mutluysa

Kim Nerede Mutluysa,

Huzurluysa Orada Olsun.

Ölenle Ölünür de,

Gidenle Gidilmez Bazen…

Sâdi Şirazî…

________________________GÜNAYDIN..

Bazı insanların kavuşmaması gerekiyodur belki
Belki daha da kirletmemek içindir aşkı 
Kör olup koştuğumuz yoldan dönmemiz gerekiyordur olamaz mı
Onca yükün arasında bir de omuzlarımıza aldığımız hayallerimizi bir yerde indirmeliyiz belki
Bilmiyorum…
Kim nerde mutluysa orda olmalı
Gelmek isteyen kendi gelmeli bu yolları
Eğer gelmiyorsa zorlamamalı bazen
Acaba gerçekten gitmelimi
Bilmiyorum…
Tam diyorum koş yakala tut elinden
Koşuyorum aradığım yerde bulamıyorum
Kaybettiğimiz her anı telafi edelim istiyorum bir yandan
Ne ondaki buruklukları telafi edebiliyorum ne de içimde kalan kırıkları
Vazgeçiyorum bazen
Sonra kalbim o diye atıyor hissediyorum
Gidiyorum tam
Özlüyorum sonra, gidemiyorum
Ama belki gitmeli iş işten geçmeden
Onun için gitmeli bazen 
Bilmiyorum…

-T

İnsanların kusurunu görünce şöyle yap böyle yap demeyi bırakın. O hiç ister miydi böyle olmak dile getirerek fayda değil zarar edersiniz çünkü kendisi nasıl mutluysa öyle Yaşar bu hayatta sevende öyle sever sevdiğini.

- DİKKAT! Ağır dertleşme arayışı ile aşırı duygu samimiyeti içerir -
- Uzundur da. -



Bir insan bir ayrılığın 4 gün öncesinde ağlamaktan titreyerek sana sarılır “ne olur bırakma beni, bitmesin” diye dileklerde bulunurken, bu dilekten 4 gün sonra “ben seni terk ediyorum, bitti” diyebilir mi hiç? Eğer karşısındaki bensem diyebilir. Eğer karşısındaki insan ona o 4 günü zehir eder, “keşke 4 gün önce beni bıraksaymış da tüm bunları çektirmeseymiş” diye düşündürürse bunu yapabilir. Hep “ilk ve tek terk edilişim” diyorum ama o benim kendi kendimi ilk terk edişimdi, kendi kendimi son terk ettirişimdi. Sanki o kaldı bende, ben gittim kendi içimden. Sanki o ben oldu, benim geri dönmemi bekliyor 7 senedir.

Ayrıldığımız günden beri senede en az iki kez muhatap olduk onunla. Senede en az iki kere muhatap olacağımızdan emindik, birbirimizin doğum gününü kutlamadan asla geçmiyorduk çünkü. Şubat ayı benim için Yiğit ayıydı, benim doğum günümden tam 8 gün sonra onun doğum günüydü ve kısa ve öz de olsa peşpeşe iki kere birbirimizle konuşuyorduk işte. Bazen, çok ama çok nadiren doğum günümüz olmayan günlerde de kısaca konuşuyorduk; o günler beni hayrete düşürerek hep en kötü olduğum günlere denk geliyordu. Kırk yılda bir düşüp bayılmışım evin banyosunda; öğlenine “Selcan nasılsın” diye mesaj geliyor. Kırk yılda bir annem trafik kazası geçiriyor, iki gün sonra bir mesaj “Selcan iyi misin?”

Annem kaza geçirdiğinde en yakın arkadaşlarımdan bile kopmuştum ben. Bir garip olmuştum, yalnızlaşmıştım, tanımlayamayacağım bir şekilde, bi’ değişik bakmaya başlamıştım insanlara, yeni yeni atlatıyorum denebilir. O dönemde Yiğit halimi hatrımı sorunca, yalnızlığımdan belki, belki çok sevdiğim ama konuşamadığım insanlarla konuşamadığım onca şeyi çok sevdiğim başka birine anlatıp kurtulma isteğimden; “Ankara’daysan görüşelim mi” dedim ona. Onun Ankara’dalığı bir başka oluyordu pek tabii, şu an hala içerisinde yaşadığı o ülkeden, ta Litvanya’dan kalkıp geliyordu Ankara’ya. Öyle böyle bir terk ediş değildi bu anlayacağınız, beni değil, şehri değil, ülkeyi terk etmişti. Öyle bi’ terk edişti…

