namusu

“Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok. annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.
bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.
o ölmese ben ölecektim. o size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti, başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı, benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler azıcık kirlendi diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti, kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.
çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. biraz yan gülmüşüm. belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.
karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.
siz onu 3-5 yılla yargılayıp, namusu kirlendi diye mazur görüp, yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.
oysa namus benimdir hakim bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.”

Çilem Doğan

Ben namusu bacak arasina sıkıştırmıyorum. Namus beyinde abi. Bir kadin biriyle ya da birileriyle istediği, sevdiği icin yattı diye namussuz, orospu olmaz. Olamaz. Erkekler biriyle yattığında nasıl ki bir şey kaybetmiyor, kadınlar da. Kadınlardaki o zar; bebekken onu idrar vb pisliklerden korumak için var. Büyüdüğünde bir boka yaramıyor. Ama bu erkekler tarafından keşfedilince "ilk ben becerdim" mantığı oluştu. Bunu hayvanlar bile yapıyor ama kadınlar "evlenmeden" biriyle birlikte olunca namussuz orospu oluyor. Erkekler yapınca neden böyle algılanmıyor? Bu eskiden beri böyle dayatılan bir şey. Sürekli namus dendi. Ama namusun ne olduğu söylenmedi. Namusun kadında olduğu, koruması gerektiği söylendi ama nedeni söylenmedi. Namus kadın için neyse erkek için de odur. Erkek yapar diye bir ayet, bir yasa yok. Namusun beyinde olması şu: Sen yoldan gecen şort giymiş bir kadına pis gözlerle, "off yavrum" diye bakarsan, veya beyninde baska şeyler geçerse budur. Bir erkeğin kaslarına falan bakıp "bunda ne penis vardır beni bi altına alsa" falan dersen işte namus budur. Namus beyinde derken boş boş söylemiyoruz. Beden insanın kendi bedeni ve kararı da kendi kararıdır. Ben ne kadınlar gördüm bedenini para karşılığı satıp namuslu olan. Ne kadınlar gördüm namus bekçiliği taslayıp en namussuz olan.

Olay şöyle oldu Hakim Bey ben anlatayım en baştan;
İnsan çocukken, anasında babasında ne yoksa onu arıyor demek ki.
14-15 yaş da çocuk yaşı bence. Annem sürekli bir evi çekip çevirme telaşında, baba desen ne iş bulsa onun peşinde, kolay değil evde kaç nüfus onun eline bakıyor.
Yani evde a’federsin aşk yok Hakim Bey.
Zaten daha yeni genç olmuşum, kalbim her daim ağzımda, televizyonda izliyorum dizileri, nasıl da tutkulu aşklar, kıskançlıklar, vazgeçememeler. Çocukmuşum daha ama kazınmış aklıma, “ben aşık olup evleneceğim” dedim.
İstedim ki uyurken yüzüne keyifle bakayım, bir bulgur bile pişse evde soframı özenerek kurayım.
Ben bunun a’federsin yeşil gözüne kandım Hakim Bey.
Yeşil böyle çayır çimen ormandır ya hani; ruhum kanatlanıp uçacak sandım.
Yeşile uzun bakılır, bıkılmaz sandım. Çocuk da değildim artık ya işte insanın gönlü kaymayıversin.
Kabul ediyorum. Buraya kadar benim suçum.
O çok ağladığım film gerçekmiş; sevgi emekmiş, bilemedim. Cahilliğime verin.
Ama yeminle gerisinin günahı bende değildir.
28 gün sürdü o yeşil gözlerin derinliği, 29. gün yediğim yumrukla al oldu elmacık kemiklerim, sonrasında öğrendiğim; morluklar iyileşirken yeşile dönüyor insan derisinin rengi. O’dur yani.
Bitmedi Hakim Bey.
Bir yumrukla bitmedi.
Ne iş yaptığını bilemiyordum, dükkanı vardı esnaf sanıyordum.
Milleti haraca bağladığından, tefecilikten kazandığı ile benim çorba kaynattığımdan haberim yoktu.
Her öğrendiğim yeni bir iz oldu bedenimde. Allar mora, morlar yeşile dönüştü.
Ben zaten elimden geleni yaptım. Mahkemede ben değil, o sanık olsun istedim.
Her bir fiskeden sonra karakolda aldım soluğu. İnsanım sandım devlet nezdinde.
Devletin verdiği nikah cüzdanı benim yaralarımdan daha geçer akçe çıktı. Her seferinde benzer tavsiyeler ile yollandım karakoldan.
Azıcık sabırlı olacaktım, yuva kolay kurulmuyordu, biraz suyuna gideydim, erkeklik onurunu rahat bırakaydım. Aile içinde olan biraz da aile içinde kalsındı.
Canım çok yanıyordu ama Hakim Bey.
Onun erkeklik onurunun limiti yoktu. Fasulye kılçıklıysa onuruna mı dokunuyordu? Çocuk yaramazlık yaparsa gururu mu zedeleniyordu? Halı bizim namusumuz muydu da leke olunca beynimde patlıyordu?
Ellerime bakın Hakim Bey, çamaşır suyu ile çatlamıştır, bir de ciğerimi görebilsek keşke, kederden ve soluduğum deterjanlardan çoktan solmuştur.
Dedim ki kendime, benim canım değilse de, kendi parası, yasası bu devletin önemlidir.
Bu adam yasaları çiğniyor, bari gideyim onu ihbar edeyim.
Dövmekten yargılanmazsa, eve giren kanlı paradan yatsın bari. En azından soluk alırdık birkaç yıl kızımla ben.
Kızım var benim Hakim Bey, ellerinizden öper.
Çok akıllı çok usludur aslında.
Bebekken de böyleydi. Hamileyken yediğim dayaklardan bir haller oldu sanırdım başlarda. Ama demek ki anasına daha da dert olmamak için Tanrı vergisi sakin oldu yavrucak.
Benim ihbarlar kafi gelmedi. Savcıya söyler sandığım polis gitti durumu koca dediğim adama anlattı.
Yolun başında göründüğünde anladım. Malum olmuştu zaten, kalbim ağzımda atıyordu gün boyu.
Analık refleksi de istersen Hakim Bey, ilk iş kızıma sarılıp kokladım.
İnsan öleceğini anlıyor biliyor musun?
Kırar gibi çaldı kapıyı.
İlk 10-15 dayaktan sonra, insan korkmaz oluyor kaba dayaktan.
Canının ne kadar yanacağını biliyorsun. Acı eşiğin de yükseliyor. Yine de her seferinde yüreğin ağzına geliyor, için kanıyor gibi hissediyorsun. İçin kanarsa ölürsün.
Biz filmlerden, biz ölenlerden öyle gördük.
Dayaktan değil de ölmekten korkar oluyor insan.
Öyle bir ölüm korkusu vardı yine içime. Ama ilk kez o gece, çocukken anamın yaptığı keşkeğin tadı geldi ağzıma.
Bir de çocukluğumdan kısacık bir piknik anısı, ayaklarımı dereye sokmuş oynarken annemin elime tutuşturduğu ekmek arası köfte, bir de kızım doğduğu gece kucağımda bir bebek kokusu ile daldığım yorgun ama mutlu ilk uyku.
İnsanın hayatı bir film şeridi gibi geçiyorsa ölmeden önce gözlerinin önünden; işte benim mutlu sahnelerim de bu kadarcıkmış demek ki.
“Çocuğu odaya götür” dedi bana.
Ahlakı da bu kadar işte, anasız kalsın çocuk, ama anasını da ölü gözleri tavana bakarken hatırlamasın istedi herhal.
Aklımdan o kadar çok şey o kadar kısa sürede geçti ki Hakim bey, ben inanın sandığınızdan daha akıllıyım sanırım.
Uzattım biraz kızımı odaya götürüp yatırma faslını.
Hatta sonra bir de “dur çamaşırları asayım” dedim.
Ama bu kadardı yeminle Hakim Bey. Tüm planım azıcık daha hayatta kalabilmekti.
Bir kaç dakika daha.
Yüzümde patlayan kabza planda yoktu, yatağa savrulmayı planlamadım, elim yeminle kazara girdi yastığın altına.
O yastığın altına daha o sabah silah sakladığını bile bilemezdim.
Gözlerini görseniz, kafasından çok daha öndeydi, tükürükleri yüzümde patlıyordu. Yumruğu öyle hızlı iniyordu ki aralarda nefes bile alamıyordum.
Seyit Çavuş’u hatırlayın Hakim Bey, bize ortaokulda anlattılardı. 200 kiloluk mermiyi kucaklayıveren Seyit Çavuş.
Savaş gibi bir şeydi, memleket değil, ben elden gidiyordum.
Elim metale değdi.
200 kiloluk mermiyi kavrar gibi, parmaklarım yerini buluverdi.
Yoksa Hakim Bey yeminle, sahil kenarında balon bile vurmuş değildim.
Sıktım mı hatırlamıyorum, kaç kere sıktım hatırlamıyorum.
Üzerime düştü bir onu biliyorum, bir de ağırlığından kurtulmaya çalıştığımı.
Üzerimde hep bir ağırlıktı zaten ama böylesini ilk yaşadım.
Nasıl kalktım bilmiyorum, kızımı nasıl aldım kucakladım, ayağımda terlik var mıydı, üstüm kan mıydı vallaha hatırlamıyorum.
Öldüğünü duyunca kendim geldim söyledim Hakim Bey.
“Sanırım ben yaptım” dedim.
Nasıl oldu anlamadım ama sanırım ben yaptım.
Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok. Annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş.
Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde.
O ölmese ben ölecektim.
O size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti, başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı, benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler azıcık kirlendi diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti, kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.
Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti.
Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti.
Siz onu 3-5 yılla yargılayıp, namusu kirlendi diye mazur görüp, yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama.
Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.
Sonuna kadar idare edebilmiş olmam, elaleme değil de başıma gelenleri hep karakollara anlatmış olmam, kızıma hiç fark ettirmemiş olmam namusumdur.
O utanmamış yaptıklarından, benim utanacak bir şeyim yoktur.
İçimdeki hayatta kalma mutluluğunu atamıyorum Hakim Bey.
Ağlayamamam bundandır.
Ne yalan söyleyeyim aynı acının çemberinden geçmiş, sağ kalabilmiş kadınlarla aynı koğuşta, bir ömür kazasız belasız da yaşarım ben ama benim bir kızım, bir de memleketin aç kaldığı bir adalet var.
Gel sen, ölmedim diye beni cezalandırma, benim bir derdim; kızımın bari mutlu olmasıdır.
Yanında ben olayım.
Can alan bir katil değil, can derdinde bir kadın de bana.
Kurşunla yatıp kurşunla kalkan, yastığın altında silahla yatan adamlar hiç eceliyle ölmüş mü?
Hem sevebilseydi o da ölmezdi di mi ama?
Öldüyse hepsi benim suçum mu?

