naklen

“Semtler de eskiyor hızla, mevsimlik giysiler gibi, 
naklen yayınlar, anında yitiriyor tazeliğini, 
sayısal ve ‘android’ arkadaşlıklarsa zaten 
üflesen dökülüyor, güve kanatları gibi… 

Ve bir yerlerde bir şeyler için yapılan o tenha toplantılar, 
o sorulamayan hesaplar için çarpılan eğrilmiş cetveller, 
zavallı köşemenler, hepsi ne çok şey bildiğini sanıyor! 

Üstümüz açılmış sanki, 
– Ne desem? – 
galiba üşüyoruz. 

Şiirsiz.” 

_Ferruh Tunç, Galiba Üşüyoruz 
_Görsel: Francis O'Toole 

KUBAAAAT GENE GEL OGLUM!

Perihan Teyze (Melis’in babaannesi) ile pencerelerimiz karşılıklı. Dolayısıyla birbirimizin hayatına naklen şahit oluyoruz ve ben onun hayatına çok imreniyorum. Bir kadın düşünün ki balkondan aşağı saklambaç oynuyor. Baya, bahçede bebeler saklanıyor, Perihan Teyze balkondan aşağı “Cansuuu gördüm seni ağacın arkasındasın çık bakalıııııım” diye sesleniyor. Değil Cansu’nun ağacın arkasında olmasını, mahalleye dair her türlü bilgiyi Perihan Teyze’den öğrenebiliyorum oturduğum yerden. Perihan Teyze balkondan aşağı konuşmaya başlayınca kulak kabartıyorum, kim evinde tadilat yaptırıyor, kim tatilden dönmüş her şeyi öğreniyorum.

Ama bi’ gün abi, gündüz vakti böyle ben de uyumaya karar vermişim sanırım ortam baya sessiz ve yataktayım, Perihan Teyze’nin “Kubaaaaat gene gel oğlum” diye bağırdığını işittim. Şimdi, kaç kişinin ismi Kubat olabilir ki? “Kubat.. Kubat.. Kubat?” diye düşündükten hemen sonra heyecanla yataktan kalktım ve odamın camını açtım, bir baktım aşağıda bildiğimiz Halkalı Şeker Kubat, Perihan Teyze’ye el sallıyor. Ben de elim pencerenin kulbunda kalakalmışım öyle, içimden “ya bu sahneyi Perihan Teyze’den başka kim yaşayabilir ve yaşatabilir, kim yani, kim” diye düşünüyorum. O sırada Perihan Teyze beni fark ediyor, bana el sallıyor. Bu sefer Kubat, “bu kadın nereye el sallıyor” diye bana bakıyor, o da bana el sallıyor. “Durduk yere camdan aşağı Kubat’a el sallamak” gibi bir anı edinip pencereyi kapatıyorum. Ama hani “ne yaşadım lan ben az önce” ifadesi var suratımda. Haberim de yok ki meğer Kubat o binadan kız almış, karısı o binada oturuyormuş. Bu bilgiye sahip olmayınca pencerenin aşağısında Kubat görmek çok enteresan bir tecrübe şocuklar, gerçekten! =D

Neyse, aynı senenin kışı sanırım. Melis erasmus nedeniyle Almanya’da, Perihan Teyze’yle asansörde karşılaşıyoruz. Gözleri buğulanıyor, “ayyy Selcan, Melis’e sarılamıyorum baari sana sarılayım” diyor ve sarılıveriyor bana. 8 kat boyunca abi. 8. kattan zemin kata kadar sarılıyor bana, benimse aklıma “Kubaaaat gene gel oğlum” cümlesi geliyor. Kaçsan kaçamazsın kıç kadar asansör, kadın duygulanmış neredeyse ağlayacak, yarılsan yarılamazsın ne biçim ayıp, benim ruhum kas yaptı o gün. Konuya ve ortama odaklanmaya çalışıyorum, aklıma “14 Kubat” geliyor bu sefer yine… Ruhum kuvvetlendi, ruhum yeşil bir dev oldu orda o gün, yemin ederim. Öldürmeyen acı güçlendirdi ve ben o asansörde kahkaha atmadan dimdik durup Perihan Teyze’yi avutabildim! Yüksek ihtimalle “ne duygulu kız, Melis’i ne kadar çok seviyor onun da gözleri yaşardı bak” diye düşünmüştür, halbuki gülmemek için kendini sıkmanın yaşları onlar!

Ancak şu konuda çok takdir ediyorum kendisini; Melis’e hep diyormuş ki “yazık Selcan sabahlara kadar çalışıyor, odasının ışığı hep açık hep kıyamam.”

Mahallenin en bilinçli teyzesi abi.

Diğer teyzeler sabah namazına kalktığımı sanıyor. 7. kattaki bir altın gününde adım geçmiş “para ile imanın kimde olduğu belli olmuyor işte” başlığı altında. Bozmuyorum ben de. Geçen sırf bu yüzden Sadiye Teyze’ye (altın gününün sahibi) “hamdolsun, Allah iyilik versin, çok şükür” dedim. Saygı görüyorum teyzelerden. Allah’ın imanlı mümin kulu sanıyorlar beni, arkamdan dedikodu yapmaya yeltenemezler!

Umarım Perihan Teyze sağda solda “Selcan sabahlara kadar çeviri yapıyor” demiyordur, saygınlığımı yitirmek istemiyorum çünkü.