Neyse, “Ankara’dayım, çok da isterim yanında olmak ama 6 aylık bir ilişkim var ve görüşmemizin onu üzmesini, senin de hakkımdaki düşüncelerini değiştirmesini hiç istemem” dedi. İlah oldu gözümde. Normal koşullarda, en yakın arkadaşlarını bile düşünmeden yargılayıp cezalandırmaya odaklanmış o bozuk, o iğrenç psikolojimin bünyesinde benim bunu “sana yazıklar olsun” şeklinde nitelendirmem gerekiyordu, ama ilah oldu. “Senin o düşünceli kişiliğine ölürüm, böyle bir insan olduğun için çok teşekkür ederim” dedim kendisine. Ben ne kadar güzel bir adam sevmişim dedim kendi kendime de. Öyle ya, onun o an hayatında olan kadını düşünmesi hali hazırda yapması gereken bir şeydi ama bana “sen de hakkımda yanlış düşünürsün sevgilim olmasına rağmen yanına gelirsem” diyordu, beni nasıl iyi tanıyordu, benim ona verdiğim değere, hakkında ne düşündüğüme, düşüneceğime hala nasıl da değer veriyordu. O gün Yiğit benim için dev gibi bir adam oldu. İçimden eğer mutluysa, bahsettiği o 6 aylık ilişkisi 60ları, 600leri görsün diledim, çok içten.

Görmedi.

Üzerinden bir sene geçti ve biz kısa ve öz doğum günü mesajlaşmalarımıza kıyasla daha uzun ve daha sık konuşur olduk. O ta ordan ayakkabı öneriyor, ben burdan onu alıyorum kendime, ben ta burdan şarkı yolluyorum, o bana şarkının basslarını çalarak video gönderiyor. Dedik buluşalım, görüşelim biz bu yaz. 2013′ün tam bu zamanlarıydı. Beni aldı bir heyecan. Gece yatağıma yattığımda “yanına ilk gittiğimde ne derim, ay acaba ne giyerim” gibi düşünceler beni uyutmuyor. Bi’ gece tutamadım kendimi, aşağıdaki satırları yazdım Facebook’uma:

“Belki bu yaz, eteklerimin uçuştuğu, saçlarımın lavanta koktuğu bir anda yeniden tanışırız. Daha önce hiç el ele tutuşmamışız gibi, hiç birlikte bisiklete binmemişiz gibi, bir naylon poşete iki kafa sığdırıp yağmurun altında hiç koşmamışız gibi, hiç birlikte mangal kokmamışız, aynı bardaktan Malibu içip kafayı bulmamışız gibi bir çırpıda, hemen şurada yeniden tanışırız. Birbirimizi daha önce hiç ağlatmamış, hiç güldürmemiş, hiç öfkelendirmemişiz gibi, korku anlarında birbirimize sarılmamış, birbirimizin sevinçten titreyen ses tonlarını hiç bilmemişiz gibi, daha önce “Bugün çok güzel olmuşsun” ya da “Sen bugün neden bu kadar yakışıklısın” dememişiz de, birbirimizin boynuna hiç yuva yapmamışız gibi, saatlerce konuşurken aslında susmayı, saatlerce susarken aslında çok şey konuşmayı hiç başarmamışız gibi “Tanıştığıma memnun oldum” deyip gülümseriz birbirimize yeniden. Karşılıklı oturulan masalarda masanın altından el ele tutuşup da dışarıdan bakıldığında nasıl da ahmak göründüğümüzü merak eden biz değilmişiz, bel bele yürürken yanlarından geçen insanları gülümseten o iki insanla hiç alakamız yokmuş, konuşurken birbirlerinin dudaklarına bakan ama bir öpücük çalmaya utanan o sersem kediler aslında hiç biz olmamışız gibi yeniden tanışırız. Bir kaldırım taşına oturup ayrılmaktan bahseden, ortak olmayan gülücüklere ve içinde ikimizin birden bulunmadığı yüzlerce yeni fotoğrafa “merhaba” diyen aptallar da biz değilmişiz gibi son bir “merhaba” daha sarf ederiz karşılıklı, belki. Bir güzellik olur, olur da biz bu yaz yeniden tanışırız ve belki sen yine dersin ki; “Ellerine sağlık Tanrım, Leyla çok güzel olmuş.”