KADINIM BEN !

Kadınım ben.Şort giyerim döverler,çarşaf giyerim yobaz derler.Kadınım ben.Açık derler kapalı derler hemen etiketlerler.Kadınım ben.Gece sokağa çıkarım o saatte dışarda ne işi varmış derler.Kadınım ben.Yıllarca okutulmama eğitim görmeme karşı çıkılmış,şimdiyse okusa bile biran önce evlendirsek diye bakılıyor.Kadınım ben.Erkeğin hizmetçisi,evin temizlikçisi,çocukların tek ebeveyni değilim.Kadınım ben.Namus benim,babamın değil,abimim değil namus benim ! Kadınım ben.İster mini etek giyerim ister ferace,canımın istediği saatte çıkarım dışarıya.Kadınım ulan ben ! Ne sokakta bana laf atma hakkına sahipsiniz ne beni giydiklerimle eleştirmeye ne sokağa çıkma hakkımı elimden alabilirsiniz ne se kahkahama karışabilirsiniz.Kadınım ben ! Tahrik oluyorsan sen çıkma sokağa ! Damacanadan bile tahrik olanınız,topuklu ayakkabıya tecavüz edeniniz var.İstersem çıplak çıkarım dışarı tecavüzün aması,şöyleydi böyleydisi yok.Tecavüzün sonucu müebbettir,idam olsa idi sistemde idamdır.Bakın,ben kadınım ! Daha doğmadan erkek olsun diye bakılan,kız doğdu diye hor görülen,kız doğurdu diye hor görülen ben.Ben kadınım.Henüz çocukken hizmetçi gibi yetiştirilen,kısıtlanan ben.Kadınım ya ben.Gençliğimde erkek arkadaşımın olması namussuzluk diye adlandırılıp erkeklerle fingirdeşiyor denirken,yaşıtım erkekler bırakın dostluğu masum bir dostluğu ! Bir kızla ilişkiye girse dahi erkeğin elinin kiri olur ! Kadının namusu gitti.Çünkü neden kadınım ben.Okurum,okumak bile fazladan lütfedilmiş gibi davranılır bana hatta eğitim hakkım elimden alınır kız çocuğu okuyupta ne yapacak otursun evinde.Hadi oldu da okurum ya belli meslekleri olmalısın kimisi erkek işidir ya çünkü ben olamam.Kadınım ben.Kariyer yapmak isterim ya evlilik ne zaman denir ? Evlenmeyince evde kaldı kız kurusu denir türlü çirkinlikler söylenir.Kariyer basamaklarını çıkmaya çalışırken ya elinin hamuruyla karışma diye küçümserler ya da taciz ederler,iş yerinde tacize uğrayan kadınlar.Kadınım be ben ! Evlenirim,temizlik,yemek,çocuk hepsi benim görevim ! Ben yapmalıymışım erkek kıçını devirip yatarken bunları ben yapmalıymışım.Çünkü çocukken kız çocuğu bayram temizliği yaptı,yemek yapmayı öğrendi oğlan kardeşi yine kıçını devirdi yattı.He neden ? Ben kadınımda o yüzden.Evlendim,şiddet gördüm,aileme sığındım olmadı,polise sığındım olmadı,en sonunda öldürülebilirim bile.Kadınım da ben.Sokağa kaç yaşında saat kaçta olursa olsun çıktığımda tecavüz ve taciz tehlikesiyle burun buruna yaşıyorum.Beş aylık bebekte olsam,beş yaşında çocukta olsam,on beş yaşında ergende,yirmi beş yaşında gençte olsam,elli beşte.Tehlikedeyim.Kadınım ben.Ve tüm bunlara rağmen KADINIM ULAN BEN KADIN ! BEN VE BENİM GİBİLERİ SİNDİREMEYECEKSİNİZ ! ADALET OLMAYAN ADALET SİSTEMİNİZ,YOBAZLIĞINIZ VE CEHALETİNİZE BAŞ KALDIRIYORUM ! DÜNYA YERİNDEN OYNAR KADINLAR ÖZGÜR OLSA !

topladım saçlarımı deyyus sen merdiven kullan bir zahmet!

kadınız, artık susmuyoruz. kahkaha bile atıyoruz. daracık blue jeanlarimiz, müthiş dekoltemiz ya da belki siyah çarşafımız ve mor türbanımız ne fark eder? hamile halimizle bile çok cesuruz. ha ha ha. tam da böyle. rahatsız mı oldunuz? rahatsız olmanıza bayılıyoruz.

buradayız. hep buradaydık. sizi bizi kolaçan etmek için evlerin kapılarını üzerimize kilitlerken bile, perdenin tülü kafamıza örtülü bile olsa pencerelerden bakıyorduk. düşe kalka nabız yokluyorduk, dirseğimizi çürütüyorduk. fazla mesai paraları sizin cebinizde, bizim ellerimiz hep yelek içlerinde, kendimizi ne yazık ki kendimizden de sakınarak belki, siz evlerde yokken her odada bağırarak, yırtınarak, canımızdan can çıkararak var oluyoruz.

ergenlik çağında, göğüslerimiz tişörtümüzün üzerinden belli olurken, yüzü dökülen hanım teyzelerin ayıplayan sözlerinden nasibimizi alıp önce göğüslerimizi, sonra kalbimizi saklamayı öğreniyoruz. namus mu? o nerede? daha tam olarak bilmiyoruz.

yokluktan var, varlıktan yok olmak. ipin ucu kaçık, sokaktaki heriflerin gözleri hep bacağımıza doğru açık o mahallelerde eteklerimizi ite ite, kendimizi ittiğimiz uçurumun ucunda kendimizi kaybettiğimize inandırıldığımız bir güne dank ediyoruz. uyanmıyoruz, çünkü dank etmek uyanmaktan daha çok ses getiriyor.

iç çamaşırımızın renginin değiştiği gün evin en güvenilir çatısına, anneye sığınıyoruz. iç çamaşırı poşete sarılıp çöpe atılıyor. ağzımız bantlanıyor, sanki çuvala sarılıyoruz. yarım ağız ve kısık sesle “geç kız oldun.” diyorlar. ardı arkası kesilmeyen, erkeklerden gizlenecek uyarılar alıyoruz. namusu o zaman dank ettiriyorlar. yine dank, yüksek sesle. namusu iki bacak arama koyan kim? allah'la ilk kez konuşmak istiyoruz. ama babayla asla. babalarla böyle şeyler konuşulmaz, öğreniyoruz.

ilk gönül tıngırtısı. okulda göz göze gelince titreyen dizler. flörtleşmeyi bilmiyoruz, onlar da bilmiyorlardı. ama yine de acemiliğimizden çok utanıyoruz. onlar utanmıyorlar. kolu omzumuzda, eli kim bilir neremizde, bir erkeğin bize dokunmasına ilk kez izin veriyoruz. ya ailem görürse? namus? namus nerede? hala orada. yanlış giden bir şeyler varmış gibi. anlayamıyoruz.

yaş ilerliyor. ömür bir kez olsun dursa ya, hiç durmuyor. bin sms'le sevgili edinme cesaretindeyiz. emirler yağıyor, mesaj sonundaki kalbe sarılıyoruz. fiziksel şiddet, istenilmeyen dokunuşlar, zoraki öpücükler, seni seviyorum deyince kendimize geldik sanıyoruz. oysa giden çok şey var, öğrenemiyoruz.

okullar bitiyor, flörtler gelip geçici, kalp delik deşik, ilk alkol tadı, yanlış arkadaşlıklar, yalpalayarak yürüyoruz. namus nerede? düşünecek zaman bulamıyoruz. içimizden bir ses, çok derinden: namus yok ki!

kimimiz sorguluyoruz, kimimiz çeyiz hazırlamaya başlıyoruz. ataerki sistem içinde eriyen gözlerimizi yataklardan kaldırıp işlere, başka evlere, kırık gönüllere çeviriyoruz. bitmiyoruz. sorgulayanımız sokaklara çıkıyor, fırsat verilmeyenimiz bıçağı karnına nasıl soksa daha az acı çeker diye düşünüyor.

