melkhkp

19 Mayıs Emperyalizme ve İrticaya Halkımızın Ebedi Cevabıdır

Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız kazanılmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşunun 4’üncü yıldönümünün yaklaştığı günlerde Mustafa Kemal 20 Ekim 1927’de gençlere şöyle hitap eder:

“İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”

Mustafa Kemal gelecekte gençliğin yeni bir İstiklal Mücadelesi vermek zorunda kalabileceği ihtimaline karşı tâ 1927’lerde bu uyarılarını yapmıştır. Çünkü kendisi “Ya İstiklal Ya Ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır” diyerek emperyalistlere ve içerdeki gericiliğe karşı verilen savaşı özetliyordu.

Bu savaş;

Türk ve Kürt Halklarının emperyalizme karşı, omuz omuza zafere ulaştırdıkları bir savaştı. Dahası dünyanın zaferle sonuçlanan ilk Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’ydı.

- Emperyalizmle savaşan tüm halklara örnek oldu,   CHE’ye,  FİDEL’e ve HO Amca’ya mücadelelerinde umut ve ilham verdi,

68 kuşağının Devrimci Önderleri Deniz ve Mahirler’in ellerinden bırakmadığı bayrağı oldu,

Şanlı Taksim Gezi İsyanı’mıza, ruhuyla ve azmiyle yol gösterdi.

 

Ya bugün durum nasıl?

Bugün ise Mustafa Kemal’in 87 yıl önce geleceğe dair yaptığı yukarıdaki öngörüler-uyarılar ne yazık ki 2014 Türkiyesi’nde acı bir şekilde gerçek olmuştur.

Yerli ve yabancı Parababaları halklarımızı işsizlik, pahalılık, yoksulluk cehenneminde cayır cayır yakmaktadır. İçerdeki CIA İslamcıları Tayyipgiller,  AB-D Emperyalistlerinin emrinde, vatanına ve halkına ihanet içindedir. Bu gerici, asalak, halk düşmanı güruh ülkemizi adım adım Ilımlı İslam adı altında Ortaçağ karanlığına götürmektedir. Daha kötüsü AB-D Emperyalistleri Tayyipgiller eliyle Kurtuluş Savaşı ile yırtıp çöpe attığımız Sevr’i halklarımıza dayatmaktadır.

Ülkemiz, yerli ve yabancı Parababaları için bir cennet, yoksul emekçi halkımız için ise bir cehennem haline getirilmiştir. Ucuz işgücü olarak çalışan 15, 18, 20 yaşlarında 100’lerce gencimizin Soma Madenlerinde katledilmesi, bunun en büyük göstergesi değil midir?

Bu gerici ve vurguncu düzene karşı Haziran-Gezi İsyanı’nda başkaldıran yiğit gençliğimizin acımasızca öldürülmesi, yaralanması, işkence görmesi bu sömürünün, zulmün sonucudur.

İşte görüldüğü gibi yeniden mücadele etmemiz gereken dahili ve harici bedbahtlar tüm güçleri ile karşımızdadırlar.

Dolayısıyla emperyalistlerin ve onların yerli ortaklarının Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımı olan 19 Mayıs’ın ruhunu, tozunu ve izini silmeye çalıştıkları bu ortamda,  19 Mayıs’ı kutlamak çok daha fazla anlam taşımaktadır.

Çocukların ve gençlerin bir avuç Parababasının kâr hırsına kurban verilmediği, aklın, bilimin ve vicdanın egemen olduğu, tam bağımsız bir ülke için yeni bir İkinci Kurtuluş Savaşı’na ihtiyaç vardır. Bu savaşı,  yerli ve yabancı Parababalarını bir daha geri dönmeyecekleri şekilde yenerek,  zaferle nihai hedefe ulaştıracağımızdan eminiz. Madenlerde, fabrikalarda, okullarda, sokaklarda katledilen çocuklarımızın, gençlerimizin, Kemal’lerin, Berkin’lerin hesabı verdiğimiz bu savaşla er ya da geç sorulacaktır.

Bu görev;

 “Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense ölmek daha iyidir” diyen Hikmet Kıvılcımlı’nın gerçek düşünce oğulları ve kızları olarak biz Halk Kurtuluş Partililerin omuzlarında yerli ve yabancı Parabalarına karşı verdiğimiz mücadele ile yerine getirilecektir.

Bu devrimci duygu ve düşüncelerle Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın ilk kıvılcımının çakıldığı 19 Mayıs 1919’un 95’inci yıldönümünü saygıyla ve büyük bir onurla selamlıyoruz, kutluyoruz.

Halkız Haklıyız Kazanacağız, tıpkı 19 Mayıs 1919’da olduğu gibi! 18.05.2014

Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Gün içerisinde ne yazık ki yine acı bir haberle sarsıldık. Soma’da bir kömür ocağında meydana gelen patlamadan sonra yüzlerce maden işçisi şu anda yeraltında mahsur durumda. Facianın yaşandığı yerden çelişkili bilgiler gelmeye devam ediyor. Şu an itibarıyla resmi kaynaklar 5 maden işçisinin hayatını kaybettiğini bildiriyor. Ancak ne yazık ki can kayıplarının artmasından endişe ediliyor.

Parababaları düzeni canavarca yüzünü bu kez Soma’da gösteriyor. Can kayıplarının daha da artmaması dileğiyle hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin yakınlarına ve Tüm İşçi Sınıfımıza başsağlığı diliyoruz. 13.04.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Katledilişlerinin 42. yılında Üç Fidan Yaşıyor, Fidanlar Büyüyüp Serpiliyor!

Katledilişlerinin 42. yılında Üç Fidan Yaşıyor, Fidanlar Büyüyüp Serpiliyor!

Kurtuluş Partisi Gençliği'nin kaleme aldığı bildiriyi buradan okuyabilirsiniz:

www.kpgencligi.net/2014/05/katledilislerinin-42-yilinda-uc-fidan.html

Maraş Katliamı İnsanlık Suçudur! İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Unutulamaz! Affedilemez!

Bundan 35 yıl önce Maraş’ta yaşanan katliamı gerçekleştirenlerle Tayyipgiller arasındaki tek fark aradan geçen 35 yıldır.

Bundan 35 yıl önce “komünistler camiyi bombaladı” yalanını ortaya atıp, bu insanlık dışı katliamı gerçekleştirenlerle, bugün büyük Gezi Halk İsyanı’nda “camide içki içtiler, türbanlı bacılarımızı taciz ettiler”  yalanını söyleyen Tayyip arasında aradan geçen 35 yıl hariç hiçbir fark yoktur.

Maraş Katliamı’nda yüzlerce insanımız, kadın-erkek, genç-yaşlı, çocuk-kadın demeden vahşice katledildi. İşte onun içindir ki bu bir insanlık suçudur ve insanlığa karşı işlenen suçlar ne affedilir ne de unutulur. Tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi…

Ve bugün Suriye’de AB-D Emperyalistlerinin tetikçiliğini yapan alçaklardan derleşik ÖSO adlı çapulcular, El Kaideciler, El Nusracılar vb.leri, benzer katliamları Alevilere karşı uygulamaktadırlar. Ve ne yazık ki bunlar bizim ödediğimiz vergilerle silahlandırılmaktadırlar. Bu alçaklar ordusunu da Tayyipgiller beslemekte ve desteklemektedir. Ve bugün bu alçaklar ordusu tarafından yapılan akıl almaz katliamların Maraş Katliamı’ndan hiçbir farkı yoktur. Çünkü bunların zihniyeti aynıdır. Yıllardır söylediğimiz gibi bunlar CIA Müslümanıdır.

Ve yine halkımızın destansı Büyük Gezi Halk İsyanı’nda gençlerimizi katleden, yüzlercesinde onulmaz yaralar bırakan da aynı zihniyettir. Halklarımızın Ortaçağcı gericiliğe karşı haklı ve meşru isyanı bunların yüreğine korku salmıştı ve o korkuları hâlâ devam ediyor. Onun içindir ki Tayyip gittiği her yerde binlerce korumayla önlem alıyor. Yani bunlar yaptıkları ihanetlerin  büyüklüğünü bildikleri için korkuları da o kadar büyük oluyor.

Maraş Katliamı’nı da yerli-yabancı Parababaları halkın yükselen devrimci mücadelesinden korktukları için CIA-MHP işbirliğiyle tezgâhladılar. Böyle bir vahşetin altına imza attılar.

Hep dediğimiz gibi, bu kan emicilerin siyasi genetik şifreleri, insanlığın çektiği acılar, yokluklar üzerine kurulu. Onların siyasi genetik şifreleri, Dehak’lar, Muaviye’ler, Yezit’ler, Hitler’ler, Mussolini’ler, Obama’lar tarafından oluşturuldu.

Bizim siyasi genetik şifremiz, insan sevgisi üzerine kurulu. Bizim siyasi genetik şifremiz, Hacı Bektaş’lar, Spartaküs’ler, Kawa’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Hallacı Mansur’lar, Nesimi’ler, Hikmet Kıvılcımlı’lar, Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar tarafından oluşturuldu.

O yüzden biz kazanmak zorundayız. İnsanlık tarihi kanıtlamıştır ki, Örgütlü Halklar Yenilmez!

Zafer her zaman, İnsanlığın Kurtuluşu için mücadele edenlerin olmuştur. İnsanlığın Kurtuluşu için kendilerini feda eden devrimciler de, hep insanlığın gönlünde, bilincinde yaşamaya devam etmektedirler.

Kaybedenler ve kaybedecek olanlar da insanlığa çektirdikleri acılarla beslenen sömürgenlerdir. Onlar yok olmaya mahkûmdur. Bugün için bu sömürgenler AB-D Emperyalistleri ve yerli ortaklarıdır. İnsanlık eninde sonunda bu kan emici keneleri ortadan kaldıracaktır.

Yeni Maraş’lar, Sivas’lar yaşamak istemiyorsak; bu topraklarda, tıpkı Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızda olduğu gibi, Büyük Gezi Halk İsyanı’mızdan aldığımız güçle, halkımızla, onun bir parçası olan Bilim İnsanlarımızla, Aydınlarımızla, Ordu Gençliği’mizle ve bin yıldan beri birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimizle omuz omuza vererek, AB-D uşağı hainler cephesini yenilgiye uğratmak zorundayız. 24.12.2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi 73. sayı başyazısı: Ne utanmaz arlanmazmışsın be!

İnsan bu kadar mı utanmaz, arlanmaz olur yahu… Bu kadar mı ar, namus bilmez olur… Hadi dilinden düşürmediğin Allah’tan hiç korkmuyorsun da kuldan da hiç utanmıyormuşsun sen. Daha Belediye Başkanlığın döneminde azgın bir biçimde çalmaya, vurmaya başladın. Ve herkesin bildiği gibi tümü de yüz kızartıcı suçlardan olmak üzere 7 tane dosya bıraktın geride, milletvekilliğine zıplarken. Şu anda da bunlardan dokunulmazlık zırhına büründüğün için kurtarıyorsun paçanı. Tabiî bu son yaptığın yasalarla bağımsız yargı diye, hukuk diye bir şey bırakmadığın için dokunulmazlık kalkanına da ihtiyacın kalktı aslında. Ne olacak ki artık sana?.. Hangi polis, savcı, yargıç senin aleyhine kalem oynatabilir, soruşturma, kovuşturma başlatabilir? Bunların hepsi tarih oldu gayrı.

Zamanın ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz’in seni ABD adına satın almasıyla değişti kaderin. ABD, senin önündeki tüm engelleri bir anda silip süpürdü. Gerçek anlamda bakıldığında, senin yasal açıdan o zamanda dahi muhtar bile olamayacak denli kamu görevinden uzak tutulman gerekirdi. Çünkü sen, maddi anlamlı tüm yüz kızartıcı suçları işlemiş durumdaydın. Başka suçların da vardı, bilindiği gibi. Ama hep söylediğimiz gibi; Türkiye’de iktidarları getiren de götüren de ABD Emperyalistleri olduğu için bu engellerin hepsi çerçöp misali bir kenara itildi ve sen, Türkiye’nin tepesine gelecek denli yürüyüşüne devam ettin. Tabiî ABD için tam da senin gibi adamlar gerekirdi, hizmetkârlık etmeye. Sen utanma, arlanma, ahlâk, vicdan tanımadığın için senin için hiçbir aşağılık iş suç sayılmaz. İnsanda, İngiliz düşünürlerin “Mores Sense: Ahlak Duygusu” dediği, daha doğrusu öyle kavramlaştırdığı bir duygu olmalı gerçek anlamda insan olabilmesi için. Ama sende onun zerresi yok. Senin için yalan söylemek, dolap çevirmek, vurgun yapmak, hırsızlık etmek; yemek yemek, su içmek gibi normal, doğal işlerden sayılıyor. İşte o duygu olmayınca, iyi-kötü diye bir ölçüt yok sende. Her türlü aşağılık işi yapıyorsun, sonra da kalkıp hiç utanıp sıkılmadan, sanki son derece haklıymışsın gibi ortalıkta konuşuyorsun. Yüzün de kızarmıyor, dilin de dolaşmıyor. Hayret ki ne hayret…

Büyük oğlun Burak, lüks arabayla yolda değerli hanımefendi sanatçımız Sevim Tanürek’e çarptı, öldürdü. Ehliyeti filan da yoktu. Sen, alelacele tüm siyasi ilişkilerini devreye sokarak geçmiş tarihli bir sahte ehliyet (sürücü belgesi) ayarladın bir trafik şubesinden. Sonra da saygıdeğer sanatçımızın cenazesine katıldın ama taziye için katılmadın; film yapmak için katıldın. Dedin ki orada; gazeteler, televizyonlar oğlumun ehliyetsiz araç kullandığını iddia etti. Oğlumun ehliyeti var. Bakın işte size gösteriyorum. Bununla yetinmedin; yine ayarladığın trafikçiler aracılığıyla sahte bir kaza raporu hazırlattın. Ve bu sahte raporda sanatçımızı 8’de 8 kusurlu gösterdin. Hâlbuki gerçekler bunlar değildi. Sanatçımızın eşi ve oğlu işin peşine düştü, senin bu sahtekârlıklarını ortaya çıkardı. Tabiî insanlık hepten ölmedi. Namussuzların, alçakların olduğu her yerde namuslu, kaliteli insanlarımız da var. Onlar, gerçeğin ortaya çıkmasını sağladılar. Bu kez de sen yine aynı oranda aşağılık bir yönteme başvurdun. İşi çakallığa döktün. Ve tehdit ettin maktulenin ailesini. Zavallı masum insanları korkuttun. Sanatçımızın eşi çıkıp açıklama yaptı. “Biz yapayalnız insanlarız. Bunlarla başa çıkmamız mümkün değil. O yüzden Allah’a havale ettik onları.”, dedi.

Sen işte böylesin. Dişinin keseceğini anladın mı her türlü çakallık numarasına başvurmaktan kaçınmazsın. Ama iş ABD’ye geldi mi, anında diz çöker, yalvarmaya başlarsın. “Beni kubura süpürmeyin, kullanın”, diye.

Dediğimiz gibi, seni Türkiye’nin tepesine taşıdı ABD. Tepesine diyoruz da, bilerek böyle diyoruz. Çünkü Gül de senin avenen arasında. Onu da oraya sen yerleştirdin ya… Hani o zaman da açıklamıştın bunu. O yüzden işte senin en kanunsuz işlerinin bile arkasında duruyor, senin işlediğin her suçu o da üstlenmekten çekinmiyor. O da tıpkı senin gibi. Hep güçlüye oynar. Kim ağır basıyorsa siyasette, onun adamı olur. O da senin gibi tıpkı.

Ve tabiî oraya geldikten sonra daha azgın bir şekilde çalmaya, vurmaya, yürütmeye, götürmeye başladın. Bunların hesabının sorulacağından da endişe etmedin. Yani bu korkuya kapılmadın. Nasıl olsa efendim ABD’nin bir dediğini iki etmiyorum, bu sebeple ABD beni niye deliğe süpürsün ki, diye düşündün.

Bir de ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” çerçevesinde Türkiye’nin kasaba ve köylerine varıncaya kadar yaydığı Kur’an Kursları, İHL’ler ve tarikat örgütlenmeleri sayesinde mecnunlaştırılmış, oy davarına döndürülmüş cahil kitleler; mikrofonlar önünde TV ekranlarından yansıyan, her gün üç beş yerde Allah, Kitap, başörtüsü zulmü ve bunun gibi sözler içeren birkaç nutuk attık mı bu yaptıklarımızı (hırsızlamalarımızı, ihanetlerimizi) ölünceye dek arttırarak, katlayarak yapsak bile bize oy vermekten vazgeçmezler, diye düşündün, hesapladın. Esasında da gerçek İslam’la yani Kur’an, Hz. Muhammed ve Dört Halife İslamıyla zerrece ilgisi olmayan bu Muaviye-Yezidya da CIA-Pentagon İslamı denen sahte İslam’la insanlarımızı kafadan gayrımüsellah hale getirmekti o Ortaçağ kurumlarının işlevleri. İşte ABD Emperyalistleri de bu sebepten onları pıtrak gibi Türkiye’nin her tarafına yaymışlardır. Ne yazık ki ve ne acıdır ki bu kurumlardan geçirilen insanlarımız artık sosyal olayları, doğa olaylarını doğru göremez, doğru yorumlayamaz; sonuç olarak anlayamaz, kavrayamaz hale getiriliyordu, düşürülüyordu. Böyle olunca da Tayyipgiller gibi, Pensilvanyalı İmam gibi din alıp satıcıların, insanları Allah’la aldatan şeytanların kolayca oyununa geliyordu, tuzağına düşüyordu, oyuncağı oluyordu. Nitekim de öyle oldu bugüne dek. Tayyip’in ve şürekâsının hırsızlıkları, kamu malı aşırıcılıkları, her türden vurgunları 17 Aralık sonrasında en azından bir bölümüyle ve bütün kanıtlarıyla ortaya konduğu halde oy oranındaki düşüş sadece % 6 civarında olmuş. % 42’den % 36’ya düşmüş, kamuoyu araştırma şirketlerinin açıkladığı verilere göre.

Fakat Tayyip, bu oranlara asla güvenme… Aslında bayır aşağı gitmeye başladın. Evet, insanlarımız daha doğrusu senin “yüzde ellim” dediğin kesim CIA diniyle uyuşturulmuş durumda. Ama bak onlarda bile % 6’lık da olsa bir uyanma olmuş. Kaldı ki insan hayvan sürüsü mensubu değil. Sürgit yani sonuna kadar kandırılamaz, aldatılamaz.

Sonra Tayyip; bu açıklananlar senin ve şürekânın yaptığı vurgunların devede kulağı. Asıl gerisi gizli henüz. Ama onlar da meydana çıkacak. Hani bir atasözü var ya; “Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.”, diye. Bu mutlaka olacak. O zaman işte senin aldattığın ve buna rağmen bugün hâlâ uyanmamış olan geniş yığınların önemli bir bölümü de uyanacak, görecek. Gerçek içyüzünle tanıyacak seni. Bir din alıp satıcısı olduğunu, bu alım satımınsa vurgunlarına, Amerikan uşaklığına ve ihanetlerine bir kılıf, bir maske olduğunu görecek. Kur’an ve Hz. Muhammed, 1400 sene önce bak senin gibi din tüccarlarını nasıl yakalayıp teşhir eder:

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (Bakara Suresi 9. Ayet, Diyanet Vakfı Meali)

Dediğimiz gibi senin bu kategoriden olduğunu, tabiî avenenle birlikte böyle olduğunu, halkımız eninde sonunda görecek, anlayacak ve lanetleyecek sizi. Firavunların lanetine benzer bir lanetlemeyle… Bundan hiç kurtuluşun yok. Boşuna hiç çabalama. Kaçamazsın, kaçamayacaksın.

Şu ortaya çıkan vurgunlarına bak yahu!

Bakanların, banka müdürlerin, evlerinde gizledikleri milyon dolarlarla enseleniyorlar. Sayısı 7’yi bulan para kasalarıyla, para sayma makineleriyle ve bu vurgunların sesli belgesi olan telefon konuşma kayıtlarıyla yine yakalanıyorlar suçüstü. Bunun lamı cimi var mı? İnkârı mümkün mü bunların? Muhakkak ki değil. Ama sen burada bile bir alçaklığa başvurmaktan geri duramadın. Dedin ki meydanlarda, mikrofonlar, kameralar önünde;

“Siz o kutular içinde bulunan milyon dolarlarla ne yapılacağını nereden biliyorsunuz? O paralarla İmam Hatip Lisesi yapılacaktı.”

Bu İblisçe yalana sadece İstanbul’un kargaları değil, Arabistan’ın tüm develeri de kahkahalarla güler. Aslında böylesine aşağılık, trajikomik yalanlarla kendini küçültmekten, daha doğrusu o küçücük olan içyüzünü sergilemekten başka hiçbir şey yapmış olmuyorsun. Ama hiç utanmadan, hayâ etmeden, burada bile İmam Hatip diyerek din sömürüsü yapmaktan geri durmuyorsun. Sende insana dair bir yön, bir öz arayanlar, inan bırakalım mercimeği, bulgur tanesi kadar olsun bir insan özü, insana dair bir şey bulamazlar. İnsan zerre miktarda olsun utanır yahu! Ama sen utanmıyorsun. Hâlâ meydan meydan dolaşıyorsun.