Durumumu bilenler üzüldü yazdıklarıma, durumumu bilmeyenler “Oha Selcan, ne yapıyorsun” demeden geçmedi. 300 kişilik Facebook’umda neredeyse 300 kişiden de like alan tek paylaşımım bu oldu sanırım. Gel gör ki biz o yaz buluşamadık. Üzerinden 2 yaz geçti, hala buluşamadık. Ben iki bahardır, tıpkı şu an olduğu gibi, bu yazıyı gündeme getiriyorum ve biz hala buluşamıyoruz. Hem de o kadar sinir bozucu bir şekilde ki, ben ayın 30′unda Ankara’dan Bodrum’a gidiyorsam, o o ayın 30′unda Ankara’ya geliyor. Ben ayın 15′inde Ankara’ya geri döneceksem, o 14′ü gecesi Kuşadası’na doğru yola çıkıyor. Uğraşılsa başarılamayacak vaziyetlerden ötürü hep yazıda kalıyor “merhaba”lar. En azından zaman zaman aynı ülkede olmayı başarabiliyoruz…

Bu aralar yine “bu yaz görüşeceğiz, inan bana” konuşmalarımızı gerçekleştiriyoruz. “Bak gerçekten bu sefer olacak, görürsün” vesaire. Ona eski sevgilimmiş gibi yaklaşamıyorum artık, ona “eski sevgili” kadar sıradan, herkesin hayatında olabilecek bir sıfatla yaklaşamıyorum. Ona varlığını ya da yokluğunu kendi inisiyatifime göre belirleyemediğim, ölene kadar o eşsiz değeriyle bir şekilde hayatımda var olacak bir insan gözüyle bakıyorum; ailem gibi. Kardeşim yahut ağabeyim gibi. Onun kadınlarla olan ilişkilerinden mutluluk duyuyorum, başarılarıyla sanki çok yakın bir arkadaşımın başarısıymış - mesela Yağmur’un atölye açılışıymış - gibi gurur duyduğumu fark ediyorum. Saçını şöyle yapsın, etrafındaki kızlar ona bayılsın, şurasına dövme yaptırsın, bence çok seksi olur - falan - diye uğraşıyorum artık. Bir eski sevgilinin eski sevgilisine duyabileceği haset, kıskançlık, sakınma, bağlama hissi yok içimde. Tüm kalbimle mutlu olsun istiyorum, başka bir şey değil.

Fakat öte yandan, tüm bu görüşemeyişlerimizin bir sebebi olduğuna da inanıyorum. Henüz olmaması gereken bir şeyler var, biz yanyana geldiğimizde olacak bir şeyler. Bunu da artık bu şekilde yorumlayıp çok da üzerine düşmüyorum. Sadece kendimi diğerlerinden, birçoğundan farklı hissediyorum. Benim bu hissettiklerimi hiç hissetmemiş, Yiğit diye bir “eski sevgilisi” olmayan insanlardan çok farklı.

Ona sırf ben değil, annem, kız kardeşim, en yakın arkadaşlarım da çok aşık oldu. O sırf benim için değil, en yakınımdaki insanlar için de “olm Yiğit, ya, Yiğit ya” içerikli bir sayıklayış. Herkes onu çok özlüyor…

O öyle birisi çünkü. Sen tanısan sen de özlersin.

- Yeri gelmişken - eğer içten içe onun neye benzediğini falan kurguluyorsan, ben Alex Turner’ı “oha Yiğit!?” şeklinde fark edip, sırf o yüzden Arctic Monkeys’e sarmıştım. İnsanlar beğendiği sanatçılara benzeyen sevgililer isterken, ben sevgilime benzeyen sanatçıları dinleyerek özlem gidermek istemiştim. Ondandır o büyük takıntım da yani. Hayatımdaki çoğu şey Yiğittendir.