yaşamın kıyısından ölüme itiliyoruz. dünyanın içindeyiz ama allah'a kavuşabilmeyi diliyoruz. dilemek zorunda bırakılıyoruz. allah bu kadar acımasız değildir, umuyoruz.

aşık olduğumuz bir adam ya da kadın var ne fark eder? birkaç yıl dolmuşsa ilişkide, parmağımızda yüzüksüz dolaşamazmışız, istemeye gelsinlermiş, allah'ın emri gibi sözler etsinlermiş. biz domates, biber miyiz? manavdan meyveymişiz de en olgunumuz seçilmiş gibi aniden “veriliyoruz.” verilmek? bu sözcükten hoşlanmıyoruz.

düğün günü gözler yaşlı, duvak başta muhakkak kapalı -namus hani bacak arasındaydı?- belde bekaret sembolü kırmızı kuşak bağlı, kurbanlık koyun gibi, en tazesinden, en el değmemişinden gibi ilk geceye uğurlanıyoruz. sen benim namusumsun diye bir söz çıkıyor ağızdan. benim olacaksın da cabası. namus ben miydim? yani ben her şeyimle, şu genç güzelliğim, belime dökülen saçlarım, annemin önce sakındığı sonra herkese ballandırarak serdiği çeyizim ve parmağımda bir alyansla, ben namus muydum? tavana bakarak bunu düşünüyoruz. bedenimizde bir yük, üzerimizde tanımadık bir koku, yarısı çıkmış gelinlikle, kasıklarımızda tarifsiz sızı, çift kişilik yatakta onların oluveriyoruz.

bir kadına aşıksak umulmadık yerde ağlamakla yetiniyoruz. kadın kadına? asla. kimimizin cesedi evde, kimimizin sokakta darp edilmiş, bir kadını sevdiğimiz için sadece, ölüme mahkum ediliyoruz. kadın kadına? asla. ölerek öğreniyoruz.

çocuklar doğuruyoruz. durmadan, hiç durmadan içimizden bir şeyler çıkartıyoruz. belki böyle var oluyoruz, böyle kusuyoruz dünyaya nefretimizi. baba olmak istiyorlarmış, hiç sorgulanmıyoruz. doğuruyoruz. neden olduğunu bilmeden yalnızca kusuyoruz.

adımız kadın, soyadımız babadan miras, ömrümüz itilerek, kakılarak, olmadık dualara amin gibi geçiyor. kimse bizim için el açmıyor, kimsenin yüzüne sürülmüyoruz.

var olmak için çabalamanın sessiz ışığında, dayanacak bir direk aramaktan yorgun düşmüş gök kubbeye kırgın kalbimizle, güç hep içimizde. kendi acımıza sahip çıksak yeter. kimsesiz acılara ev sahipliği yapmak zorunda değiliz.

biz el ele, çok güzeliz. aşkımız ve yalnızlığımızla da şahaneyiz! hep vardık, kendi elimizle kazandığımız haklara dikilen gözlere şiş! sırt çeviremeyiz. birbirimizi sevince, inanınca kalbimiz ellerimizde, çok güzeliz.

kendi adıma geçmişe döndüm. komik hatalar, telafisi zor hatalar, telafisi yok hatalar ve yanlış yollardan nasıl çıktığıma baktım. umut var, çünkü biz varız.

aynaya baktığımda saçlarıma uzanıyorum. hiçbir şeye sahip değilim, kendimden başka.

Selam olsun

Selam olsun Halil kantarcı'nın davasına…
Selam olsun Ömer Halis Demir'in şerefli babasına …
Selam olsun vatan diye koşup şehadet şerbetini birlikte içen baba ve oğula…
Selam olsun Şerife abla'nın kamyonetini dolduran vatan aşıklarına…
Selam olsun jetler havalanmasın diye tarlasını yakan çiftçi amcaya…
Selam olsun Tankın altına yatana,
göğsünü kurşunlara siper yapana,
arkasında eşini , çocuğunu bırakana…
Selam olsun meydanlarda yatana…
Bayrağımızı omuzuna takıp gecelerce uykusuz kalan dedelere , ninelere…
Selam selam selam kendi selasına koşanlara…
Selam olsun, eli tutamayan , ayağı varamayan, gönlü ayakta , dili duada vatan için el açanlara…
Selam olsun sorgusuz, sualsiz , vatanı için namusu için, Allah için ,
Canını hiçe sayanlara…

Allah sizlerden razı olsun …

M.KAMAL'İN DİN İLE İLGİLİ SAPKIN SÖZLERİ (FARKLI KAYNAKLARLA)

1) Kuran: “Gökten indiği sanılan kitapların doğmaları
…Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. M. Kemal
Kaynak: Söylev ve demeçler, cilt 1, s 389. (1 Kasım 1937'deki son meclis konuşması)

2) Suçlu Allah'ın dinidir.
Kralların ve padişahların istibdadına (baskılı yönetim), dinler mesnet olmuştur. M. Kemal
Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, s 30.

3) “Kuran'ın yasalarını Muhammed yazmıştır.”
Muhammed‘in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir.
Kaynak: Atatürkün emriyle liselerde okutulan tarih kitabı (1938), 2. cilt

4)Din, körü körüne bağlanmaktır.
Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur, din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka bir şey değildir. M. Kemal
Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan

5) “Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar (!)”
Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. M. Kemal
Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan

6) “İnsanları Allah değil "tabiat” üretti"
Natür (Tabiat) insanları üretti, onları kendisine taptırdı da… M. Kemal
Kaynak: Atatürkten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya

7) Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur. M. Kemal
Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan

8) Onlar (Ashab-ı Kiram) aptallaştılar. M. Kemal
“Ashabım yıldızlar gibidir.” Hadis-i Şerif
“Kaza ve kadere Türkler inanamaz!”
Kaza ve kader, talih ve tesadüf tabirleri Arapça'dır, Türkleri alakadar etmez. M. Kemal
Kaynak: Prof. İlkan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Laik Devlet Anlayışına

9) “Duanın faydası yoktur.” M. Kemal

“Bana dua edin.” Mümin/60

Ali Kılıç (İstiklal mahkemeleri savcısı, merhamet nedir bilmez)anlatıyor: “Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman atatürkün önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak: "Dua etmeden girilmez!” dedi. Atatürk, “Bu yurt askerin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla değil! Çekil oradan!” dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi.“
Kaynak: Kemal Arıburnu, Atatürkten Anekdotlar-Anılar
Aynı M.Kemal yanına hocaları alıp dualarla meclisi açmıştı. Ama artık emeline ulaşmıştı. İktidarı ele almış ve içindekileri alenen dışa vurmaya başlamıştı. Zaten ileriki yıllarda binlerce hocayı asması da amacını göstermişti.

10) "Arapların dini Türkleri mahvetti”
Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel büyük bir milletti. Arap dinini kabul ettikten sonra Türk milletinin milli rabıtaları gevşedi; milli hisleri ve heyecanı uyuştu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, bir arap milleti siyasetine müncer oluyordu. M. Kemal
Kaynak: Medeni bilgiler ve Atatürkün El Yazmaları, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi,
Ankara 1969, s 364-365

“Laiklik için kemalistler 600.000 ilim ehlini öldürdüler.” M. Akif Ersoy

11) Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkilabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.
M. Kemal
Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası; Emre Yayınları, Aralık 1991, s 165.

12) İnsanlar ilk devirlerinde pek acizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir hadisenin de sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Nihayet insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte Allah'tır. Herşeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allah'larından istediler. Fakat modern çağlarda insan herşeyi Allah'tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan cemiyetidir. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur.
M. Kemal
Kaynak: Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 1932, s 305.

13) Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allah'ları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir. M. Kemal
Kaynak: Türk Tarihinin Ana Hatları, 1930, Devlet Matbaası, s 220-221

14) İnsanlar, kurtçuklar gibi sulardan çıktılar en önceİlk ceddimiz balıktır. İşler daha daha ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. “Biz maymunlarız”; düşüncelerimiz insandır.
M. Kemal
Kaynak: Ruşen Eşraf Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, s 53.

15) Muhammed, iptida Allah'ın resuluyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur.
M. Kemal
Kaynak: Nokta Dergisi, 17 Kasım 1985

16) Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammed'e açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdi. Muhammed'in söylediği sureler uzun bir devirde dini düşüncelerinin ürünü olmuştur. Muhammed, bu surelere birçok çalıştıktan ve incelemeler yaptıktan sonra edebi şeklini vermiştir. M. Kemal
Kaynak: Afet İnan, Atatürkün El Yazmaları, 2000'e Doğru Dergisi, 8. Sayı, s 15-16.

17) “Beyni sulanmış hafızlar”
Türk milleti, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. M. Kemal
Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.

18) DİNİ VE NAMUSU OLANLAR KAZANAMAZLAR, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.
Kaynak:İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, s 83-84.

19) Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. M. Kemal
Kaynak: Andrew Mango, Atatürk, s 447.

20) Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş
Kamal Ataturk Türkiye İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi İzmir

Kaynak;Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Söylev ve Demeçeri I-III, Bugünkü dille yayına hazırlayanlar: Prof.Dr. Ali Sevim, Prof.Dr. M.Akif Tural, Prof.Dr. İzzet Öztoprak, Türkiye İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi İzmir 17 Şubat 1923.

21) Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; “Ikre, Bismi, Rabbi **safsatasını**” esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.
Kaynak;Atilla Oral, Atatürk'ün Sansürlenen Mektubu, (80 Yıl sonra ilk kez, kendi el yazısıyla, sansürsüz!…), Demkar
Yayınevi/Tarih Dizisi, Istanbul 2011, 1. Basım, sayfa 61. Orijinal el yazısı; sayfa 75.

PEKİ İSLAM NE KAYBETTİ?

Henüz 19-20 yaşlarındasınız. Yaşıtlarınız ve hatta ablalarınız sahillerde happy hour’lara katılıyor, her gün snapchatte başka bir eğlence paylaşıyor. Parmak arası terlikler, mini etekler.. Özellikle yaz geldiğinde daha bir zorlanıyor, daha bir bunalıyorsunuz. Kışın zaten battaniye bulsa üzerine geçirecek insan, oysa yazın öyle mi.. Açıldıkça açılıyor. Birde etrafta ateist özentiliğine kendini kaptıran kardeşlerin sözde kendilerine göre mantıklı açıklamalarını görünce beyniniz bulanıyor. Sorguluyorsunuz..

Neden örtünüyorum?

Din bana bunu neden emrediyor?

Düşünmeden, sormadan, sorgulamadan kabul mü ediyorum?

Ailem beni buna mı zorluyor?

Çocukken alıştırıldığım bir gelenek mi örtü?

Sırf cehennemden korkuttukları için mi bu sıcaklarda sıkı sıkıya örtünüyorum?

Erkekler tahrik olmasın diye mi bu sıcakta buna katlanıyorum?

Sokaklarda bu örtüye bunca düşman varken ne kadar devam ettirebilirim?

Bugün örtündüğümde yarın yine açılır mıyım?

Koyu renk giymek zorunda mıyım?

Örtündüğüm için insanlar beni kınar mı?

Örtünmek sadece başımıza geçirdiğimiz bir bezle mi olur?

Nefsime nasıl hakim olabilirim?

Örtülüyüm fakat açılmayı düşünüyorum ne yapmalıyım?

Kapandığımı hissedemiyorum içim çok huzursuz açılmalı mıyım?

Örtündükten sonra açılsam mahalle baskısına maruz kalır mıyım?

Ve belki de daha fazlası..

Hemen her gün bu sorulardan en az biriyle kendini meşgul eden, ruhunu bunaltan kardeşlerimiz var. Bana gelen ve gelmemiş olsa da inançsız insanların iddia ettiğine şahit olduğum bazı soruları aynı yerde toparlamaya özen gösterdim. Gönlüm istiyor ki tereddüt eden kardeşlerimin yüreğine bir miktar huzur vereyim.

 Meal hatimlerine katılanlar bilir. Bakara Suresi 186. Ayeti kerimede ”Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” buyruluyor. O halde evvela dua edeceğiz. Samimice, gönülden gelen bir dua. Allah için edeceğiz. Diyeceğiz ki “Rabbim, gönlümü yolunda samimi kıl, beni samimi kulların arasına dahil et. Etraf için, aile için, mahalle için, sevgili için, eş için, iş için kapananlardan beni uzak eyle. Gönlümdeki tesettür aşkının samimiyetini dilime dökmeyi nasip eyle.” Dua, açılmazların anahtarı. Dua, yaratan ile yaratılan arasında mânevi köprüdür.

Allah Rasulü’nün ifadesine göre : “Dua, ibadettir. Dua, ibadetin özüdür. Dua, ibadetin ta kendisidir.”

Hz.Peygamber(a.s) :

“Sizden birinizin duası, acele etmediği müddetçe kabule mazhar olur. Acele ederse, o zaman duam kabul olmadı “ der.(R.Salihin 3/1528)

O halde samimi bir ömür ve tereddütsüz bir tesettür için evvela gönülden isteyecek ve bu istek için bolca dua edeceğiz. Tereddütlerle çıktığımız yollarda ayaklarımıza takılan çakıl taşları dağ olur sırtımıza biner. Sabır en güzel anahtar. Tıkayın kulaklarınızı etrafa. Ne istiyorsunuz? Oturun sorun kendinize bu soruyu. Gerçekten kapanmak istiyor muyum? Gerçekten bunu gönülden istiyor muyum? Sadece geçici bir heves mi? Rengarenk başörtülere, kapalı olduğunu sanan instagram fenomenlerine, tasarımcıların ellerinden çıkan muhafazakar kıyafetlere mi özeniyorum? Allahın rızasını mı istiyorum, güzel görünmenin cazibesini mi?

Ne istiyorum diye sorun kendinize. Cevabını içinizde bulduğunuzda eğer gerçekten gözlerinizde boncuk boncuk yaşlarla “Affet Allahım çok geç kaldım. Bu güne dek boşuna bekledim” diyebiliyorsanız o an, hemen orada örtünün. Beklemeyin. Şeytanın eline koz vermeyin.

Bir müminin kendini yeterli görmesi cahillik olarak ona yeter. Bunun en büyük örneği, dedesinin hacı olması ile övünen gençler, başım açık ama kalbim temiz safsatasına bürünen hanım kızlar, namaz kılmıyorum ama cumaya gidiyorum tesellisi avunan müstakbel babalar. Onlar kendilerini yeterli gördükleri için kaybediyorlar. Ben oldum, tamamım dedikleri için şeytanın oyuncağı oluyorlar.

Neden Örtünüyorum?

Güzeller güzeli kardeşim. Ne diyor Rabbin, seni yaratan ne diyor? Neden yemek yiyorsun? Midene neden acıkma demiyorsun? Desende neden dinletemiyorsun. Fıtratın bu çünkü. Yaradılışta böyle kodlanmışsın. Buna göre yaratılmışsın. Şayet ben yaradılışa inanmıyorum diyorsan sana da saygımız sonsuz. Öte tarafta git inançsızlığını yaşa. Eyvallah. Ama inanan insana zulmetme. Rahibelerin örtüsüne dil uzatamıyorken, tesettürlü ablalara saldıran vicdanına sor bakalım neden?

Şayet Allah’a olan inancını sorgulama evresindeysen zaten örtü sana ağır gelecektir. Sebep, mantık arayacaksın. Oysa inanç mantıkla olmaz ki. Anneni seversin, neden sevdiğini sorgulamazsın ki! Örtünmenin hak olduğuna iman eden ve ben Müslümanım diyen insan buna teslim olmanın huzurunu nasıl yüreğinde hissediyor biliyor musun?

Din bana bunu neden emrediyor?

Kur’an, kadının örtünmesini, alçak serserilerin şerrinden korumaya yönelik bir zırh gibi tasvir eder, bir iffet sembolü olarak görür, mesture kadını bir hürriyet abidesi olarak görür. 

- İslam dini gibi diğer bütün semavî dinlerin kabul ettiği temel esaslardan biri de insanların ırz, şeref ve haysiyetlerinin dokunulmazlığıdır. Evet, ilahî vahiylerde, insanların dini, canı, aklı, malı, ırzı/namusu/şeref ve haysiyeti koruma altını alınmıştır, bunlara hücum edenleri mertebesine göre cani saymıştır. 

Diğer taraftan, ibadetler ve haramlar tamamıyla Allah’ın iradesine ve isteğine göre belirleniyor. Bunu bizim sorgulama veya itiraz etmeye değil, hikmetini anlamaya çalışmamız icap etmektedir. Şöyle ki;

Şeriatın iki çeşit hükümleri vardır.

1. Taabbudi dediğimiz yani hikmeti bilinmeyen ve tamamıyla Allah’ın emir ve yasağına bakan kurallardır.

2. Makulu'l-mana dediğimiz ilahi emirler veya yasaklarda yatan hikmetlerin araştırılabileceği kısım.

Sizin sorduğunuz soruya bu taraftan da bakalım. Niye sabah namazı dört rekat da on veya yirmi rekat değil? Cevap, Allah emrettiği için. Öğle namazı Allah tarafından on rekat olarak tayin edilmiştir. Bunun hikmetini araştırmak sonuçsuz olacaktır. Çünkü Allah öyle emretmiştir. Ve bunun asıl cevabı budur. Ama bazı şeriat kuralları hikmetle izah edilebilir. Ama hikmetler asıl değildir; asıl olan Allah’ın emri veya yasaklamasıdır.

Mesela, Allah namazı niye emretmiştir?

Buna istediğiniz kadar hatta ciltlerle hikmet ve gaye açısından cevap verilebilir. Niye oruç tutuyoruz, hikmetleri araştırılıp cevap verilebilir. Ama hikmet ve faydalar Allah’ın emri yerine geçemez. Şöyle ki, orucun bir hikmeti insanların aç kalıp, yokluk içerisinde yaşayan insanların halinden anlayıp onlara şefkatle yaklaşmalarını sağlamaktır.

Şimdi birisi bunu esas tutup “ben daha fazla aç kalıp daha fazla şefkat hissim kabarsın ve fakirlere daha fazla yardımda bulunayım” diyebilir. İmsak vakti saat 4.00 olduğu halde, bu adam gece saat 11.00’den oruca niyet edip, fakat akşam vaktine beş dakika kala orucunu açsa, orucu sahih olur mu? Elbette olmaz. Çünkü orucun açılması için belirli bir zaman var ve bu adam daha fazla aç kaldığı halde, oruç tutmuş olmuyor. Yani oruçtan beklenen hikmet daha fazla yerine gelmiş, fakat Allah’ın izin vermediği bir zamanda açtığı için oruç yerine gelmemektedir.

