minnete

Bu fotoğrafta anneannem 16 yaşında, dedem 33.

Tarih 26. Şubat 1938. Yani 77 sene önce bugün. Nişanlandıkları gün.

Anneannem dedemi hayatında ilk defa o gün görmüş.

Düşünsenize, evleneceksiniz ve hayatını paylaşacağınız adamı nişan günü görüyorsunuz. Beğendin, beğendin, beğenmedinse hayat boyu çek dur.. :)

Bizimkilerin hikayesi ise tam bir “Onlar ermiş muradına , biz çıkalım kerevetine..” hikayesi. Sonu gerçekten mutlu olan şahane bir masal yani..

Anneannem kendisinden 17 yaş büyük dedeme resmen aşık olmuş.
Dedemse o yıllardaki genel davranışın aksine, o gencecik kıza, ömür boyu, hem aşkla, sevgiyle, hem de “saygıyla” bağlanmış..

Ben onların evinde hiç yükselen ses , hiç kavga gürültü duymadım.

Evlendikleri ilk gün, dedem uzun bir konuşma yapmış. Üç şey istemiş gencecik karısından :

Bir : Bana İhsan Bey değil, İhsan demeni rica ediyorum. ( ki o devir için müthiş bir adım..! )Evde kıyametler kopmuş, sen kocana, koskoca adama nasıl ismiyle hitap edersin diye..
Aile büyüklerini sakinleştirip ikna etmek yine dedeme düşmüş..:)Anneannem öbür boyu hep İhsan’cığım dedi. “Cığım”sız bir hitap hiç duymadım ağzından..

İki : Dedem hakimdi benim. Bak demiş, mesleğim gereği eve senden torpil isteyenler gelebilir.
Asla , katiyen kabul etmeyeceksin. Hediye asla kabul etmeyeceksin.
Hakim demek, tarafsızlık demektir.
Böyle bir şeyi mesleğim adına şerefsizlik addederim.
Bu ricaları reddetmeyi ayıp sayabilirsin , asıl bunu teklif etmek ayıptır, bilesin.
Sonraları ikisi bir olup, güzel bir reddetme cümlesi bulmuşlar, anneannem çok ısrarcı olanlara :
- “Dosyanızı titizlikle tetkik edeceğini söyledi” derdi.

Üç : Benim demiş, “küsme” huyum vardır. Kızarsam tartışmam, sadece küserim. Ben sana küsersem , sen bana küsmeyeceksin. Yoksa evlilik gemisi yürümez. Sabır rica ediyorum senden..
Bir şey diyeceğim, inanmayacaksınız : “Ömür boyu hiç küsmediler.”

Diyeceksiniz ki, e kadın her şeye uyum sağlarsa evlilik elbet yürür. O dönemin evliliklerinde bir kere, çok keskin kadın-erkek ayırımları var. Kadın asla çalışmıyor, evin bakımı, çocuklar vs ile ilgili, erkek ise çalışıp evi geçindiren . Bu kadar net. Bugünkü gibi herkes her şeyi paylaşır durumu yok. O yüzden değerlendirirken hep bunu düşünürüm aslında..

Yani ben hayatımda dedemi mutfakta görmedim. Bir tabağı içeri taşıdığını bilmem. Kalkıp bir bardak su aldığını bilmem. Anneannem getirirdi her şeyini..

Ama mesela su mu istedi, anneannemin elinden bardağı alır, öbür eliyle, onun suyu getiren elini tutar öper, gözlerinin içine bakarak
“ Eline sağlık, zahmet oldu Münevver’ciğim” derdi.
Anneanneme aniden bir enerji gelir, gözleri parlar, genç kız gibi seke seke , uça uça dönerdi mutfağa..

Anlayacağınız, “Görevi tabii, elbette yapacak! ” zihniyetinde hiç olmadı dedem. Teşekkürü , takdiri hiç ihmal etmedi bir ömür boyu.

Annemler küçükken, dedem öğlenleri işten mutlaka eve gelirmiş, alel acele yemek yiyip, bir tek de tavla atarlarmış, öyle dönermiş dairesine.. O bir saate hepsini nasıl sığdırırdık diye konuşup gülerlerdi..

Evlilik diye oya gibi işlenmiş, inci gibi dizilmiş anılar gördüm ben.. Fedakarlık, sabır, özen, ve minnet gördüm. İçinde hastalıklar da oldu elbet , ölümler de, acılar ve hayal kırıklıkları da.. ..Ama bütün bu gerçekler nasıl taşınır, nasıl her bir korku, her bir hüzün, sevgiyle harmanlanıp akide şekeri gibi ağızda eritilir gider, işte onların masalı bunu da anlatır.