Hemen her gün onlarcası yakalanan hırsızlar, yan kesiciler, gaspçılar var ya; inan onlar senden kıyas kabul etmeyecek oranda kaliteli. Çünkü onların hiçbiri yakalandıklarında “biz bu parayla şu dini işleri, şu hayır işlerini yapacaktık”, demiyorlar. Hiç değilse ahlâksızlıklarında ahlâklı onlar yahu. Ama sen ahlâksızlığında da ahlâksızsın. Senin için ve sizin gibiler için ne demeli bilmem ki…

Oğlun Necmettin Bilal’in hırsızlığa, vurguna, soyguna paravan olması için kurduğu vakfa, yüz milyonlarca hatta bazı yazarların öne sürdüğüne göre 1 milyar dolar civarında maddi kaynak aktarılmıştır bugüne kadar.

Hani bir de senin 630 milyon dolarlık havuz vurgunun var. ATV-Sabah’ı yıllar önce Vakıfbank ve Halkbank’tan 750 milyon dolar kredi alıvererek, damadının yöneticilerinden olduğu Çalık Grubu’na senin adına yayın yapması için devretmiştin ya… İşte şimdi onu, yine vurgun ürünü olan topladığın 630 milyon dolarla, belirlediğin bir alçak kişiye aktarmak istiyorsun. Bu 630 milyonu da senin gibi devlet malı yiyen, çalan, müteahhit maskeli vurguncu Parababalarından salma usulüyle topluyorsun. Bu Parababalarının kiminden 100 milyon dolar, kiminden 50 milyon dolar, kiminden 30, kiminden 10 milyon dolar alıyorsun. Ve 630 milyon doları dolduruyorsun bu vurgun paralarını biriktirdiğin havuza.

Tabiî menfaatleri olmadan parmaklarını bile oynatmayan bu alçak Parababaları, bu yüz milyonlarca doları niye veriyorlar sana?

Çünkü devletten, kamudan, daha açığı kamu ihaleleri yoluyla bu verdiklerinin en az 3-4 katını alacaklar. Daha doğrusu çalacaklar. Zaten bu çalma işini, sana 100 milyon dolar veren bu şerefsiz Parababalarından Mehmet Cengiz apaçık bir biçimde söylemiyor mu?

Ne diyor?

“Milletin a… koyacağız”, diyor.

Bunu dediği yani karşısındaki Parababası Celal Koloğlu ne karşılık veriyor?

“İnşallah, inşallah”, diyor değil mi?..

Yani bak, bu vurguncu insan sefaletleri de seninle aynı kategoride. En hayâsız vurgunları yapıp milletin anasını ağlatırken bile “inşallah”lı konuşuyorlar. Yani bunlar da din tüccarı. Aslında burada millete küfreden sadece bu iki alçak değil. Başta sen Tayyip ve bakanların olmak üzere Tayyipgiller’in tamamı. Biz bu paraları Tayyip’e veriyoruz ama bunun karşılığını da milletin “a… koyarak” alacağız, diyorlar.

Geçelim bir başka aşağılık işine. Urla’daki SİT alanına kaçak yaptırdığın villalara… Burada da yine aynı şekilde bir vurguncu Parababasıyla, Mustafa Latif Topbaş’la anlaşmıştın. Birinci derecede SİT alanı içerisinde bulunan koya nazır araziye, kaçak villalar yaptırdınız birlikte. Oysa orası imara kapalıydı. O doğal alanın öylece korunması gerekiyordu. Ama siz Para Tanrısından başka hiçbir Tanrıya tapmadığınız için ve insana da hayvana da doğaya da düşmansınız. Sizin tek düşündüğünüz vurgun, çalma, ihanet… Mustafa Latif Topbaş’ın yapacağı birçok villadan iki tanesini de sana vereceği, telefon kayıtlarından yüzde yüz bir kesinlikle anlaşılmış bulunmaktadır. Ama sen, bunu bile kabule yanaşmadın. “Onu müteahhide sorun”, dedin. Müteahhit de yine bebelerin bile kanmayacağı yalanlarla inkâra yöneldi. İşin garip yanı, bu alçakça vurgun işini de yaparken sürekli Allah, Kitap diyorsunuz, Allah razı olsun diyorsunuz, Allah nasip ederse diyorsunuz, hayırlı cumalar diyorsunuz, namazı İzmir’de kılacağım diyorsunuz, Allah kolaylık versin diyorsunuz birbirinizle yaptığınız telefon görüşmesinde. Bre utanmaz arlanmazlar; Allah’tan korkmaz, kuldan sıkılmazlar! Allah sizin hırsızlık işlerinizi düzenleyen, ona kolaylık sağlayan tanrınız mı? Grek Mitolojisinde “Hırsızlar Tanrıçası Furina” vardır. Onları korur, kollar, işlerini kolaylaştırır. Siz de Allah’ı Hırsızlar Tanrısı yaptınız. Utanmazlar!

Üstelik de Tayyip; bu işe, bu rezil işe eşini, kızını ve oğlunu da karıştırıyorsun, bulaştırıyorsun. Ne kötü adamsın sen… O kadıncağızları, kızcağızları da ahlâksızlığa, hırsızlığa teşvik ediyorsun, alıştırıyorsun. Oğullarını zaten berbat ettin, zehirledin, insanlıktan çıkardın kendin gibi. Yani o çocukcağızların da kanına girdin. Bir de yine hiç utanmadan kürsülere çıkıyorsun; “Oğlum hırsızlık- yolsuzluk yaparsa onu evlatlıktan reddederim”, diyorsun. Şu yalana bak yahu… Onu o işlere alıştıran sensin. Sen olmasan, avenen olmasa o çocuklar o pis işleri nasıl becersin?..

El Kaide’nin de finansörü olan, bu sebeple de Birleşmiş Milletler kararıyla pek çok ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de girmesi yasaklı olmasına rağmen bugüne dek senin de 13 kez görüştüğün Yasin El Kadı’nın bağlantılı olduğu Suudi Arabistan Krallığı Kraliyet Protokol Dairesi “Royal Protocol”ün hesabından oğlunun paravan şirketi TÜRGEV’in Vakıfbank’taki hesabına 100 milyon doların aktarıldığı da kesin belgeleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Yine oğlunun bu vurguna, paravan şirketine, senin soyguncu müteahhit arkadaşın Ali Ağaoğlu’nun Ataşehir’de 20 dönüm arsa bağışladığı da aynı kesinlikte kanıtlanmış, ortaya serilmiştir. Hani sen Bakırköy’deki bu müteahhidin yine imara aykırı olmasına rağmen diktiği kulelerinin yüksekliğini 63 metreden 70 metreye çıkarmıştın ya… Bakırköy Belediyesinin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin karşı çıkmasına rağmen Ali Ağaoğlu işi seninle bağlamıştı ya… Sonra da bu aşağılık iş Ağaoğlu’nun telefon kayıtlarında “Ben işi büyük patronla bağladım”, diyerek öğünmesine vesile olmuştu ya…

Geçelim son bir vurgununa daha. Yine oğlun Necmettin Bilal’in başını çektiği çok büyük bir vurgun ortaklığı var, bildiğin gibi. Bunun maddi çapı 2,5 milyar dolar diyor uzmanlar. Şu hayâsızlığa bak! Artık iyice dağıtmışsın. Bugüne kadar ha bire vurdun, çaldın, çırptın, bir şey olmadı. Artık daha pervasız olmalıyım, demişsin. Hemen hatırladın değil mi bunun ne olduğunu? Etiler’deki altın değerinde olduğu söylenen eski Polis Okulu arazisini götürüyormuşsunuz. Oraya sıra sıra gökdelenler, AVM’ler vb. lüks işyerleri dikecekmişsiniz, yapacakmışsınız. Tam iş üstündeymişsiniz. Ama 17 Aralık’ta çanak çömlek patlayınca bu vurgununuz yarım kalmış. Okulun arazisini daha lüplemeden, oraya dikecekleri gökdelenlerin maketini yapmışlar, masaya koymuşlar ve maketin arkasında da ağızları kulaklarında poz verip resim çektirmişler vurguncular. Bu vurgun işini de kendi ifadesiyle Tayyip “Bizzat ben takip edeceğim”, diyor. Vurguncu kader arkadaşlarından Usame Kutub’a da yine din sömürüsü yaparak ve Müslümanın Allah’ını hırsızların koruyucusu durumuna getirerek “Allah iyilikler versin”, diye hitap ediyor.

Tayyip! Bu alçakça işin de apaçık gösteriyor ki sen gerçek Müslüman değil, riyakârsın. Namuslu, yurtsever, laik, antiemperyalist, Mustafa Kemalci ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk bak seni ve şürekânı nasıl teşhir ediyor; iğrenç içyüzünüzü nasıl açık ediyor:

“GİZLİ ŞİRKİN TEMEL GÖRÜNÜMÜ RİYAKÂRLIKTIR.

“Riya, Allah’a oyun oynamaktır

“Hz. Peygamberin bir soru üzerine yaptığı bir riya tanıtımı vardır ki, insanı çıldırtacak kadar sarsıcıdır. Sahabisi soruyor: “Yarın Kurtuluş nasıl olacaktır ey tanrı elçisi?” Tanrı elçisi cevap veriyor:

“Kurtuluşu hak etmek için, Allah’a hile yapıp oyun oynamaktan vazgeçmek gerekir.”

“Sahabi dehşet içinde tekrar soruyor:

“Allah’a oyun oynamak nasıl olur, ey tanrı elçisi?”

“Cevap veriyor yüce peygamber:

“Görünüşte Allah ve elçisinin emrettiğini yapar ama içinden başka şeyler peşinde olursa Allah’a oyun oynamış olursun. Riyadan sakının, çünkü o Allah’a şirk koşmaktır.” Heytemi, Ez-Zevacir, 1/68

“RİYAKÂRLAR MÜŞRİK VE MELUNDUR

“Kur’an günah işleyenleri, mesela namaz kılmayanları hiçbir yerde lanetlememiştir, ama namazına riya bulaştıranları yani namaz kılarak halkı aldatanları lanetlemiştir. Günahkârlar sadece günahkârdır. Ama riyakârlar müşrik ve melundur.” (Y. N. Öztürk, Kur’an’ı Tanıyor musunuz?, Yeni Boyut Yayınları, s. 158)

Etiler’deki vurgununuza dönersek Tayyip; 14 Şubat tarihli sayısında Sözcü Gazetesi bu vurgununuzu manşetten şöyle veriyor:

“Bilal’in gizli ortağı olduğu iddia edilen şirketin sahipleri, ihalesiz almayı planladıkları devlet arazisine proje maketi bile hazırlatmış

“BAŞ­BA­KA­N’­ın oğ­lu Bi­la­l’­in de or­tak­la­rı ara­sın­da ol­du­ğu söy­le­nen Bosp­ho­rus 360 pro­je­siy­le il­gi­li ye­ni id­di­a…

“Şir­ket, İs­tan­bul Eti­le­r’­de­ki çok de­ğer­li po­lis oku­lu ara­zi­si­ni gö­zü­ne kes­tir­di. An­ka­ra­’yı dev­re­ye sok­tu. Ara­zi­nin KİP­TAŞ üze­rin­den şir­ke­te iha­le­siz sa­tıl­ma­sı plan­lan­dı… OR­TAK­LA­RI ara­sın­da Muaz Ka­dı ve Usa­me Ku­tu­b’­un da bu­lun­du­ğu şir­ket, gök­de­len­le­rin ma­ke­ti­ni bi­le ha­zır­lat­tı. Yol­suz­luk dos­ya­sı­na gi­ren te­le­fon ka­yıt­la­rı­na gö­re Er­do­ğan, “Al­lah iyi­lik­ler ver­si­n” di­ye­rek ara­dı­ğı Usa­me Ku­tu­b’­a “O­ra­yı biz­zat ben ta­kip ede­ce­ği­m” de­di…” (agy)

Vurgunlarınızın içinde, bakanlığının görev alanına girdiği için yoğun biçimde rol oynayan, önce istifa ettirtip sonra kendinden özür dilettirdiğin Erdoğan Bayraktar bak ne diyor, fezlekeye düşen satırların anlattığına göre:

“Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu sonrası “Başbakan Erdoğan istifa etmeli” çıkışıyla gündeme gelen Erdoğan Bayraktar’a ait olduğu iddia edilen yeni kayıtlar ortaya çıktı.

“Telefonda KİPTAŞ Genel Müdürü ile konuşurken İBB Genel Sekreteri’ni şikâyet eden Erdoğan Bayraktar, “Ne yeşil alan tanıyor ne SİT” diye yakınıyor. Bayraktar’ın şikâyet ettiği İBB Genel Sekreteri Erdoğan’ın dava arkadaşı…

“Karşı gazetesinin manşetten verdiği konuşmalara göre, Bayraktar, Etiler Polis Arazisi’ne bir yerine 3 emsal verdiklerini itiraf ediyor. Bayraktar, İBB Genel Sekreteri Adem Baştürk hakkında ise ağır sözler söylüyor: “Ne kadar pis iş varsa bize yaptırmaya kalkıyor. Kuşdili’ni imara açtı, bana 20 defa telefon açtı, ‘burayı tasdik et’ diye. SİT alanı, doğal SİT alanı demiyor, imar yapıyor.”

“Soruşturma dosyasındaki tapelerde KİPTAŞ Genel Müdürü İsmet Yıldırım ile konuşan eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın sözleri şoke edici. Yıldırım, Çatalca’daki arazinin deprem riskli alan ilan edilerek kendilerine verilmesini istiyor. Bayraktar, “Neye istinaden? Bizi asarlar. Hesabını kim verecek?” diye itiraz ediyor.

“(…)

ERDOĞAN’IN DAVA ARKADAŞI

“Dönemin İBB Başkanı Tayyip Erdoğan ile aynı yolsuzluk davasından yargılanan Baştürk, hakkındaki “zimmet, ihaleye fesat karıştırmak, görevi ihmal” suçlamalarından, 3 Kasım 2002’de milletvekili olarak kurtuldu. Sonrasında yargılama düştü, şaibeler ortadan kalkmadı ama Baştürk, tekrar İBB Genel Sekreterliği’ne getirildi.

Ucu Bilal’e gidiyor

“Bilal Erdoğan 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından internete düşen ses kayıtlarında; Etiler Polis Okulu arazisiyle ilgili Yasin el Kadı ve Bilal Erdoğan’ın ortak olduğu yatırımı bizzat Başbakan Erdoğan’ın takip ettiği iddia edilmişti. Bilal Erdoğan’ın ‘gizli ortağı’ olduğu Bosphorus’tan yüzde 10 komisyon istediği, ortakların ise bu duruma isyan ettiği öne sürülmüştü. (Odatv, 24 Şubat 2014)

Evet Tayyip! Bütün bu hayâsızca vurgunlardan, hırsızlıklardan, kamu malı yiyiciliğinden sonra bile hâlâ iktidarda kalabileceğini sanıyorsun. Dengen olmadığı için göremiyor, anlayamıyorsun. İçinde bulunduğun bataklığın gerçekliği ile bağın kopuk. Rezilliği bu denli açığa çıkmış uşakları ABD Emperyalistleri kullanmakta ısrar etmezler. Uşak kökü mü kesik?.. Senin gibileri süpürürler kubura, yenilerini getirirler. Yakın tarih bunun örnekleriyle dolu. Ama sende bunları görecek, kavrayacak, değerlendirecek sağlıklı mantık yapısı yok ki…

Ben bugüne dek bu milleti koyun sürüsü gibi kullandım. Allah’la aldatarak onları yine kullanmaya devam ederim, hesabı yapıyorsun. İşte bu sebepten de namuslu olmak kaydıyla hemen hiç kimsenin kabul edemeyeceği yalanlara, iftiralara, iğrenç, mide bulandırıcı demagojilere başvuruyorsun. Bunlardan birini örnekleyelim. Bizim Gezi İsyanı’mızı karalamak için şöylesine alçaklaşıyorsun, Tayyip:

“Yaptıkları iş sadece vurup kırma. Kamunun binalarına saldırma, kamunun binalarını yakıp yıkma. Sivil vatandaşın, halkın araçlarını yakıp yıkma.

“Bununla kalmadılar. Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar.

“Bununla da kalmadılar. Dolmabahçe Camii’ne maalesef bira şişeleriyle girmek suretiyle, ayakkabıyla onu da yaptılar.

“Yıllarca parya muamelesi gören başörtülü kızlar bunların yaptıklarını yapmadı, sabretti.(ntvmsnbc.com, 9 Haziran 2013)

Yalanın camiye ilişkin olan bölümünü caminin imamı ve müezzini “Biz Müslümanız, yalan söyleyemeyiz, böyle bir şey olmadı”, diyerek anında reddettiler, üstelik de bedelini göze alarak. Onlar da namuslu insanlar oldukları için adları gibi biliyorlardı senin bir yalanını ortaya çıkarmanın bedelinin ne olduğunu. Bildiğimiz gibi bu namuslu din adamları anında görev yerlerinden sürüldüler. Bunlar gerçek Müslüman. Sense Hz. Muhammed’in deyişiyle Allah’a oyun oynayan münafıksın, riyakârsın, müşriksin… Bu namuslu din adamlarına ilişkin bir gazete haberine de yer vermiş olalım:

“GEZİ’nin faturası din adamlarına da çıkarıldı. Dolmabahçe Camisi’nin müezzini, imamı ve Beyoğlu müftüsü görevlerinden alınarak başka yerlere verildi.

“Eylemler sırasında en çok tartışılan isim olan Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım’ın, Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürüldüğü öğrenildi. Gezi olayları sırasında camide içki içildiği iddia edilmiş, cami müezzini Fuat Yıldırım ise tüm baskılara rağmen içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım bu davranışının bedelini sürgünle ödedi.” (Hürriyet, 21 Eylül 2013)

İkinci yalanına gelirsek; bunun geçenlerde görüntüleri de yayımlandı. O demagojinde, iftiranda oynattığın zavallı kadıncağızın (senin Bahçelievler Belediye Başkanın Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu’nun) iddia ettiğin yer ve saatte, yani Kabataş İskelesi civarında 19.30’da yolculuğunu yaparken Mobese kameralarının çektiği görüntüler de yayınlandı. Aylardır gizleniyordu, bilindiği gibi. Kanal D, 2 hafta kadar önce bu görüntüleri ele geçirip yayınladı. O görüntülerde o kadına ne saldıran var ne müdahale eden. Herkes gibi kadın yolculuğunu yapıyor.

Sen bundan sonra bile vazgeçmedin pis yalanından. Hâlâ tekrarlayıp durdun. Nasıl olsa ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” kapsamındaki çalışmalarla mecnunlaştırılmış bana oy veren insanlar inanır buna, diye.

Üstelik de her zamanki gibi çirkefleşerek yaptın bunu. “Benim bacımın raporu var raporu. Onu ne yapacaksınız? Onu nerenize koyacaksınız?”, diye saldırmaktan geri durmadın. Senin sadece ruhunun değil ağzının da gerizden farkı yok. Ne diyelim sana… Allah ıslah etsin desek, o yaşı da geçmişsin. Hiç ıslah edilecek gibi görünmüyorsun. Senin gibiler için halkımız “Bunu toprak paklar”, der. Gerçekten de öyle.

Kanal 7’de, Yeni Şafak, Sabah, Hürriyet ve CNN Türk’te yıllarca senin amigoluğunu yapan Ahmet Hakan bile birkaç gün önce seni bu yalanından dolayı eleştiriyordu. Sana tahammül etmek, seni savunabilmek dünyanın en zor şeylerinden biridir. O bile artık böyle işlerini savunamıyor. Şöyle diyordu geçenlerdeki köşesinde:

“2010’un Aralık ayı…

“Gazetelerden bir haber:

“Eylem yapan beş haftalık hamile E. Ö., polisin attığı tekmeler sonucu bebeğini düşürdü.”

“E. Ö.’nün avukatı Zeliha Kabataş, (bak burada bir Kabataş var… Bak bir de Z harfi var… Alooo Fatih…) yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Beş hafta beş günlük hamile olan müvekkilim, yaşanan olaylarda aldığı darbeler neticesinde meydana gelen kanama nedeniyle arkadaşlarının yardımıyla Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırıldı. Ultrasonla yapılan incelemede bebeğin kalbinin durduğu tespit edildi. Müvekkilim kürtaj işlemine maruz kaldı. Aldığı darbeler sonucunda hem kendisi yaralanmış, hem de gebeliğini istemdışı sonlandırmak zorunda kalmıştır.”

“Kabataş’taki başörtülü kadına, yaptığı en az 88 konuşmayla sahip çıkan Başbakan Erdoğan’a soruyorum:

“- Polis tekmeleriyle bebeğini kaybeden E. Ö. adlı kadının yaşadığı dram için neden ağzınızdan tek bir kelime bile çıkmadı?

