece yarısı
uluorta tekrar tekrar söylemeyi

çok sevdiğim bir adamın hatırası, çok sevdiğim bir kadının
öyle narin örüyor ki saçlarını
kim diyorum böyle dikkat eder bir saç teline
ve kim diyorum böyle rahat arkasını döner birine
ben çekilip bir köşeye onları seyrediyorum
o eski elleri alıp ve taptaze bir acemilikle
sonra oturup senin saçlarını örüyorum

cevabını bildiğim sorularla yoruyorum aklımı
kabul edemiyorum bazısı için her şey nasıl bu kadar açık
nasıl bu kadar keskin dönüşleri
hiç mi vazgeçmezler vazgeçmekten demiyorum
ama ağırdan alamazlar mı bazı çekip gitmeleri

bardaklara su veriyorum, güneşlendiriyorum pencereyi
radyoyu açıp oralı olmuyorum
kitapları indiriyorum raflardan
şuraya bir mektup sıkışmıştır belki diyorum
belki bir not benim için yazılmış
içinde bir buluşma tarihi, hem de bu yüzyıl içerisinde
bu bekleyiş diyorum bana yeter
artık hiçbir şeyle meşgul olmuyorum

yatmadan önce köstekli bir saati kuruyorum
alıp kulağıma götürüyorum
başımı dizlerine yaslamışım gibi bir his kaplıyor her yanımı
her tik-tak sesinde bir kez daha
babam, bir de o mavi matarayla kırlara gidiyorum
ellerinin çayırını çimenini özlüyorum

sokak lambaları odamı aydınlatıyor
sen ışıkların altından geçiyorsun, gülüşün de geçiyor
hayalin parmak uçlarına basa basa yürüyor
gelip yanıma uzanıyorsun, ömrüm uzuyor
üzerini örtüyorum gözlerimle
önce ben diyen bütün şeytanlarımı taşlıyorum
yeni bir alfabeye adınla başlıyorum.

2

FR (English version bellow) :

Dessin en deux versions (avant/après polychromos) inspiré du poème suivant :

LE DORMEUR DU VAL

C’est un trou de verdure, où chante une rivière
Accrochant follement aux herbes des haillons
D’argent; où le soleil, de la montagne fière,
Luit: c’est un petit val qui mousse de rayons.

Un soldat jeune, bouche ouverte, tête nue,
Et la nuque baignant dans le frais cresson bleu,
Dort; il est étendu dans l’herbe, sous la nue,
Pâle dans son lit vert où la lumière pleut.

Les pieds dans les glaïeuls, il dort. Souriant comme
Sourirait un enfant malade, il fait un somme:
Nature, berce-le chaudement: il a froid.

Les parfums ne font pas frissonner sa narine;
Il dort dans le soleil, la main sur sa poitrine,
Tranquille. Il a deux trous rouges au côté droit.

Arthur Rimbaud

Je ne sais pas ce que Pikachu fait dans la scène haha

EN :

Drawnig in two versions ( before / after polychromos ) inspired by this french Poem :

THE SLIPPER IN THE VALLEY

It is a green hollow where a stream gurgles,
Crazily catching silver rags of itself on the grasses;
Where the sun shines from the proud mountain:
It is a little valley bubbling over with light.

A young soldier, open-mouthed, bare-headed,
With the nape of his neck bathed in cool blue cresses,
Sleeps; he is stretched out on the grass, under the sky,
Pale on his green bed where the light falls like rain.

His feet in the yellow flags, he lies sleeping. Smiling as
A sick child might smile, he is having a nap:
Cradle him warmly, Nature: he is cold.

No odour makes his nostrils quiver;
He sleeps in the sun, his hand on his breast
At peace. There are two red holes in his right side.

Arthur Rimbaud

I cant answer why Pikachu is here haha

… aucun sexe n'est pareil à un autre, aucun ne s'orne des mêmes fragrances, et les baisers qu'on y dépose, comme des offrandes ou des consolations, tentent d'apprivoiser la belle créature endormie qui semble y vivre, dans un prégnant parfum qui, selon les femmes, rappelle le boisé de cèdre, le pain que l'on grille, la faible acidité du cédrat, le musc de certaines fourrures sauvages, le lait, le malt, le caramel, mais tout ceci dans une atténuation de notes mineures, une susurration d'odeurs qui, pour être perçues et célébrées, demandent à ce qu'on s'approche au plus près, qu'on y pose ses narines et ses lèvres, qu'on l'embrasse et le respire, les yeux fermés, avec l'humilité agenouillée de l'orant devant la déesse. Les doigts et les lèvres qui viennent rêver sur le sexe des femmes gardent longtemps, longtemps, le souvenir de leur parfum, comme si celui-ci ne voulait pas mourir, comme nous-mêmes ne voulons pas mourir sinon, peut-être, comme dans le plus beau des songes, tout au creux de leurs cuisses.
—  Philippe Claudel   [Parfums]