monomani

MONO MONO MANİLER!

Artık boku çıkmış bir gerçektir ki psikoloji içerikli makale / kitap okumaktan ve çeviri yapmaktan gözüm döndü; öyle bir gözüm döndü ki “En sevdiğim hastalıklar” diye bir dizin oluştu beynimde. İnsanın “en sevdiği hastalıklar” olur mu hiç? Ama o kadar enteresanlar ki, bana hak vereceksiniz.

Monomani ile başlayalım çünkü bu yazının devamında gelen tüm hastalıklar monomani türlerinden bahsedecek.  

Mono (tek) ve mani (mania) kelimelerinin birleşimi ile türemişliğinden de anlaşılabileceği üzere kişinin tek bir düşünceye takılı kalması, o tek düşüncenin manyağı olması içerikli bir ruhsal bozukluk. Ben kendisi ile Edgar Allan Poe'nun Berenice hikayesini okurken tanışmıştım, sonrasında araştırdığımda görmüştüm ki aslında monomaninin türlü türlü hali var. Örnek vermek gerekirse; demonomanik insanlar kendilerini kötü ruhların, iblislerin takip ettiğinden şikayetçi olurlar. Capgras tarafından tanımlanan Capgras monomani sendromunda hasta kişi çevresindeki insanların aslında tanıdığı insanlar olmadığına, hepsinin başka birileri tarafından ele geçirildiğine ve yönetildiğine inanır. Yani insanlar tek bir düşünceye takılı kalıp o düşüncenin tüm hayatlarını ele geçirmesinin yükü altına giriyor monomani kapsamında. Şimdi bu monomani çeşitlerinden “en sevdiklerimi” özetleyebilirim.

Dispozofobi

Dispozofobi yani biriktirme takıntısı içerikli obsesif kompulsif bozuklukta kişi bir eşyayı çöpe atmasının sonradan ona sıkıntı getireceğine inanıyor; hani biz zaman zaman işe yaramayacağını bildiğimiz halde bir makbuzu, bir faturayı “Dursun ya bi köşede, ne olur ne olmaz” diye saklarız ya, onun hastalık boyutu bu. Sigmund'a göre bu hastalığın kökleri psikoseksüel gelişimin anal dönemine kadar uzanıyor; o dönemde aşırı müdahale, aşırı zorlama, aşırı kontrole maruz kalan çocuklar ileride bu rahatsızlığa yakalanabiliyor. Hasta içtiği kola şişesinden tutun da, okuduğu gazetelere kadar aklınıza gelebilecek her şeyi biriktirmeye ve onların çevrede mevcut olduğu gerçeğine büyük ehemmiyet atfetmeye başlıyor. Modern zamanlardan bir örnek vermek gerekirse; Doktor Uğur Dalan'ın yazısında kendisine gelen hiçbir mesajı silmemek için büyük çaba harcayan, bu yüzden de telefonunun bozulmasından çok korkan ve bütün hayatını telefonunu korumaya adayan bir vakadan bahsediliyordu. Okuduğum bir başka kitapta; Gülseren Budayıcıoğlu'nun Madalyonun İçi isimli kitabında ise doktor çöp evde yaşayan üç kız kardeşe kendi habitatlarında terapi uygulamaya çabalıyordu; evi temizlemelerine yardımcı olmaya çalışıyor, sık sık evi kontrole gidiyordu. Okuduğum kadarıyla bu kaygı bozukluğunun geçmişe saplantılı olma içerikli obsesif bozukluklarla yakından ilişkisi var. Hastaların bazıları bu kaosa, terkedildikleri sevgililerinin hatıralarını biriktirmekle başlayabiliyor. Bu tür takıntılarınız varsa acilen kurtulun oğlumlar!

Bigoreksi

Kadınlarda anoreksi diye bir hastalık söz konusudur ya, “Yeterince zayıf değilim” hastalığı - bu da onun erkeklerdeki versiyonu lakin işin içinde kaslar var bu kez. Özellikle spor salonlarında vücut çalışan abilerimiz “Yeterince kaslı değilim” düşüncesi ile dakikalarını ve hatta saatlerini ayna karşısında harcayarak dertlenince bunun ismi bigoreksi oluyor. Benim erkek arkadaşım vücut çalıştığı için bir keresinde bana “Kontrollü olmak lazım, insan bir kere kaptırdı mı dozunu ayarlayamayarak aşırı vücut geliştirebiliyor” demişti lakin bunu aşırı kaslı bir kız arkadaşının fotoğrafını göstererek söylemişti, bilemiyorum bigoreksi bu tip durumları kapsıyor mu fakat benim aklıma direkt olarak bu ihtimal gelmişti. Anoreksi kadar yoğun götürüleri olmasa da psikolojik bir rahatsızlık en nihayetinde; kişinin kendini yetersiz görerek bu yetersizlik hissiyatını hayatının diğer alanlarına da sıçratması an meselesi olabiliyor..