“- Siz sadece Kabataş’taki başörtülü Z. D.’nin mi başbakanısınız?

“- Polis tekmesiyle bebeğini kaybeden başı açık E. Ö.’nün başbakanı değil misiniz?

“- Sizin bir kadının hakkını savunmanız için o kadının ille de başörtülü mü olması gerekiyor?(Ahmet Hakan, Hürriyet, 20 Şubat 2014)

Aslında Ahmet Hakan’ın bu son cümlesi de gerçeği yansıtmıyor. Tayyip’in derdi başörtülü kadınların olsun savunusunu yapmak değil. Onun kendinden ve ailesinden başka hiç kimse umurunda olmaz. Onun derdi başörtülü kadınlar üzerinden din sömürüsü yaparak siyasi rant elde etmek. Yukarıda andığımız ABD projesi çerçevesinde sağlıklı düşünmekten alıkonmuş insanlarımızı dinle, Allah’la aldatarak vurgun yapmak, devran sürmek.

Gezi İsyanı’mızda hatırlanacağı gibi polis yani senin “kahramanlık destanı yazdılar”, diyerek kutsadığın polis, bir türbanlı kadına da saldırdı, ona işkence etti aleni biçimde. Bunun görüntüleri de net biçimde görülecek şekilde yayımlandı. Haber ve görüntüler Odatv’de de yer almaktadır. Haberi alalım, görüntüyü izlemek isteyenler Odatv’nin arşivinde bulabilirler:

“Başörtülü o kadının dayak görüntülerini yayınlıyoruz

“Başbakan günlerdir konuşuyor.

“Ne diyor: Göstericiler türbanlı kadını dövdü.

“Her gittiği yerde aynı propagandayı yapıyor.

“Biz de günlerdir anlatıyoruz.

“Gezi Parkı’nda Devrimci Müslümanlar da var Antikapitalist Müslümanlar da.

“Hemen hepsinin kadınlarının başı kapalı.

“Kimse onları rahatsız etmiyor.

“Yan yana mücadele ediyorlar.

“Ancak Erdoğan bunun propagandasını yapmakta kararlı.

“Şimdi size bir görüntü izleteceğiz.

“Başörtülü bir direnişçi üzerine Türk bayrağı sarmış.

“Polis onu sıkıştırmış.

“Bakın başındaki örtüye nasıl saldırıyor, nasıl çekiyor?

“Nasıl işkence ediyor?

“Şimdi şunu söyleyebilir miyiz?

“Başbakan’ın polisi başörtülü kadına saldırdı. Dövdü.

“Başbakan “benim polisim” demedi mi?” (Odatv.com)

Tayyip! Sen bu; camide içki içtiler ve başörtülü bacıma saldırdılar hayâsızca iftiranla aslında ne kadar kalitesiz olduğunu, ne aşağılık olduğunu ve ne insan sefaleti olduğunu ortaya koymuş oldun. Halkımızı birbirine saldırtmayı ve birbirine kırdırmayı denedin bu girişiminle. Ama her ne kadar CIA Projesiyle düşünmekten alıkonmuş olsalar da senin Allah’la aldattığın kitleler bu kanlı oyuna gelmedi. O sayede ülkemiz büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Sen, tıpkı Ortaçağdaki gibi, Sen Bartelmi ve Haçlıların Kudüs işgalinde yaptıkları gibi, insanları dini inançları yüzünden birbirlerine katlettirmek istedin.

Ama oyunun tutmadı.

Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı da der ya; “dünyanın en toleranslı halkı” diye ülkemiz halkı için. Gerçekten de öyledir. Hoşgörülüdür insanlarımız.

Tayyip! Dedik ya yukarıda, senden mercimek kadar olsun insan özü çıkmaz, diye. Aslında sen insani açıdan bu kadar önemsiz, değersiz birisin. Ama ABD ve yerli Parababaları seni o makamlara getirdiğinden ve sen de her türlü alçaklığı, ihaneti ve zalimliği yapmaktan geri durmadığından senin hakkında böyle yazılar yazmak durumunda kalıyoruz.

Fakat unutma ki Tarihte senin gibilerin yeri, Muaviye’lerin, Yezid’lerin, Nemrut’ların, Sait Molla’ların yanı başıdır. Herkes ileride lanetle anacak seni. Sen, bugünün de geleceğin insanlarının da gözünde bir nefret figürüsün. Ve hep öyle kalacaksın… 24.02.2014

 

“Hırsızlar İmparatoru”na da yakışan milyar dolarlar götürmektir tabiî ki

 

Dün bu yazıyı bitirdikten iki saat sonra internete Tayyip’in Kısıklı’daki villalarını (5’i de aynı site içindedir, bildiğimiz gibi ve bahçe duvarları kale duvarı gibi yüksek ve koruncaklıdır.) medyaya yansıdığına göre dolar ve avrodan oluşan miktarı 1 milyar doları bulan hırsızlama parayla doldurmuş bulunduğuna kanıt telefon konuşmaları düştü. Konuşmalar Tayyip’le oğlu Bilal arasındaydı. Telefonla ilk aramayı yapan 17 Aralık sabahı saat 08.02’de Tayyip’ti. Bilal’e evde ne bulunduğunu soruyor, Bilal biraz da sabah, uyku mahmurluğundan olacak anlayamıyordu. Tayyip’in üstelemesi üzerine “baba burada ne olacak? Senin paraların var.”, diyordu. Tayyip o gün sabaha yakın bir operasyon başladığının, bazı bakan çocuklarının ve banka müdürünün gözaltına alındığının bilgisini veriyor, “eve de gelebilirler, o paraları amcan, kayınpederin ve aile çevresinden güvenilir yakınların evlerine naklet. Evi sıfırla paralar açısından.”, diyordu.

“Benim Ankara’da kalmam gerekiyor. Sana Sümeyye’yi gönderiyorum. Kısa sürede orada olur. İşin ayrıntılarını onunla konuşursunuz, emrini veriyordu. Bilal tama babacığım”, diyordu.

Tayyip, birkaç saat sonra (saat 11:17’de) oğlunu tekrar arıyor ve işlerin nasıl gittiğini soruyor. Ve yeni direktiflerle durumu yönetiyordu. Yani hırsızlık paralarını gizleme işini gözetip yönetiyordu. Oğluysa; “Babacığım işi yürütüyoruz.”, diyordu.

Tayyip, o gün dağılmış durumdaydı, Pensilvanyalı İmamın vuruşunun etkisiyle. Kısıklı’daki evine de gelinebileceği endişesini hatta korkusunu yaşıyordu. O sebepten bir türlü rahatlayamıyor; yeniden yeniden aramak ve sonuçtan emin olmak istiyordu.

Üçüncü kez saat 15:39’da yeniden arıyordu oğlunu, durumu öğrenmek için. Oğluysa; “İşi yapıyoruz. Şunlara şunlara dağıtıyoruz paraları. Geri kalanını çıkarmak için de havanın kararmasını bekliyoruz.”, diyordu.

Saat 23:15’te ise bu kez de oğlu Bilal arıyor Tayyip’i. Oğlu, babasını hırsızlamaları nasıl ve nereye gizlediğine dair bilgi veriyor ve yeni direktifler alıyor.

Tayyip; “Sıfırladınız mı”, diye soruyor. Bilal’se 30 milyon Avro kadar kaldığını, bununsa 25 milyonunu Ahmet Çalık’a vermeyi kararlaştırdıklarını, geri kalanıyla da Şehrizar Konakları’ndan bir villa almayı planladıklarını söylüyor. Tayyip uygun buluyor bu dolabı.

Ertesi gün (18 Aralık) saat 10:58’de yeniden arıyor oğlu Bilal’i. İşin sonuçlanıp sonuçlanmadığını öğrenmek istiyor. Bilal hâlâ 730.000 dolar ve 300.000 TL paranın kaldığını ve onların da filan filan yerlere verileceğini söylüyor. Tayyip; “Tamam, sıfırlayın”, diye tekrar vurgulamada bulunuyor. Oğul, İstanbul’da çevrilen bu dolabın görüntülü de takip edildiğinden şüpheleniyor. Hatta oğul, korumaların bile bu işi yapmış olabileceğini söylüyor.

Tayyip’se; “Doğrudur, şimdi işte İstanbul’da, Emniyet’te bazı şeyler şu anda yaptık.”, diyor.

Beş kez yapılan baba oğul görüşmesinin özeti bu. Konuşmanın hem sesli kaydı hem yazılı metni birçok yerden izlenip okunabilir. Yazılı metni, gazetemizin bu sayısında yer alacaktır.

Apaçık bir şekilde görülmektedir ki, Tayyip’in “Paralel Devlet, Yapı, Polis-Yargı Darbesi” gibi yaygaralarının altında yatan gerçek, açığa çıkan ve bundan sonra ortaya çıkacak olan bu ve benzeri pek çok pisliğinin üzerini örtme çabasından başka bir şey değildir.

Biz on küsur yıldan bu yana Tayyipgiller için bunlar normal bir siyasi hareket değil; bunlar özünde “çıkar amaçlı suç örgütüdür” demekteyiz. Hem de onlarca kez…

İşte dün patlamış gerizden sıçrayan son pislikte de bir kez daha görülmüştür ki, bizim bu tanımımız gerçeğin tâ kendisini dile getirmektedir.

Bunlar, zaten normal işleyen bir demokrasi süreciyle iş başına gelmiş bir parti değildir. Türkiye’de de, hep söylediğimiz gibi, burjuva demokrasisi bile yoktur. Bir oyun, bir kandırmaca sonucunda Amerikancı Parababaları partilerinin biri iktidara getirilmekte (tabiî ABD tarafından) öbürü tekerlenmektedir. Yani Türkiye’de burjuva demokrasisinin özü, ruhu hiç olmamıştır.

Fakat 17 Aralık’ta patlayan gerizden ortalığa yayılan iğrenç, burunları sızlatan, içleri kaldıran pislikler yani Tayyipgillerin vurgunları, hırsızlıkları, kamu malı aşırıcılıkları özü olmayan ve Tayyip’in kendilerini savunmak maksadıyla yargıda, poliste ve idarede yaptığı kanunsuzluklar, hukuksuzluklar o biçimcil, içi boş ve sahte demokrasinin biçimini de berhava etmiştir. Tümüyle imha etmiş, izini tozunu silmiştir.

Tabiî bu iş, aynı zamanda da Tayyip’in ve şürekâsının o makamları işgal etmelerini sağlayan yasa ve kurumları da aynı oranda ortadan kaldırmış, yok etmiştir. Böylece de başta Tayyip olmak üzere bakanlarının ve milletvekillerinin bir saat bile yerlerinde kalmalarının hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Bunların başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği, cumhurbaşkanlığı gibi sıfatları da tümden yok olmuştur. Bizim on küsur yıldan beri tekrarladığımız, bunlar hakkındaki tanımlamamız artık meclisteki diğer Amerikancı burjuva partileriyle birlikte burjuva yazarçizerleri tarafından da kabul edilir, dile getirilir olmuştur.

Aslında CHP yönetiminde zerre miktarda namus ve Mustafa Kemalcilik kalmış olsaydı 17 Aralık’ın hemen sonrasında Tayyipgiller’le her türlü ilişkiyi, diyaloğu kesmesi ve kendisine oy veren milyonları sokağa dökerek bu hırsızlar çetesinin milletin başına bela kesilmesinin sonunu getirmesi gerekirdi.

Meclisten çekilmeleri bu hırsızlar, vurguncular çetesini yandaşlarıyla baş başa bırakması gerekirdi.

Ama ne gezer?..

CHP yöneticileri “Sayın Başbakan, Sayın Bakan” söyleminden bile vazgeçmediler. Ve Metin Fevzioğlu madrabazının önerisi üzerine Tayyipgiller’in AKP’siyle Silivri Tutsaklarının dışarıya çıkarılması ve “Yeniden Yargılanmalarının sağlanması” için sözde çözümler aramaya giriştiler. Silivri Tutsakları da CHP’nin bu tutumuna tam destek verdi. Bunlar son derece yanlış işlerdi…

Oysa yapılması gereken, bir an önce, saat kaybetmeksizin bu suç örgütünün iktidardan alaşağı edilmesi ve elleri kelepçelenerek yaptıkları vurgunların ve ihanetlerin hesabını vermek üzere hukuk önüne çıkarılması gerekirdi. Bunlar yapılabilseydi ve Tayyipgiller alaşağı edilebilseydi, Silivri tutsakları çoktan dışarı çıkmış olacaklardı. Ve o tutsaklara Tayyipgiller’le ortaklaşa zulüm uygulayan Pensilvanyalı İmamın cemaatine hesap sorma vakti gelmiş olacaktı.

Mustafa Kemalci, Laik bilim kadını Nurşen Mazıcı geçenlerde bir TV programında bizim bu anlayışımız doğrultusunda şöyle diyordu:

“‘Cemaat çok yedi ve burjuvalaştı’ iddiasında bulunan Mazıcı, AKP’nin diğer cemaatlerle ilişkisini de ekonomik nedenlere dayandırdı

“Önceki akşam CNN Türk’te yayınlanan Aykırı Sorular programına katılan Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, yolsuzluk operasyonu sonrası başlayan AKP- cemaat kavgasını değerlendirdi. “AKP aleyhinde açılmış 687 tane yolsuzluk dosyası var. Ve bunların hepsini cemaat kapattı” iddiasında bulunan Mazıcı şöyle konuştu: “Cemaat çok yedi. Zenginleştiler ve artık Nur Cemaati burjuvalaştı. Öbür cemaatler de bana da bana da diyor. AKP’ye desteğin sürmesinin sebebi bu.”

“‘Miting yapardım’

“Enver Aysever’in sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Mazıcı, “Ben şu an bir partinin başında olsaydım 81 ilde bu yolsuzluk operasyonunu protesto mitingleri düzenlerdim. AKP’yi istifaya zorlardım. Ama bunu hiçbir parti yapmıyor” diye konuştu.” (Sözcü, 18 Ocak 2014)

Biz de 17 Aralık’ın hemen sonrasında yaptığımız değerlendirmede aynı görüşü belirtmiştik. Ve de Tayyipgiller’in artık bir saat bile o makamlarda oturmamaları gerektiğini belirtmiştik. Artık biçimce olsun hiç bir meşruiyetleri kalmamıştır çünkü, demiştik. Ayrıca da bunların, elleri kelepçelenerek, Silivri, Sincan gibi zindanlara tıkılmaları gerekir demiştik. Ve ayrıyeten de yaptıkları vurgunların, aşırdıkları kamu mallarının müsadere edilerek kamuya verilmesi gerektiğini belirtmiştik.

Bunun yolunun da halkın gücünü ortaya koymasından, sokaklara dökülmesinden geçtiğini dile getirmiştik.

Ama sol ortam darmadağınık. Ve Partimiz, bilindiği gibi durmaksızın sağlı sollu saldırılara uğruyor. Susuşa getirilerek öldürülmek isteniyor Hareketimiz. Bu sebeple hem sayımız, emeğimizin karşılığına denk düşecek biçimde artmıyor hem de sesimiz boğuluyor, duyurulmuyor. Eylemlerimiz zindandaki bir insanın çığlığı gibi yansısız kalıyor, halka ulaşamıyor. Ne TV’ler yer veriyor bize ne de gazeteler…

İşte bu sebeplerden, halkımızın deyişiyle; “aklımız eriyor ama gücümüz yetmiyor”, dedik.

Aslında Gezi İsyanı’mızın bir benzerinin hemen başlaması ve Tayyipgiller’in iktidardan tekerlenmesi ve kelepçelenmesi gerçekleşinceye kadar durmaması gerekir. Bu kutsal görev yine biz Gezi İsyancılarına düşüyor. Bunu başarırsak Gezi Şehitlerimizin ve Tayyipgiller’in döktüğü diğer kanların da hesabını sorabiliriz.

Yaptığı talan ve hırsızlık bu denli açığa çıkmış bir iktidar hemen yıkılmalıdır.

Tayyip’in dün medyaya düşen telefon kayıtlarını dinledik ve izledik. Ortaya konan tümüyle gerçek. Ses Tayyip’in sesi. Konuşmaların kapsam bütünlüğü amaca tam bir uyum içinde. Yani o ses kayıtları montaj ya da dublaj falan değil, Tayyip’in iddia ettiği gibi.

Ayrıca da Tayyip, ses kaydı internete düştükten bir gün sonra yani ertesi gün saat 11’deki Grup Konuşmasında demagojik bir savunma yaparak işin içinden çıkmaya çalıştı. Kayıt internet ortamına konduğu gece ise ancak üç saat sonra Başbakanlık adına yapılan kısa bir açıklamayla olay yalanlanmaya çalışıldı.

Olay patlar patlamazsa Tayyip, başta MİT müsteşarı Hakan Fidan olmak üzere kurmaylarını çağırarak Başbakanlıkta uzun bir değerlendirme toplantısı yaptı. Toplantı çıkışındaysa medya emekçilerinin soruları duymazlıktan geldiği gibi, bir emekçi kadının deyişiyle, “Kameralara bile bakamadı”. Bir hırsızın, hırsızlık yaptığı yerden hızla uzaklaşması gibi makam aracına yöneldi.

Gelelim AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşmasına:

Tahammül edip ilk defa Tayyip’in bu Grup konuşmasını başından sonuna dek izledik. Konuşmayı psikolojik analiz-değerlendirme teknikleri açısından gözden geçirdiğimizde şuna emin olduk ki, bu konuya ilişkin bütün söyledikleri yüzde yüz yalandır.

Bu arada belirtelim; İstanbul Üniversitesinde psikoloji okuduk ve bütün sınavlardan yüz-tam not alarak bu eğitimimizi bitirdik. Psikoloji sertifikamızı aldık. Hayatımızın ondan sonraki bölümünde de kitaplar okuduk.

Tayyip, dün gece ortaya konan, oğluyla yaptığı telefon görüşmeleriyle ilgili olarak sadece; “Bunun montajını da dublajını da kendileri yapmış. Bugünkü teknolojiyle böyle şeyler kolayca yapılabilir. Bunun bir örneğini CHP ile ilgili olarak biz de göstereceğiz.”, dedi.


Konuyla ilgili olarak başka hiçbir şey söylemedi. Her zaman yaptığı gibi, tek parti dönemine girdi, Menderes dönemine girdi, yaptığı kendince olumlu işleri anlattı ve Paralel Yapı dediği Pensilvanyalı İmama saldırdı. Tahmini bir saatlik konuşmasını işte böyle psikolojik açıdan “dolgu cümleleri” dediğimiz mugalatalarla tamamladı. Yani konuyla ilişkin konuşuyormuş gibi yapıp tümüyle başka konulardan söz ederek dikkatleri başka yönlere çekmek istedi. Yalana dayalı suç inkarı metinlerinin tümü böyle olur.

Ayrıca bu denli hayasızca bir işi açığa çıkan bir insan, eğer iftiraya uğramış olsa, anında yani iftirayı duyar duymaz sert tepki gösterir ve ortaya konan metni satır satır, kelime kelime tahlil ederek iftira olduğunu ortaya çıkarır.

Dün akşam o ses kayıtlarının internete düşmesinden itibaren şu ana dek Tayyip’in sergilediği tutum ve davranışları değerlendirdiğimizde, Tayyip’in suçüstü yakalanmışların telaşıyla çırpınıp debelendiğini, onu inkara çalıştığını; ortaya konanınsa tamamen gerçek olduğunu görürüz.

Tayyip’e görevden alınan namuslu eski Deniz Feneri savcısı Abdulvahap Yaran’ın deyişiyle yıllardan beri biz de hep “Hırsızlar İmparatoru” diyoruz ya… Dün akşam dinlediğimiz ses kayıtlarından da bir kez daha öğreniyoruz ki, Tayyip, gerçek bir “Hırsızlar İmparatoru”dur. Eksiksiz…

E, imparatora yakışan da öyle bakanlarının, milletvekillerinin, banka müdürlerinin yaptığı gibi üç beş milyon dolar götürerek gün geçirmek değil… İmparator dediğin milyar dolarlar götürmeli. İşte bu da öyle yapmış.

Yoldaşlar, Gezi İsyancıları, gün isyanımızı yeniden başlatmak, hesap sormak günüdür. 25.02.2014

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşının İlk Kıvılcımı 19 Mayıs 1919 Unutturulamaz…

“1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:

“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

“İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.” (Mustafa Kemal Nutuk, İş Bankası Yayınları, s.1)

Emperyalistler’in bu saldırısına Mustafa Kemal:

Benim kararım “Ya İstiklal Ya Ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır” diyor. Ve Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımızın ilk kıvılcımını ateşliyor.

O savaş ki;

Mazlum halkların kurtuluşunun, ilk destanıdır.

Sevr’in parçalanıp Emperyalistlerin suratına, çalınmasıdır.

Zulme karşı direnen halklara, umuttur.

Che’ye, Fidel’e, Ho Amca’ya, Chavez’e, ilhamdır.