Olum bizim mahalle çok güzel lan!

▶Ebû Hureyre (ra)‘dan naklen rivayetle;

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu;

Cehennem, dedi ki:

- Rabbim! Bir kısmım bir kısmımı yedi. Bana izin ver de bir nefes alayım!

Bunun üzerine Allah ona iki nefes için izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın alır.

İşte mâruz kaldığınız soğuk, yâhud zemherir cehennemin nefesîndendir. Mâruz kaldığınız sıcak yahut harûr da cehennemin nefesîndendir.

Muslim, Mesâcid, bab 32, hadis no : 187

anonymous asked:

yemin etmiştim yemini mi tövbemi bozdum aynı günahı bi daha yaptım napacam ben? Nolur yardım et dua buyur

Ebû Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm Rabbinden naklen buyurdular ki:

“Bir kul günah işledi ve ‘Yâ Rabbi, günahımı affet!’ dedi.
Hak Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır’ buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, günahımı affet!’ dedi.
Allah Teâlâ da, 'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.’ buyurdu.
Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve 'Ey Rabbim, beni affeyle!’ dedi.
Allah Teâlâ da, 'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim.’ buyurdu."2

Büyük hadis âlimi İmam Nevevî, bu hadisten şu hükmü çıkarır:

"Günahlar yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tövbe etse, tövbesi makbuldür. Veya bütün günahlar için bir tek tövbe etse bile, yine tövbesi sahihtir.”

Yani tekrardan samimi bir şekilde tövbe etmelisin. Allah affedicidir bunu unutmayalım.

Meslek Sahibi 6 Hanım Sahabi

1. İslam'ın İlk Öğretmenlerinden; Hz. Ümmü Şerik

Allah’a celle celaluhu ve Rasulüne sallallahu aleyhi ve sellem iman etmenin ve teslimiyetinin mükafatını daha hayatta iken gören bahtiyar bir hanım sahabi. Mekke müşriklerinin işkencelerine rağmen imanından taviz vermeyen, açlığa ve susuzluğa katlanan bir kahraman hanım.
Hz. Ümmü Şerik; Kureyş kadınlarının evlerine sık sık ziyaretler yapar ve onları İslam’a davet ederdi. İslam’ı hanımlar arasında anlatmayı kendine vazife bilmişti. İnsanların şirk bataklığından kurtulup, hak yola gelmesinden büyük zevk duyardı. Bir insanın karanlıktan çıkıp, cehaletten kurtularak hidayete kavuşmasını, putları bırakıp Allah’a celle celaluhu yönelmesini ve Kur’an’la buluşmasını; dünya ve içindekilerin kendisine verilmesinden daha hayırlı görürdü. Allah celle celaluhu, ondan razı olsun.

2. İslam'ın İlk Tebliğcilerinden; Hz. Rubeyyi Binti Muavviz

Hz. Rubeyyi Binti Muavviz, ilmi ve siyasi toplantılara katılan hanım sahabelerden…
Medine’de İslam’ın yayılmasına, bilgisiyle ve görgüsüyle hizmet eden bir hanımefendi. Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in evine gelip istirahat ettiği bir bahtiyar hanım.
Hz. Rubeyyi Hatun her hareketinde, her sözünde rıza-yı İlahi’ye ters düşecek bir şey yapmaktan Allah’a (celle celaluhu) sığınıyor, daima istiğfar ediyor, istiğfarının bile istiğfara ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. En büyük arzusu ilimdi.
Hz. Rubeyyi binti Muavviz, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den çok hadis öğrenmişti. Abdest ile ilgili hadis ondan naklen gelmiştir. Ayrıca bir gün, Muhammed İbni Ammar, Hz. Rubeyyi binti Muavvizden Rasuli Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in şekil ve şemailini sordu. Bu soru karşısında duygulanan Hz. Rubeyyi, Allah celle celaluhu ondan razı olsun, kalbinde coşup taşan sevgiyi şöyle dile getirdi :
“Ey oğul! Eğer sen, Onu görseydin güneş doğuyor zannederdin.

3. İslam'ın İlk Hanım Hatibi; Hz. Esma Binti Yezid

Ensar hanımlarından Hz. Esma binti Yezid, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna gelerek müşkilleri rahatlıkla arz edebilen, açık sözlü, konuşması düzgün ve cömert bir hanım sahabi. Rasulullah aleyhissalatu vesselam’a devamlı hizmet etmek ve ikramda bulunmak isterdi.

Hz. Esma binti Yezid, hanım sahabeler arasında açık sözlülüğü ve düzgün konuşmasıyla tanınıyordu. Medineli hanımlar Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e bir şey soracakları zaman, onu temsilci olarak gönderirlerdi. Bir gün zihinlerini meşgul eden bazı konuları öğrenmek üzere, onu temsilci seçtiler ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sormasını rica ettiler. O da bu maksatla, ashabının arasında bulunduğu bir sırada Rasulullah aleyhissalatu vesselam’ın huzuruna vardı ve şöyle arz etti :

“Anam, babam sana feda olsun; ben kadınların bir elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Canım size feda olsun, doğu veya batıda bulunup da benim huzurunuza neden vardığımı duyan her kadın mutlaka benimle aynı şeyleri paylaşacaktır. Arzım şudur ki :

Allah, Seni hak olarak bütün erkek ve kadınlara göndermiştir. Ve biz Sana ve Seni gönderen Rabb’ine iman etmiş bulunuyoruz. Biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlatlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme ve hepsinden de önemlisi Allah yolunda cihad etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Sonra hacca, umreye veya sınırları korumaya çıktığınızda, elbiselerinizi dokuyan ve çocuklarınızı eğiten yine bizleriz. O halde ey Allah’ın Resulü, sevap ve mükafat açısından sizinle bir ortaklığımız var mı?”