Bahar geldi, dert geldi yine bana.
Öyle bi’ anlatmak istedim. Eğer buralara kadar okudunsa, üzerine bir de beni anladınsa, eğer senin de aklına bir isim düştüyse, eğer benim gibi hissedebildinse - ne kadar şanslı bir insan olduğunu bir de ben dile getirmek isterim..

Bedeninden Utanmak

 Yıllarca kilo problemleri çekmiş ve bu konuda çevresinden çok tepki almış 20li yaşlarda bir kadınım. Dalga konusu olmanın ağırlığını, bedenine yabancılaşmanın mutsuzluğunu ve sonunda kendinden nefret etmeyi, dışarı çıkmaktan utanmayı içeren pek çok süreç yaşadım. Büyüme çağında bu baskıya maruz kalmak bende özgüven eksikliğine, içine kapanık biri olmama ve hatta yoğun bir sosyal anksiyeteyle mücadele etmek zorunda kalmama sebep oldu. Çoğu zaman gölge olmak istedim. Hatları belli olmayan, yüzü olmayan, silik bir siluet olmak bu bedenin içinde olmaktan hep daha cazip gelirdi. Dışarı çıktığımda önümde kocaman bir boy aynası duruyormuş gibi hissederdim. İnsanların bakışları, imaları bana dev bir boy aynası gibi görünürdü. Kendimi leke gibi görürdüm. Görüntümden utanırdım. Dışarı çıkmak istemezdim o yüzden. Evim benim mabedim oldu hep, kendime olan sevgimi koruyabildiğim tek yer orasıydı her zaman.  

  Bedene yabancılaştırma birçok elden yürütülen planlı bir kötülük. Medya, toplum, reklam sektörü kısacası düzen kendimizi sevmemizi istemiyor. Bilinçli olarak özgüvenimiz köreltiliyor ve bastırılıyoruz. Kilolu, zayıf, uzun veya kısa ayrımı olmadan neredeyse tüm kadınlar bu kötülükten etkileniyor ve kendine yabancılaşıyor. Bedeninden utanıyor. Çünkü medya ve reklam sektörü aracılığıyla toplumun beyninde bir ideal kadın görüntüsü oluşturuluyor ve bu görüntüye uymayan kadınlar çeşitli söylemlere maruz kalıyorlar. Kiloluysanız “fazla kilolarından kurtul, fit olmalısın, bu kadar kilolu olmak sağlıklı değil” denir veya zayıfsanız hasta olduğunuz belki de yeme bozukluğunuz olduğu düşünülür. Hatlarınız belirgin olmadığı için eleştirilirsiniz. “Kadın gibi” olmadığınız söylenir. Fazla uzunsanız “at gibi”, kısaysanız “yerden bitme” derler. Eleştiri almaktan yorulan kadınlar sürekli kendilerini bu çizilen standarda uydurmaya, kendilerini o kalıba sokmaya çalışıyorlar. Gerçekçi olunduğunda hiçbir kadının o ideal kadın kalıbına giremeyeceği belli olsa da firmalar bunu bilerek reklamlarıyla idealize etmeye devam ediyorlar. Bizlere güzellik ürünleri, maskeler veya sıkılaştırıcı kremler satmaya çalışıyorlar. Olduğumuz kişiden utanmamız bu sektörlerin temel geçim ve kâr kaynağı olduğu için ne zaman kendimizi kabul etmeye çalışsak ideal kadın standardını giderek yükseltiyorlar ve olduğumuz kişiyle gösterilen kişi arasındaki uçurum giderek büyüyor, içine düşüp kayboluyoruz.