Denizler’e Mahirler’e, ruhtur.

Ankara’dan Samsun’a Mustafa Kemal yürüyüşü yapan “68 kuşağı” gençliğine, bayraktır.

Bizlere, İkinci Kurtuluş Savaşçılarına, yoldur.

Emperyalistlere ve işbirlikçilerine, korkudur.

İşte bu yüzden 94 yıl önce 19 Mayıs’ta başlayan savaşla bu topraklardan kovulanlar ve işbirlikçileri Vahdettin’lerin, Damat Ferit’lerin torunları Tayyipgiller; 23 Nisan’ın, 29 Ekim’in, 30 Ağustos’un, Çanakkale Zaferi’nin ve 19 Mayıs’ın izlerini silmeye çalışıyorlar.

Bugün de 19 Mayıs 1919 öncesi ile aynı, ülkemizin ve dünyanın genel durumu. O zaman olduğu gibi yağma ve talan üzerine kurulu bu alçakların düzeni. AB-D Emperyalistleri kanla besleniyorlar; Irak’ta, Afganistan’da milyonlarca insanı katlettiler. Yetmedi Libya’ya saldırdılar. Şimdi de Suriye’ye saldırıyorlar; sapıklardan, esrarkeşlerden, insan sefaletlerinden oluşan sözde “Özgür Suriye Ordusu”yla en son Hatay/Reyhanlı’da, gerçekte çok daha fazla, resmi rakamlara göre 46 insanımızı katletti bu alçaklar.

Onlar bin ülkeli bir dünya yaratmak istiyorlar. Ülkemiz için de YENİ SEVR özlemiyle yanıp tutuşuyorlar, en az üç parçaya bölmek istiyorlar. Tayipgiller de soysuzlaşmış durumda: Vatanı “pazarlamakla mükellef” ve BOP’un eşbaşkanlığını yapmaktalar. Yurtsever-laik subaylar, bilim insanları, aydınlar Ergenekon-Balyoz-Andıç gibi uydurma davalarla, CIA operasyonlarıyla Silivri’lere, Hasdal’lara atılmış durumda.

Ama yanılıyorlar! Var elbet bir kurtuluş yolu. Devrimci aydın Henri Barbusse: “Sefaletleri ve sayıları sonsuz olanların birleşmesi” diyor bu yola. Bizlerin de inancı tam, halklar elbette uyanacak. Emperyalistleri ve İşbirlikçilerini yenecek. Tarihin çöplüğüne gömülecekler ve lanetle anılacaklar.

19 Mayıs 2013

Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız!

Kahrolsun AB-D Emperyalizmi!

Sivas Katliamı’nı Unutmadık, Unutturmayacağız!

Bundan 21 yıl önce, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikler’ine katılan 33 aydınımız, insanımız göz göre göre, devletin gözetiminde Ortaçağcı gericiler tarafından hunharca katledildi. Saatlerce kuşatıldıkları otel binasında sanki seyirlik bir oyun sergiler gibi dünyanın gözünün içine baka baka katledildiler. Bu katliamı planlayanlar günler öncesinden provokatif yayınlar yaparak halkı kışkırtıyorlardı. Katliam günü yani 2 Temmuz’da camilerden halkı kışkırtarak Madımak oteline doğru yönlendirmişler, “Kahrolsun Laiklik”, “Cumhuriyet Sivas’ta Kuruldu Sivas’ta Yıkılacak”, “Yaşasın Kıyamımız” sloganlarıyla gerici bir ayaklanma başlatmışlardı. Gözleri o kadar dönmüştü ki, tekbir sesleri getirerek Madımak Oteli’ni ateşe vermişler ve otelde bulunan insanların ölmelerini sevinçle izlemişlerdi. Sözde yangına müdahale etmeye gelen itfaiye ekibini de engellemişlerdi. O ana tanıklık eden insanların anlatımları bugün bile tüylerimizi diken diken ediyor.
Böylesi bir katliam unutturulabilir mi? Bu katliamı unutmak suça ortak olmak değil midir?

Onun için bu katliamı ne unuturuz ne de affederiz. Bu katliamı yapanlar ise bugün Suriye’de de, Irak’ta da katliamlar yapan Ortaçağcı gericilerdir. Ortaçağcı gericilik, hep emperyalistlerin maşası olmuştur ülkemizde ve Ortadoğu’da. Ne zaman ilerici bir halk hareketi, ya da gençlik hareketi geliştiyse ya da iktidardaysa AB-D uşağı, maşası bu gerici güruh her türlü silahla donatılarak, parayla beslenerek üstlerine saldırttırılmıştır.

Amerikan Emperyalizminin 6. Filo’sunu protesto eden devrimci gençliğimize saldıranlar bunlardı. Maraş, Çorum Katliamı’nı yapanlar bunlardı. Afganistan’da, Pakistan’da emperyalistlerin maşalığını yapanlar bunlardı. Ve bugün başta Suriye olmak üzere, Irak’ta ve diğer Ortadoğu ülkelerinde katliamlar yapanlar bunlardır. Tayyipgiller tarafından her türlü silah ve parayla donatılan ÖSO ve IŞİD adlı bu maşalar, Yezid ve Muaviye İslamlığının yeni versiyonu olan CIA İslamlığını hâkim kılmak için efendileri AB-D Emperyalistleri tarafından görevlendirilmişlerdir. Tabiî ki Tayyipgiller’in şefliğinde bu katliamlar yürütülmektedir. Ve Sivas Katliam’ının 21’inci yıldönümünde benzer katliamlar devam etmektedir.

Tayyipgiller, bildiğimiz gibi Sivas Katliamı davasını zaman aşımına uğratmış, Tayyip bu durum için “hayırlı olsun” demiştir. Yine Sivas Katliamı’nda, dönemin başbakanı Tansu Çiller “Çok şükür halktan insanlara bir şey olmamıştır” diyecek kadar alçalmıştır. Onlar için bu söylemler gayet doğal ve sıradan açıklamalardır. Çünkü onların fıtratında insana düşmanlık vardır. Onların fıtratında doğaya, hayvana, çevreye düşmanlık vardır, kadına düşmanlık vardır.
Yine 2014 yılı Mayıs ayında Tayyipgiller’in bekçiliğini yaptığı Parababaları düzeni bir avuç dolar için resmi rakamlara göre 301 maden işçisini taptıkları Para Tanrısına kurban ederek bir katliama daha imza attılar. Bildiğimiz gibi Tayyipgiller büyük Gezi İsyanı’mızda da gençlerimizi katletmişlerdi. Yani sözün kısası insana düşmanlık, kadına düşmanlık, çevreye ve doğaya düşmanlık, hayvana düşmanlık Ortaçağcı gericiliğin fıtratında var. Bunlar için 4’üncü tür yaratık deyişimiz boşuna değildir. Bu dördüncü tür yaratıklar AB-D Emperyalistlerine uşaklıkta sınır tanımazlar. Her türlü aşağılık, pis işleri yapmakta bir sakınca görmezler. Onlar için önemli olan efendilerine en iyi uşaklığı yapabilmektir. Onun için her türlü ihanete açıktırlar. Bu ihanetlerinin ve yaptıkları katliamların hesabı er geç sorulacaktır.

Sivas katliamının 21’inci yıldönümünde tüm halklarımızı AB-D Uşağı Yerli Yabancı Parababaları Cephesine karşı Halk Kurtuluş Cephesini örmeye çağırıyoruz.

Gün; sadece yitirdiğimiz onurlu, namuslu, yurtsever, laik insanlarımızı ağıtlarımızla anma günü değil, onların anılarını ve özlemlerini mücadelelerimizle yaşatma günüdür.

Gün; Halkın Kurtuluş Partisi öncülüğünde, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırıp emperyalistleri, yerli satılmışları ve Ortaçağcı Şeriatçıları ülkemizden ikinci ve son kez geri dönmemecesine kovup Demokratik Halk İktidarını kurup, dünya halklarına yeniden umut olma günüdür. Halkın Kurtuluş Partisi bunun için vardır. 
02.07.2014

Şeriat Ortaçağdır!
Sivas Katliamı’nı Unutmadık Hesap Soracağız!
Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız!

Halkın Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi

IŞİD CIA-Pentagon Operasyonudur

Sapıklardan, insanlık düşmanlarından, CIA İslamcılarından derleşik IŞİD elini kolunu sallaya sallaya Bağdat’a doğru ilerliyor. En ufak bir direnişle karşılaşmadan, bilgisayar savaş oyunlarındaki gibi, vura vura, kıra kıra, kan döke döke ilerliyor. Karşılarında direnen bir ordu yok, direnen bir devlet yok.

Barzani’nin kontrolündeki Kürt Bölgelerine dokunmadan ilerliyor IŞİD. Sanki aralarında al gülüm ver gülüm anlaşması var. Kürt Halkının bağrındaki kama Barzani’nin, “… Biz şu an Kürdistan’ı IŞİD ya da diğer herkesten koruyoruz. Sınıra yaklaşan herkesle savaşırız. Teröristlerle savaşma görevinin icrasında tereddüt etmeyiz. Fakat önümüzde açık bir gelecek olmadıkça ve kapsayıcı bir siyasi çözüm bulunmadıkça savaşmayız”sözleri doğruluyor bu anlaşmayı. IŞİD sınıra yanaşmıyor, Barzaniler müdahale etmiyor. Tabiî ki onlar için önemli olan AB-D Emperyalistlerinin kendilerine ikinci İsrail olacak Kürdistan’ı kuruvermesi. Petrol Bekçiliğine Barzanileri atamasıdır onlar için önemli olan. Halklar kırılacakmış, düşmanlaşacakmış hiç ama hiç önemli değil, halklarını, ruhlarını ABD Emperyalizmine satan Barzaniler için. AB-D Emperyalistleri hangi rolü biçmişse IŞİD’e ve Barzanilere o rolü oynuyorlar işbirlikçiler.

Petrolün yatağı Ortadoğu’da kendisinden habersiz kuş uçmasına müsaade etmeyen; çıkarına, projelerine ters düşen iktidarları alaşağı eden, Halk İsyanlarını bastırmaya çalışan AB-D Emperyalistlerinin IŞİD sapıklarının ilerleyişi karşısında gıkı çıkmıyor. AB-D Emperyalistlerinin tek yaptığı kendi elçilik ve askeri personelinin güvenliğini sağlamak. Dünya Halklarının gözünü boyamak için ABD Emperyalistleri IŞİD’in gelişmesini, büyümesini ve Irak’a saldırısını Suriye Halkının önderi Esad’ın üzerine atıyor:

Harf, ‘Esad yönetiminin IŞİD’i yaratıp güçlendirdiğini söylüyorsunuz. Bu nasıl oldu, açıklayabilir misiniz’ sorusuna verdiği yanıtta da önceki sözlerini yineledi. Harf, ‘Büyük bir güvenlik boşluğu yarattılar, kendi ülkelerinde bir iç savaş başlattılar ve kendi halkına saldırdılar. Bu da NUSRA, IŞİD gibi grupların gelişmesine yol açtı’ dedi. Marie Harf, IŞİD’in Suriye’ye komşu ülkeler tarafından desteklendiği değerlendirmesine karşılık da, ‘Başka hükümetlerin IŞİD'i desteklediği yönünde bir kanıt yok elimizde. Kişisel bazı maddi desteklerin olabileceğini biliyoruz ve bunu da ciddiye alıyoruz”, diyor ABD Emperyalistlerinin sözcüsü.

Suriye Halkına saldıran sanki kendileri değilmiş gibi, IŞİD’i, ÖSO’yu destekleyenler, para ve silah yardımında bulunanlar kendileri değilmiş gibi, Yurtsever Esad’ı devirmek, Ortadoğu Halkları için örnek alınacak bir önder olmaktan çıkarmak için bütün aşağılık yöntemleri kullananlar kendileri değilmiş, ev sahibini bastıran yavuz hırsız misali IŞİD’in sorumluluğunu Esad’a yükleyebiliyorlar. Emperyalistlerin fıtratı da bu. Hem vururlar hem de niye vurdun derler.

Gıkı çıkmayan, çıkamayan bir ülke daha var bölgede. AB-D Emperyalistlerinin güdümünde ve yönetimindeki Tayyipgillerin yönetmeye çalıştığı Oltada Balık Türkiye. Musul’daki 49 konsolosluk görevlisinin de içinde bulunduğu 80 rehine gerçekliği karşısında, IŞİD kafa yapısına sahip, Tayyipgillerin gıkı çıkmıyor, çıkamıyor. Vatan Millet Sakarya edebiyatını bile yapamıyorlar Tayyipgiller. Aslında görünmez değil görünür bir işbirliği içersindeler. Bu işbirliğini; tedavi için Ankara’ya gelen, Suriye’de bir hücrenin yöneticisi olan ve kronik böbrek rahatsızlığı yaşayan bir IŞİD “unsuru”, Suriye krizinin başından beri Tayyipgillerden çok yardım gördüklerini söyleyerek doğruladı:

“Türkiye önümüzü çok açtı. Türkiye bize anlayış göstermeseydi, IŞİD bugün bu durumda olmazdı. Bize şefkatle yaklaştı. Çok sayıda mücahidimiz Türkiye’de tedavi gördü. Ama bundan sonra ne olur bilmiyorum. Suudi Arabistan’dan destek yok ama cihada inanmış Suudi ailelerden yardım alıyoruz. Ama kısa süre sonra buna da ihtiyacımız kalmayacak.” (http://www.odatv.com/n.php?n=akpden-cok-yardim-gorduk-2606141200)

Tayyipgillerin insanlıktan çıkmış sapıklara nasıl destek verdiğinin kanıtıdır caninin söylemleri.

15 yaşındaki Berkin’i, 19 yaşındaki Ali İsmail’i terörist yapan, çapulcu yapan Tayyipgiller, kestikleri kafalarla futbol oynayacak kadar canileşen, insanlıktan çıkan; bu görüntüleri tüm dünyaya servis edecek kadar canavarlaşan yaratıklara IŞİD Unsuru deyip, aynı toptan kesme olduklarını gösteriyorlar.

Arap Halkının başına gelen en büyük bela Suudiler sessiz, Katar Şeyhi sessiz, AB-D güdümlü bütün şeyhlikler sessiz. Bu sessizlik bile bu operasyonun sahibinin kim olduğunu, Mausun (Fare) kimin elinde olduğunu kanıtlamaktadır. AB-D Emperyalistleri, kendi aşağılık çıkarlarını tehdit eden bir örgüte sesini çıkarmayacak, akıllı füzelerini göndermeyecek, askerlerini o bölgeye çıkartmayacak, işbirlikçilerini harekete geçirmeyecek mümkün değildir. Eşyanın tabiatına aykırıdır böyle bir durum.

            Nitekim Suudi-Lübnanlı milyarder Saad Hariri’ye yakın bir kaynak, IŞİD tugaylarının Irak’ı bölmek, Suriye’deki çatışmaları büyük bir Ortadoğu savaşına çevirmek ve İran’ı sarsmak için kullanılmasına yakılan yeşil ışığın, Kasım 2013’te Türkiye’de toplanan Atlantik Konseyi’nde kapalı kapılar ardında verildiğini belirterek Ankara’daki ABD Büyükelçiliğinin operasyonun merkez üssü olduğunu ekledi.”

“Suudi-Lübnanlı multi-milyarder ve eski Lübnan Başbakanı Saad Hariri’ye yakın, ‘güvenilir bir kaynak’, isminin verilmemesi şartıyla konuşarak, IŞİD tugayları ile birlikte Irak’a karşı yapılan savaşa yakılan son yeşil ışığın kapalı kapılar ardında, İstanbul, Türkiye’deki Atlantik Konseyi Enerji Zirvesi’nin kapsamında, 22-23 Kasım 2013’te verildiğini söyledi.”(http://www.ydh.com.tr/HD12933_irakta-isidin-verdigi-savasin-merkez-ussu-abdnin-ankara-buyukelciligi.html)

CIA-Pentagon’un IŞİD operasyonu Birinci Körfez Savaşından sonra amaçlanan AB-D Emperyalistlerinin bütün planlarının yaşam bulmasıdır.

Ne amaçlanmıştı Körfez Savaşlarıyla? Ortadoğu’da ikinci bir İsrail olacak Kürdistan kurulacaktı. Ortadoğu’da petrol bekçiliği yapacak, Ortadoğu Halklarının bağrına saplanacak kama olacak Kürdistan kuruldu IŞİD Operasyonuyla, “Hayırlı” olsun. Lideri de belli oldu. Amerikancılıkta, dolayısıyla satılmışlıkta, hainlikte yıllardır tutarlı bir yol izleyen Barzani.

Barzani Kürdistan’ın kurulduğunu ilan etti. Tabii ki Barzani sahibinin sesine playback yapıyor, sadece dudaklarını oynatıyordu.

“Irak’ın artık bir arada kalabilmesinin güç olduğunu söyleyen Barzani, ‘Çünkü şu an tecrübe ettiğimiz şey bize bu şekilde devam edemeyeceğimizi gösteriyor. Bugünkü Irak, bildiğimiz ve yaşadığımız iki hafta önceki Irak’tan artık farklı’ dedi.

“Iraklı Kürtlerin uzun zamandır hayalini kurdukları kendi kaderini tayin ve hatta bağımsızlık kararının vakti geldi mi” sorusuna ise Barzani şu yanıtı verdi:

“Son on yıldır yeni ve demokratik bir Irak inşa edebilmek için her türlü esnekliği ve çabayı gösterdik, elimizden gelen her şeyi yaptık. Fakat maalesef bu tecrübe, olması gerektiği gibi başarılı olmadı. İşte bu yüzden Irak’taki son gelişmelerin ardından, Kürt halkının kendi geleceğini belirlemesi için fırsatı değerlendirmesi gerektiğinin artık kanıtlandığını düşünüyorum.”

“Bu bağımsızlık isteyeceksiniz anlamına mı geliyor?” şeklindeki soruya Barzani, “Artık Kürt halkının geleceğini tayin etme vakti geldi. Biz de Kürt halkının kararı neyse onu destekleyeceğiz” yanıtını verdi.”

“Yarın bu karar hakkında bir referandum yapılsa, sonuç sizce ne olurdu?” sorusuna da Barzani, “Birkaç yıl önce bir referandum yapıldı fakat resmi değildi. Bölgedeki diğer ülkelerdekilerin aksine, gerçek bir sonuç alındı. Halkın yüzde 90’ı bağımsızlığa ‘evet’ dedi” diye cevap verdi.

“Barzani, “Irak’ın dağılmasına neden olmaktan endişe etmiyor musunuz” sorusunu ise şöyle yanıtladı:

“Açıkçası 2003’te rejimin yıkılmasından sonra, Irak’ın birliğini ve bütünlüğünü biz Kürtler koruduk. Son on yıldır bu işi biz yaptık. Fakat şimdi Irak zaten bariz biçimde dağılıyor. Merkezi hükümet her şeyin üzerindeki kontrolünü kaybediyor. Ordu, polis ve her şey dağılıyor. Şu an IŞİD dediğimiz oluşumun ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Ortaya çıkan yeni bir devletle çok uzun bir sınırı paylaşıyoruz. Bu bizim suçumuz değil, Irak’ın çöküşüne biz neden olmadık. Bilinmeyenin esiri olmak istemiyoruz.” (http://www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/barzani-gelecegimizi-tayin-etme-vakti-geldi-h55361.html)

Barzani’nin söylemleri Irak’ın fiilen üçe bölündüğünün, AB-D Emperyalistlerinin projesinin yaşama geçtiğinin, IŞİD kontrolünde Sünni bir devletin, kendilerinin kontrolünde İkinci İsrail olan Kürdistan’ın kurulduğunun, geri kalan parçaların Şiilere bırakılacağının itirafıdır.

İnsan soyunun en büyük düşmanı AB-D Emperyalistleri, en zengin Petrol yataklarının bulunduğu Musul ve Kerkük’ü bir parçaya dahil etmiyor. Yılların emperyalist tecrübesine dayanarak ve ileride bir bölgenin kendisine karşı dönebileceği olasılığına karşı Musul’u IŞİD’e, Kerkük’ü Barzani’ye bırakıyor.

Bin ülkeli bir Dünya Projesi çerçevesinde Ortadoğu’daki sınırların yeniden çizilmesi, ülkelerden, mezhep, ırk temelinde şehir devletleri çıkarılması planı da yaşam buluyor IŞİD Operasyonuyla. Irak ve Suriye fiilen üçer parçaya bölünmüş durumda. Irak fiili olarak, Barzani’nin kontrolünde Kürt bölgesi, IŞİD’in kontrolünde Sünni Bölgesi ve Maliki’nin kontrolünde Şii bölgesi olarak üç parçaya bölündü. Suriye’de Beşşar Esad’ın kontrolünde Alevi Bölgesi, IŞİD’in kontrolünde Sünni bölgesi ve Rojava-Kürt Bölgesi olarak üçe bölünmüş durumda.