Othello Sendromu

Othello'yu bilirsiniz, ya da bilmezsiniz tamam - William Shakespeare'in trajedilerinden birisinin baş kahramanı. Trajik kusuru aşırı kıskanç olması ve geldiği gazın sonucunda karısının ölümüne kadar ilerlemesi. Othello sendromu da adını bu tiyatro eserinden alıyor. Kişinin sevdiği bir insanı ortada hiçbir sebep yokken ya da varken hastalık derecesinde kıskanması ve bundan hem kendisinin hem de sevdiği kişinin ciddi zararlar görmesi şeklinde özetlenebiliyor. Patolojik kıskançlık yani; çoğunlukla cinsel münasebetin sekteye uğraması ile hasta kişinin sanrıları tetiklenebiliyor. Bu rahatsızlığa sahip kişiler devamlı olarak senaryolar uydurarak her birine gerçekmişcesine inanıyor ve sevdiği insana karşı devamlı sadakatsizlik, ihanet beklentisi ile yaklaşıyor; dolayısıyla hep onu takip ediyor, olur olmaz şeylerden dolayı kavga çıkartıyor, iş ilerledikçe histerilere, halisünasyonlara kadar varıyor ve okuduğum kadarıyla bu sendromun sonu çoğu zaman hiç mi hiç hoş olmuyor..

Peter Pan Sendromu

Adından da anlaşıldığı üzere bu hastalık da adını edebiyat literatüründen almış; Matthew Barrie'nin Peter Pan'inden. Bu komplekste kişi yaşı ilerledikçe, özellikle de üzerine hayatın sorumlulukları bindikçe yetişkinliğini reddedip zamanla çocuklaşmaya başlıyor. Benjamin Button'ın psikolojik versiyonu diyelim. Bu rahatsızlıktaki en büyük rol genellikle ebeveynlere ait oluyor, çocuğa ait sorumlulukları korumacı bir tavırla üstlenerek “Aman sen dur yanlış yaparsın” dürtüsüyle yaklaşan ebeveynler aslında birer Peter Pan yetiştirme potansiyeline sahip oluyorlar. Yanlış yapmak ve sonuç çıkarmak bir yana, hiçbir şey yapmamaya alışmış, kendi işini kendi görmemeye aşina bireyler birden bire yetişkinliğin getirdiği tüm sorumluluklar karşısında sosyal anlamda yetersiz kalıyor ve tüm bu yükümlülükleri reddederek asalak bir yaşam sürme eğilimine bürünüyor. İlk belirtileri 10 - 15 yaş arasında ortaya çıkan bu rahatsızlık özellikle 40+ yaşlarda bireyin tamamıyla velet özellikleri taşımasına kadar ilerliyor. Demek ki neymiş, kaş yaparken göz çıkarmıyor, çocuklarımızı ya da kardeşlerimizi birer birey olarak yetiştirmeye özen gösteriyormuşuz. Yanlışlar, hatalar, hatta suçlar bile her zaman düşman değil, hatta biraz zorlasak benliğin uzaktan akrabası bile çıkabilirler.

Erotomani

Dr. Gary Small'un geçenlerde önerdiğim Bir Psikiyatrın Gizli Defteri isimli kitabında bu içerikte bir hikaye yer alıyor. Aynı şekilde Gülseren teyzemizin kitabında da aynı vakanın şöyle bir örneği var; vakanın kahramanı kadıncağız iş yerinde, iş arkadaşı beylerden birini bir başka beye “Bahar geldi artık iyice, şeftali çıkmış” diye seslenirken duyuyor. Baharın gelmesiyle birlikte daha ince, daha hafif kıyafetler giymiş olan erotomani hastamız bu kadın, bu iş arkadaşı beyin şeftaliden bahsederken aslında kendi göğüslerinden bahsettiğini zannediyor. Radyoda çalan şarkıları, birisi o şarkıları kendisi için istemiş gibi dinleyerek tüm şarkı sözlerini üzerine alınıyor ve bu birisini “Şeftali çıkmış” diyen iş arkadaşıyla bağdaştırıyor. Evet, erotomani hastaları devamlı olarak birilerinin  kendisine aşık olduğunu sanıyor ve hayatlarını buna göre şekillendiriyor. Bundan çoğunlukla analistler muzdarip oluyor; çünkü erotomani hastaları genellikle kendi psikologlarının / psikiyatrlarının kendileri ile kurduğu tıbbi ilişkiyi, ilgi ve alakayı yanlış yorumlayarak “O da bana aşık” şeklinde algılıyor ve doktorların başına halledilmesi gereken yeni bir problem daha açmış oluyor. Bir sonraki başlıkta erotomani ile birleşmiş, sıra dışı bir vaziyetten bahsedeceğim.