   Kadınların içine düştüğü bu uçurumun asıl sebebi olan toplum ve güzellik algıları bizi kendimizle kavgaya sokuyor. “Beğenilmiyorum çünkü toplumun standardına göre fazla kiloluyum/zayıfım. Bu benim bedenimin suçu.” Peki, gerçekten böyle bir standart var mı ve gerçekten uymak zorunda mıyız? Televizyonlarda, dergilerde görülen görüntü her gün daha da ulaşılmaz olurken sizden o görüntüye ulaşmanızın beklenmesi ne kadar normal? Her gün aynaya baktığınızda gördüğünüzün sizi üzmesine sebep olunması gerçekten çok acımasızca geliyor bana.  Kendini kabul edemeyen kadınlar özgürlüğünün ve içindeki gücün de farkına varamıyor çünkü özgüvenleri köreltiliyor. Diyetler, spor salonları, egzersizlerle o kadar meşgul oluyorlar ki kendilerini keşfetmeye zaman bulamıyorlar. Bu takıntılar kimi zaman öyle bir hal alıyor ki kişiye zarar vermeye başlıyor. Psikolojik ve fiziksel pek çok zarar gören kadınlar giderek mutsuz oluyorlar. Yeme bozukluğu, beden algısında bozukluk gibi pek çok hastalığa yol açabilen bu takıntıların sebebi olan bu düzen ise hiçbir rahatsızlık duymadan başkalarına zararlar vermeye devam ediyor.
   Bu acımasızlığın içinde bedeninden utanan çok fazla kadın olduğu gerçeği dikkatleri yeterince çekmiyor maalesef. Örneğin zayıf bir kadına “ayyy ne kadar zayıfsın” demek normal bir şey gibi hatta iltifat gibi görünürken aslında onu yaralayabilecek bir şey söylediğimizin farkında bile olmuyoruz. Aynı şey kilolu kadınlara sıklıkla söylendiğinde onları üzdüğünü referans alırsak, eğer görünüşünden mutlu değilse karşınızdaki insan zayıf bile olsa söyledikleriniz onu üzebilir. Hatta bedeninden memnun olan bir kadına bile aynı şeyler defalarca söylenirse kendinden rahatsız olmaya başlayabilir. Söylediğimiz şeyler aslında karşımızdaki için o kadar önem taşıyor ki fakat çoğu zaman farkına varamıyoruz. Sevdiği erkeğin eleştirilerine maruz kalan veya sevdiği erkek tarafından dış görünüşü yüzünden karşılık alamayan o kadar çok kadın var ki. Çoğu kadının bedeninden utanmaya başlamasının altında bu yatıyor. Kendilerini kadın gibi hissedemiyorlar çünkü sevdikleri adamlar tarafından onlara böyle hissettiriliyor. Vücudunun her parçasına ayrı yabancılaşan, göstermekten utanan kadınlar mutsuz ve özgüvensiz bireylere dönüşüyorlar. Sevmeye, sevilmeye değer olmadıklarını hissediyorlar çünkü onlara böyle hissettiriliyor. Geçenlerde internette dolanırken bunu kanıtlayacak bir konuşma gördüm. Bir kadın forumunda bir kadının “benim gibi bedeninden utanan, aynaya bakmak istemeyen başkaları da var mı?” çağrısı gözüme takıldı tıkladım ve yazılanlar gerçekten içimi acıttı. Onun gibi daha pek çok kadın yazmıştı. Hepsinin ortak noktası da çevrelerindeki insanların söylemlerinin veya kilolu, ufak göğüslü, orantısız vücut ölçülü oldukları için partnerlerinden aldıkları kötü eleştirilerin canlarını yakmış olmasıydı. Hatta kimisinin o kadar canı yanmıştı ki kendinden utanmaktan fazla kendinden nefret etmeye başlamıştı. Okudukça onları bu karanlığa sürükleyen kötülüğe karşı içimde öyle bir nefret oluştu ki… Bu kadınların hiçbirinin kendine küsmemesi gerekirdi. Bu kadınların kendilerinden emin ve kusurlu bulunan yerlerini saklamadan güvenle yürüyebilmeleri gerekirdi. Aynaya her baktıklarında bir leke değil pırıl pırıl kendilerini görebilmeleri gerekirdi. Kadınların ışığını söndüren bu örgütlü kötülüğe olan öfkemin artması benim farkındalığımı oluşturmamı sağladı. Güzel olmak, güzel görünmek zorunda olmadığımı anladım. Kimsenin göz zevkine hitap etmek zorunda değilim. Kendimi sevmem, kendimle mutlu olmam bu dünya üzerindeki en büyük güzellik ve kendim dışında hiç kimsenin beni sevip sevmemesi önemli değil. Kendi mutluluğumun başkalarının gözlerine hitap etmekten daha önemli olduğunu anladım.