AB-D Emperyalistleri durmayacaklar, bölmeye, parçalamaya, kan dökmeye, döktürmeye; aşağılık çıkarlarını sağlama almak amacıyla BOP’larını, GOP’larını yaşama geçirmek için Halkları düşmanlaştırmaya devam edecekler. Sıra üzerinde yaşadığımız topraklara geliyor. Haritalarını yayınladılar, Türkiye üçe bölünecek. Olmayan Ermeni sorununu hortlattılar, parçalardan bir tanesi Ermenistan olsun diye. Kürt Sorununda bütün tarafları Amerikancı çözüme razı ettiler, Ortadoğu’nun petrol yataklarına bekçilik yapacak İkinci İsrail olacak Kürdistan, parçalardan biri olsun diye. Tayyipgiller, zaten Vatan, Halk sevgisi, Ulus mefhumları taşımadıkları, tamamen AB-D Emperyalistlerinin yaratığı oldukları için Amerikan çözümüne hayır diyemezler. AB-D Emperyalistlerinin güdümüne giren Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi de, kendilerine birileri Kürdistan kuruversin de, bu kurulan Kürdistan İkinci İsrail olacakmış, Kürt Halkının çıkarına olmayacakmış hiç önemli değil, tutumundadır. Yeter ki kurulacak Kürdistan yönetiminde söz sahibi olabilsinler. Ortaçağcı, Ümmetçi Tayyipgillerin iktidar yapılması da üçüncü parça (Türkiye) de ılımlı İslam devleti olsun diyedir. AB-D Emperyalistlerinin planları bu. Ve bu plan adım adım hayata geçiyor.

Bu planı bozacak olan halklardır. Elbette ki birleşik ve örgütlü halklar. Çünkü birleşik ve örgütlü halklar yenilmezler ve Emperyalistlerin planlarını yırtarlar, yüzlerine fırlatırlar. Tıpkı Sevr’i parçalayıp Emperyalist Yedi Düvelin suratına fırlatan Türk ve Kürt Halkları gibi. Tıpkı Küba’da ABD Emperyalizminin oyunlarını bozan Küba Halkı gibi. Tıpkı Yankeelerin Uzak Asya’ya yönelik oyunlarını bozan, onları geldiklerine pişman edip ülkelerine boynu bükük bir şekilde gönderen Vietnam Halkı gibi. Tıpkı AB-D Emperyalistlerinin korkulu rüyası haline gelen, Latin Amerika’dan tüm dünyaya estirdikleri sol rüzgârlarla Dünya Halklarının umudu haline gelen, AB-D Emperyalistlerinin Latin Amerika’ya yönelik bütün oyunlarını, planlarınını altüst eden Venezuela, Bolivya halkları gibi. Tıpkı AB-D Emperyalistlerinin Ortadoğu’ya yönelik planlarını yavaşlatan, belli ölçüde gerileten, bir Libya, bir Irak, yapılmasına direnen Suriye Halkı gibi.

AB-D Emperyalistlerinin zaferleri geçicidir. İnsanlık tarihi direnen ve zulme başkaldıran halkların zaferleriyle doludur. Bu karanlığı yırtıp aydınlık günleri getirecek olan, birleşip örgütlenecek ve emperyalist zulme isyan edecek halklardır.

Çünkü Halklar sürgit hayvan yerine konup sürülmeye isyan ederler.

Çünkü Halklar Haklıdır, eninde sonunda yenerler ve kazanırlar.

Ortadoğu Halkları eninde sonunda birleşip örgütlenecekler ve kazanacaklardır.

Emperyalistler de eninde sonunda yenilecekler ve insanlık tarihinin karanlık sayfalarında yerlerini alacaklardır. 26 Haziran 2014

 

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Herkes ölür; kimi toprağa gömülür, kimi yüreğe. Dünya Halkları Kahraman Gerilla CHE’yi yüreğine gömdü.

Uluslararası bir toplantıya katılmak üzere Uruguay’a gitmiştir Che. Bir park gezintisi sırasında saçı sakalına karışmış iriyarı bir balıkçı, Che’nin yolunu keser. Muhafızlardan birinin eli hemen tabancasına uzanır çünkü Castro aleyhtarı Kübalılar her yerde cirit atmaktadır. Ama balıkçı, “Comandante!” diye seslenir, Che’nin ellerine sarılarak; “Hükümetimiz belki size karşıdır, bu yarımkürede belki tüm hükümetler size karşıdır, fakat halk, yoksullar sizinle birlikte. Bizi terk etmeyin” deyip birden ortadan kaybolur. Che çok şaşırmıştır, teşekkür etmeye bile fırsat bulamaz.

Che hiçbir zaman terk etmez halkları, yoksulları, emekçileri. Çünkü o bedenini dünya halklarına vakfetmiştir. İnsanlığın hayvanlıktan kurtuluş mücadelesine adamıştır her şeyini. Dünya halkları da terk etmez Kahraman Gerilla Che’yi. Che Yoldaş’ın mezar yeri dünya halklarının yüreği olmuştur, sonsuza kadar da böyle kalacaktır. O yüreklerden Che’yi çıkartmaya hiçbir güç yetmez:

“Che’nin ölmüş olması önemli değildir, önemli olan onun gibi bir insanın yaşamış olmasıdır. Yoldaş Che’yi yok edebilmek için, bizi, biz yoksulların tümünü yok etmeleri gerekir; bu ise olanaksızdır.”

Fidel Castro Yoldaş: “Zafer hayalleri kuranlar aldanıyorlar. Bu ölümün, onun düşüncelerinin sonu, taktiklerinin, gerilla kavramının, teorisinin bitimi olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar.” diyordu.

Yanıldı Che Yoldaşı katleden emperyalistler, satılmış işbirlikçiler. Kuzey Kore Halkının önderi Kim İl Sung Yoldaş’ın dediği gibi Che’nin “Adı ve yarattığı ölümsüz devrimci mücadele insanlığın kurtuluş tarihinde sonsuza tek hatırlanacak ve soylu devrimci ruhu ölümsüz kalacaktır. Binlerce ve on binlerce Che Guevara Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki devrimci mücadelenin belirleyici savaş alanlarında ortaya çıkacak ve Onun tamamlayamadığı devrimci eser Latin Amerika devrimcilerinin ve dünya devrimci halklarının mücadelesiyle kesinlikle zafere ulaşacaktır.”

9 Ekim 1967’den günümüze ve insanlığın sınıfsız, sömürüsüz günlere ulaşacağı güne kadar milyonlarca Che Guevara;

Nerede haksızlığa karşı mücadele yürütülüyorsa orada hak yiyenlere karşı mücadelede en ön safta,

Nerede zalimin zulmüne karşı mazlumlar ayaklanıp yürüyorsa bu yürüyüşün en önünde,

Nerede Emperyalist İşgale karşı Halklar direnişe geçiyor,  mücadeleyi yükseltiyorsa direnişin en ön safında,

 Mücadele etmeye, savaşmaya devam edecektir.

Devrimciler, Dünya Halkları Che Yoldaş’ın insanlığın kullanımına sunduğu devrimci mirasla mücadele ediyorlar, direniyorlar, savaşıyorlar ve zafere de ulaşacaklardır.

Nedir Che Yoldaşın insanlığa bıraktığı miras?

Cesarettir en büyük mirası Che’nin

Genel Başkanımız Nurullah Ankut’un belirttiği gibi:

insanın kahraman olabilmesi için, yürekli olması gerekir. Bir bilim adamı için, bir sanatçı için, sıradan bir bürokrat için, pek de bu denli yürekli olmak gerekmeyebilir. Ama halkların davasına baş koymuşsanız, dünyanın başhaydudu, 1950’den beri onlarca ülkede faşist diktatörlükler yapmış, onlarca işgaller, katliamlar yapmış bir ülkeye karşı savaşa girmişseniz, Che gibi, Fidel gibi, Kıvılcımlı gibi yürek taşımanız gerekir.”

Diyoruz ya biz:

“Cesaret, bir vatandır bizler için. İdeallerimizin, insanlığımızın, onurumuzun içine sığındığı bir vatandır, cesaret. Ona sahip değilsek, bunları koruyamayız.”

Kahraman Gerilla Che, Cesaret vatanına sahip olduğu için, yiğit, fedakâr, kendini insanlık davasına adamış bir savaşçı, bir Sosyalizm savaşçısı olduğu için taht kurmuştur insanlığın gönlünde.

Che’nin “En başta gelen belirleyici özelliklerinden biri, en tehlikeli görevler için derhal gönüllü olmakta gösterdiği yiğitlikti. Elbette ki, bu da büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Bu ülkede doğmamış olan ama bizimle savaşan bir asker, derin düşüncelere sahip bir adam, zihni kıtanın diğer parçalarında mücadele etme hayalleriyle dolu bir kişi, her an en tehlikeli görevleri üstlenecek kadar kendi kaderini hiçe sayan, kendini feda eden yiğit bir savaşçıydı. (…) Che, eşi bulunmaz bir asker, eşi bulunmaz bir liderdi. Che, askeri görüş açısından, olağanüstü yetenekli, olağanüstü cesaretli, olağanüstü mücadeleci bir insandı. Gerillacı olarak, bir tek Aşil Topuğu vardı, son derece mücadeleci karakterliydi ve tehlikeyi küçümserdi.” (Fidel)

Onurdur Che’nin mirası

“Eğer bir gün beni başım eğik görürsen, Bil ki başım; yere düşmüş birini kaldırmak için eğilmiştir.”der, Che.

İşte Che’yi Che yapan en önemli unsur, onuru yaşamdan değerli kılması. Başını hiçbir kuvvet öne eğdiremez, hiçbir kuvvet diz çöktüremez Che’ye. Emperyalistlerin ve vatanını, insanlığını, onurunu birkaç dolara emperyalistlere satan işbirlikçilerin Che’ye düşmanlıkları, kıskançlıklarının nedeni budur. Şairimiz Edip Cansever’in dediği gibi:

Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar

Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak

Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir

İnsan soyunun en büyük düşmanları, onların önlerine attığı artıkları kapmak için birbirlerini ezen yerli hainler için Che çok kötü bir örnektir. İnsan doğup insan gibi ölmeyi, insan gibi yaşamanın insanlığın kurtuluş mücadelesine atılmak olduğunu insanlığa gösterdiği, bunu da pratiğiyle kanıtladığı için. Bilirler ki insanlık düşmanları, bu örneğin yaygınlaşması kendi sonlarının yaklaşması demektir. Bunun için de onlarca yıldır çalışırlar, çabalarlar, CHE’yi Dünya Halklarının yüreğinden çıkartmak isterler. Ama boşuna çaba… İnsanlık, insanlığın kurtuluşuna kendini adayan devrimcileri yüreğine silinmemek üzere bir kere kazımıştır, yok edilemez.

Bilimdir, bilinçtir, inançtır, kararlılıktır Che’nin mirası

İnsanlığın kurtuluş bilimi Marksizm-Leninizmdir Che’nin pusulası. İnsanlığın kurtuluş bilimi olan Marksizm-Leninizme inanmış, bu bilimi etüt etmiş, mücadelesine yol gösterici yapmış, yaşamının her alanına bu yüce teorinin kurallarını uygulamaya çalışmış, kendinden sonraki kuşakların yararlanması için bilimin ışığı doğrultusunda kitaplar yazmış ve insanlığın kullanımına sunmuştur. Bu ölmez yapıtları mirası olarak bıraktığı için Che sadece bedence aramızdan ayrılmış ve ölümsüzleşmiştir. Babasına yazdığı bir mektupta ne kadar güzel dile getirir Lenin Usta’ya olan bağlılığını:

“Havana’nın çok özel bir çekiciliği var benim için, orada kalbimi Lenin’in yazdığı sayfalara sıkıca bağlı görüntülerle doldurmak isterdim.”

Mücadelenin en kızıştığı, en zor durumda kaldığı anlarda bile zerre kadar dahi bir azalma olmaz inancında.“Devrimi insanlar yapar, fakat insan devrimci ruhunu günden güne çelikleştirmelidir” der Che. Hep bu bilinçle hareket eder ve kendini sürekli biler. Emindir Che Yoldaş attığı her adımdan. Geri adım atmaz, geri adım attıramaz hiç kimse. Çünkü O, gittiği yolun kurtuluş yolu olduğundan emindir, o yüzden tereddüde düşmez, kararsızlık göstermez. İşte bunun içindir Che’nin insanlığın unutulmasına izin vermeyeceği insanlar arasına girmesi.

Enternasyonalizmdir Che’nin mirası

 “Che Guevara mücadelede dizginlenemeyen ve yorulma nedir bilmeyen bir devrimci ve dar milliyetçi duygulara tamamıyla yabancı, en gerçek anlamıyla enternasyonalist bir savaşçıydı. Bütün hayatı boyunca, kesinkes kararlı bir devrimci militanın ve katıksız bir enternasyonalistin hayranlık veren örneğini yarattı.” (Kim İl Sung)

Kendisini tüm insanlığa adadığını şöyle ifade ediyordu Che:

“Devrimin ideolojik itici gücü olan devrimci, sosyalizmin kuruluşunun dünya ölçüsünde tamamlanmasına kadar ancak ölümüyle bitecek olan kesintisiz çalışması içinde tükenir gider. En acil görevler yerel ölçüde tamamlandığında devrimci çabalarını yavaşlatır ya da proletarya enternasyonalizmini unutursa, önderlik yaptığı devrim, esinlendirici bir güç olmaktan çıkar ve devrimci amansız düşmanımız olan emperyalizmin çok iyi yararlanacağı rahat bir uyuşukluğa düşer. Proletarya enternasyonalizmi hem bir görev hem de devrimci bir zorunluluktur.”

İşte Bilimin bu kuralından uzaklaşıldığı için bugün Sosyalizm altta güreşmektedir.

Umuttur, Che’nin mirası

Umudunu hiçbir zaman kaybetmez Che Yoldaş, ne düşmanın en çok, en güçlü, en saldırgan olduğu durumda, ne de sayılarının en az, güçlerinin en zayıf olduğu, yoldaşlarını kaybettiği o acı günlerde. Bilir ki Che, umut biterse savaşılmaz, mücadele edilmez. O yüzdendir mücadele eden insanların yol göstericisi olarak Che’yi seçmeleri. Dünya Halklarının emperyalizme karşı mücadelesinde umuttur artık Che. O yüzden Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Ülkemizde Gezi Direnişi’mizde halkların AB-D Emperyalistlerine karşı mücadelesinde Che en ön saflardadır ve en ön safta mücadele etmeye devam edecektir.

Gençliğe olan güvenidir, inancıdır Che’nin mirası

Che’nin, kızı Hilda’ya mektubu, aslında geleceğin kurucusu gençliğe öğüdüdür:

“Daha uzun yıllar mücadele etmek gerektiğini, yetişkin olduğunda bile bu mücadelede yerini alman gerektiğini unutma. Bu arada, kendini bir devrimci olarak yetiştir. Senin yaşında bunun anlamı, olanaklar elverdiğince okuyup öğrenmek ve haklı davaları her zaman savunmaya hazırlanmaktır.

“Okulda en iyiler arasına girmek için mücadele etmelisin. Her konuda en iyi olmalısın. Bunun anlamını bilirsin, hem derslerde başarı, hem devrimci tavırlarda kusursuzluk, diğer bir deyişle mükemmel bir hal ve gidiş, ciddilik, devrime karşı sevgi, yoldaşlık.”

Gençliğe verdiği bir söylevde Che: “(…) genç olmaktan vazgeçmemeniz, ihtiyar insanlara dönüşmemeniz, gençliğe özgü tazeliği, heyecanı korumanız gerektiğini bir kez daha söylemeden geçemeyeceğim.” öğüdünde bulunur.

Ve devam eder Kahraman Gerilla: “İnsan neşeli ve yapmacıksız olabilir, ama bu onun aynı zamanda derin olmasını engellemez… Komünist Gençlik işte böyle olmalıdır, neşeli, yapmacıksız ve derin düşünceli.”.

Halk sevgisidir, İnsan sevgisidir Che’nin mirası

Che için bir devrimcinin sahip olduğu en önemli özellik, insanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkıdır. Che’ye göre bir devrimci bunları benliğinde taşımıyorsa, gerçek bir devrimci değildir. Che Yoldaş’ın Dünya Halklarının ve Devrimcilerin gönlünde taht kurması, dünyanın neresinde olursa olsun, birisine karşı yapılan haksızlığı yüreğinin tâ derinliklerinde hissedebildiği ve bunu bir devrimcinin en güzel niteliği olarak gördüğü içindir. Dünyanın öbür ucunda olan bir haksızlık karşısında, öfkeden tir tir titreyebilmeyi her şeyden önemli gördüğü içindir Che Yoldaş’ın halkların gözünde bir kahraman olması.

“Che için devrime ve devrimci çalışmaya yön veren silahlı mücadelenin ötesinde, insan sevgisidir.”İnsan sevgisidir onu Kongo’ya götüren, Bolivya dağlarında ABD Emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı çarpıştıran.

Che, Devrimin arkasında geniş halk yığınları olmadan başarı şansının olmadığını söyler her fırsatta:

“Yönetim yalnızca teorilerle gerçekleştirilemez ve bir ordu yalnızca generallerden oluşmaz. Orduda generaller olabilir. Büyük bir orduysa birçok generali ve bir başkomutan olabilir. Ama, savaş alanına gidecek erler yoksa, ordu da yok demektir. Eğer, savaş alanında, bu ordu savaşa katılanlar tarafından yönetilmiyorsa, beş paralık değeri yoktur”, diye ifade eder halkın gücünü.

Gözleridir Che’nin mirası

Bir ilkbahar sabahı kadar temiz, saf, berrak, ferahtır o gözler… Temizdir o bakışlar… Tabiî o bakışların arkasındaki ruhtur, yürektir temiz olan. Che’nin en önemli özelliklerindendir, ruhunun temizliği, içtenliği ve ahlâkının yüceliği.

Eduardo Galeano’nun dediği gibi:

“İnsan ancak kendini yüce bir davaya adarsa öyle bakabilir. Öyle içtenlikle ve saf bakabilir.”

Che’nin yüreğini, gözlerinde görürüz biz!

Bu bakışlarda görüyoruz, ABD Emperyalizmine karşı duyulan nefreti ve kini.

Bu gözlerde görüyoruz, Che’nin kaybettiği Kübalı Yoldaşlarına karşı yüreğinde kükreyen, köpüren acıyı.

46 yıl sonra Che’nin insanlığa bıraktığı her biri altın değerinde bu miras Dünya Halklarına yol göstermeye devam ediyor ve insanlığın nihai kurtuluşuna kadar da yol göstermeye devam edecek.

Fidel Yoldaş: “İnsanlığın kaderi tehlikede bulunuyorsa bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da fedakârlıklar ne ifade eder ki?” diyor.

Evet Hepimiz öleceğiz. Şöyle ya da böyle… Bunun ne önemi var?..

Önemli olan nedir?

Fidel diyor bunu:

“Önemli olan, sırtını düşmana dönük ölmemendir.”

Evet, hayatta önemli olan tek şey budur!

Yani yiğitçe savaşırken, çarpışırken ölmektir Che gibi.

Düşmana sırt dönerek, gerileyerek, korkarak, sinerek ölmek değil!

 

Biz, Kübalı Yoldaşları ve Che’yi çok iyi anlıyoruz. Fidel, Che mahallemizin insanı kadar yakın bize. Çünkü bizim de atalarımız dediler ki, biz daha küçücük bir çocukken: “Oğlum, insan şerefi için yaşar. Şerefini koruyamadığın anda, bir solucansın sen. Bir insan değilsin. Yaşamanın beş paralık değeri yok. O yüzden asla ona zerre kadar olsun toz kondurmayacaksın.”

Önderimiz Kıvılcımlı hep böyle yaşadı!

O’nun düşünce oğulları düşünce kızları olan bizler böyle yaşadık.

Bundan sonra da böyle savaşacağız, böyle öleceğiz!

Bizi takip eden genç yoldaşlarımız da böyle savaşacak.

Halkız Haklıyız Kazanacağız!

Venceremeos!

09 Ekim 2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

27 MAYIS Düştüğü bu topraklarda sevgiyi, umudu, doğruluğu, özgürlüğü, devrimciliği gün yüzüne çıkartan bir Cemredir

27 Mayıs; bizim Karanfil Devrimimizdir.

27 Mayıs; AB-D Emperyalistlerinin ve kuklaları Celal Bayar’lar-Adnan Menderes’lerin, nefessiz bırakan baskısına ve zulmüne karşı Halklarımızın temiz havaya kavuşup derin bir nefes alışıdır.

27 Mayıs; Birinci Kuvayimilliyecilerin bu topraklardan canları kanları pahasına kovdukları emperyalist düşmanla ortaklık kuran ve Birinci Kurtuluş’un bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak isteyen halk düşmanı Demokrat Parti İktidarı’na karşı, Devrimci Gelenekli Genç Subayların, Sivil Aydın Gençliğimizin ve İlmiye Sınıfımızın, “yeter artık” diyerek ayağa kalkmasıdır.