Dedeciğim, sayısız hastalıkla mücadele etti, ama etrafına en ufak bir rahatsızlık vermedi. Anneannem ona hep canı gönülden sevgiyle , bir melek gibi baktı.

Dedeme şeker teşhisi konduğunda, insülin iğnelerini bile iğneciye bırakmadan kendi yapmak istemişti mesela..

O zamanın iğneleri şimdiki gibi değil, kocaman metal enjektörler vardı, ucunda kalın, dehşetengiz iğneler olan. O verev kesimli iğne uçları hala gözümün önündedir.

O enjektör her sabah ocakta, çayın yanında kaynardı..
Fonda radyoda Türk Sanat Müziği, mesela “ Benzemez kimse sana “ çalar, enjektörün tıkır tıkır kaynama sesi, çaydanlığın fokurtusuna, limon kolonyasının kokusu, kızarmış ekmek kokusuna karışırdı. Anneannem seve okşaya karnından yapardı iğneleri dedeme..

Nasıl öğrenmiş iğne yapmayı derseniz, normalde portakala batırarak öğretirler, ama anneannem “kendine batırarak” öğrenmişti iğne yapmayı..
Dedemin canını yakmasın diye..

Ne bir gün anneannem bıktı her gün bunu yapmaktan, ne de dedem bir gün şikayet etti, her Allah'ın günü iğne olmaktan…Anlayacağınız, o dana kadar iğneleri yapmayı bile keyif haline getirmişlerdi.

Anneannem bir şey öreceği zaman yünleri alır, dedemin yanına getirirdi. Dedem hemen gazetesini, kitabını bırakır, kollarını anneanneme uzatırdı. O çilenin iki ucuna ellerini geçirir, anneannem çabuk çabuk hareketlerde yünü top haline getirdikçe, son derece uyumlu hareketlerle, bir sağ, bir sol elinden kaydırırdı yün çilenin iplerini..
Gülüşüp sohbet ederlerdi. Anneannem ona uzun uzun ne öreceğini anlatırken, ilgiyle dinlerdi.

Televizyonun olmadığı o güzel zamanlarda, annemle dayımın okuduğu şiirleri dinlemeye bayılırlardı.
Akşam oldu mu çay demlenir, yaz ise bahçeye açılır kapanır sandalyeler atılır, cır cır böceklerinin sesi eşliğinde, yıldızların altında uzun uzun , tatlı tatlı sohbet edilirdi.

Televizyon geldikten sonra ise çocukluğuma ve onlara dair en net anım, kanepede dedemin koltuğunun altına yaslanıp uyuklaşım, ayıkladığı kabak çekirdeklerini bir bir ağzıma verişi.. Anneannemin soyduğu portakalın kabuğunun kokusu.. Usulca uykuya teslim oluşum.. Ve sonra alnımdan öpülerek uyanmak.. “Hadi yavrum, İstiklal Marşı başladı.”

Dedemle yan yana, son derece ciddi ayakta beklemek, marş bitene kadar. Askerler rap rap yürüyene kadar. Sonra sanki memleketi emin ellere teslime etmişcesine güvenli hissederek uykuya dalış.. Sabah puhu kuşlarının seslerine uyanmak..

Onların nişan günü bugün.

77 sene önce parmaklarına taktıkları o yüzüğü ömür boyu sevgiyle taşıdılar.

Tıpkı o yün çilesini sıcacık bir kazak haline getirmek gibi bir evlilik.

İlmek ilmek, emek, emek..

Dedem tuttu, anneannem ördü.

Dedemin ellerinden ilmek ilmek anneannemin ellerine kaydı..

İlmek ilmek.. Oya oya..

Ruhları şad olsun.