Allah Resulü aleyhissalatu vesselam, Hz. Esma’nın bu sözlerini dikkatle dinledi. Fikirlerini ifade konusundaki zekasını, açık sözlülüğünü takdir etti ve ardından yüzünü ashabına çevirerek şöyle buyurdu :

“Acaba bu kadının dini meselelerinden bu şekilde sorması gibi güzel bir konuşma dinlediniz mi?”

Sahabe de : “Ya Rasulallah, dediler biz bir kadının böyle konuşabileceğini sanmazdık.”

Sonra Allah Resulü aleyhissalatu vesselam kadına dönerek şöyle buyurdu :

“Ey kadın, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki, sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve onu hoşnut etmeye çalışır ve ona itaat etmeye çalışırsa, erkeklerin alacağı o kadar sevabın hepsi ona da verilecektir.”(Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI, 421; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IV, 305)

Hz. Esma binti Yezid, bu olaydan sonra “Hatibetü’n-Nisa” lakabıyla anıldı. Ayrıca Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den 81 tane hadis-i şerif rivayet etmiştir. Hz. Esma binti Yezid; kuvvetli zekası ve veciz konuşmasının yanında, cesaret ve şecaati ile de tanınan bir hanım sahabiydi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in övgüsüne mazhar olmuş, ilim öğrenmedeki gayreti ile bizlere daima örnek olması gereken yıldızlardan biri olmuştur. Allah celle celaluhu, ondan razı olsun.

4. İslam'ın İlk Şairi; Hz. Hansa

Hz. Hansa’nın asıl ismi “Tümadâr” idi. Zekası, dirayeti, düşünce sahibi olması ve güzelliği nedeniyle kendisine “Hansa” lakabı verildi. Hz. Hansa, kabilesinden bazı kimseler ile Medine’ye gelerek Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda müslüman olmuş ve sahabilik şerefini kazanmıştı.

Benî Esed kabilesiyle yapılan savaşta, Hz. Hansa Hatun iki kardeşini yitirmişti. Onlar için söylediği mersiyelerden sonra şair olarak bilinmeye başladı. Bütün şiir şekillerini bilir ve her şekilde de şiir okurdu. Bütün Arap uleması, onun zamanında ve sonrasında kadınlar arasında onun ayarında bir şair gelmediği konusunda ittifak etmişlerdi.

Hz. Hansa’nın yeteneklerini yakından bilen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, yazdığı şiirleri huzurunda okumasını kendisinden rica etmiş, takdir ve beğenisini sözleriyle belirtmişti. Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) halifeliği sırasında, hicretin on altıncı yılında meydana gelen Kadisiye Savaşı’na dört oğlu ile birlikte katılmış, savaştan bir gün önce onlara öğüt vererek, onları savaşa girmeye teşvik etmiştir. Dört oğlu da şehit olunca;
“Onlara şehitliği nasip ederek bana şeref kazandıran Allah’a celle celaluhu şükürler olsun. Allah’tan rahmetinin gölgesinde onlarla beraber olmayı ümit ediyorum.”
diyerek Allah’a ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e olan bağlılığını göstermiştir. Allah celle celaluhu, ondan razı olsun.

5. İslam'ın İlk Tabibi; Hz. Şifa Binti Abdullah

Hz. Şifa Hatun, hicretten önce İslam ile şereflenen hanım sahabelerden. Cahiliye döneminde de insanlara hizmet etmeyi seven, akıllı, zeki ve fazilet sahibi bir hanım. Araplar arasında yazı yazmanın az olduğu bir dönemde Arapça yazı yazan bir hanım.

Cahiliye devrinde siyircik denen, vücutta çıkan kabarcıkların, ateşli ve bulaşıcı bir nevi sivilcelerin iyileşmesi için dua okurmuş. Allah celle celaluhu da şifasını verirmiş. Onun evi, bu hastalığa tutulanların ocağı haline gelmiş. Hatta İslam ile şereflendikten sonra, bu iş için izin istemek üzere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna varmış. Hz. Hafsa da yanındaymış. Bu durumu Peygamber Efendimiz’e bahsetmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu hizmette devam etmesini, yazı yazmayı öğrettiği gibi bu duayı da Hz. Hafsa validemize öğretmesini istemiş.

Hz. Şifa Hatun görüşlerinden faydalanılan, bilgili, görgülü ve hürmete layık bir hanımmış. Hz. Ömer radıyallahu anh, onun zeki ve fazilet sahibi bir hanım olduğunu bildiğinden, herhangi bir görüş alma konusunda onu tercih edermiş. Allah celle celaluhu, onlardan razı olsun.

6. İslam'ın İlk Hanım Hekimi; Hz. Rufeyde

Eslem kabilesinden zekası ve gayretiyle dikkat çeken biriydi. Bütün insanlık tarihinde eğitim görmüş, tüm hemşirelerin okulları olan Seyyar Sahra Hastanesi’ni kuran ilk kişiydi, Ensarlı Hz. Rufeyde.