İşte kardeşim İslam'ın tüm emir ve yasaklarına bu şekilde bakmamız gerekir. Yani Allah böyle emretmiş veya böyle yasakladığı için bunu yapıyoruz. Bunun hikmetleri elbette vardır. Ve bu hikmetler elbette araştırılır. Bu da bir ilim ve ibadettir. Ama hikmetler ve faydalar kesinlikle asıl değil, ayrıntıdır.



Bugün örtündüğümde yarın yine açılır mıyım?

Bu korkuyla hiç örtünemeden ölürsen peki ne oalcak. Allahın huzuruna çıkabilir miyim? Ben sana bunu emretmiştim, sende yerine getirmedin dediğinde bahane üretebilir miyim diye soruyor musun arada kendine. Bunca güzel ameli elbette örtünmeyerek çöpe atmıyor, dinden çıkmıyorsun ama günahkar oluyorsun kardeşim. Günah acıdır ama en acısı da günahı hafife almaktır. Şeytanın oyuncağı olmakla eş değer bir vakadır bu.

Örtünmek sadece başımıza geçirdiğimiz bir bezle mi olur?

Hayır, hayır, hayır.. Vallahi billahi hayır. Örtüyü o bez parçası sanan hanım kızlar ayetin şuurunu yitirenlerdir işte. İnstagram sayfaları sevgilileri ile helaliymiş pozları veren, her an ve her saniyelerini paylaşarak insanların hayatlarına meze olan, kıyafetlerinden, inançlarına kadar kir akan “örtülü” kızlarla dolu. Gördükçe içim parçalanıyor. Siz evli misiniz ki bu kadar samimi pozlar veriyorsunuz diyenleri tersliyor, reklam geliri elde ederim düşüncesi ile örtüyü de tesettürü de ayaklar altına alıyorlar. Allah affetsin, azabı ağır olur. Örtü bu değil. Ben bu akdarını yapabiliyorum beni eleştiremezsin sen daha iyi değilsin kafasına bürünüp bonesiz şal takan, youtube kanallarında makyaj videoları yayımlayan, uyarıldıklarında adeta ejderhaya dönüşen hanım kızlarımız! İslamiyet hoşgörü dini eyvallah lakin hoşgörülü olacağım diye Allah’ın emrettiğini inkar edemezsin. Değiştiremezsin! Yumuşatamazsın!

Örtünmekte senin elinde açılmakta. Sen örtünem aşkını içine düşürdükten sonra karar aşamasındayken milyonlarca genç kız örtündü. İslama hakiki örtülü kardeşlerimiz katıldı. İslamiyet daha çok yayıldı. Zinadan, haramdan kurtulan yüzlerce genç doğru yolu buldu. Sen hala kararını veremedin kardeşim. 


PEKİ İSLAM NE KAYBETTİ?

En başta bu vatan için, namusu için, daima dalgalanacak olan Türk Bayrağı için evladını feda eden, yüreği kor asil babalarımızın ve babalık mesuliyetini yerine getiren tüm babaların “Babalar Günü” kutlu olsun!

Tesettürlü bir bayanın sosyal medyada fotoğraf paylaşması, takva açısından uygun değildir. Bunun nedenlerini sıralamadan önce tesettürün gerçek mahiyetinin kavranması gerekir. Tesettür; güzelliği (eşinden başkasına) örtmek, namahrem nazarlardan (bakışlardan) sakınmak ve namusu korumak içindir. Kişi, sosyal medyada kendi fotoğraf(lar)ını paylaştığında tesettüre uygun davranmış olur mu? Maddeler halinde açıklayalım : 

Fotoğraf paylaşmak, tesettürün hikmetlerinden biri olan “namahrem nazarlardan korunma“ya zıt olan bir davranıştır. Her ne kadar tesettürünü tam yerine getirmiş olsa da kişinin yüz güzelliği ve kıyafetleri ile kişi, yabancı erkeklerin -rahatlıkla- dikkatini çekebilir. Ayrıca bu fotoğrafların, çoğunlukla kişinin en güzel ve en alımlı olduğu fotoğraflar olduğunu varsaydığımızda yabancı erkeklerin nazarlarından sakınmaktan ziyade daha çok dikkat çekebilir. Sosyal medyada fotoğraf paylaşmak demek bir manada “insanlara kendini göstermek” demektir, tesettürlü bir bayanın asıl amacı ise “kendini, güzelliğini namahremlere karşı örtmek, korumak ve haya etmek”tir. Bu iki davranışın birbirinden farklı olduğu çok açıktır. Belki akıllara “Ama dışarıda da bu şekilde dolaşıyoruz, o zamanda mı tesettüre uygun davranmamış oluyoruz?” gibi soru gelebilir. Fakat, kişi dışarıda zorunlu bir nedenle bulunuyor (eğitim, iş, vs. gibi), ama sosyal medyada fotoğraf paylaşmak sadece keyfî bir durumdur. Dışarıda ciddi ve tevazu ile mümkün olduğunca bakışlar yerde olacak şekilde hareket edildiği için tesettüre uygun davranılmış oluyor. Bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur : Kadın, örtülmesi gerekli olan bir varlıktır ve evden dışarı çıkınca şeytan gözünü ona diker. Kadının, Allah’a en yakın olduğu yer evinin içidir. Hadisten açıkça anlaşıldığı gibi, kadın örtülmesi gereken bir varlıktır ve mümkün oldukça evden çıkmaması gerekir, sosyal medyada fotoğrafını paylaşan kişi, kendini 7/24 ev sınırlarından dışarı çıkarmış olur ve insanlara fotoğraflarını kopyalama, saklama, sürekli bakma ve farklı amaçlarla kullanma olanağı sağlar. Bu durumlar, kişi açısından tesettürdeki hikmetlere zarar verebilir. “Sebep olan yapan gibidir” sırrınca, erkeklerin harama girmesine sebep olduğu için fotoğraflarını paylaşan kişiyi de günaha sürükler. Allahu Teala, bizleri bu konuda uyarmıştır : Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır.Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter. | Nisa Suresi / 85. Ayet Meali 

Fotoğrafını paylaşan bir bayan, namahrem erkeklerin eline, istediği zaman açıp bakabileceği ve baktıkça günaha gireceği bir fotoğraf vermiş ve buna önayak olduğu için kendi de günaha girmiş olur. Bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem aleyhisselatu vesselam Hz. Ali radıyallahu anh’a şöyle buyurmuştur : Ey Ali! Bakış bakışı izlemesin. İlk bakış sana ait (mübah), sonraki ise sana ait değildir. Kadını dışarıda gördüğünde bir ya da -Allah’tan korkmazsa- iki defa bakabilecek olan erkeklerin, keyfî (zorunluluk olmadan) paylaştığı fotoğraflarına istediği kadar bakabilmesi, Efendimiz’in Hz. Ali’yi uyardığı bakışlara (keyfî bir nedenle) fırsat vermesi nedeniyle paylaşan kişiye de erkek o fotoğraflara baktıkça günah olarak yazılabilir. 

Ayrıca erkeklerin, yaradılışlarından gelen ‘en ufak bir şeyden bile etkilenen’ yapıları var ve bu fotoğraflara bakan erkeklerin çoğu genelde farklı amaçlarla bakarlar. Bunlara delil olarak; “sadece internette” fotoğraflarını görüp etkilenen ve tanışıp evlenen birçok çifti gösterebiliriz. Bir bayan, kendisine pis nazarlarla, şehvetle bakılmasını istemez ve istememelidir. Bu yüzden buna sebep olacak ve karşısındakini günaha ve yanlışa sevk edecek davranışlardan kaçınmalıdır. Bir kadının fotoğraf paylaşmasını ümmet-i Muhammed’in açısından düşündüğümüzde ise, “tesettürlü bir bayanın rahatlıkla fotoğraflarını paylaşması” olayını normalleştirmiş oluyor ve etrafındaki birçok arkadaşının kendisinden cesaret alarak, ya da “O bile paylaşıyor demek ki o kadar da kötü bir şey değil” diye düşünüp onların da fotoğraf paylaşmasına sebep olabilir ve zamanla bu ümmet-i Muhammed’in kadın ve erkeklerine yayılıp (ki şuan öyle) normalleşmesine ve ahlakın zamanla bozulmasına sebep olan bir hareketin piyonu olur. “Benim profilim ve fotoğraflarım sadece arkadaşlarıma açık ve namahrem erkekler ekli değil, o zaman da paylaşmam sakıncalı mı?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Fakat, sosyal medya artık herkesin cep telefonunda ve sürekli açık bir halde, kız arkadaşlarınızın abileri, erkek kardeşleri ya da erkek kuzenleri rahatlıkla arkadaşınızın telefonundan resimlerinizi görebilir ve farklı hislere kapılabilir, hatta otobüste, okulda ya da kalabalık ortamlarda sürekli cep telefonundan girilen sosyal ağlarda sizin fotoğrafınız ekranda gözükebilir. Sosyal medyadan kopyaladığı fotoğraflara (özellikle tesettürlü bayanların fotoğrafları) photoshop uygulayarak farklı ve uygunsuz fotoğraflara dönüştüren ve dinle dalga geçmek ya da cinselliği öne sürmek amacıyla internette yayınlayan birçok insan var ve bunların altına terbiyesizce yorumlar yapanlar var. Fotoğrafları photoshopla uygunsuz hale getirenlerin sayısı oldukça fazla ve hukukî mücadeleler bu kişilere etki etmiyor. Aslında masumane olan bir fotoğrafı paylaşan bir bayanın, bir gün hiç beklemediği bir anda karşısına hiç olmayacak şekilde fotoğrafları çıkabilir, bu uygunsuz fotoğrafları ve yorumları kişinin anne-babası, eşi, çocukları vs. görebilir. Böyle olaylara maruz kalan çok sayıda insan var. Bu nedenle böyle insanlara fırsat vermemek ve böyle bir düzenbazlığın içinde kendinizi bulmamanız için fotoğraflarınızı sosyal medyada paylaşmamalısınız. Belki bu zamanda nefse çok ağır gelse de, herkes en güzel ve alımlı fotoğraflarını paylaşırken ve bu durum artık normalleşmişken, sırf Allah’ın rızasını kazanmak için; O’nun, meleklerine övdüğü bir kulu olabilmek için; nefsi çok istediği halde tesettürüne zarar gelmesin diye fotoğraflarını sosyal mecralarda paylaşmayan kişiye işte Rabbinin müjdeleri : Âhiretteki ücret ve ödül, iman edip haramlardan sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. (Yusuf Suresi / 57. Ayet Meali) Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp, haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah her şeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır. (Hucurât Suresi / 13. Ayet Meali) Allah, Kendisine karşı gelmekten sakınan takvâ ehlini ise, iman ve takvâları sayesinde, o cehennemden kurtarıp muratlarına kavuşturur. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar asla üzülmezler de. (Zümer Suresi / 61. Ayet Meali) Allah,