Sahte Gebelik

Çocuk sahibi olmak konusunda obsesyona sahip kadınlar, cinsel ilişkiye girmedikleri halde kendilerini hamile bırakabiliyorlar! Evet, kendilerini hamile oldukları histerisine inandırdıklarında bedensel gelişimleri kafalarının içlerine göre şekilleniyor. Vücut hamilelikte salgıladığı hormonları salgılıyor, gebelik testi pozitif çıkıyor, kadının karnı ve göğüsleri büyüyor, tüm belirtiler de tamam - lakin bebek yok. Bunun en meşhur örneklerinden biri ise zavallı Breuer'in Anne O. ile yaşadıkları tabii ki. Erotomani hastası olan Anne O., kendisini kurtarmaya çalışan psikologu Breuer'ın ilgisini yanlış anlayarak ipin ucunu öyle bir kaçırıyor ki (karşı aktarım), Breur kendisine dokunmamış olmasına rağmen ondan hamile kaldığını iddia ediyor. Histeri onu fizyolojik ve fiziksel olarak gerçekten hamile olan bir kadınmış gibi lanse etse de aslında Anne'in tecrübe ettiği durum sahte gebelikten başka bir şey değil. Sanırım bu durum senelerdir “Bir insan kanser olmadığı halde kanser olduğuna inanırsa gerçekten kanser olabilir” tezini de destekliyor. Yine aynı şekilde, Dr. Small'un kitabında sahte gebeliğe dair başka bir örnek de yer alıyor fakat o örneğin kahramanı Anne O. kadar şanssız değil; hem Breuer hem de Freud'un hastası olan lakin göründüğü kadar şanslı olmayan Anne O. tedavilere yanıt vermediği için daha da kötüleşerek akıl hastanesine kapatılırken Gary'nin hastası birkaç sahte gebelikten sonra gerçekten çocuk sahibi oluyor *-* Gary'nin hastasında sahte gebeliğe ek olarak hafif de olsa Cain kompleksi mevcut; bu da monomaninin başka bir türü ki adını Adem ile Havva'nın çocukları olan Abel ile Cain'den alarak kardeşe duyulan hastalıklı rekabet duygusunu tanımlıyor. Gary'nin hikayesinde hamile kalma arzusuna sahip olan kadının devamlı çocuk doğuran bir kız kardeşi var ve sahte gebeliğe gitme yolunda Cain sendromunun desteği yok denemez..

Medea Kompleksi

Adını Euripides'in trajedisinden alan bu kompleks, eşe duyulan nefretin hastalıklı boyutunu - hatta bu hastalık yüzünden kendi öz evlatlarına eziyet etme boyutuna kadar ilerleyen davranış bozukluğunu ele alıyor. “Art niyetli anne sendromu” olarak da anılıyor ve genellikle boşanmalardan, aldatılmalardan sonra oluşuyor. Aslında diğer vakalara kıyasla özellikle ülkemizde oldukça yaygın bulunan bir sendrom, zira bir annenin bir çocuğu boşanmadan sonra babasına karşı kışkırtması, kışkırtma uğruna çocuğuna duygusal doldurmada bulunması, özetle intikam almak uğruna çocuğunun psikolojisini hiçe sayması Medea kompleksine dahil bir ruhsal bozukluk olarak ele alınıyor. Anne çoğu zaman kendi öfke nöbetleri esnasında çocuğa psikolojik yahut fiziksel şiddet uygulayabiliyor ve eğer tedavi görmezse sırf babayı cezalandırmak uğruna kendi evladını öldürebiliyor bile!