O da İslam Peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem gelmeden önce, diğerleri gibi puta tapanlardan idi. Hz. Rufeyde’nin eşi Abdullat ise, geçimini hurma satarak sağlayan biriydi. Bir gün hurma satmak için Mekke’ye gittiğinde Mekke halkının sokaklarda, pazarlarda yeni bir din ve yeni bir peygamberden bahsettiklerini gördü. Geri döndüğünde bu yeni dinden eşi Hz. Rufeyde’ye de bahsetti. Hz. Rufeyde, kendi inançlarına ters düşen bu dine önce tepki gösterse de sonradan kalbi yumuşamıştır. Bu din hakkında daha fazla bilgi almak için Yesrib pazarına Hz. Mus’ab bin Umeyr’in radıyallahu anh yanına gittiler. Hz. Mus’ab bin Umeyr radıyallahu anh, Hz. Rufeyde ve eşine İslam’ın güzelliklerinden bahsetmeye başladı. Hz. Rufeyde, bu yeni dinin emrettiklerini duydukça kalbi daha çok yumuşamıştı. Hz. Rufeyde, Hz. Mus’ab’a şu soruyu yöneltti :
“İslam’da bizim tıp ve tedaviyle uğraşmamız uygun mudur?” dedi. Hz. Mus’ab, Hz. Rufeyde’nin sorusuna karşılık şu cevabı verdi :
“Bu en yüce, en soylu ve insanlara en faydalı meslek ve görevdir. İslam, bu soylu ve şerefli mesleği hurafelerden ve batıl olan şeylerden arındırmak için gelmiştir.” dedi. Hz. Rufeyde’nin, Hz. Mus’ab’dan aldığı cevaplar kalbini teskin etmiş ve şehadet getirerek Müslüman olmuştur. Hz. Rufeyde, kendini baba mesleği olan sağlık mesleğine (tıbba) adadı, hasta olan müslümanları tedavi etmekle uğraşırdı. Bu sebeple Rasulullah aleyhissalatu vesselam’ın mescidinin yanına hastalara bakmak için bir çadır kuruldu.

Hz. Rufeyde; Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara yardım ve tedavi için katıldı. Savaşlarda yaptığı büyük hizmetlerin yanında hanım sahabelere de ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdı. Hz. Rufeyde’nin cihadı, ilk yardım ve tedaviyle kalmamıştı. Onun geniş sosyal faaliyetleri de vardı. Hz. Rufeyde; gerek fakir, gerek yetim, gerek çalışamayacak şekilde olan bütün muhtaçların hizmetine kendini adamıştı. Allah celle celaluhu, ondan razı olsun.

Kaynak ; Suffagah

Selamun Aleyküm, bu gece teravih yok diye üzülmeyelim inşaallah. 👳🏽

Rabi'ibni Haysem(radiyallahu anh) Abdullah ibni Mes'ud (radiyallahu anh)ın şöyle anlattığı rivayet etmiştir:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki Cebrail(Aleyhisselam) bana İsrafil (Aleyhisselam)dan o da Aziz ve Celil olan Rabbinden naklen şöyle haber verdi:

‘Her kim Ramazan Bayramı gecesi 10 rekat namaz kılar. Her rekatta bir Fatiha ve 11 İhlas suresi okur, rükusunda ve secdesinde de 10 kere:

Subhanallahi velhamdulillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber.’ (Allah-u Tealayı tesbih eder ve O'na hamd ederim. Allah-u Teala'dan başka hiçbir ilah yoktur. Allah-u Teala her şeyden büyüktür.) diye zikreder namazı bitirince yüz kere;

Estağfirullah. (Allah-u Tealadan bağışlanma talep ediyorum.) dedikten sonra secdeye kapanır ve secdede:

Arapçası fotografta;

(Ey gerçek hayat sahibi! Ey her şeyi hakkıyla yöneten! Ey celal ve ikram sahibi! Ey dünya ve ahiretin Rahmanı ve Rahimi! Ey acıyanların en merhametlisi! Ey önceki ve sonrakilerin ilahı! Günahlarımı bağışla, orucumu ve namazımı kabul eyle.)

diye dua ederse

beni hak peygamber olarak gönderen Zat'a kadem ederim ki, bu kişi secdeden başını kaldırmadan önce Allah-u Teala onu bağışlar, bütün insanların günahlarından daha büyük günahlar yapmış olsa bile ona ceza vermekten vazgeçer ve onun Ramazan ayını kabul eder.

Kaynak: İbnü'l-Cevzi, Kitabı'n-nur fi fezaili'l-eyyami ve'ş-şühur, Süleymaniye Kütüphanesi, Nafız Paşa:329, Verak:23-24

Zikir Kalbin Cilasıdır

Zikir kalbin cilasıdır. İmam Şarani kuddise sırruh, Ali el-Mersefi kuddise sırruh'dan naklen diyor ki: “İnsanın kalbinin temizlenmesi için zikirden daha üstün bir şey yoktur. Çünkü zikreden kimsenin kalbinin temizlenmesi; cila ve kalay ile bakırın temizlenmesi gibidir.

Başka ibadetle kalbin temizlenmesi de sabunla bir tabağı temizlemek gibidir. Kalay ve cilanın temizliği nerede, sabunun temizliği nerede? Pasın giderilmesi sabunla çok uzun zaman alır, ama kalay olursa hemen anında pas giderilir.