 tüm ümmet-i Muhammedi takva ehlinden eylesin.. Kusur bizdendir, hakkınızı helal edin.. 

Ebu Ümame radıyallahu anh'ın rivayetine göre: “Resulullah aleyhissalatu vesselam şöyle buyurmuşlardır: "Mü'min, Allah'a takvadan sonra en ziyade saliha bir zevceden hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder. Ona baksa sürur duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi namusu ve hem de adamın malı hususunda hayırhah ve dürüst olur.

Sana milyon kez şükürler olsun Rabbim. O benim dünya nimetim..

2 bacak arasından akacak 2 damla kan mıdır kadını namuslu yapan? Yoksa ruh mudur namusu o bedene sokan? Bir ZAR ile BAKİRE kalır mı sanıyorsunuz o beden? Siz BEKARETİ ne sanıyorsunuz? Asıl Ruhtur insanı ‘orospu’ eden…

Bazı erkekler "hatun dediğin sevişmesini bilecek" deyip evlenecekleri kızın bakire olmasını istiyorlar. Yabancı kızların açık saçık fotoğraflarını paylaşıp "üff bee" yazıp dışarıda öyle giyinen birine orospu gözüyle bakıyorlar. Başkalarının kız kardeşleriyle sorunsuz ilişkiye giriyorlar fakat kendi kız kardeşleri öyle bir şey yapsa kafasına sıkarlar. Uzun etek giyen kızlara kezban diyorlar mini etek giyen kızlara yollu diyorlar. Ne olur ne olmaz lazım olur diye ceplerinde cüzdanlarında prezervatif taşımayı da eksik etmiyorlar ama. Her şeyden önce namus bizim namusumuz. Namus kızların namusu. Ne bizim abilerimizin, ne babamızın, nede ailemizin. Bir erkek bir kızla birlikte olduktan sonra "sahip oldum, patlattım" kelimelerini kullanıyor. Neye sahip oldun sen? Eşya mıyız biz? Torpil mi patlattın? Seks bir erkek için gurur kaynağı olurken, bir kadın için utanç kaynağı oluyor. Demek istediğim şey şu eğer erkekler seksi kendileri için normal görüyorlarsa, yapan kızlara da orospu demeyecekler. Eğer diyeceklerse çok rica ediyorum lütfen işinizi erkek erkeğe yapın. Size helal olsun, aslansınız siz. Kendi aranızda hallediverin.

Kadın yapamaz dediler,
Kadın, kadını sevemez dediler,
Kadın çalışamaz dediler,
Kadın özgür olamaz dediler,
Kadın içinden geldiği gibi davranamaz dediler,
Kadın okuyamaz dediler,
Kadın gezemez dediler,
Kadın anca kocası ile sevişir dediler,
Kadın hizmet yapar dediler,
Kadın çapkın olamaz başka bir şey olur onun adı dediler,
Kadın sadece erkekler için var dediler,
Kadın başı eğik olmalı dediler,
Kadın kahkaha atamaz dediler,
Kadın olmak kirliliktir dediler,
Kadının sadece namusu var dediler,
Kadın namusu için yaşar bu hayatı dediler,
Kadın kocası ile sevişip, hizmet ettiğinde karılık yapmış olur dediler,
Kadın istediğini yapamaz dediler,
Kadın hep yanlış anlaşılır dediler,
Kadın gece vakti yolda olmaz dediler,
Kadın anı yaşayamaz dediler,
Kadının adı çıkar sadece dediler,
Kadın hakkı yok dediler…
Hep dediler dediler en kötüsü de bunu diyen kadınlarda vardı.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü..

Bugünün özel olmasına sebep olan; haklarını savunmak adına yakılarak katledilen 129 kadın işçimizin emekçi kadınlar günü kutlu olsun.
1980 darbesi sonrası devlet tarafından adalet istediği için katledilen Mine Bademci’nin,
Sevgilisi tarafından parçalara ayrılarak katledilen Münevver Karabulut’un,
2,5 yaşında öz babası tarafından oral penetrasyonuna uğrayan o bebeğin,
Geçtiğimiz aylarda Muğla’da tecavüze uğrayıp, boğulup, cesedinin derede bulunduğu 18. yaşındaki Cansu Kaya’nın,
Evine gitmek için bindiği minibüste tecavüze uğrayıp, işkence edilerek öldürülen Özgecan Aslan’ın,
Adana’da abisi tarafından öldürülüp, babası ve annesi tarafından gömülen Hilal Özcan’ın,
Sırf gece evine geç saatte gittiği için tecavüze uğrayan 19 yaşındaki Elif’in,
Kobane’deki çocuklara oyuncak götürecekleri için Suruç’ta devletin yardımıyla katledildiğini bildiğimiz; Ezgi Sadet’in, Polen Ünlü’nün, Büşra Mete’nin, Ferdane Kılıç’ın, Ece Dinç’in, Nazegül Boyraz’ın, Ayda Ezgi Şalcı’nın ve  Dilek Bozkurt’un,
Kocası tarafından balkondan atılarak öldürüldüğü bilinen kuzenimin,
Sur’da, Silopi’de, Cizre’de devlet elinden katledilen yüzlerce masum kadının,
Kayseri’de öğretmeni tarafından tecavüz edilip, kendini silahla öldüren 18 yaşındaki Cansu Kınalı’nın,
10 Ekim Ankara Katliamı’nda devlet elinden öldürülen kadınların,
Kocası tarafından şiddet gördüğü ve fuhuşa zorlandığı için öz savunma hakkını kullanıp kocasını öldüren ve müebbet hapisle yargılanan Çilem Doğan’ın,
Arkadaşlık teklifini kabul etmediği için sinirlenip 21 yaşında ne olduğu belirsiz kişi tarafından katledilen Dilay Gül’ün,
Kendisine tecavüz eden herifin kafasını kesip, köy meydanına atan ve müebbet hapisle yargılanan Nevin Yıldırım’ın,
2000 yılında devlet elinden yapılan, cezaevlerini bombalama ve yakma eyleminde (Hayata Dönüş Operasyonu) hayatını kaybeden Berrin’in, Fidan’ın, Gülser’in, Nilüfer’in, Özlem’in, Seyhan’ın, Sultan’ın, Şefinur’un, Yasemin’in, Yazgülü’nün,
Biri Kütahya biri Trabzon’da yaşayan iki genç kadın kocaları tarafından sürekli şiddet gördükleri gerekçesiyle öz savunma haklarını kullanıp kocalarını bıçaklayan kader ortağı Vildan ve Eda’nın,
Akraba tecavüzüne uğrayıp, ailesi tarafından boğularak öldürülen ve 4 aylık hamile olan Hasret’in,
Ve adını sayamadığım, habersiz olduğum, devlet elinden, kocası tarafından, ailesinin namusu için öldürülen nice kadınlarımızın Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun (!) 

