narines

Rüzgar, eserken bütün heybetiyle , kızgın güneş ateşin fragmanı gibi yüzümü kızartıyordu. Acı, göğüs kafesimi zorlayıp dışarı çıkmak istiyordu. Hem parçalamalı, hem parçalanmalıydı bu narin ve kırılgan yüreğim.

Mermer zemine damlıyordu gözyaşları. Yalın ayak çocukluğum, cahil gençliğim ve aciz yaşlılığımdı sanki ağlayan. Her birinin haykırışı başka bir neden içindi. İnsanlar yanımdan geçerken zihnimin kuytularından fırlamış bir çaresizlik, gözlerime yansıyıp ruhumu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarıyordu. Günahkar bir beden caddenin ortasında sağa sola sallanıp, hayatının dengesini anlamaya çalışıyordu daha kendi dengesinin yoksunluğundan habersiz. İnsanların kanlarının bulaştıkları ve yüzlerce sigaraya şahit olan yaşlı elleri ve gördüklerini kaldıramayan ama bir o kadar da ayakta tutan gözleriydi onu hala bir insan yapan. Doğarken, ölmüştü. Yelkovan akrebi kovalayıp saat gece yarısını bulduğunda sıfır bir intahar ipi gibi boynuna dolanmasını bekliyordu. Gökyüzü de o gün sessizdi. Suskundu caddeler. Işıkların altında dolanan ruh ve yorgun bir göz kapağı. Yüzsüz bir bakkal, kalpsiz bir sokak lambası. Bütün kötülüklerin içinde baş gösteriyordu yaşlı adam. Yanına koydukları koşarak uzaklaşıyordu ondan. O ise kaçıyordu kendinden, ama tekrardan çarpıyordu gölgesinde. Saat 09:05. İnsansız bir deniz, turuncu bir gökyüzü ve gülümseyen kediler.    

Her şeye rağmen yaşamak için mükemmel bir gün!!!!

batuhansdreams  asked:

Vazgeçmezde uçurumn kenarındasın işte narin bir Rüzgar yapar yapacağını

Bir kadın tanıdım, uçurumun kenarında, bir kadın tanıdım, o uçurumdan defalarca atlayan, bir kadın tanıdım uçurumdan atlayınca öleceğini bilen, bir kadın gördüm, uçurumdan atlamış, bir kadın tanıdım ölünce cennete gideceğini sanan, bir kadına seslendim, o uçurumdan atladığında öleceksin, ve cennet yok, çünkü aşk ateistdir.

O kadın defalarca öldü, o kadın dünyanın en güzel hediyesi idi adama, ancak adam olana,

Şimdi ey güzel kadın, kalk o uçurumun kenarından, arkanda bir yol, o yolda bir “adam”, tek isteği yol arkadaşı olmak, dön bir bak, bekliyor işte orada.. Bekliyor, sevmeye aç, avuç içini öperek doyacak, şimdi kalk ey güzel kadın, bir adam var o yolda..

21 mart 2017
Zamaninda yazmistim bunu

Mahal, nawawala ka na.

Sabi mo hahanapin mo ang sarili mo kaya umalis ka.
Sa kakahanap mo, di mo napapansin— nawawala ka na pala.
Nawawala na ang liwanag na bumabalot sa mala bituwin mong mga mata—
pati ang unibersong niyayakap mo kapag nilalamig ka.
Mahal, nawawala ka na.

Pinipilit kitang habulin baka sakaling bumalik pa pero kasabay ng pagtakbo ko ay ang paglayo mo sa mga sinasabi mong salita.
Unti-unting dumidilim ang paligid kasama ang pagod at hingal kong mga mata.
Nilalamon narin ng luha ang mga kahapon na pilit kong hinatak pabalik pero mas pinipili mong isawalang bahala.
Mahal, nawawala ka na.

Hindi ko alam kung ilang karayom pa ba ang ibinaon mo,
Kung ilang salita pa ba ang babasagin at ikukulong sa seldang mas malamig pa sa isang yelo.
Hindi ko alam kung ilang unang basa ang pinatuyo ko sa arawan, kung ilang panyo pa ba ang kailangan kong hawakan.
Mahal nawawala ka na.