Kişi evliyayı kendine rehber yaparak, Allah'a tevbe muahede etmesi lazımdır. Çünkü günah küfrün elçisidir. İnsan günah yapa yapa küfre doğru gidiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden bazı insanları kıyamet gününde Kevser havzundan uzaklaştırılıyorlardı. “Ya Rabbi! Bunlar benim ümmetim midir?” diye sordum. Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu: “Bunlar senden sonra geri döndüler. (günahkar oldular.)” (Buhari,Rikak:53, Müslim, Fedail:40)

Ulemadan bazıları, bunlar tamamıyla dinden dönmediler, ancak İslam dininin kurallarını terk ettiler, yani günah işlediler, demişlerdir.

İnsanın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şefaatine nail olabilmesi için, daima Allah-u Zülcelal'e karşı büyük ve küçük günahlarından tevbekar olması lazımdır.

Seyda Muhammed Konyevi Kuddise Sirruhu

Bir Müslümanın Karakteristik Özellikleri-2

Bir Müslümanın Karakteristik Özellikleri yazımda Muminun suresi ilk üç ayetinden yola çıkarak örnekler vermiş, böylece bir müslümana yakışan ilk şeyin namaz olduğu kanısına varmıştık. Yazıları çok uzun tutmamak adına, yine aynı surenin devamında bir müslümanın karakteristik özelliklerine değinmeye devam edelim.

Surenin üçüncü ayetinde “Vellezîne hum anil lagvi mu’ridûn(mu’ridûne)” buyruluyor. Yani  “Onlar ki, faydasız işe, boş lafa bakmazlar.” buyruluyor ayet-i kerimede. Gıybetle alakalı şurada  uzun uzun yazmış, içimizi dökmüştük zaten. Lakin değinmemiz gereken bir konu da var ki mutlaka her yerde ve herkese hatırlatılmalı.. Sinirleniyor, üzülüyor, kırılıyoruz amenna.. Öyle ki dertleşecek birini arayıp, dertleşmek adına sinirlendiğimiz insana tüm sevaplarımızı altın tepside ikram ediyoruz. Nemime yani gıybet ne yazık ki çağımızın dermansız derdi haline geldi. 

Boş sözlerden biri şüphesiz gıybet iken, bir diğeri de müzik. Evet, maalesef her gün kulaklıkta dinlediğimiz ve hatta toplu taşıma araçlarında naklen yayın yaptığımız müzik. Bu konuda çok farklı görüşler ve fetvalar olması her birimizin aklını karıştırıyor. Kısa zaman öncesine kadar bende dinliyordum Allah affetsin. Lakin başımızı ellerimizin arasına alıp uzun uzun tefekkür etmek gerek.

Günlük hayatımda yaptığım işler beni Allah’ın rızasına ulaştırıyor mu?               Dünya veya ahiretime yarıyor mu?                                                                     Beni harama yaklaştırıyor mu? Bakın harama sokuyor mu değil, harama yaklaştırıyor mu! Zira bizler artık biliyoruz ki Kuran’ı Kerim’de yapma değil yaklaşma emri ile başlıyor..  Nazan Bekiroğlu’nun güzel bir cümlesi var.         “…Değil mi ki isteğe yaklaşınca , istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, Senden gelen yasaklar ‘yapma’ ile değil ‘yaklaşma’ emri ile başlar…"  Ben inanıyorum ki şuradaki  video size oldukça yarar sağlayacaktır. 

Çalgı konusunda nakledildiğine göre yalnızca İmamı Ahmet Hambel “Çalgı haramdır” fetvasını veriyor. Bu kısım fetva boyutuna gittiği için işi, işin ehline bırakmak gerek. Biz kendi nefsimizle şunu söyleyebiliriz ki bizi dinden ve Rahmandan uzaklaştıran her şey şüphelidir. Bu konuda da yine sorumluluk bize düşüyor. Şu da var ki hayatında gece yatarken dahi sürekli müzik dinleyen birini bir anda müzikten kesmek mümkün olmaz. Bu sebeple bu insanlar evvela kendilerine zararı olmayacak ezgi ve ilahilere yönlendirilmelidirler.

4. Ayet-i Kerime’de “Vellezîne hum liz zekâti fâilûn(fâilûne)” buyruluyor. Yani  “Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler”

Burada zekat ve sadaka konusu karıştırılmamalıdır. Zekat farzken sadaka infak etmektir. Az veya çok sadaka da bir miktar yoktur.

Adiyy ibn-u Hatim der ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)‘ın şöyle söylediğini işittim:                                                                                              "Bir hurmanın yarısı da olsa onu sadaka olarak vererek ateşten korunun! Kim yarım hurma bulamazsa güzel bir sözle korunsun!”

Adiyy İbnu Hatim (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun” buyurdu.“

 Bir rivayette de: "Sizden kim, bir yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın” buyurmuştur.“[Buharî, Zekât 10, 9, Menâkıb 25, Edeb 34, Rikâk 49, 51, Tevhîd 24, 36; Müslim, Zekât 66-67, (1016); Nesâî, 63, (5, 74-75).]

Yukardaki zikredilen hadis-i şerifler'de, Sadaka ve infak etmeye teşvik vardır.