Yabancı El Sendromu

Monomani kapsamının çok dışında kalmasına rağmen beni hayretlere düşüren ve çok okutan hastalıklardan biri “Alien Hand”! Elinizin sizden bağımsız bir şekilde hareket ettiğini düşünün. Salt psikolojiden ziyade nöronlarınızın, iki beyin lobunuzun bozuklukları da sorumlu bu durumdan. İlk başta kavradığınız nesnelerin şekillerini, hissiyatlarını algılayamıyorsunuz sonra bir bakmışsınız ki eliniz bir başkasının eliymiş gibi saçma sapan şeyler yapıp duruyor. Bu konudaki ilk şikayet 1908'de bir kadından gelmiş; kadın gece uyurken sol elinin kendisini boğmaya çalıştığından şikayetçi olmuş. Başka bir yerde de beynin sol tarafının mantığı, sağ tarafının ise duyguları kontrol ettiğini okumuştum. Yabancı el sendromunda ise loblarınızdan biri bir diğeri ile iletişim kuramıyor. Eğer sol lobunuz intihar etmeye karar vermişse sol elinizi buna ikna ediyor ve sağ lobunuz bunu hiç istemese de sol taraf bu girişimde bulunuyor. BİR HAYAL EDER MİSİNİZ? Kendi kendinizin cinayetini işlemek için çaba harcarken kendinizin elinden kurtulmaya çalışıyorsunuz. Ve ne yazık ki bu hastalığın bir tedavisi yok. Cerrahlar çözümün nöronlar üzerinden çözülmesi gerektiğinin farkında lakin fizyolojik olarak olayı henüz çözememişler. Ancak, atıyorum sağ lobunuzda bozukluk varsa, kendisi müziğin algılanmasından vs. sorumlu olduğu için sevdiğiniz müzikleri dinleyerek sağ lobunuzu, dolayısıyla sağ elinizi meşgul tutabiliyorsunuz. Onun haricinde sağ lob depresyona girdi mi sıçtınız, kaçın kendinizden!

Daha çok var ama sıkıcı olmak istemedim, bir de zirvedeyken bırakayım baari dedim. Çünkü, yabancı el sendromu…..

AROUND THE WORLD IN 33 REVOLUTIONS PER MINUTE (pt 59)

Je tiens à rendre à Jennie ce qui appartient à Jennie. Si elle a effectivement un sens de l'orientation plutôt désorientant, c'est effectivement grâce à elle (et elle seule) que je suis enfin parvenu à pénétrer dans l'un des sanctuaires vinyliques les mieux gardés de Tokyo : Vinyl Japan. Ou plutôt Vinyl tout court, comme le panneau semble désormais laconiquement l'indiquer.

Ca a l'air clair comme de l'eau de roche, mais il fallait franchement faire attention et regarder autour de soi pour remarquer l'enseigne de cette inestimable maison du disque. J'ai bien fait deux ou trois fois le tour du pâté de maison avant que ma chère et tendre ne m'arrête, d'un air mi-décidé, mi-gavé : “Hé, c'est pas ça que tu cherches ?”

Oui, c'est bien ça, en effet.

Pas trouvé de part 2 (il n'y a qu'un restaurant au sous-sol), alors concentrons-nous sur la part 1 aka le dernier disquaire au fond du couloir à gauche.

Les Japonais sont des gens organisés. Néanmoins, en cinq années de digging au pays du Soleil levant, je n'avais encore jamais vu ça. Un rangement d'une précision telle que même les copains Toulousains de Vicious Circle se voyaient gratifiés d'une section personnalisée. Même tarif pour les THUGS, et je te parle pas du coin Mod à l'entrée qui a rendu absolument maboule ma compagne accompagnatrice.

La boutique n'a rien de spécial en soi, pas de cachet ou quoi, et je ne me rappelle même pas avoir entendu de musique en entrant. En revanche, des disques, il y en a des dizaines de milliers. Plus qu'il n'en faut. Partout. Sur et sous les bacs. Au mur. Planqués dans les coins. Tout et son contraire. On pourrait y passer des journées entières.

Dans le fond du shop, au mur : tout ce qui concerne l'indie rock des années 80 et 90. Chaque groupe important a son onglet. Chaque groupe obscur a son onglet. Chaque ville, chaque scène, a son onglet. Ca frôle la monomanie psychopathique, mais c'est un peu ce que l'on vient chercher en entrant dans une boutique qui s'appelle ainsi (Vinyl, je le rappelle).

Je finirai par repartir avec 6 disques que je n'espérais même pas trouver à ces prix (dans les 10 balles) et dans ces états (scellés, pour la plupart). Une chose est sûre : je reviendrai et je claquerai une bonne partie de mon temps et de mon budget dans tes bacs.