27 Mayıs; cesaret vatanına sahip Ordu Gençliği’nin, “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyen Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nın Önderi Mustafa Kemal’e saygısı, sahip çıkışı ve izinin de tozunun da silinemeyeceğinin dosta da düşmana da kanıtıdır.

27 Mayıs; Sosyalizmin önünün açılmasıdır, bilimsel gelişmenin ve kültürel zenginliğin artışıdır, iktidarların kanunsuzluklarını, keyfi davranışlarını yasal kılıfa büründürme girişimlerini engellemek için Anayasa Mahkemesinin kurulmasıdır, halkımızın sınırlı da olsa Demokrasi ve Özgürlük ortamına kavuşmasıdır.

27 Mayıs; İşçi Sınıfımızın örgütlenme ve hak arama özgürlüğüne kavuşmasıdır, eğitim emekçilerinin kendi öz örgütlerini, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’ü kurmasıdır, Köylümüzün ağa zulmüne başkaldırmasıdır.

Ve 27 Mayıs; Türkiye Tarihinin tanıklık ettiği en ileri Anayasa olan 1961 Anayasasının halklarımıza kazandırılmasıdır.

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı da, 28 Mayıs sabahı Türk Ordusu’na yayınladığı Açık Mektup’la, toplumun gelişmesinin, ilerlemesinin önündeki engelleri, setleri, zincirleri ortadan kaldıran, halktan yana bir hareket olan 27 Mayıs Politik Devrimi’ni selamlamıştır. Denizler de Mahirler de sahip çıkmışlardır 27 Mayıs Politik Devrimi’ne ve hep savunmuşlardır Devrimci Gelenekli Ordu Gençliği’nin bu atılımını.

27 Mayıs öncesi halk düşmanı Demokrat Parti (DP) İktidarı’nın çirkin ruhu bugünlerde ülkemize yeniden musallat olmuş durumda. Bu çirkin ruhun adı: Tayyipgiller.

DP, Birinci Kuvayimilliye’nin, Tayyipgiller Birinci Kuvayimilliye ile birlikte 27 Mayıs’ın izini tozunu yok etmek istiyor.

DP, Bakanlarını ABD’nin onayı olmadan atayamazdı, Tayyipgiller ABD’nin onayı olmadan adım atamıyor. ABD’nin onayı olmadan Filistin’e gidemiyor Tayyipgiller.

DP, AB-D’nin çıkarları için Kore’de Devrimcilere karşı verilen savaşta, 1350 civarında vatan evladının katline onay verdi. Türkiye’yi, AB-D Emperyalistlerinin askeri örgütü NATO’ya sokarak, Türk Ordusu’nu ABD’nin generallerinin emireri konumuna soktu. Tayyipgiller, Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı örnek alarak bağımsızlıklarına kavuşan Ortadoğu’daki komşularla aramıza, AB-D Emperyalistlerinin emri doğrultusunda düşmanlık tohumları ekti. En son Reyhanlı’da 100’ü geçkin insanımızın katledilmesine neden oldu. Tayyipgiller Türk Ordusu’nu, AB-D Emperyalistlerinin emri doğrultusunda site bekçisi konumuna getirdi. Onursuzlaştırdı, pısırıklaştırdı, mühimmat taşıyamaz hale getirdi.

DP, Türk Parasının değerini yüzde 320 oranında düşürdü. DP ile birlikte Parababalarının sömürüsü ve talanları akıl almaz boyutlara ulaştı. Tayyipgiller, ekonomik değeri olan Kuvayimilliye yadigarı tüm kurumları peşkeş çekti yerli yabancı Parababalarına. Dünyanın en borçlu ülkeleri arasına soktular ülkemizi. İşsizlik, pahalılık, zam, zulüm Cumhuriyet Tarihinin en yüksek seviyesinde.

DP, Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin çıkarlarını savunan ABD kuklası ve Ortaçağ özlemcisi bir iktidardı. DP kurduğu ‘‘Vatan Cephesi’’ adlı uyduruk “cephe”yle toplumu ikiye böldü. DP’nin ideolojik torunları Tayyipgiller kat be kat geçtiler atalarını. Toplumu Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Antilaik vb. diyerek çok parçaya böldüler. Devletin neredeyse bütün kurumlarının başında Ortaçağcı irticacılar konumlanmış durumda artık. Şeriatın simgesi Türban devlet kurumlarının, üniversitelerin, yargının, ilköğretimin başına geçirilmiş durumda.

DP, Bağımsızlık savaşı veren Cezayir’e karşı sömürgeci Fransa’nın yanında, Süveyş Kanalı’nı millileştirmek isteyen Mısır’a karşı da AB-D Emperyalistlerinin yanında yer aldı. Tayyipgiller de, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de hep ezen, sömüren, katleden emperyalistlerin yanında saf tuttu. Müslümanların ırzına geçilmesine, katledilmesine hep onay verdi “Müslüman” Tayyipgiller.

DP, kitlelerin hoşnutsuzluğunun giderek artması ve özellikle Aydın Gençliğin tepkilerini sokağa taşıması üzerine faşist saldırılarını, baskılarını iyice şiddetlendirdi. Tayyipgiller de aratmıyorlar atalarını. Seslerini yükselten binlere biber gazıyla, gaz bombasıyla, copla saldırıyorlar. Yargıyı, basını, üniversiteleri, Ordu Gençliği’ni, kendilerine karşı koyma olasılığı olan herkesi izlemeye, dinlemeye alarak yıldırmaya çalışıyorlar.

DP, Hikmet Kıvılcımlı önderliğindeki Vatan Partisi’nin -Gerçek TKP’nin son legal çıkışıydı- yöneticilerini bir gece ansızın derdest ederek Harbiye Zindanı’na tıktı. Bu zindan hücrelerinde, gün ışığı göstermeden iki yıl tuttu. Tayyipgiller uydurma davalarla, düzmece komplolarla, bilim insanlarını, yurtsever askerleri ve aydınları yıllardır Hasdal’da Silivri’de, Sincan’da, Mamak’ta tutuyorlar.

DP de, Tayyipgiller de insanlarımızı cahilleştirdi, kültürsüzleştirdi, dincileştirdi, bireycileştirdi, zevksizleştirdi, örgütsüzleştirdi.

Ama bütün bu can dayanmaz baskılara karşı, asker ve sivil gençliğimiz, namuslu aydınlarımız, İlmiye Sınıfımız o günlerde direnmekten geri durmadı, bugünlerde de geri durmuyor.

27 Mayıs Politik Devrimi’nin 53 üncü yılında, AB-D Emperyalistleri, AB-D uşağı satılmış yerli Parababaları ve onların siyasi temsilcileri, özel ve güzel tören paşası Generalleri, 27 Mayıs’ın izini tozunu silmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. 27 Mayıs’ın bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak için yapılan iki faşist darbeyle yetinmiyorlar. “Ergenekon-Balyoz-Andıç-Casusluk” adlı hukuk maskeli saldırılarıyla Devrimci Gelenekli, yurtsever, Mustafa Kemalci, antiemperyalist asker ve sivil aydınlara son ölüm vuruşunu yapmak istiyorlar. AB-D Emperyalistleri ve yerli uşakları, “Birinci Kuvayımilliye’nin ve 27 Mayıs’ın öcünü almak istiyorlar Türk Ordusu’ndan, Yargı’sından, Üniversite’sinden ve namuslu Basın’ından. Bütün bunlar da kesmiyor AB-D Emperyalistleri ve yerli uşakları Tayyipgiller’i, kuracakları özel orduyla, Pensilvanyalı İblisin ordusuna dönüşen Emniyet Güçleriyle, Ilımlı İslam’ın kurallarıyla donatacakları yeni Anayasayla, 27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamında yetişen Devrimci Kuşağı ve Devrimci Kültürü tümden yok etmeyi hedefliyorlar. 27 Mayıs benzeri bir Politik Devrim bir daha tekrarlayamasın diye stratejilerine uygun taktik üstüne taktik oluşturuyorlar. Boşuna çaba. Behçet Kemal Çağlar’ın dediği gibi:

Bir meydanda yüz kişiye kıyanlar

Arslan ini size kalmaz çıyanlar

Mezarından doğrulup da boğacak

Esvabıyla gömdüğünüz civanlar

İnsan soyunun en büyük düşmanı AB-D Emperyalistleri ve insan görünümlü yerli satılmışlar:

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya

sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya

anamız çay demliyor ya güzel günlere

sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa

sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız

bu, böyle gidecek demek değil bu işler

biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz

ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.

                                                                  Cemal Süreyya

Başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere, köylümüzle, esnafımızla, aydınlarımızla, gençlerimizle, Alevi-Sünni tüm halkımızla, Kürt Kardeşlerimizle ve Ordu Gençliği’mizle birlikte vereceğimiz İkinci Kurtuluş Savaşı’yla tarihin çöplüğüne gömeceğiz. Bu kaderden hiç kimse sizi kurtaramayacak. 27.05.2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

IŞİD, AB-D Emperyalistleri ve işbirlikçilerinin Muaviye-Yezid klonlamasıdır

AB-D Emperyalistlerinin ve yerli satılmışların Ortadoğu’ya getirdiği “Demokrasi” ve “Özgürlük”tür IŞİD.

Yezid’in ninesi Hind’in Uhud Savaş meydanında şehit düşmüş Hz. Hamza’nın karnını yarıp ciğerini çıkarıp yeme canavarlığının devamıdır IŞİD.

Yezid’in Kerbela’da Hz. Muhammed’in Ehlibeyt’ine yaptığı caniliğin devamıdır IŞİD.

Muaviye-Yezid tohumları bugün Ortadoğu’ya yayılmış canavarlıklarını, caniliklerini atalarına layık bir şekilde devam ettiriyorlar. Dün Libya’da, Suriye’de boy gösteren sapıklardan, ruh hastalarından derleşik kan içiciler, bugün Musul’da vahşetlerini sergiliyorlar. Nasıl ki ataları mızrak uçlarına taktıkları Kur’an sayfalarıyla iktidara giden yolu açarak gerçekleştirdilerse katliamlarını, IŞİD’ın sapık askerleri de Allah yazılı bayraklarıyla gerçekleştiriyorlar Musul’da katliamlarını. Ve utanmadan kendi çektikleri görüntüleri, insan olanın içinin alamayacağı canilikleri tüm dünyaya servis ediyorlar.

Bu kan içici canavarı klonlayanlar;

AB-D Emperyalistleridir. Suriye’ye “demokrasi”yi getirmek için dünyanın bütün bölgelerinden bu kan içici sapıkları, ruh hastalarını toplayan, onları “Cihadınız Alevi Esad ve ona destek veren kâfir Şii İran, Maliki ve Hizbullah’a karşıdır” diyerek doktrine eden Suriye Halkının üzerine salan insan soyunun en büyük düşmanları AB-D Emperyalistleridir.

Onlar ki, enerji kaynaklarını kontrol edebilmek için, bin ülkeli bir dünya hedefine ulaşmak için, BOP ve GOP projeleriyle Müslüman Halkları kırmaktan, birbirlerine kırdırmaktan çekinmezler. Haçlı zihniyetiyle davranırlar. Haçlı Ordularını durduran Selahaddin Eyyubi’nin anısını, izini, tozunu silmektir amaçları. Selahaddin Eyyubi gibi komutanların Tarih sahnesine yeniden çıkmasını engellemek ve kendi sömürülerini sürdürmek içindir Ortadoğu Halklarına yönelik saldırıları, zalimlikleri, düşmanlıkları. Halkları kandırmak için IŞİD’i terör örgütleri listesine koyarlar, el altından devam ederler dolaylı, dolaysız para, silah desteklerine…

Tayyipgillerin parmağı vardır IŞİD’in yaratılmasında. Her türlü lojistik desteği sağlamıştır Tayyipgiller ruh hastalarına. Korumuş, kollamış, yardım ve yataklık yapmıştır IŞİD canavarlarına. Kardeşim dediği Beşşar Esad’ı, AB-D Emperyalistlerinin bir emriyle satmış, kendi aşağılık çıkarları için yurt topraklarını yolgeçen hanı yapmıştır Tayyipgiller, AB-D Emperyalistlerine ve uşaklarına. Halk düşmanı bu katillerin, hiçbir engeller karşılaşmadan Suriye’ye geçişlerini sağlamıştır Tayyipgiller. Aynı dünya görüşüne sahiptir IŞİD ile Tayyipgiller. Ümmetçidirler, Ortaçağcıdırlar, ilericilerin, yurtseverlerin, antiemperyalist önderlerin düşmanıdırlar. Şanlı Gezi İsyanı’mızda, Soma’da katlettikleri canlarımıza acıması olmayan; ölmüşler, geçmişler, kaderdir diyen Tayyipgiller’le, gülerek, oynayarak baş kesen IŞİD canavarları aslında aynı toptan kesmedir. İnsanlıktan çıkmış IŞİD üyesi sapıkların, Türk Toprağı sayılan konsolosluğu işgal etmesini ve Türk bayrağının indirilmesini dizi film izler gibi izlemektedir, Lice’de bayrak indirme provokasyonuyla ortalığı birbirine katan Tayyipgiller.

Kürt Halkının bağrına saplanmış kamaların en büyüklerinden Amerikancı Barzanilerin parmağı vardır, IŞİD’in yaratılmasında. ABD Emperyalizmine hizmettir Molla Barzanilerin varlık nedeni. 2 milyona yakın Iraklının katlinden sorumludur Barzaniler. AB-D Emperyalistleri Barzanilerin işbirliği sayesinde gerçekleştirebilmişlerdir Irak Halkına yönelik saldırılarını. Sünni Barzaniler Alevi Esad’ın ortadan kalkması için destek vermiştir AB-D Emperyalistlerine. Bugün Musul’da salına salına katliam yapan IŞİD’e AB-D Emperyalistlerinin oluru olmadan dokunamayan satılık Barzanilerin sayesindedir IŞİD’ın palazlanması.

Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi de sorumludur IŞİD’ın yaratılmasından. AB-D Emperyalistlerini okyanus ötesinden gelen bir dost olarak gören, gerillalarını AB-D Emperyalistlerinin emrine vermeyi teklif edebilen, Ortadoğu’da ikinci bir İsrail olacak Kürdistan’ın kurulabilmesi için her türlü gericiliğe olur veren Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi de IŞİD’in katliamlarından sorumludur.

IŞİD’le, El Nusra’yla ve bilumum Ortaçağcı cihatçı çetelerle Esad’ın devrilmesi için pazarlık yapan, anlaşma imzalayarak Esad’a karşı birlikte mücadele veren PYD’dir sorumlusu.

Ülkesi Suriye’nin bağımsızlığını ve halkının mutluluğunu savunan, bağımsızlıkçı, laik, yurtsever ve namuslu olduğu için, halkını sevdiği için AB-D Emperyalistlerinin düşmanı ilan edilen Beşşar Esad’a karşı saldırıya sessiz kalanlar, çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden insanları katleden Ortaçağcı Katillerin katliamını görmezden gelenler sorumludur IŞİD’den.

Kazananlar Direnen Halklar Olmuştur

İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle bezenmiştir. Emperyalist Yedi Düvele karşı Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı zaferle taçlandıran Türk ve Kürt Halkının direnişidir bunun en büyük örneği.

Küba Halkının AB-D Emperyalizmine karşı direnişi tüm dünya halklarına örnek olmuş, örnek olmaya devam etmektedir.

Vietnam Halkının Yankee Emperyalizmine karşı elde ettiği zafer dünya halklarının bilincinde, mücadelesinde yaşamaya devam ediyor ve devam edecek.

İşte Suriye Halkının Haçlı Ordularına karşı direnişi Suriye Halkının zaferiyle sonuçlanmıştır. Emperyalistlerin askeri gücü ne kadar fazla olursa olsun, istihbarat ağları ne kadar yaygın olursa olsun, bağımsızlığına düşkün, ulusal onuru yaşamdan değerli kılarak ölümü göze almış insanların direnişi emperyalistleri her zaman geriletir. Irak’ta yaşayan halkların yapması gereken budur. Silahları bırakıp kaçmak değildir yapılması gereken. Emperyalistlerin her zaman müttefiki olmuş Ortaçağcı İrticacılara karşı direnmektir halkların yapması gereken. Örnek alınmalıdır Suriye Halkının ve önderinin direnişi.

Bu örnekler çoğalacaktır. Buna inancımız tam. İnsanlık eninde sonunda, insan soyunun en büyük düşmanlarına karşı direnişini zaferle taçlandıracaktır. AB-D Emperyalistleri, insanlığı Ortaçağın karanlığına götürmeye yeminli Ortaçağcılar, tarihin karanlık sayfalarına gönderilmeden insan soyunun rahatlaması, halkların özgürleşmesi mümkün değildir. İnsanlık altın yıllarına yeniden kavuşacaktır. Bunu engellemeye emperyalistlerin gücü yetmeyecek. İnanmış, kararlı, bilinçli on binleri durduramadılar, milyonları hiç durduramazlar. 13.06.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

HKP: Gezi Direnişçileri Fadime Analarını Kaybetti!

Yüreği dayanmadı…

Bir annenin yüreğine saplanan hain, zehirli bir hançerdir evlat acısı…

Onulmaz yaralar açar, kanatır durur…

Gezi Direnişi sırasında kaybetmiştik Mehmet Ayvalıtaş’ı… Anası Fadime Ayvalıtaş’ı da bugün (13 Aralık 2013) evlat acısına dayanamayarak geçirdiği kalp krizi sonucu kaybettik. “Halk yürüyüşünde halka kurban etti kendini… O bizim ailenin nazlısıydı, hiç kırmazdık. Onu da Tayyip aldı. …Hani artık anneler ağlamayacaktı…” diyordu Yurt Gazetesine verdiği röportajda.

Ama anaları ağlatmaya devam ediyor Parababaları ve Tayyipgiller…

Fadime Ana hepimizin anasıydı…

Sana söz Fadime Ana Parababaları ve Tayyipgiller bu yaptıklarının hesabını verecekler!

Tüm halkımızın başı sağ olsun!

 

HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ

GENEL MERKEZİ

Kurtuluş Yolu Gazetesi 77. Sayı Başyazısı: Biz “Çatı”da olmayalım

Bildiğimiz gibi Meclisteki 4 Amerikancı burjuva partisi yeni bir devlet başkanı seçecek, önümüzdeki Ağustos’ta.

Bunlardan ikisi (CHP ve MHP) geçen hafta belirledikleri ortak “çatı” adaylarını birlikte açıkladılar. Bu kişi, Ortaçağcı dünya görüşüne sahip Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.

Diğerleri henüz açıklamadı. Sanırız onlar da bu hafta sonu açıklarlar. Çünkü adaylık başvurusu için 3 Temmuz son gündür.

AKP’nin adayı büyük olasılıkla Tayyip ya da Gül’dür. HDP de bir aday çıkaracak, birinci turda yarışması için. 2. turda yine çok büyük olasılıkla Tayyip’i destekleyecek HDP. Bunu zaten Pervin Buldan da şöyle diyerek açıklamıştı:

“BDP’li Pervin Buldan, çözüm sürecinde atılacak adımlara göre Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Başbakan Erdoğan’a destek verebileceklerini söyledi.

“(…)

“Bizim alacağımız kararın barış ve müzakere süreci ile bağlantılı olduğunu, hükümetin atacağı adımlarla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Yani hükümet, bakalım sürece ilişkin nasıl adımlar atacak? Basit, gözle görülür, Kürtleri tatmin edecek ve taleplerini karşılayacak adımlar olursa BDP ve HDP de buna ilişkin önemli kararlar alabilir.” (Radikal, 4 Mayıs 2014)

Gördüğümüz gibi Pervin Buldan pazarlıkta anlaşmamız halinde Erdoğan’ı destekleriz, diyor açıkça. Büyük olasılıkla da anlaşacaklar ve öyle olacak.

Ama tabiî kendi güçlerini de netçe gösterebilmeleri için 1. Turda kendilerinden bir adayla yarışacaklar. İkinci Turda da Tayyip’e; “Bak bizim yüzde şu kadar oranında oyumuz var. Senin aldığın da şudur. İkisinin toplamı CHP ve MHP’nin adayını geçer. Böylece seni Çankaya’ya çıkarmış oluruz. Gördüğün gibi oraya çıkman bize bağlı. Bu sebeple bizimle anlaşmaya mecbursun”, diyeceklerdir.

1950’den beri, sadece 27 Mayıs Politik Devrimi’nin getirdiği güçle Çankaya’ya çıkan rahmetli sevimli “Cemal Aga”yı (Gürsel’i) saymazsak, tüm hükümetleri, başbakanları, devlet başkanlarını Amerika atamıştır. Kimin iktidara geleceği, kimin ne zaman iktidardan gideceği hep Amerika’nın işi olmuştur. Halk da sandıklara boş yere koşturularak kandırılmıştır. Kendisinin seçtiğini sanmıştır halkımız hükümetleri de, milletvekillerini de. Ve devlet başkanlarını da. Oysa geri planda bütün bu işleri yapan Uluslararası Emperyalist haydutlar topluluğunun başhaydut devleti ABD’dir. O CIA’sıyla yapar, IMF’siyle yapar, Dünya Bankası’yla yapar, ordusuyla yapar. Bizim gibi geri ülkelerden satın aldığı hainler aracılığıyla yapar. Bu hainlerin bir kısmı Antika ve Modern Parababalarıdır. Bir kısmı onların siyasi plandaki temsilcileri, partileridir. Bir kısmı onların “STK”leridir.