İmkanı olanların zaten sadaka verebileceği, imkanı olmayanların da bu sevaptan mahrum kalmamasının gerekliliği ve ehemmiyyeti vurgulanmaktadır. Aynı zamanda, Ateşten kurtulma adına yapılan bu sevaplar; müslümanı Cennet ehli yapacak vesilelerdir..!

Oysa bugün bizler ne yapıyoruz bir düşünün. Sadaka verecekken bile cüzdanımızdaki en eski parayı veriyoruz. Yardım edecekken en eski kıyafelerimizi veriyor. Kim gibi? Tıpkı Kabil gibi değil mi?

5. ve 6.  Ayet-i Kerime’de “Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne) İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne)” buyruluyor. Yani “Ve onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.” Bana kalsa, yani bana düşse bunu konuşmak.. Bu konuda saatlerce konuşmak isterim. Halbuki bu konuda ben çok eksiğim.. Zinanın her çeşidi sarmaşık gibi kaplamış durumda hayatımızı.. Flört , artık mütedeyyin gençlere de sıçradı ne yazık ki.. Sosyal medya hesaplarından sohbetler dinlemek istediğimizde bile en yakışıklı abileri seçer olduk. İmza günelerinde eşarplarımıza imza attırır olduk. Allah affetsin. Allah affetsin.Allah affetsin.Burada bile, kikir kikir konuşur olduk beyabilerle.  Neden? Çünkü onlar muhafazakar, çünkü onlar daha çok dikkat çekiyolar, çünkü onlar cumaya gidiyor-dua ediyor-kuranı kerim okuyor-çocukları seviyor ve daima dillerinde Allah kelamını dolandırıyorlar. Her genç kızın hayali.. Hanımablalarımızda tabi hemen yelkenleri suya indiriveriyor.. (Hanımabla kısmını her zaman kendimi de dahil ediyorum) Rabbim yardımcımız olsun demekten başka çok şey var söyleyecekte işte..

Muminun Suresinde anlatılan müslümanların diğer özellikleri ise;

“Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn(râûne)”  Yani  “Yine onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler”

“Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn(yuhâfızûne)” Yani  “Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler “

Müjdeyi nasıl veriyor Rabbimiz biliyor musunuz?

“Ulâike humul vârisûn(vârisûne)”  İşte diyor “İşte onlar vâris olanların ta kendileridir.”

Naklen izlenen darbe? Tahta sopayla tanka vuran insanlar? Hangi başbakan darbeden 10 dakika sonra canlı yayına bağlanır? Facetime açan cumhurbaşkanı tül perdenin önünden konuşuyor, tül perde. Mümkün mü?
TAM ŞU AN, ANNENİZİ veya BABANIZI YANINIZA ÇAĞIRIN!! deyin ki ona; “BAK ANNE BU BENİM TUMBLR BLOĞUM buda mesaj kutum ^_^ YANIMA OTUR VE SON 1 AYDIR PAYLAŞTIKLARIMIN YAZDIKLARIMIN HEPSİNE BAK:) Güzel kardeşim, bu YİYOSA😎, yüzünü kızartmıyosa, seni korkutmadı ürkütmediyse, maşaallah ❤️ sen iyisin. Haa! Küçücüüük bi not; bloğunu ve yaptıklarını tüm hayatını naklen bide ahirette izletecek Rabbin.^_^
—  glysunflower

“Ateş yoktu ama yanıyorduk”

Hayata dönüş operasyonun üzerinden 13 yıl geçti. Kimyasal silahları, gaz ve sinir bombalarını kullandı. 14 saat süren operasyonla Bayrampaşa’da altısı kadın 12 mahkûm diri diri yanarak katledildi. Yirmi cezaevinde uygulanan operasyonun toplam bilançosu ise 32 can oldu, 600’den fazla kişi sakat kaldı. Mağdurlardan Hacer Arıkan yaşadıklarını AGOS’a anlattı.

19 Aralık 2000’de Bayrampaşa Cezaevi’nde bulunan siyasi tutuklular sabahın beşinde silah sesleriyle uyandı. Dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün ifadesiyle ‘devletin şefkatli eli’ can güvenliğini korumak zorunda olduğu tutsaklara uzandığında, kimyasal silahları, gaz ve sinir bombalarını kullandı. 14 saat süren operasyonla Bayrampaşa’da altısı kadın 12 mahkûm diri diri yanarak katledildi. Yirmi cezaevinde uygulanan operasyonun toplam bilançosu ise 32 can oldu, 600’den fazla kişi sakat kaldı.

Cezaevine aydınlar, sanatçılar, sivil toplum kuruluşları ölüm oruçlarının sonlandırılması için heyetler kurarken, devlet meselenin halledileceğini, tutsaklarla anlaşıldığını söylüyor, medya kuruluşları bu beyanları manşetlerine taşıyordu. Oysa yine yalan söyleniyordu. Bir yıl öncesinde operasyon planları hazırlanırken, kullanılacak binlerce bomba temin edilirken, devlet yine yalan söylüyordu. Bedenlerinden başka silahları olmayan onlarca insan ölüm orucuna yattığında, ‹çişleri Bakanı Sadettin Tantan,ölüm oruçlarının sahte olduğunu kamuoyuna duyuruyor, Sağlık Bakanı Osman Durmuş, hastanelere kaldırılan tutsakların sağlık durumunun iyi olduğunu, vitamin hapları aldıklarını ifade ediyordu. Başbakan Bülent Ecevit ise IMF için hapishaneleri düzeltmek zorunda kaldıklarını ifade ederek, katliamı “teröristleri kendi terörizmlerinden kurtarma operasyonu” olarak değerlendiriyordu.