Kasabay ng pag-alis mo ay siya ring pagtalikod sa akin ng kahapon.
Ang mga basang unang niyayakap ko sa gabi—
na nagsasabing kaya ka pala umalis kasi gusto mo nakong itapon.
Mahal, nandito naman ako.
Hindi naman ako nawawala pero bakit pilit kang lumalayo?
Mahal, nawawala ka na.

Kung sa paghahanap mo sa sarili mo ay di mo na makita ang kasalukuyan, At kung ang mga sugat ng kahapon ay siyang nagsilbi mong kanlungan — magpahinga ka.
Ipahinga mo ang sarili mo, at magpapahinga rin ako.
Ititigil ko muna ang laban na hindi ko kayang isuko.
Baka sa oras na tumigil ka,
Baka mahanap mo na ng tuluyan ang sarili mo at di ka na mawala.

Mahal, magpahinga ka —
Aantayin kita sa dulo baka sakaling makarating ka.
Hindi ka man tuluyang umalis sa mundo ko pero baka sakaling matuto akong magpalaya.
Magpalaya ng ano?
ng ikaw, oo ikaw mismo.
Papalayain na kita.
Kaya mahal, simula ngayon, di ka na mawawala. —

Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün.  Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende.  Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum.  Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim.  ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan.  Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor.  ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı.  Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum.  ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı!  ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı.  ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’  Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim.  Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*.  ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru.  ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın.  Tıslamaya  benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim.  Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim.  Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı.  Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı.  ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm.  Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım.  Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.

-Baba Haldun

anonymous asked:

Çirkinsin.

Sevilmeye değer uzun kirpiklerim yok. Saatlerce bakılabilecek güzel gözlerim yok. Bebek gibi pürüzsüz narin bir cildim yok. Sırma gibi uzun saçlarım yok. İnce, selvi boylu gibi olan kızlardan da değilim. Burnum küçük kibar bir yapıya sahip değil. Dudaklarım dolgun değil. Belki özel yeteneklerim de yok. Ama senin bu yazdığın “çirkinsin” kelimesi ile kalp kırılabileceğinin, dışlanmış hissedileceğinin, değersiz hissedileceğinin farkındayım. En azından sen bunun farkında değilsin. Belki güzel/yakışıklısın. Ama bu seni insan yapmaz, duygulu, düşünceli biri yapmaz. Ben de mükemmel bir insan değilim, bunu da iddia etmiyorum.Bırak çirkin olayım ama düşüncesiz, kendini beğenmiş olmayayım. Bırak güzel gözlerim olmasın, çevremdeki kalbi güzel insanları masum hayvanları göremeyeceksem. Bırak pürüzsüz cildim olmasın, insalara karşı iki yüzlü olacaksam. Bırak dolgun dudaklarım olmasın, kalp kıran sözcükler cümleler söyleyeceksem. Eğer kalbim çirkin olacaksa, bedenimin güzel olmasına ihtiyacım yok. Senin güzel bir bedenin olabilir fakat güzel bir kalbin yok.

Kar tanesi gibiydin, tek, benzersiz, bi o kadar narin, şimdi mevsimlerden yaz, anladın sen.
Sevmeyin ne olursa olsun kesinlikle sevmeyin. Eğer severseniz bilin ki o narin duygularınız ve kalbiniz mahvolucak, hıçkırıklara boğulacaksınız ağlarken.
3

So Circumstances happened and my regular art tumblr evaporated into the aether, so until I establish a new one, I’m going to upload a batch of stuff I’ve drawn recently here on my main and move it to a proper art blog later.

So enjoy, uhh… Narin, my new Au Ra character? Don’t worry, Yabuqa is still here, @necrologos and I just were trying to figure out what to do with a couple of alts and ended up making a couple of Xaela lads. Narin’s leucistic, hence his scales being pretty Raen-like.

Also featured: the version of Aumeric I play in FFXI, and the version I play in FFXIV. Both Aumerics are good, imo.