Önümüzdeki Ağustos’ta yapılacak seçimde de yine Amerika’nın dediği olacaktır, seçtiği çıkacaktır Çankaya’ya.

Biz gerçek devrimcilere de ne acıdır ki bu namussuzca oyunu, kandırmacayı seyretmek kalacaktır. Kitlelerle geniş, organik bağlar kuramadığımız sürece yani halkımızı Devrim Cephesinde-İkinci Kuvayimilliye Cephesinde veya Halk Kurtuluş Cephesinde ordulaştıramadığımız sürece bu iş böyle olacaktır.

Şimdi gelelim bugünlerin en tartışılan meselesine:

CHP, MHP adayının desteklenip desteklenmemesi konusuna.

Desteklenmesi gerekir, diyenler ana tez olarak şu iki gerekçeyi öne sürüyorlar:

1- Desteklememek dolaysızca Tayyip’e oy vermek demektir.

2- Bu aday yani E. İhsanoğlu Cumhuriyet’e, laikliğe, Mustafa Kemal’e karşı değil. Yani bizim beklentilerimizi karşılayacak bir aday. O bakımdan desteklemekte bir yanlış yok.

Birinci gerekçeyi ele alalım önce. Evet, buna vermemek bir anlamda Tayyip’e vermiş olmak anlamına gelebilir. Tayyip, bildiğimiz gibi ve 15-20 yıldan bu yana yapmış oldukları göz önüne alındığında, yani yaptığı vurgunlar, hırsızlıklar, ihanetler, katliamlar nazarı dikkate alındığında insan gerçekten de bundan daha kötüsü olmaz, diyebilir. O bakımdan da Tayyip’e karşı E. İhsanoğlu’nun kazanması her açıdan daha iyidir, diyebilir. Yani halkımızın deyişiyle İhsanoğlu hiç değilse “ehven-i şer”dir (kötü olanların içinde iyisidir). Evet, bir bakıma bizce de öyledir. Tayyip’e göre daha masum kalır.

Şimdi de gelelim İhsanoğlu’cuların ikinci gerekçesine:

İhsanoğlu, ikinci gerekçede ortaya konan tezleri savunma konusunda tam içtenlikli değildir. Kaçamak, ortayolcu bir tutum izlemektedir. Mesela laiklik üzerine söylediklerinde:

“Din alanının siyaset üzerindeki ve siyasetin din üzerindeki kontrolü kaldırılmalı, bu ikisini birbirinden ayıran çizgi net ve açık olarak çizilmeli.” (Ekmeleddin İhsanoğlu, Yeni Yüzyılda İslam Dünyası, Timaş Yayınları, İstanbul 2013)

Laiklik konusundaki ana tezi budur. Ama bu gerçek anlamda laikliği savunmak değildir kesinlikle. Bu anlayış, din ile devlet işleri arasında bir denge kurmayı amaçlayan bir tezdir. Her ikisi de birbirinin üzerinde hâkimiyet kurmasın, denmektedir. Oysa gerçek laiklikte devletin dini olmaz. Devleti oluşturan kurumların işleyişleri de asla din kurallarına göre oluşturulmaz. Aklın, bilimin ve insanlığın ortak vicdanına, değerlerine uygun olarak belirlenir, düzenlenir bu kurallar. Din, devletten tümüyle ayrıştırılır. Din, kişilerin özel hayatları içine bir anlamda hapsedilir. İnsanlar kendi özel yaşamlarında inançlarını, ibadetlerini istedikleri gibi serbestçe yaparlar ya da hiçbir inanca sahip olmazlar. Tabiî doğallıkla ibadetle de ilgilenmezler. Bu tamamıyla insanların kendi seçimlerine, tercihlerine bırakılır. Devlet hiç bunlarla ilgilenmez ve bunlara karışmaz. 

Tabiî devletin işleyişini düzenleyen kurallar bütünü olan hukuk; kanunlar ve onun alt birimleri olan tüzükler, yönetmelikler vb. ile eğitim, dinden tümüyle uzak olur.

İhsanoğlu, bunlar için de bir ortayol bulmaya çalışmaktadır. O, bizim yukarıda andığımız laiklik anlayışını benimsemediğini açıkça ortaya koymaktadır şu cümlesinde:

“Bir uçta İslam’ı olabilecek en katı yorumlar ve uygulamalarla benimseyen bazı İslamcı rejimler, diğer uçta ise İslam’a yönetimde herhangi bir söz hakkı vermeyen laik rejimler var.” (age)

Yukarıdaki cümlede çok net biçimde ifade ettiği gibi İslam’a yönetimde söz hakkı verilmesini savunmaktadır. Yani yönetimin İslam’la paylaşılmasını söylemektedir. Başka türlü anlatırsak; devlet kurumlarının işleyişini belirleyen kanun ve kuralların bir bölümü İslami esaslara dayansın, demektedir. Öyle ya başka türlü İslam yönetimde nasıl söz hakkına sahip olabilir?

Fakat haksızlık etmeyelim. O, devlet tümüyle İslami esaslara göre düzenlensin ve çalışsın da dememektedir. Böyle diyenleri şöyle eleştirmektedir: “Bir uçta İslam’ı olabilecek en katı yorumlar ve uygulamalarla benimseyen bazı İslamcı rejimler (…)”

Gelelim Mustafa Kemal hakkındaki kanaatine. Burada da İhsanoğlu bir ortayol tutturmaktadır.

Bir kere Jöntürk Devrimi’ne, Meşrutiyet Devrimi’ne ve onun devamı olan Cumhuriyet Devrimi’ne karşı bir tutum sergilemektedir. Şöyle demektedir:

“Bugün bile Jön Türk zihniyeti denilebilecek, toplumu sarsan, devlete meydan okuyan ve aydınları kamplaştırarak toplum kesimlerini ters istikametlere yönlendiren menfi miras, 20. asrın sonunda Türk hayatının bir parçası olarak sürmektedir.” (age)

Bilinmektedir ki İttihat ve TerakkiMeşrutiyet Devrimi ve Cumhuriyet Devrimi, “Jöntürk Zihniyeti”nin bir ürünüdür. Çökkün, Feodal Osmanlı’ya baş kaldırarak Burjuva Cumhuriyet Devrimi’ni yapmayı hedefleyen bir zihniyettir o. Yani, Devrimci bir tutumdur.

İhsanoğlu, “Jöntürk Zihniyeti” diyerek Jöntürk Devrimi’ne, Meşrutiyet Devrimi’ne karşı çıkınca ister istemez Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Cumhuriyet Devrimi’ne de karşı olması gerekir tutarlı olabilmesi için.

İşte bundan dolayı İhsanoğlu, Burjuva sınıf karakterine sahip olan Cumhuriyet Devrimi’nin önderi olarak değil de sadece şöyle diyerek olumlu bir görüş beyan ediyor, Mustafa Kemal hakkında:

“Atatürk istiklal mücadelesinin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Bunun aksini söylemek tarihin realitesine yakışmayan bir tutum olur.” (18 Haziran tarihli gazeteler)

Milli Mücadele’nin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tarihi bir şahsiyettir, diyor. Bu tarihi bir realitedir, diyor. Yani Mustafa Kemal’i sadece “tarihi şahsiyet”e indirgiyor.

Bu cümlelerden biz İhsanoğlu’nun Mustafa Kemal’in antiemperyalist oluşunu, savunduğu laiklik ve tam bağımsızlık anlayışını benimsemediğini çıkarabiliriz. Kaldı ki yukarıdaki cümlelerinde de İhsanoğlu’nun Mustafa Kemal’in savunduğu ve uygulamaya çalıştığı, yarım da olsa uyguladığı laiklik anlayışını “katı laiklik” olarak nitelediğini görmüştük.

Bu konuların daha ayrıntılı tahlili ileride yapılabilir. Yapabiliriz biz de.

Bu konuya ilişkin son bir görüşünü aktaralım, İhsanoğlu’nun:

“Osmanlı Hilafetinin yasaklanması tüm Müslüman Dünyası için bir dönüm noktasıydı. Bu kurumun yasaklanmasının ardından Müslümanlar tarihlerinde ilk kez kendilerini, altında yüzyıllar boyu yaşadıkları yönetimin eksikliğiyle yüzleşirken buldular.

“İslam Konferansı Örgütü’nün kurulması, çağdaş dünyada İslami dayanışmanın cisimleşmesi şeklinde görülebilir.” (E. İhsanoğlu’nun 5 Mayıs 2010 tarihinde Viyana’da yaptığı konuşma, aktaran; Patrick Goodenough, http://cnsnews.com/news/article/oic-fulfills-function-caliphate-embodies-islamic-solidarity-says-oic-chief)

Açıkça görülmektedir ki İhsanoğlu, bırakalım Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaş’ımızı, yine Mustafa Kemal’in önderlik ettiği tam bağımsız, laik Cumhuriyetimizi de benimsememiştir. O, Hilafetten kopamamıştır çünkü. Ortaçağın ümmet konağından çıkamayan feodal, çökkün Osmanlı’nın bu sistemini kurtarıcı, koruyucu bir şemsiye olarak görmektedir.

Kaldı ki Hilafetin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde bile adından başka bir şeyi kalmayan, içi boş bir ölü kuruma dönüştüğünü de görememektedir, İhsanoğlu. Hilafet, Mustafa Kemal’den ve Cumhuriyet’ten önce yıkılmıştır fiiliyatta. Bunun en açık kanıtı şudur: Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Almanya’nın safında, bir anlamda sömürge ordusu pozisyonunda itilen Osmanlı’nın sultanı 5. Mehmet Reşat cihat ilan etmişti, bildiğimiz gibi. Fakat bu ilan, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Birkaç cümleyle anımsayalım:

“Fetva, 1914’ün 14 Kasım sabahı Süleymaniye’deki Meşihat, yani Şeyhülislamlık makamından Fatih Camii’ne büyük bir merasimle götürüldü ve caminin avlusunda bekleyen kalabalığa ‘‘Fetva Emini’’ Ali Haydar Efendi tarafından okundu. Cihad ilan edildiğini öğrenen halk, bayraklar, sancaklar ve dualarla sokaklara fırladı, minarelerden salâ verildi.

“Ancak, büyük ümitlerle ilan edilen “Cihad-ı Ekber” hiçbir işe yaramadı ve kimseler ciddiye almadı. Cihad ilan edildiğini sarayında öğrenen eski padişah II. Abdülhamit, ‘Şevketlû biraderim yanlış yaptı; bu büyük bir silah idi, kullanılmadıkça daha da büyük görünürdü. Asla kullanılmamalıydı…’ demişti.” (http://kisatarih.blogspot.com.tr/)

Bu ilanın hiçbir etkisi olmadığı gibi İngiliz, Fransız Emperyalistlerinin sömürgesi konumundaki ülkelerden Müslüman askerler devşirilerek o emperyalistler safında ve komutasında Osmanlı’ya karşı savaştırılmıştır.

Üstüne üstlük Müslüman Arap ülkeleri, Mekke Şerifi Şerif Hüseyin de dahil olmak üzere, Osmanlı’yı emperyalistlerle işbirliği halinde arkadan vurmuşlardır. Konumuz bu olmadığı için daha fazla ayrıntısına girmeyelim.

Ulusların egemen olduğu bir çağda Feodal Ortaçağın ümmetçiliğinin bir örgütlenmesi olan Hilafetin hiçbir önem taşımayacağı apaçıktır artık.

İhsanoğlu, İslam Tarihi, İslam Tarihçiliği konusunda ünlenmesine rağmen bu apaçık gerçeği bile kavrayamamaktadır.

Neden?

Ortaçağcı önyargılarından dolayı. Önyargılar, daha önceleri de söylediğimiz gibi birer gözbağıdır. Sahibini kör ve sağır kılar.

İhsanoğlu bütün bunları göremediği gibi ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”nin bir ürünü ya da bir örgütlenme biçimi olan İslam Konferansı Örgütü’nün (Adını daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatı olarak değiştirmiştir) Mustafa Kemal ve Birinci Milli Kurtuluşçularca lağvedilen eski Hilafetin yarattığı boşluğu dolduracağını, Hilafetin işlevini yerine getireceğini, Hilafetin işlevine benzer bir görev üstleneceğini ileri sürmektedir. Tekrarlayalım; Mustafa Kemal ve yoldaşları içi boş, bir addan başka hiçbir maddi varlığı olmayan ölü bir kurumu lağvetmişlerdir sadece…

İhsanoğlu, hayaller aleminde yaşamaktadır…

Yukarıda andığımız, İhsanoğlu’na ilişkin tüm düşünceler, bizim İhsanoğlu’nun adaylığına karşı çıkışımızın temelini oluşturan şu iki ana gerçek karşısında ikincil planda kalır. Bunlar şudur:

Birincisi: İhsanoğlu ömrünün ortalama yarısını bu örgüt (İKÖ-İİT) içinde geçirmiştir. 24 yıl boyunca İKÖ’ye bağlı İslam Sanat Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezi’nde Genel Direktörlük yapar. 2005 ve 2014 yılları arasında da İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) Genel Sekreterliğini yapar.

Dikkat edersek bu yıllar AB-D Emperyalistlerinin İslam ülkelerini kan ve ateşe boğdukları yılları kapsar.

İİT ve İhsanoğlu, AB-D Emperyalistlerinin bu saldırı, katliam ve işgalleri karşısında en azından bir protestoda bulunmuş mudur? Buna tanık olduk mu?

Hayır. Tersine, AB-D Emperyalistlerinin saflarında, yanlarında olmuştur. Yukarıda dediğimiz gibi bu örgütün işlevi zaten İslam ülkelerini o emperyalistler safında, yörüngesinde tutmaktır. Emperyalistler cephesinde, karşıdevrim cephesinde tutmaktır.

İzlenmeye değer gördüğüm yazarlardan biri olduğunu daha önceleri de söylediğim Yeniçağ yazarı Aslan Bulut 2004 yılında şu tespitte bulunur:

“İslam Konferansı Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda Türkiye’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun genel sekreterliği kazanması, İslam ülkelerinin Büyük Ortadoğu projesine ikna edilmesini hızlandıracak bir gelişme olacaktır.” (15 Haziran 2004)

E. İhsanoğlu’nun kimliğini oluşturan, kimliğinin özüne yönelik öğelerden birini oluşturan bu tutumu ve yaşam süreci onu; bizim asla hoş görebileceğimiz, oy verebileceğimiz bir kapsam içine sokmaz.

İkincisi: Gelelim İhsanoğlu’na olumsuz bakmamızın temelini oluşturan diğer konuya. İhsanoğlu yine artık konuya ilgili hemen herkesçe bilindiği üzere, İngiltere’nin Ortadoğu’da görev yapacak ajanlar yetiştirmek amacıyla kurduğu Exeter Üniversitesi’nden de diplomalıdır. Bu üniversitenin yaptığı göreve ilişkin olarak da yine Aslan Bulut, söz konusu yazısında şöyle der:

“İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz Üniversiteleri arasında ‘Kürt Araştırmaları Enstitüsü’ olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi’nde ayrıca ‘Arap ve İslami Araştırmalar Enstitüsü’ de bulunuyor! İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görür. Arap ve İslam Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar, bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir.

“Exeter Üniversitesi’nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslam ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. İslam Kalkınma Bankası’nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır! Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Exeter Üniversitesi’nde iki yıl eğitim-öğretim görmüştür. Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da Abdullah Gül’ün bu üniversitedeki sınıf arkadaşıdır!

“Abdullah Gül, merkezi Cidde’de olan ve 48 İslam ülkesinin üye olduğu İslam Kalkınma Bankası’nda diğer Exeter mezunu arkadaşları ile birlikte ekonomi uzmanı olarak görev almıştır.” (agy),

Bu üniversiteden mezun Abdullah Gül’ün Türkiye’nin devlet başkanlığına getirilmesi, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun da aynı görev için öne sürülmesi, Exeter Üniversitesi’nin işlevinin ne denli başarılı olduğunu kanıtlamaya yeterdir, sanıyoruz.

Olayın, gerçeğin bu yönü de yani İhsanoğlu’nun kimliğinin özünü oluşturan bu ikinci unsur da bizim İhsanoğlu’na kesinkes karşı çıkmamızı gerektiren bir husustur. Ajan üniversitesinden mezun bir kişiye bizim olumlu bakmamız, oy vermemiz düşünülemez.

İhsanoğlu’nun bizce olumsuzlukları saymakla bitmeyecek denli çoktur. Bir örnek daha verelim:

Ekmeleddin İhsanoğlu, Türkiye’de Suudi Arabistan tarafından finanse edilen İslami İlimler Araştırma Vakfı’nın da kurucuları arasında yer alır. Bu vakfın amacı, CIA İslamıyla kafaları doldurulan sözde din alimleri yetiştirmek ve bunları kafalarındaki bu Muaviye-Yezid İslamını satacakları iş alanlarına, devlet kurumlarına ya da özeldeki bazı kurumlara yerleştirmektir. Kimler vardır bu vakfın kurucuları arasında?

“Emin Saraç: “İlim hicreti” için gittiği Mısır’da El Ezher’de, hocalarının tanımıyla “Osmanlı devletinin çocukları” olarak eğitim görenlerdendir. Emin Saraç’ın oğlu, BİM mağazalarının, Yeni Şafak gazetesinin ve Yasin El Kadı’nın eski ortaklarından, Ciner Yayın Holding’in başında bulunduğu süreçte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık telefonla arayarak uyardığı “Alo Fatih” olarak bilinen Fatih Saraç’tır.

“Mustafa Runyun: Mısır’da El Ezher’de öğrenim görmüştür. Saidi Nursi ile son görüşen müritlerdendir. 1957’de DP milletvekili seçilmiştir.

“Ali Özek: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası Yozgatlı İhsan’ın El Ezher’den öğrencisi.

“Mustafa Topbaş: 17 Aralık soruşturmaları ve Erdoğan ailesine ait olduğu ileri sürülen Urla’daki villaların yapımı ile adı gündeme gelen işadamı.

“Mahmut Bayram: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun imam okulundan hocası. Cenazesinde tabutunu bizzat Recep Tayyip Erdoğan taşıdı.

“Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kendisini vakfettiği bu vakfın diğer kurucuları arasında Korkut Özal (Turgut Özal’ın kardeşi), Numan Kurtulmuş (AKP Genel Başkan Yardımcısı), Sabri Ülker ve Murat Ülker (Ülker Holding sahipleri), Nevzat Yalçıntaş (eski AKP milletvekili), Sabahattin Zaim (Abdullah Gül’ün hocası) gibi isimler de bulunuyor.” (Işık Kansu, Cumhuriyet, 21 Haziran 2014)

Gördüğümüz gibi Ekmeleddin İhsanoğlu burada Türkiye’nin en önde gelen Amerikancı hain Ortaçağcılarıyla yan yana yer almaktadır, çalışmalar yapmaktadır. Bunlardan Sabahattin Zaim Türkiye’de üniversite yaşına gelmiş CIA İslamcısı gençleri derleyip onları İngiliz Emperyalizminin ajan okulu Exeter’a göndermekle yükümlü kılmıştır kendini. Abdullah Gül’e de referans olmuş ve onu Exeter’a pazarlamıştır. (Ortaçağcılar onun adıyla anılan bir üniversite de kurdular bildiğimiz gibi. Sabahattin Zaim Üniversitesi…)

Yine bu vakıf hakkında rahmetli Uğur Mumcu’nun yazdıklarına bakalım:

“İlim Yayma Cemiyeti üyesi ve Aydınlar Ocağı eski genel başkanlarından Prof. Salih Tuğ’un da yönetiminde görev aldığı bir başka vakıf da ‘İslami İlimler Araştırma Vakfı’dır.

“Bu vakfın Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Ali Özek’tir.

“Doç. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Asaf Ataseven de vakfın yönetim kurulunda görevlidirler.” (Uğur Mumcu, Rabıta, s. 189)

Yine apaçık görüldüğü gibi İhsanoğlu’nun yurtdışında da Türkiye’de de tüm çevresi CIA-Pentagon-Washington İslamını, yani Amerikan İslamını alıp satmakla ve insanları Allah’la aldatmakla görevli işbirlikçilerden oluşmaktadır.

Diğer benzerleri gibi İhsanoğlu da acaba hayatları boyunca hiç CHP’ye oy vermişler midir? Ne dersiniz?

Biz hiç sanmıyoruz. Kendileriyle tutarlı olabilmeleri için bunların Erbakan’ın Refah’ına ya da Tayyipgiller’in AKP’sine oy vermeleri gerekir. Veyahut da Özal’ın ANAP’ına, Demirel’in DYP’sine.