O gün bir kadın görüntüsü hafızalarımıza kazındı. ‘Saçlarından tutuşan, yüzleri eriyip akan kadınlar’dan biri olan Hacer Arıkan, operasyon davasının 23 Kasım 2010’da görülen duruşmasında, birkaç gün önce aldığı peruğuyla kamuoyunun karşısına çıktı bu kez. 38 askerin sanık koltuğunda bulunduğu mahkeme salonunda peruğunu çıkardığında, tam on yıl önce toz duman arasında naklen seyre daldığımız katliam görüntüleri arasında “Diri diri yanıyoruz!” çığlıkları kulaklarımızdaydı. Öğrendik ki, kurşunlar, kurbanların bedenlerinden, atış mesafesi ve kullanılan silah tipi belli olmasın diye bıçakla kazınarak alınırken kimileri ölü, kimileri ise hâlâ diriymiş.

“Kıyafetlerimiz değil derimiz yandı”

Hacer peruğunu çıkarıp dizine koydu, ardından bir kadın refleksiyle ensesinde kalan bir tutam saçı kulağının arkasına topladı: “Ben, beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Benim ve arkadaşlarımın kıyafetleri yanmadı. Ateş yoktu ama yanıyorduk. Sadece derimiz yandı, sonra damla damla aktı, uzadı, döküldü. Bir yıl içinde sekiz ameliyat geçirdim, ondan öncekilerin sayısını bilmiyorum. Bir bacağımdan alınan derilerle kafatasım, diğerinden alınanlarla yüzüm yapıldı. Bir yıl öncesine kadar burnum yoktu. Omzumdan alınan parçalarla da burun yaptılar.”

Hacer’in hikâyesini dinlerken aklımda hep sorular vardı: Bu devlet bu günahların bedelini nasıl ödeyecek? Biz tanık olduğumuz bunca vahşete susmanın bedelini neyle ödeyeceğiz?

Hacer, operasyonlar sırasında kurşunlanan erkek kardeşi ve ölüm orucunda bulunan abisi ile Balıkesir’in bir köyünde çiftçi olan anne babasıyla yaşıyor. Röportaja başlamadan önce gelen telefona yanıt veriyor, annesine, başına gelenleri anlattığını, akşam televizyonda görürse korkmaması gerektiğini söylüyor. Sonra tansiyon ilaçlarını almasını, şeker iğnesini vurdurmasını, kahvaltı etmesini, zeytini fazla kaçırmamasını tembihliyor.

“Yumuşak bir şeye bastım, meğer Gülser’miş!”

“Dokuz yıldır tutukluydum. 34 yaşındaydım. Sınıf öğretmeniydim. 146/1 ile yargılanıyordum. Adalet bakanı, uzlaşma sağlanacağı konusunda açıklamalar yapıyordu. Saat gece üç buçuk gibi içerden heyet çıktı. Abim C-15’de kalıyordu. Koridorda karşılaştık, ayaküstü konuştuk. Koğuşuma giderken gardiyanların olduğu odanın boş olduğunu fark ettim. Bir saat kadar sonra, uyur uyanık arası silah sesleriyle yataktan fırladım. Üstümü giyinmeye başladım. Tüm koğuş kalktık. Asker kapıda barikat kurmuştu. Bir süre sonra tavan delindi. O tavan iki ay önce tadilat yapılıyor diye delinmişti zaten, demek hazırlıkmış. Oradan gaz bombaları atılmaya başladı. Askerlerin yüzünde gaz maskeleri vardı ve sürekli koğuşa bomba atıyorlardı, yuvarlak, silindir şeklinde bombalar. Savunmasızdık. Sadece içeri atılan bombaları havalandırmadan dışarı atmaya çalışıyorduk. ‹stem dışı hareketler yapmaya başladık, kaslarımızı kontrol edemiyorduk, nefes alamıyorduk. Sinir gazı bombasındanmış tüm bunlar. ‘Çıkıyoruz’ diye bağırdığımız anda tavandan bir hortum sarkıtıldığını gördük. Yatağın üzerine bir alev topu düştü. Hortumdan siyah bir gaz verilmeye başlandı. Her taraf simsiyah oldu. Şebnem önümde yanarak öldü. Nilüfer ‘Yanıyoruz!’ diye bağırıyordu. Gözlerimi kapattım. Yanarsam gözlerim kör olmasın diye düşünüyordum. Yumuşak bir şeye bastım. Bomba diye düşündüm, meğer Gülser’miş. Şefinur’un ise yüzü dökülüyordu. Akıyordu yere. Kalçama bir darbe aldım, bir bombaydı sanıyorum. Kalkamadım.”

“Ayağım zincirle yatağa bağlı, tedavi oluyordum!”

“Ölmeyi bekliyordum, bir arkadaşım tarafından kurtarıldım. Askerlerin gazino diye adlandırıldığı yere sürüklendim. İsim tespiti yapıldıktan sonra durumum ağır olduğu için önce cezaevi hastanesine, sonra Haseki’ye, oradan da Cerrahpaşa’ya götürüldüm. Üç ay Cerrahpaşa’da kaldım. Ayağa kalkamıyordum, ayağım yatağa zincirle bağlıydı. Ailemden haber alamadım, abilerimin öldüğünü sanıyordum. Zaman kavramı yoktu, gözlerim kapalıydı. Kardeşlerim öldü, ben yaşamalıyım diyordum. Onların da benden haber almasına engel olundu. Hastanede benimle konuşulmasına da yasak koymuşlardı. Tahliye talebinde bulunmak için tedavimi yarıda kestim ve cezaevi hastanesine, oradan da cezaevine döndüm.