Bige Güven Kızılay
26.02.2015

8

Bu çocuk insanları dış görünüşü ile yargılayıp insanlar üzerinden prim kasan karaktersizin tekidir ,
kendisi fake olmadığını iddia etmiştir fakat fake olduğunu kanıtlayan SS ler ile bunu da görebiliyoz fotoları dikkatli incelerseniz yuvarlak içine aldım gördükleriniz başkalarından aldığı fotolar ve kimseye fotolar bana ait değil gibi bir duyumda yapmadı ve fotoları sahiplendi onu takip eden insanların bir çoğu zaten sürekli farklı kişileri pp yaptığını fark etmiştir yani fake,
kendisi insanlara argo konuşuyor ve kendi yaptıklarını marifet gibi savunuyor,
kızlarla Prim için konuşuyor ve popüler insanlarla arkadaşlık yapıp onların üzerinden geçiniyor ,
herkes bu arkadaşı takipten çıkıp engellerse minnet duyarız url si @tanrininprensi şimdiden teşekkür ederiz.

kendinizi insanların sığınıp yerleşebileceği bir eve çevirirseniz, başta bir mucize kadar mükemmel saydıkları evin, zamanla çatlaklarını incelemeye başlarlar. kırık camlarından yakınırlar. ve artık dışarısı eskisi kadar korkunç görünmediği zaman, giderler. açık kapılara kimse minnet duymaz.

ben artık bir şeyleri hatırlıyor olmama minnet etmem mi gerekiyor yoksa birkaç küfür mü dizmem gerekiyor bilmiyorum. gözümden düşen iki damla yaşa bile teşekkür ettiğim zamanların ardından ne değişti de bu kadar nefret doluyorum? benim anlatacak çok şeyim var, susmak zorunda olmaktan nefret ediyorum. karşımda duran senken sesimin titreyişinden nefret ediyorum. karşımda duran senken cümlelerimin parçalara ayrılmasından nefret ediyorum. ben karşında duruyorken beni görmeyişinden nefret ediyorum. bahaneler sunuyorum inandıramıyorum. sözcükler diziyorum anlatamıyorum. tekrardan yola çıkmaya cesaret ediyorum ama ben bu yolu tamamlayamıyorum. kulaklarımda çınlamaya başlayan aynı şarkı, sonunu getiremiyorum. altını çizdiğim kaçıncı satır, okumayı unutuyorum. ben seni severken yaşıyorum diye yazdığım bir hikayenin ardından anlıyorum; ben seninle nefes alıyorum ama yaşamak ile nefes almak bağdaşmıyormuş, senden öğreniyorum.

Edebiyatçılar geçiyor...

Behçet Necatigil’in arşivinin minik bir kısmı. Arşiv için kızı Ayşe Sarısayın’a minnet borçluyuz diye düşündüm. Üstatları böyle görmek beni çok heyecanlandırdı ve bu şekilde pek çok dosyaya da ulaştım. Bunlara miri malı da deniyor. İznimi aldım, buraya bundan böyle bu gibi eski dosyaları da taşıyacağım.

Fotoğraf 1: Behçet Necatigil, Orhan Şaik Gökyay, Nihad Sami Banarlı.


Fotoğraf 2: (Soldan sağa) Oktay Akbal, Nurer Uğurlu, Sami Karaören, Tahir Alangu, Tarık Dursun ve önde Hilmi Yavuz.


Fotoğraf 3: Behçet Necatigil ve Oktay Rıfat.


Fotoğraf 4: Oktay Akbal, Hilmi Yavuz, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca. Kumkapı, 1972.


Fotoğraf 5: M. Ali Tanyeri, Kamural Şipal, Behçet Necatigil. Kırık Çatal’da.


Fotoğraf 6: Tarık Buğra, Sait Faik, Adalet Cimcoz, Behçet Necatigil.


Fotoğraf 7: Tomris - Turgut Uyar.


Fotoğraf 8: Orhan Kemal.


Fotoğraf 9: Özdemir Asaf.


Fotoğraf 10: Edip Cansever.


Fotoğraf 11: Haldun Taner.

Fotoğraf 12: Sabahattin Ali.


Fotoğraf 13: Sait Faik.

Acıya minnet eden bir çocuğun ellerine tutuşturulmuş ekmek gibi bereketli yüzün…

Su gibi aziz,hayat kadar elzem ve nefes kadar sonsuz bir cansın sen


Akşam kuytularında yalnızlığın ayak dibinde düşmüş benliğimin gözlerinde tekrar hayatı kazanmasıydı sevgim

Takatim,dayanağım,sabrımsın sen…

Soğuk ve yapay çocuklarla bastırılmış çocuksu düşlerimin yeniden sabırla örtülüşüydü yüzündeki tebessümler…

Sen çaresizliğin ayak ucunda demlenen yüreğime armağan edilen sonsuzluk hediyesi


Sen göğsümde taşıdığım eşsiz paye,sen acıya dayanma gücüm, sen benim yüreğime ilmek ilmek işlenmiş sabrımsın..