Hani yanlış yazarım endişesiyle, kurşun kalemi bastırmadan yazarız ya. Seni öyle narin sevmiştim. O kalemi kırdım, yine de silemedim seni.

Allah’ a anlat derttaş.
Rüzgarları ona anlat,
Rüzgarlarını ancak o anlayabilir…

Kimseye anlatamadıklarını, ona anlat. Soğuk kimsesiz ellerini ona aç.

Umutlarını ona anlat. Hayallerini ona anlat. Onunla konuş derttaş.

Ona yaz, bir gün de sevdiğine attığın mesajlar samimiyetinde mesajlar yaz ona. Al kağıt kalemi eline. içinden geldiği gibi yaz. Sevdanı, sevdiklerini, sevemediklerini, sevmek istediklerini yaz.

Yazarken gözlerine yağacak yağmur, vicdanını yakan günahları söndürüyor merak etme. Yağsın. Bırak daha çok yağsın. Gözlerimize yağmur yağmazken yakışmıyoruz ona. Bırak yağsın, silsin biraz günahlarını.

Sessiz bir gecede herkes uykuya giderken git ona. Herkes uyurken olsun uyanışın. Herkes yatarken olsun kalkışın. Herkes sessizken konuş onunla.

Gözlerini kapat derttaş.
Çek o kokuyu içine.
Sert bir kayanın en sert noktasını parçalayıp çıkan narin bir çiçek gibi açsın duaların.

Sevdim dediğin her şeyi unutup, başka bir sevdaya vurul,
Başka bir şey,
başka bir ses,
sıkıntı değil, huzur getiren,
sevdim dediklerinin gözlerinden akıttığı yaşlardan başka yaşlarla olacak bu sefer,
sıkıntı getiren değil, sıkıntı götüren yaşlar olacak bu sefer …

Yere değil, secdeye damlayacak bu sefer,
bu sefer tam kalbine damlayacak,
tertemiz edecek günahlarını,
seni her gün öldüren,
dünyaya bulaştıran o insanlardan uzakta,
o gün gelecek, ve o gün senin gerçek doğum günün olacak derttaş.

İşte o gün bu gün.
Bu gün senin doğum günün,
Bu gün senin Beraat'ın..
Elini korkak alıştırma , dua et.

youtube

Sevmiyorum,sevmiyorum seni..

❝Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir.❞
____________________________________
[Simone De Beauvoir, Güzel Görüntüler]

6

So, a little while ago I worked on a set of chibis of my Balmung characters and posted them up on twitter. And while I dithered over what tumblr to put them on, or if I needed a separate tumblr for them… Well, now it’s Stormblood Eve and I want to share them! Especially because I’m considering a limited run of commissions in this style in the future.

From top to bottom: Aumeric Astrechere, Narin Olkund, Q’ruha Tia, Ahlek’zi Ghria, Yabuqa Horo, and Katsuie Megijima.

Benim zamanımda yoktu geceleri köprü altında yatan sokaklarda sabahlayan çocuklar
Ençok nazım hikmetin  kitaplarından tanırdım masumhane yüzlerini…

Mavi bulutlarda pembe düşleri asılı kalan duvarsız odaların köşelerinde rızk dilenip,kış günlerinde parmak uçlarını nefesini üfleyerek ısıtan çıplak ayaklarını, soğuk kaldırım taşlarının öptüğü ruhu üşümüş
Annesiz yüzleri kitaplardan tanırdım…

Çiçekler gibi güzel bir gün bugün
Rengarenk giysileri parlak lame ayakkabılarıyla
Eli annesinin avucunda yürüyen bayram çocukları…



Şarkı söyleyen sesleri  kuş cıvıltılaı kadar narin

Diğer yanda onlar üzerine 23 nisan kokusu sinmeyen
Şiir okuma hakkı pamuk şeker isteme lüksü olmayan sokak çocukları…

İnsanlarla dolu bomboş dünyaya
Avuç açar
Biçare
Büyümeyen umutları