Çünkü siz oğlunuz donla gezerken “Maşallah benim oğluma” deyip kızınızın eteği uçunca ensesine tokat atansınız.
Çünkü siz “pipini göster” deyip oğlunuza para veren, açık kıyafet giyen kızınıza bağıransınız.
Çünkü siz erkeğin sevgilisi olunca “helal olsun” diyen,kızınızın sevgilisi olunca “oruspu mu olacaksın başımıza” diyensiniz.
Çünkü siz kızınızı okumayıp evlendirince “Kocan çalışıp yoruluyor;tabii ki hizmet edeceksin” diyensiniz.
Çünkü siz yiyip içerken kadını hizmetçi gibi çalıştıransınız.
Çünkü siz erkek evlat doğurmayan kadını hor görensiniz.
Çünkü siz tüm mirası erkeğe bırakıp “kadın para işinden anlamaz, koca parasıyla yaşasın” deyip erkeğe muhtaç edensiniz.
Çünkü siz kahkaha atan erkeğe “hayat dolu” kadına “yollu” diyensiniz.
Çünkü siz cinsel ilişkiye giren erkeğe “erkek oldu” deyip kadından"kızlık zarı çarşafı" isteyensiniz.
Çünkü siz dizilerde bile kadın sözüne değer veren erkeğe kılıbık, light deyip espriymiş gibi gülensiniz.
Çünkü siz tecavüzcüsüyle zorla evlendirilip tecavüz edene aşık olan kadını konu alan dizilere reyting rekoru kırdıransınız.
Çünkü siz hayatını yaşamak isteyen erkeğe destek olup “ben evlenmeyeceğim kariyer yapacağım” diyen kadına “otur oturduğun yerde” diyensiniz.
Çünkü siz siyasete, meslek hayatına atılan kadının önüne set çeken küçümseyensiniz.
Siz bu kadınları güvensiz pasif yetiştirdiğiniz için tecavüze tacize uğrayan binlerce kadın sizin gibi erkek zihniyetli polise gidip şikayette bulunmaktan bile korkar oldular, sustular.
Tecavüze uğradıkları adamlarla zorla evlendirilip onların çocuklarını doğurdular, dayanamayıp intihar ettiler veya namusu kirlendi diye katledildiler.
Evet kardeşim siz, hepiniz birer suçlusunuz! Bu sapıklar sizin sayenizde aramızda dolaşıyor. Sizin sığ inançlarınız yüzünden erkekler yüceltiliyor!
Kendi yarattığınız bu iğrençliği kınama hakkını kendinizden bulmadan önce kızla erkek çocuğunuza eşit davranmayı öğrenerek yok etmeye başlayın.
Susmayan, susmayacak olan binlerce kadın var yeryüzünde.
Öğreneceğiz! Her kadın katledildiğinde, her kadın tecavüze uğradığında siz kendinizden utanın. Biz kadın olduğumuz için utanmayacağız.

“Atatürkçülük” yahut “Kemalizm”e tam olarak nasıl bakmalıyız?

Tam olarak şöyle bakmalıyız: 

 1-Eşhedu En Lâ İlahe İllallah Ve Eşhedu Enne Muhammeden Abduhu Ve Resuluhu. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. 

 2-“Atatürk İlke ve İnkılapları” denilen müktesebatı tartışılmaz hakikat ve değişmez hayat nizamı olarak görmek, Kelime-i Şehadet’i reddetmektir. Bir lidere yücelik atfederek onun heykellerini dikmek ve o heykellerin önünde saygı duruşunda bulunmak, Mekke müşriklerinin putperestliğini hatırlatıyor. Mekke müşrikleri Allah’a inanıyorlardı (Abdullah ismi onlarda da vardı), fakat O’nun yeryüzündeki otoritesini tanımıyorlardı. Yeryüzünde rab olarak putları ve onların temsil ettiklerini kabul ediyorlardı. Aynı şey. Mustafa Kemal putlaştırıldı derken mecaz yapmıyoruz. Bayağı putlaştırıldı. Kendisine rağmen değil, bizzat kendi iktidarı döneminde, kendi arzusuyla, bizzat kendi kontrolünde. “Atatürkçülük” yahut “Kemalizm” kesinlikle bir putperestlik projesidir. “Türkler Allah’ı bırakıp Atatürk’e tapsınlar” denilerek yola çıkılmıştır. “Ne mutlu Türküm diyene” şiarı, “Elhamdülillah Müslümanım”a alternatif niyetiyle yükseltilmiştir. 5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Peçesini atan Türkiye” başlıklı bir haber: “Atatürk yarım bir ilahtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir Devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir. Ne Mussolini’nin, ne Hitler’in, ne de Lenin’in anıtları onunkilerle ölçülemez.” 4 Ocak 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Aka Gündüz imzalı bir şiir müsveddesi: “Atatürk’ün tapkınıyız. Herşey (O)’dur. Her yerde (O) var…” Kemalettin Kamu’nun hezeyanı: “Ne örümcek ne yosun / Ne mucize ne füsun / Kâbe Arabın olsun / Bize Çankaya yeter.” Yusuf Ziya Ortaç’ın Mustafa Kemal tasavvuru: “Yoktan var ediyor Tanrı gibi her şeyi.” Behçet Kemal Çağlar’ın “Bizim Mevlut” saçmalığı: “Gök kubbenin altında birden dize gelerek / Gel ey 19 Mayıs, eşsiz sabah, merhaba! / Ey Samsun’da karaya çıkan ilah, merhaba!…” Beterin beteri var. Bu da Betin’den: “Atatürk ekber! Atatürk ekber! Ancak O var: Atatürk!” Yaşar Nabi’nin ‘sanayi dini’ beyannamsi: “Motorların şarkısı olsun yeni bestemiz, / Yeni din ezanları minareler yerine / Bulutları püskürten bacalardan okunsun… / Ceddimiz nasıl önce tapardıysa ateşe / Öyle Cunhuriyetle doldurduk kalbimizi.” Mustafa Kemal’in resimlerini her yere asmak, büstlerini her yere koymak, heykellerini her yere dikmek, ismini her yere vermek, mezarındaki deftere ona hitaben bir şeyler yazmak, kendisine mütemadiyen bağlılık bildirmek, “Ulu Önder” ve “Ebedî Şef” diye konuşmak, yukarıdaki iğrenç metinlerle beraber düşünülmeli ve bütün bunların “yeni din” projesine ait unsurlar olduğu idrak edilmeli. 

3-Çelişkilerin bini bir para: Mustafa Kemal “Cumhuriyetçiyiz” dedi ve fakat cumhura korkunç ıstıraplar çektiren bir diktatörlük kurdu. “Halkçıyız” dedi ve fakat halkı memurlara, bürokratlara, sermayedarlara ezdirdi. “Fikri hür, vicdanı hür” nesiller yetiştirmekten bahsetti ve fakat fikirlere ve vicdanlara zincir vurmaya çalıştı. Kendisi gibi düşünüp inanmayan ve bunu izhar eden kimseler polis ve askerleri tarafından derdest edildi, işkenceden geçirildi, zindana atıldı, sürgüne gönderildi, yoksulluğa terk edildi veya öldürüldü. Ele güne karşı demokrat görünmeye yeltendiği olduysa da tek parti despotluğuna bir türlü kıyamadı. Siyasi rakiplerini ve potansiyel rakip olarak gördüklerini acımasızca tasfiye etti. Kendisini omuzlarında yükselten silah arkadaşlarına bile kıyabildi. Ardından gelenler ABD ile Sovyetler arasındaki Soğuk Savaş’ın gereği olarak çok partili sisteme geçtiler ve fakat her partinin “Atatürk”e bağlı kalmayı taahhüt etmesini şart koştular. Çok partinin neticede tek parti (CHP) olması ve “Atatürk’ün çizdiği yol”dan sapmaması için gerekli yasal ve askerî tedbirleri aldılar. “Atatürkçü değil” diye partiler kapattılar, “irticaı hortlattı” diye hükümetler devirdiler, halkın seçtiği bir başbakanı ve iki bakanını asmaktan bile çekinmediler. 

 4-CHP’li despotlar Mustafa Kemal’e “Atatürk” ismini verdiler diye biz kendisini bu isimle anmak zorunda değiliz. “Atatürk” demek Türk’ün atası demek. O ismi cân-ı gönülden telaffuz eden bir Türk, cumhuriyetin ilanını Türk tarihinin miladı olarak kabul etmiş olur. Türk’ün varlığını “Atatürk İlke ve İnkılapları” denilen müktesebatla kaim olarak gördüğünü ifade etmiş olur. İslami geçmişten kopmakta bir mahzur görmediğini beyan etmiş olur. Nitekim kendilerini “Atatürkçü” yahut “Kemalist” olarak tanımlayanlar genellikle cumhuriyet öncesini reddeder, ondan tiksintiyle bahseder, İslamiyet’le şu veya bu sorunlarını faş etmekten de geri durmazlar. İslamiyet’le sorunlu olmak işin tabiatında var. 

 5-Mustafa Kemal, İslamiyet’le çözemediği sorunları olan bir Frenk mukalliti (Batı taklitçisi) idi. Kurduğu devlet de öyle oldu. “Milli Mücadele” yahut “Kurtuluş Savaşı” diye anılan süreçte İslam’a iltifat ediyor gibi görünmesi tamamen takiye idi. Şartlar müsait hale geldiğinde vahye / Kur’an’a karşı tavrını açıkça ortaya koydu. Meselâ, bir konuşmasında, kurduğu devlet düzenini anlatırken, “Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” dedi. Bakara suresinde geçen “Onlar ki Gaib’e inanırlar…” ifadesine atıfta bulunarak siyasi ve içtimai yapının İslamî geçmişine sünger çektiklerini ifade etti. Kazım Karabekir Paşa’nın anılarından öğreniyoruz ki daha cumhuriyetin ilanından bile önce başlamıştı din aleyhinde konuşmaya. Arkadaşlarıyla baş başayken şöyle cümleler kurarmış mesela: “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!” “Arapoğlunun yavelerini (uydurmalarını) Türkoğullarına öğretmek için Kur’anı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakda devam etmesinler!” “Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız.” Kurduğu devletin okullarında okutulan “Medeni Bilgiler” kitabı vasıtasıyla, yeni nesillerin İslam’dan uzak durmalarını sağlamaya çalıştı. Kendi el yazısıyla yazıp o kitaba koydurduğu cümlelerden bazıları şöyle: “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. (Bu din) Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu… Türk milletini, Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlarını, benliğini unutturacak, Allah’la mutevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular.” 