   Bedeninin üzerindeki tek ve son söz sana ait kız kardeşim. İstersen saçlarını mora boya istersen ömrünün sonuna kadar boya kullanma. İster balık etli ol istersen zayıflıktan kaburgaların sayılsın. İstersen makyaj yap istersen yapma. Eğer o tişörtün içinde rahat ve mutluysan giy ve tadını çıkar. İstersen saçlarını uzat istersen kısacık kestir sana her türlü yakışır. İstersen tüylerini al istersen alma seçim senin. İstersen uzun boylu ol ve topuklu giy istersen kısa boylu ol düz taban ayakkabılar giy. Seni mutlu eden neyse onu yap. Bedeninle nasıl mutluysa öyle yaşa. Güzel olmak zorunda değilsin. Medyanın, toplumun veya çevrenin güzellik algısına uymak zorunda değilsin. Kendini nasıl güzel buluyorsan öyle güzelsin. Öyle veya böyle her şeye değersin ve değerlisin. Kusurların var çünkü insansın. Kusurlarının güzelliğinin farkına varmalı, onları saklamamalı, onlardan utanmamalısın. Gölge olmak zorunda değilsin. Ben bu düzenin algılarına ve standartlarına uymamaktan onur duyuyorum. Onları rahatsız ettikçe güçleniyorum. Güçlenmeliyiz ve onların algılarını bozmalı, düzenlerinin bir parçası olmamalıyız. Kendinle barış ve kendini sev. Bedeninden utanma kız kardeşim. Olduğun halinle, kişiliğinle ve tüm kusurlarınla bir bütünsün ve güzelsin. Seni tanımasam da ne hissettiğini biliyorum. Mutsuzluğunun farkındayım ve anlıyorum. Yanındayım kız kardeşim. Bedeninden utanma o senin bu düzene karşı en büyük üstünlüğün. Bu düzeni beraber yıkacağız.

Neden ‘biri’ olmaya zorlanıyoruz ki veya zorluyoruz olmak istemeyenleri, ‘biri’ olmak ile ilgilenmeyenleri? Neden olmak istediklerimizi ve düşlerimizi köşede unutup, başkası olmaya mecburmuşuz gibi oynuyoruz oyunu? 

Yaşamdaki gerçeklerimizi, ıssız bir surata göstermeyi, senin gerçeklerini tanımayanların düşlerine edepsizce el uzatmayı, neden yapıyoruz, neden yaşıyoruz bunları? Ya düş dünyamızda mutluysak, ya senin ilgilendiklerinin ve ‘yaşamak’ diye ima ettiklerinin benim dünyamda karşılığı yoksa? 

Senin sunduklarından birini baskıcı tutumun ile seçip özgür olmayı istemiyorsam, ya mutluluk tanımını beni iyileştirme etiketiyle önüme sürdüklerinin arasında bulamıyorsam? Kendini, kendi gerçeklerinin doğruluğuna inandırman sonucu yüreğinden yüzüne doğru ahlaksızca hücum eden sahte kaygılı tavrını görmek istemiyorsam, bunu yapmandan nefret ediyorsam?

Kabuğuma uzattığın cehalet kokulu ellerini kesip biçmiyorum diye neden her seferinde benim dünyamı sallamaya uğraşıyorsun? Şu soluk bedenim ile bir doğduktan sonra sizin ütopyanızdan ürküp içime gizlenen derin kimliği neden dışarı çıkmaya zorluyorsun? 

Ya mağarasında mutluysa, senin mutluluk tanımına gerek duymuyorsa ve inanmıyorsa? Ya çevresinde durmaksızın dolanan kimliksiz koyu gölgeler biçimindeyse dünyamın bahçesindeki volta atışların, elini arkanda kavuşturup sabırsız bekleyişlerin, kendinden emin sivri düşüncelerin?

Kesintisiz nefesler alıp vererek hiç ayrılmadan bekliyorsun, bir dünya suçlusunun hapishanesinden kaçması korkusu ile. Evet dünya suçlusu, çünkü senin yasalarında ‘biri’ olmayı seçmemek, yaşamın boyunca çevrene dört gözlü bekçiler atanması demek. Belki sizin bekçileriniz ile yüzleşmeye gerek görmeyecek kadar kibirlidir veya sizin mutlak doğru yargılamalarınızı duymak istemeyecek kadar tiksinti dolmuştur. Senden biri olmak zorunda mı o da?