Bizim bulunduğumuz koğuşta bir isyan yoktu. Dokuz yıldır nasıl yaşıyorsak öyle yaşıyorduk. Operasyon yapıldı. Beni yakan maddenin ne olduğunu bilmek istiyorum. Arkadaşlarımın yandığı gördüm. Nilüfer camın altında, kalkamamış. Seyhan başına isabet eden bombayla öldü. Şefinur da oraydı. Özlem kurşunla öldü, duvar dibinde yatıyordu. Yazgülü vardı. Gülser kapıdaydı.”

“Quasimodo’ya benzediğimi söyledim”

“Aynaya üçüncü ayın sonunda baktım. Cezaevi hastanesine gittiğimde arkadaşlar göstermek istemiyorlardı. Israr ettim, Quasimodo’ya benzediğimi söyledim. Kızdılar bana. Ama öyleydi, yüzüm neredeyse hiç yoktu, kaşlarım yoktu, burnum da yoktu. Burnumun olmadığını bana Cerrahpaşa’da söylemişlerdi ama ben sadece ucu yok sanıyordum. Sonra baktım ki hiçbir şey yok, iki delik var.

Yaşama döndüğüm an vücüdumun nerelerinin yandığını pansumanlardan anladım. Yanık bir insanın nasıl olduğunu da biliyordum. 1998’de PKK’li bir kadın arkadaş Çanakkale Cezaevi’nde kendini yakmıştı. Refakatçı olarak onun yanında kalmıştım ve o zaman, ‘Dayanabilecekse yaşasın’ diye düşünüyordum. Onun yerinde ya ben olsaydım? Dayanabilir miyim? Tek korktuğum ateşlendiğim dönemde havale geçirmek ve aklımı yitirmekti. Bir tek irademi kaybetmek beni korkuttu.”

“Annemin ilk sorusu ‘benim üzerimde ne var?’ oldu”

“Annemle dört ay sonra karşılaştım. Bayrampaşa Cezaevi hastanesindeydim. Durumum çok kötü olduğu için annemim dayanamayacağını düşündüm. Açık görüşte dokunabilirdim, sarılırdım ama tel örgülerin arkasını seçtim. Tel örgüler 19 Aralık öncesi parmaklık şeklindeydi, operasyon sonrası daha sıkılaştırmışlardı. Bu benim işime yaradı tabii, annem daha az görebiliyordu beni. Annemin ilk sorusu ‘Benim üzerimde ne var?’ oldu. Duyuyor muyum, görüyor muyum, konuşabiliyor muyum? Bunları anladı. Sonra, ‘Merak etme, seni iyileştireceğim’ dedi.

Diğer abim Bursa Cezaevi’nde operasyona maruz kaldı. Annemle babam Bursa Cezaevi önündeyken oraya operasyon yapıldı. Onlar dışarıda, yani görüyorlar olan biteni. Sonra babam annemi eve gönderiyor. Kendisi abimin sevk edildiği Edirne’ye gidiyor. Eve telefon ettiğinde annem beni televizyonda gördüğünü, yandığımı söylüyor. Ailem ve yaşadıklarımı anlatmam, benim yaşama nedenim.”

“Öcü, öcü diye takılıyorum çocuklara”

Peruğumu evde takmıyorum, kel halimi daha çok seviyorum. Çocukların beni gördüklerinde attığı çığlıkları ve korkularını unutamıyorum. ‘Öcü öcü diye takılıyorum, rahatlatmaya çalışıyorum. Yüzlerinde o korkuyu görüyorsun, kendini görüyorsun gözlerinde, bu biraz beni üzüyor.

*26 Kasım 2010'da AGOS’ta yayımlanmıştır

İnsan pazarları kuruluyor memleketimde.
Naklen insan pazarı.
Canlı yayında insanlar kendilerini pazarlıyor.
Evleri arabaları olan erkekler çok revaçta.
Çünkü kadınların herhangi bir güvenceleri yok.
Her hangi bir çabaları da yok.
Bir erkeğin kölesi olmak için, kendisini ona vermek için ev ve araba yetiyor yurdum kadınına.
Kişilikli,eğitimli,kültürlü,insani erdemleri olan,kibar ve sevgi doluları aramıyorlar.
Seyretmeyin bu pazarları.
Evlendirme programlarında “iki tane bayanımız var ” diyor,arayan şahsa.
Yani ikisinden birini seçeceksin.
Evleri arabaları duyunca bir “ooooo” çekiliyor.
Kadın kıvrım kıvrım kıvırıyor orada.
Bir yanda yozlaşmış kadınlar,bir yanda yozlaşmış erkekler .
Acınacak durumdayız. İnanılmaz bir laçkalık her tarafımızı sardı ..

(Alıntı)

Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken... Gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... Evlerin pencere camları buharlaşmışsa... Odaların içine asılmış çamaşırlar görürsem... Bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek isterim hep.

“Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken…gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek……… isterim hep.”