 6-Yukarıdaki cümlelerinden anlaşılacağı üzere, Mustafa Kemal, Müslümanlığın Türklere yakışmadığını düşünüyordu. Müslümanlıkla değil İslam öncesi Türk uygarlığı (veya “7000 yıldır Türk” dediği Anadolu’daki Etilerin, Sümerlerin uygarlıkları) ile iftihar edilmesini istiyordu. Zaten Müslüman bir halkı “ümmetten ulusa” taşımayı gaye edinmişseniz, o halkın İslam öncesi uygarlığına vurgu yapmanız, o halkı o uygarlıkla iftihar eder hale getirmeye çalışmanız gerekir. “Atatürk Milliyetçiliği ırk esasına dayanmaz” denilip durulur, fakat Mustafa Kemal’in “asil kan” retoriğine ırkçılıktan başka bir izah getirmek mümkün olmasa gerek. Hele, kafatası incelemelerine itibar ettiği de biliniyorsa… 

 7-Mondros Mütarekesi ve Sevr kâbusundan mütevellit yenilgi psikolojisi ağır basmasaydı veya 1919-1923 yıllarındaki bazı hadiseler farklı cereyan etseydi, Mustafa Kemal takiyeyi sürdürebilir, “Atatürk” olma hevesini bastırıp bir İslam kahramanı gibi görünmeye devam edebilir, halifenin sadrazamı veya İslami bir cumhuriyetin reisi olabilirdi. Batı’yla baş etmenin asla mümkün olamayacağı kanaati 1921’den itibaren görüştüğü işgalci İngiliz yetkililerinin konuşmalarından çıkardığı sonuçlar (mesela bazı şartlar altında “bağımsız” bir Türk devletine izin verilebileceği intibaı) ile birleşince, türlü çeşit manevralarla astığım astık kestiğim kestik diyebileceği bir otorite de kazanınca, “ümmetten ulusa” giden ve zaten kendi meşrebine de uygun olan yolu tercih etti. 

 8-Kemalist literatürde şöyle bir cümle geçer: “Batılı gibi olmalıyız ki Batı bizi kendinden sayıp sömürülecek bir ülke gözüyle bakmasın.” Bunu İsmet Paşa’nın bir tesbitiyle biraz açalım: İsmet Paşa, Hıristiyan Macarların ve Bulgarların bizimle aynı safta İtilaf Devletleri’ne karşı harp etmelerine rağmen işgale uğramadıklarına dikkat çekiyor ve bize istiklal verilmemesinin İslam olduğumuzdan ileri geldiğini belirterek “bugün kendi kuvvetlerimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslam kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin de daime tehlikede kalacağını” söylüyordu. Mustafa Kemal de İngilizlerle ilk temaslarından sonra Enver Paşa’ya yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “İngilizlerle anlaştığımız takdirde İslam dünyasının hiçbir yerinde İngilizler aleyhinde tezviratta bulunmayacağınızı taahhüt edin.” Bu cümle, kurulacak olan yeni devletin psikolojik sınırlarını da ortaya koyuyordu: İslam dünyası ile ilgili davalardan vazgeçilecek, dünya sisteminin lortları zinhar rahatsız edilmeyecek, ne surette olursa olsun onların yoluna çıkılmayacak ve bu sayede cumhuriyet payidar olacak! Nitekim Mustafa Kemal diyordu ki: “Biz panislamizm yapmadık; belki yapıyoruz, yapacağız dedik, düşmanlar da yaptırmamak için bir an evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık; yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik ve yine öldürelim dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa, hadd-i tabiîye, hadd-i meşrûa rücû edelim. Haddimizi bilelim.” Binaenaleyh, “Kemalist” rejimi benimsediğimiz anda emperyalistler tarafından haddimizin bildirildiğini kabul ve onların tayin ettiği haddi aşmayacağımızı taahhüt etmiş oluruz. “Atatürkçülük” yahut “Kemalizm”in anti emperyalistliği yalandır. 

 9-Mustafa Kemal’in ‘anti’liği her şeyden evvel İslami müktesebata idi. Mukaddes bir mirasmış gibi takdim edilen “ilke ve inkılaplar”ının hülasası milletin İslami kimliğini bütün itikadi, fikrî, ilmî, edebî ve de şeklî özellikleriyle ‘tedavülden kaldırmak’, en azından mümkün mertebe tahrip etmektir. “Atatürkçülük” denilen şeyi imal edenlerin nihai gayesi de Allah inancının yerine “Ulu Önder” yahut “Ebedî Şef” kültünü koymaktı. 

10-“Ümmetten ulusa” geçiş Anadolu’yu Frenklerin askerî işgalinden -ama sadece askeri işgalinden- kurtardıysa da, memleketi selamete çıkarmadı. Bilakis, Kemalist rejimin acayiplikleri, meselâ “İslam Milleti” anlayışını terk edip farklı ırklardan Müslümanların hepsini “Türküm” demeye zorlamak ve üstelik Türklüğü İslam’dan soyutlamaya çalışmak, memleketi trajediden trajediye sürükledi. Türkiye Cumhuriyeti’nin en trajik sayfalarını bizzat Mustafa Kemal yazdı ve bizzat yazmadıklarına da ilham kaynağı oldu. Şeyh Said liderliğindeki İslami içerikli Kürt ayaklanması ile Dersim İsyanı’nı kaçınılmaz kılan zulümler, o ayaklanmaları bastırmak adına çoluk-çocuğun dahî hunharca katliamdan geçirilmesi, Mustafa Kemal’in otoritesi altında gerçekleşmiştir. PKK’yı doğuran şartlar (akıl almaz zulümler) ve 30 yıldır neredeyse hiç durmadan akan kan da “Atatürkçü” yahut “Kemalist” taassuptan kaynaklanıyor. Bugün Kürt Meselesi’nin çözülebileceğine dair bir umut doğduysa, o taassubun yavaş yavaş terk edilmesi sayesindedir. 

 11-Cumhuriyet tarihi boyunca dünya siyasetinde neredeyse hiç esamemizin okunmamasının sebebi de “Atatürkçülük” yahut “Kemalizm”den başka bir şey değil. “Cumhuriyet İdeolojisi”nin temelindeki aşağılık kompleksini, ümmet düşmanlığını, “Batı her şeye kadirdir, onunla başedilemez” anlayışını aşmaya başladığımız içindir ki şu son birkaç yıldır dünya siyaset sahnesinde ciddi bir varlık gösterebiliyoruz. 

12-En önemlisi: Batı’nın şerrinden korunabilmek için Batılı olma saçmalığında en ‘veciz’ ifadesini bulan acayip ‘mefkûre’nin ‘şizofrenliği’ ve Batılaşma devrimini kutsarken aynı zamanda antiemperyalistlik taslayan “Atatürkçü” yahut “Kemalist” çevrelerin muztarip olduğu inanılmaz kafa karışıklığı zaman içinde maalesef toplumun hatırı sayılır bir kısmına da sirayet etti. Tabir caizse ‘biraz mümin biraz münafık ve müşrik, biraz yerli biraz yabancı, biraz ümmetçi biraz Arap yahut Kürt düşmanı (duruma göre Türk düşmanı), biraz delikanlı biraz kaypak, biraz güzel biraz çirkin’ kalabalıklar oluştu. Toplumsal bir şizofreniye yol açtı “cumhuriyet ideolojisi”. 

 13-Mezkûr ideoloji hakikatsizliktir ve kalplerin süruruna, toplumsal barış ve huzura manidir. Uluslararası nüfuza ve genel olarak terakkiye de manidir. Düşmanın elinden zor kurtulmayı destanlaştıran (üstelik o sürecin hikâyesini binbir yalanla tahrif edip bütün şan ve şerefi Mustafa Kemal’in hanesine yazan, onca kahramanı bozuk para gibi harcayan) ve geri çekilebileceğimiz son noktaya kadar geri çekilmeyi idealleştirerek bunu ulaşabileceğimiz en uzak hedef gibi gösteren bir ‘resmi ideoloji’den kimseye hayır yok. 

 14-Hülasa, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu rejimde vahyin inkârı var, Batı karşısında ‘haddini bilmek’ var, düşmanla özdeşleşmek var, kişi kültü var, despotluk var, diktatörlük var, ırkçılık var, katliamcılık var. Kendilerine “Atatürkçü” yahut “Kemalist” diyenler bunları ya tasvip ediyorlar veya şartlar değiştiği için bunları tevil etmeye çalışıyorlar. Tevil etmek için istedikleri kadar uğraşsınlar, “cumhuriyetin kuruluş ideolojisi”ni ve o “ideoloji”nin tatbikatını asla aklayamazlar. 

 15-Dileyen kendi evinin duvarlarına Mustafa Kemal’in resmini asabilir, kendi odasına büstünü koyabilir, kendi bahçesine heykelini dikebilir ve isterse Mustafa Kemal’e tapabilir; fakat “Atatürkçülük” yahut “Kemalizm”i herkese zorla kabul ettirme gayretine daha fazla tahammül etmek mümkün değil. “Atatürkçülük” yahut “Kemalizm” resmi ideoloji olmaktan çıkarılmalı (ortalık yerdeki heykeller filan da kaldırılmalı) ve hatta bu ideolojinin yol açtığı tahribat için halktan resmen özür dilenmeli. 

 16-“Atatürkçü” yahut “Kemalist” olmak şöyle dursun, formalite icabı ve inanmayarak da olsa öyle görünmekten, yukarıda anlattığımız fenalıklar yokmuş gibi davranmaktan Allah’a sığınmak lazım. 

 17-Son söz, ilk söz: La İlahe İllallah, Muhammed Resulullah. 

 Hakan Albayrak

Diriliş Postası