Dokunmak, tatmak, koklamak ve diğer tüm duyularını bulmuşsa birkaç antika anı içerisinde veya eskimiş bir şarkının aksak ezgilerinde? Senin korktukların, yasalarında ruh idamı ile cezalandırdığın şeyler ya onun dünyasında yegane sevebildiği şeyler ise? 

Zenginliğini ve tüm varlıklarını ağzıma doğru uzatıp beni kusturmasan, beni küller ile baş başa bıraksan? Yasalarını o belirlemedi ve o, senin krallığına gelmeyi de istemedi. Kendisi dilenci olmayı seçiyorken neden onu savaşçı olmaya zorluyorsun? Bitkin halini, ince kollarını ve ölü bakışlarını görmüyor musun? Senin dünyanda aç kalmış bir zavallıyı oynayabilir ancak, çünkü isteksizlik kokusu yayılıyor her adımının ardından. Biraz bıraksana. Titrek sesi ile okuduğu ağıtı duymuyor musun? 

Hiç saygın mı yok, kendini oyuna fazla mı kaptırdın?”

acaba şu an nerde

acaba şu an yanında kim var

acaba şu an napıyo

acaba şu an mutlu mu

acaba şu an mutluysa birine öyle tatlış tatlış gülüyo mu

acaba şu an mutsuz mu

mutsuzsa onu üzenin amına koyim

başkasına da gülmesin ama mutsuz da olmasın

lan siktir hoşlanıyom galiba ben bu çocuktan aq

obaa

Oğlum sevin.

Arkadaşlar bugun size bi kaç tecrübelerimden bahsetmek istedim. 

Öyle allı pullu ilgi çekicek bi başlıkda yapmadım ki herkesin okumasını istemiyorum, ilgisini çeken okusun.

Arkdaşlar bakın benim buradaki “Oğlum sevin” demekden kastım inanın sadece insan değil. Bi insan biriyle mutluysa zaten gerçekden tamamıyla mutlu değildir. Tamamen mutlu olan insan kendisi ve kendi düşünce tarzıyla yapar.

Ve düşünün siz yaptığınız her neyse bunu yapmak için mi yapıyorsunuz yoksa sevdiğinizden mi? Gene aklınız karıya kıza çoluğa çocuğa sevişmeye gitti ama gene sadece bundan bahsetmiyorum. Bu cümleyi ders çalışmak için bile düşünüp sorabilirsiniz kendinize. Her ne yapıyoranız o yöne çekin. Ve severek yaparsanız nasıl olur onu sorun sonra kendinize.

Arkadaşlar cidden şu dünyada her hangi bir nesneyi, her hangi bir içeceği yiyeceği, her hangi bir kaç sıradan dostu veya her hangi bir sevgiliyi sevmeden kim mutlu olabilir?

Beni tanıyanlar bilir çok klasik bi cümlem vardır. “Ben oturup yaptığım kahveyi içmekden veya yıldızsız istanbul gökyüzünü izlmekden bile deli gibi keyif alan biriyim.” Neden? Çünkü kahve içmeyi seviyorum. Neden? Çünkü yıldız yok diye bakmak yerine sonsuz bi uzay olduğunu görüp en sevdiğim şarkıyı açıyorum. 

Mutlu ve keyifli olmanın tat almanın formulleri çok basit. Ama uygulaması çok zor bazı zamanlar gereksiz. Onemli olanda bunu geçerli ve gerekli hale getirebilmek.

Her ne yapıyorsanız sevin.

Size her ne iyi geliyosa sevin.

Sizi her ne mutlu ediyosa sevin.

Oturun yağmur yağarken rüzgarın ağaçları nasıl salladığını izleyin, oturun bi yaz günü sahile bakarken arkadaşlarınızla muhabbet edin, oturun ders çalışırken bundan keyif aldığınızı düşünün, oturun müzik dinlerken müziğin ne kadar muhteşem olduğunu görün, gökyüzüne bakın ne kadar muhteşem olduğuna bakın, bi kahve için tadındaki güzelliği düşünün, içerken düşündüğünüz saçma sapan düşünleri değil. her ne yapıyoranız ama her ne yapıyoranız tamamıyla keyfine, güzelliğine bazen muhteşemliğine odaklanın.

En basit ve en ufak şeylerde bile hoşunuza giden ufak ve sizi mutlu eden güzel şeylerin olduğunu bilin.

En basitinden kimseyle arkadaş olmak için arkadaş olmayın. Sevdiğiniz yönlerini bulun, beraber eğlenin, her anınızın tadını çıkartın, delilikler yapın.

Unutmayın bir daha genç olmıyıcaksınız.

Hiç bir insanı hiç bir zaman çıkarlarınız için sevmeyin, beklentileriniz olmasın, onun hakkında kötü düşünceleriniz her ne varsa bunu umursamayın ve her güzel şeyin tadını çıkartın. 

Veya yalnızsınız diyelim; sigara içiyosanız sigaranızı yakın, yabancı dizi izliyosunuz diyelim yabancı dizinzi açın, veya kahve seviyosanız yapın, şiir yazmayı seviyosanız berbat olsa bile yapın, müzik dinlemeyi seviyosanız köşenize çekilin ve dinleyin. Ama yapmak için değil, bundan keyif aldığınızı bunu sevdiğinzi bilerek yapın.

Böyle düşünerek en ulaşılması kolay şeylerden bile delice keyif alabilir, şuanki gençliğin çoğunun bulunduğu depresif moddan sıyrılma şansı yakalarsınız.

Her şeyi en küçük şeyi bile her zaman zevk alarak yapın. İnanın o zaman hayatınız çok daha çekici gelmeye başlıyıcak. 

Örneğin ben floryada oturuyorum etrafım milyoner ailelerle kaynıyo, bakıyorum bir tane mutlu surat yok, konuşuyorum hepsi şu koskoca hayatındaki ufacık şeylerle dünyanın en mutsuz insanı olmuşlar. Birazcık olayların olumsuz yönlerine bakmamayı deneyin. en önemlilerinden biride sevdiğiniz bölümü okuyun ve o bölümde çalışın, gram para kazanamayabilirsiniz önemli değil. Hayatınızı kazanıcaksınız. Ve derdiniz paraysa ben işini severek yapıpda zengin olmayan birinide görmedim şu zamana kadar.

Şimdi sevgili konusuna gelelim; Erkekler için konuşuyorum kimseyle sadece sevişmek için muhattap olmayın çünkü bu sizi sadece 1 gün mutlu edip egonuzu tatmin eder. Kızlar için konusuyorum kimseyi elde etmek için kimseyle yatmayın. bu sizi ona karşı kazandırmaz. Nesnesi yapar.

Bi insan zaten sevmeyi öğrenince küçücük anıların, minik beraber dansların, beraber güzel bir gezinin, küçücük bir muhabbetin, sadece sarılmanın bile ne kadar değerli olduğunu görebilir.

Aynen aşk kavramındaki sevgiyi, her şeye bakış açınızda da kullanabildiğiniz zaman işlerin nasıl değiştiğini göreceksiniz. Hayatınızdaki tek bi insan dışında ufak ayrıntılarıda sevmeye başlayınca asıl bağımsız keyif ve mutluluğuna kavuşuyo insan. Ve o zaman anlar insanlar; gerçekden dünya keyfini doya doya sürerek yaşanılacak bir yer.

Kendini, dostlarını, arkadaşlarını, hayatındaki ufak ayrıntıları, anları delicesine seven insan hayatta her zaman herkesle ve en önemlisi kendisiyle mutlu olabilen insandır. Ve bu tarz düşünen bi insanı ne hayatına giren biri yıkabilir, ne yaşadığı ne o ne bu ne şu gereksiz şeyler yıkabilir. Çünkü bunu başarabilen insan çözmüştür dünyanın güzel ve muhteşem yanlarının ne kadar fazla, dert ettiği şeyin binde biri olduğunu. 

Ne kadar kafamdaki düşünceleri yansıtabildim mi yansıtamadım mı bilmesemde, bu yazıyı oturup üşenmeden uzun uzun yazmamın sebebi etrafda yüzlerce mutsuz keyifsiz insanları görmek yerine bir kişi bile olsa daha pozitif düşünen, gülen, keyifli bi hayatı olan insan olmaya hepimizin ve en önemlisi kendinizin ihtiyacı olmasıdır.

Tümünü okuyabilen varsa cidden tebrik ediyorum :D

Sağlıcakla kalın dostlar.

Mutlu hayatlar!