İhsanoğlu, yukarıda adları anılan bütün benzerleri gibi dilde de Osmanlıcayı savunur, Anadolu Türkçesi yerine. Üstelik de yine Ortaçağcı önyargılarından dolayı Osmanlıcayı Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşan halkların hepsinin bildiğini, anladığını, konuştuğunu ileri sürer.

Oysa Osmanlıca bir halkın ya da milletin konuştuğu gerçek bir dil değildir. Arapça, Farsça kelimelerden, o dillerin kurallarından ve Türkçe’den bazı kelimelerin alınarak oluşturulmuş bir yapay dildir. Osmanlıcayı hiçbir halk, tabiî Anadolu halkı da, bilmemiştir, anlamamıştır, konuşmamıştır. O, Saray dilidir. Konuşulduğu alan da Saray ve devlet kurumlarıyla sınırlı kalmıştır. Mesela Divan Edebiyatı’nı o gün de, bugün de Anadolu halkı anlamaz ve sevmez. Yani ilgi duymaz ona.

Ortaçağda Anadolu halkının konuştuğu dil Anadolu Türkçesidir. Bu Türkçeyi bugün de halkımız o gün olduğu gibi anlar. Bu, Yunus’un dilidir. Yunus, bildiğimiz gibi, Türk Dili’nde felsefe yapan ilk filozoftur. Din filozofudur. Şairdir aynı zamanda.

İhsanoğlu’nun bu konudaki tezini görelim:

“Gelişmiş, ‘mürekkep’ bir İmparatorluk dili olan, yüksek edebiyat ve bilim dili haline gelen Osmanlı Türkçesi’nde asırlardan beri kullanılan kelimeler ile Osmanlı Türklerinin kendi türettikleri kelimeler etnik tasfiyeye tâbi tutulmuştur. ‘Özgürlük’, ‘uygarlık’ ve ‘bağımsızlık’ gibi bize has, lengüistik bakımından hilkat garibeleri olan ve herhangi bir Türk lehçesinde olmadığı gibi onu türetenlerin kendilerine ait şahsî ve gayri ilmî anlayışları içinde uydurulan bu kelimeler, bugün Orta Asya ve Kafkasya Türklerinin kullandığı ‘hürriyet’, ‘medeniyet’ ve ‘istiklâl’ kelimelerinin yerini zorla almıştır. Osmanlı Türklerinin kullandığı kelimeler bugün Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne kadar hâlâ kullanılıyor ve üniversite profesörü ile dağ başındaki çoban tarafından anlaşılıyorsa bizim en azından dil konusunda Osmanlı mirasının bugün için değer ve geçerliliğini bir daha düşünmemiz gerekir.” (age)

İhsanoğlu, yukarıdaki satırlarında bir bilim insanına yakışmayacak şekilde kandırmacaya başvurmaktadır. Osmanlıcayı halkımızın hemen tümünün bildiği Hürriyet, İstiklal, Medeniyet gibi kelimelere indirgemekte, onlardan ibaretmiş gibi göstermeye çabalamaktadır. Verdiği örnek, savunduğu tezi desteklemez. Ona uygun düşmez. Evet, bu kelimeleri halkımız bilir. Ama Nabi’nin, Baki’nin, Nef’i’nin şiirlerini ya da Osmanlı padişahlarının fermanlarını, Mecelle’nin kanunlarını asla bilmez ve anlamaz.

Hatta üniversite profesörleri de anlamaz Osmanlıcayı, eğer o konuda özel bir eğitim almamışlarsa.

Yukarıda örnek olarak verdiği kelimeler bizim için de anlaşılır ve kullanılmaya değerdir. Çünkü Türkçeleşmiştir artık bunlar. Yani Türk Dili’nin kelimeleri olmuştur.

“Öz Türçecilik” denen akımın uçlara savrulmasına ilk karşı çıkanlardanız biz. Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı1960’lı yıllarda yayımlanan “Türkçenin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz” adlı eserinde bu akımı eleştirir ve onların oluşturduğu dile “Uydurca” adını verir.

Usta’mızın buradaki ölçüsü halkımızın günlük hayatında anladığı ve konuştuğu dilin esas alınmasıdır. Ölçüt olarak onun kabul edilmesidir. Teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan yeni kavram, deyim ve kelimelerin de Türkçenin üreme yollarına uygun biçimde Türkçe olarak üretilmesidir. Yani burada da ölçüt Türkçenin gramer yapısının esas alınmasıdır. Dilimiz, hayatın akışına paralel olarak, kendi yapısına uygun biçimde geliştirilmelidir. Hayatın akışının getirdiği düşünce, bilim, kültür zenginliğiyle birlikte dilimiz de geliştirilip zenginleştirilmelidir. Bildiğimiz gibi dil ile düşünce birbiriyle örtüşür. Dilimiz düşünce dünyamızın içinde hayat bulduğu vatandır.

Sözü uzatmayalım. İhsanoğlu dil konusunda da Osmanlıcıdır, Türkçeye karşıdır. Çünkü Osmanlıca Türkçe değildir.

İhsanoğlu’nun böyle gerici savrulmaları ve tutarsızlıkları üzerinde daha fazla durmayalım isterseniz. Bu artık anlaşılmış bir şeydir.

İhsanoğlu hakkında son olarak da, onun kişiliği üzerine birkaç söz söyleyelim. Ne yazık ki İhsanoğlu içtenlikli, özü sözü bir insan değildir. Yani, savunduğu her görüş yüreğinden süzülüp gelen, gerçekten inandığı şeyler değildir. Buna da bir örnek verelim. Babasıyla ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan, Utku Çakırözer’e verdiği bir röportajında şöyle demektedir:

“İhsanoğlu ile kısa görüşmemizde, Kahire’ye uzanan ailesi hakkında da konuştuk. Adaylığı açıklandıktan sonra babası İhsan İhsanoğlu’na yönelik eleştirilerin de geldiğini öğrenince üzülmüş. Sadece, “Babam da benim gibi siyasete uzak durmak isteyen bir kişiydi. İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif’in en yakın arkadaşıdır babam. En güvendiği insanlardan biridir. Ülkesini seven, Anadolu’yu duyunca gözü parlayan biriydi babam” demekle yetindi.” (agy, 18 Haziran 2014)

Burada da İhsanoğlu, sorudan kaçmakta, dolayısıyla konudan kaçmakta, tıpkı Osmanlıcayı savunmasında yaptığı gibi ahlâkî olmayan bir tutum takınarak babasını başka argümanlarla savunmaya kalkmaktadır. İşin bir diğer yönü de babasıyla kendisini özdeşleştirmektedir. Babam da tıpkı benim gibidir, benim anlayışıma sahiptir, demektedir.

Oysa babası Cumhuriyet, Laiklik ve Mustafa Kemal düşmanıdır. Bu konuda o denli uçtadır ki böyle bir Türkiye’de yaşamaktansa benim değerlerimle örtüşen yabancı bir ülkede yaşamak daha iyidir, diyerek kendisini Mısır’a atmaktadır. İhsanoğlu’nun burada doğmuş olması ve 27 yaşına kadar burada yaşayıp eğitim alması da (El Ezher’deki eğitimi de buna dahildir) hep babasının Ortaçağcı, Hilafetçi savruluşundan kaynaklanmaktadır.

Şimdi babasının kim olduğunu, onunla yüz yüze söyleşen yine Ortaçağcı bir yandaşının anılarından öğrenelim:

“Ekmel Bey’in Babasının Düşünsel Dünyası: ‘Bektaşilik Sapıklıktır’

“Adı, Ali Ulvi Kurucu…

“3 Mart 1922′de Konya’da doğdu. Konya’da ”İslami uyanışın” öncüsü olan Hacı Veyis Efendi’nin torunu; İbrahim-Sare çiftinin oğluydu. Konya’da aile adına külliye vardır.

“Aile 1939′da Medine’ye göç etti. Ali Ulvi Kurucu Kahire’ye geçerek El-Ezher’de tahsil hayatını sürdürürken, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası İhsan Efendi ile tanıştı… M. Ertuğrul Düzdağ, Ali Ulvi Kurucu ile yaptığı nehir söyleşisini üç cilt halinde, ”Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar” kitabında topladı. Kitabı okuyunca, Ekmel Bey’in babasının düşünsel dünyasını öğreniyorsunuz. Hiç yorum yapmadan sizi Ali Ulvi Kurucu ile baş başa bırakmak istiyorum.

“TANIŞMA: Kahire’ye gelişimin ilk günüydü. Arkadaşlar, ‘İhsan Efendi’ye derse gideceğiz, seni de götürelim’ dediler. Hep birlikte Sultan Mahmud Tekkesi’ne gittik. İhsan Efendi medrese olarak kullanılan bu eski tekkenin müderrisi idi…

“ŞAPKA TEPKİSİ: Her zaman Osmanlı sarığı ve Osmanlı cübbesi giyen Hocaefendi, medresede beyaz entari ve takke ile oturuyordu… Aramızda Türkiye’de Diyanet’te vazife alan Hamdi Kasaboğlu da vardı. Bir gün şakaya vurdurarak şöyle dedi: ‘İnşallah memlekete döndüğümde, öyle, ‘şu haramdır, bu helaldir diye milleti perişan eden hocalardan olmayacağım. Bu hocalar milleti perişan ettiler. Millet ne yapacağını şaşırdı. Bilhassa ‘şapka haramdır’ diyenlere karşı, ‘bakın millet, ben iki şapka birden giyiyorum’ diyeceğim. İhsan Efendi o zamana kadar kendinde görmediğimiz kadar kızarak, sözünü kesti. ‘Sus ulan, dangalak, sahtekar’ diye bağırdı. ‘Şakanın da bir haddi, bir sınırı, bir ölçüsü vardır. Bu şaka değil. Burada sana ağabey nazarıyla bakan çocuklar, genç talebeler var. İki şapkayı giyip de, memlekete ne kazandıracaksın? Türkiye’deki alimler, Müslüman millet seni tasvip edip alkışlayacaklar mı sanıyorsun? Senin yüzüne tükürecekler. Yahu sen memleketi ne sanıyorsun. Bu millet dua almış büyük millettir; onun imanı böyle herzeleleri kabul etmez. Millet başına geçenlerin hıyanetleri yüzünden şimdi şaşkın ve üzgündür. Bu günler geçecek. Millet uzun harplerden, kıtlıklardan çıktı. Biraz kendini toplasın bak neler olur. Bu millet yerden kalkacak ve eski şanlı günlerine dönecektir.’…

“İNKILAP: İhsan Efendi, Mehmet Akif (Ersoy) ile birlikte yaptıklarını da anlatmıştı: ‘Memleket yangın içinde. Her gün bir inkılap, her gün bir inkılap. değişmeyen bir şey kalmamış. Memleket kimlerin elinde? Kimler hain olmuş, kimler vatansever? Bunların Akif Bey’e nasıl tesir ettiğini bir düşünmeli…

“MASONLUK: İhsan Efendi, Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler diye faaliyet gösteren kimselerin Masonluk teşkilatına üye olduklarını söyledi: ‘Birinci Cihan Harbi’nden sonra, bütün bu felaketleri, dönen dolapları gördükten sonra, halen bu Masonluktan medet ummak, onlara katılmak büyük bir günahtır. Öyle ki bu günahın tövbesi olmaz, derim’

“TOPBAŞLAR: İhsan Efendi Topbaş ailesine çok muhabbet besler, onlara dua ederdi. ‘Ahmed Hamdi Topbaş ve ailesi, oğulları Nuri, Hulusi, Muammer, Musa ve Abidin Beyler dua almış bir ailedir.’ 1944 yılında olacak. Nuri ve Hulusi Beyler hacca geldiler. Dönüşte Kahire’ye uğrayıp İhsan Efendi’yle görüştüler.

“BEKTAŞİ TEKKESİ: Kahire’nin Kal’a adındaki tepesinde Bektaşi tekkesi vardı. Kahire’de yerleşmiş Türk bir tanıdığın validesi vefat etmişti. Tekkeyi münasip görmüşler. Pilav pişirmişler. Hatim indirildi. Yemekler yendi. Namaz kılınacak. Tekkenin şeyhi olan Sırrı Baba ile vekili Derviş Bayram ortadan sır oldular. Namazdan sonra meydana çıktılar. Ertesi gün İhsan Hocama, – Efendim biz dün bir alemdeydik, dedim. - Ne alemiymiş hayırdır inşallah? – Filanın validesi vefat etmiş; ruhuna bir hatim okuduk Bektaşi Tekkesi’nde. - Namazı ne yaptınız ya? – Kıldık efendim. - Sırrı Baba, Derviş Bayram da iştirak ettiler mi? – Göremedim efendim.

“Bunun üzerine İhsan Efendi şunları söyledi: ‘Evlat işte devletin büyük dertlerinden birisi de bu dert idi; maalesef insanın nefsi onu kötülüklere teşvik eder. İnsanın ayağı bir kaydı mı, bu sefer laubaliliklerine, dini kayıtsızlıklarına bir de tarikat kılıfı giydirir. Artık haram helal tanımaz. Allah muhafaza etsin. Bu sapıklıktır.

“SEÇİM: Bir gün İhsan Efendi’yle dersten sonra çay yaptık. Çay içerken Konya hakkında sorular sordu. Mevzu (Serbest Fırka genel başkanı) Fethi Bey (Okyar) hadisesine geldi. ‘Kazanma ihtimali var mıydı?’ Evet efendim, kazanıyordu ama seçim yapılmadı’ dedim. Pederimle dedemin konuşmasını unutmam. ‘Fethi Bey yerine Hanedan-ı Al-i Osman’dan birisi olsaydı neler olurdu?’ Babamın sözlerini nakledince İhsan Efendi şöyle dedi: ‘Osmanoğullarının böyle yurt dışına sürülüp perişan edilmesi de şeytani bir planla yapılmıştır… Osmanoğulları’ndan, ehl-i salip haçlılar, Avrupa intikamını bu şekilde aldı… İşin fenası Avrupa bu intikamı, memleket istiklaline kavuştu diye bayramlar yapılırken aldı. Hakimiyet kayıtsız şartsız Türkündür dendi. Ama zavallı Türk, hanedanına bile sahip çıkamadı… Ali Ulvi Kurucu 1946 yılında Kahire’den Medine’ye döndü. Ve burada 3 Şubat 2002′de vefat etti. 1987-1990 yılları arasında Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı…” (Soner Yalçın, Sözcü, 22 Haziran 2014)

Apaçık gördüğümüz gibi Ekmel Bey’in babası İhsan Efendi sapına kadar Hilafetçidir, Saltanatçıdır, Şeriatçıdır, Ümmetçidir yani tam bir Ortaçağcıdır. Tabiî aynı oranda da Cumhuriyet, Laiklik, Birinci Kuvayimilliye ve Mustafa Kemal düşmanıdır. Bu, matematiksel bir kesinlik taşımaktadır.

Soner Yalçın, Sözcü’deki aynı tarihli yazısında Ekmel Bey’in intihalci olduğunu da kanıtıyla ortaya koyar.

İhsanoğlu’nun bu durumu bizce en üzücü olan yönüdür. Çünkü burada ahlâkî bir sorun vardır. Aydın namusuyla ilgili bir sorun vardır. Yoksa insan Ortaçağcı olabilir, Şeriatçı, Hilafetçi olabilir. Tabiî ki biz o insanları gerici, Ortaçağcı olarak niteleriz, onlara karşı oluruz. Ama eğer gerçekten savundukları görüşlere içtenlikle inanıyorlarsa yani inançlarının bir gereği olarak o görüşleri savunuyorlarsa biz, onlara karşı olmakla birlikte, saygı da duyarız. İnsan olarak değer de veririz ve onları ikna etmek için çabalarız. Onları Ortaçağcı görüşlerinden, önyargılarından kurtarmak için mücadele ederiz. Ama içtenlikli değilseler, onlar için yapılacak fazla bir şey olmaz bizim açımızdan…

İhsanoğlu hakkında isterseniz daha fazla söz etmeyelim artık…

Peki şimdi de gelelim CHP’nin adını geçirdiği diğer adaylarına. Mesela eski Genel Başkanları Deniz Baykal’a bakalım. Biz, bu ölüsü kokmuş Amerikancı siyasi ve insani ahlâk yoksunu düzenbaza da karşı çıkardık. Zaten kazanma şansı da bizce hiç yoktu. Bunda, genel başkanlığı bırakmasına yol açan kaset rezaleti sonrasında zerre kadar insanlık ve ahlâk bulunsaydı halkımızdan ve partililerinden özür diler, köşesine çekilir, kendi özel hayatını yaşardı. Ama bu, bildiğimiz gibi kendini vekil seçtirdi, Meclise geliyor, ortalıkta dolanıyor, ara sıra eski zırvalamalarına benzer şekilde konuşuyor. Üstüne üstlük de cumhurbaşkanlığı için önerirlerse, görevden kaçmam, diyor.

Bu insan sefaleti, bilindiği gibi 2002’de Tayyip, muhtar bile olamayacak denli kamu görevlerinden men edilmişken, ABD’den aldığı bir emir üzerine, İblis’in bile aklına gelemeyecek hile yollarını bulup Mecliste Tayyipgiller’le ele ele verip Tayyip’i Siirt’ten milletvekili seçtirip önce Meclise, sonra da Başbakanlığa getiren kişidir. Yani Emre Kongar’ın çok haklı olarak “Darbeli Matkap” olarak adlandırdığı ABD işbirlikçisi, halk düşmanı, vurguncu, zalim ve katliamcı Tayyip’i milletin başına bela eden yine ABD uşağa Baykal ve zamanın YSK Başkanı Tufan Algan’dır. Hatırlanacağı gibi, o günlerde ABD Büyükelçiliği görevlileri YSK’yı da ziyaret etmişler ve gerekli emri ona da vermişlerdi. İşte böyle bir seri kanunsuzluklar yapılarak Tayyip koltuğuna yükseltilip oturtuldu.

Kılıçdaroğlu ibişi de CHP’nin tepesine yine bir ABD operasyonu sonucu getirildikten sonra, selefinin yaptığı bu düzenbazca ihaneti; “Genel Başkanımız Deniz Baykal, Tayyip Erdoğan’ın milletvekili ve Başbakan olmasını sağlamıştır. Biz parti olarak demokrasinin gereği neyse hep onu yapmışızdır.” diyerek savunmuştur.

İçler acısı bir durum… Başka ne diyelim?.. Geçelim…

CHP’nin adını geçirdiği bir diğer kişi de İlhan Kesici’ydi bildiğimiz gibi. Siyasi hayatı o partiden bu partiye zıplamalarla geçmiş, Demirellerin damadı bu Amerikancı Burjuva siyasetçisi de bizim için aynı oranda olumsuzluk taşımaktadır. Diğerlerine değinmeyelim isterseniz.

Soner Yalçın, benim adayım Abdüllatif Şener’dir, diyor TV konuşmalarında. Biz bunu da benimsemiyoruz. Bunun da siyasi ömrü son dönemde kendi kurduğu partiyi saymazsak Ortaçağcı partilerde geçmiştir. Molla Necmettin Erbakan’ın partisinde, Tayyipgiller’in AKP’sinde. Hem de kurucu, yönetici ve bakan olarak.

Kendisi diyor ki ben AKP’nin en önde gelen kurucularından biriyim. AKP Programı’nı da ben yazdım.

Şener, Tayiyp’in yanında kurucu, başbakan yardımcısı ve bakan olarak 6 yıl çalışmıştır. AKP’yi kurduklarında da doçent unvanına sahiptir. Yani İhsanoğlu’nun deyişiyle dağ başındaki çoban değildir. Dolayısıyla da Tayyip’in ne olduğunu tâ o zamandan, hatta en azından İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bilmesi gerekir.

Tayyip’in Belediye Başkanlığı dönemi, onun hırsızlığa, vurguna yani kamu malı aşırıcılığına başladığı dönemdir ve bu dönemde yaptığı ahlâksızlıklarından, hırsızlıklarından dolayı hakkında 7 tane hepsi de yüz kızartıcı suçlardan olmak üzere (görevi kötüye kullanmak, ihaleye fesat karıştırmak, kalpazanlık, zimmetçilik, rüşvetçilik gibi) dava dosyası vardır. Ve bu davalardan ancak milletvekili dokunulmazlığı sayesinde, o zırha sığınarak kurtulabilmiştir. Bunu her namuslu aydın biliyordu da Abdullatif Şener bilmiyor muydu? Tabiî ki biliyordu. Ancak o zamanki siyasi çıkarı böyle davranmasını emretmiş kendisine. Buradan çıkan sonuç budur.

Kaldı ki rahmetli namuslu aydın ve siyasetçi Mehmet Bölük tâ o zamanlar yayımlanan “El Tayyip” adlı eserinde Tayyip’in bu yüz kızartıcı pis işlerini bir bir kanıtlarıyla birilikte ortaya koymuştur. Yine Ergün Poyraz, önce “Patlak Ampül” gelmek üzere yazdığı bir seri kitapta Tayyip ve şurekasını, karanlık dünyalarını ve işlerini olanca netliğiyle durmaksızın görmek isteyen insanlarımıza gösteriyordu.

Tayyip’in o dönemde 1 milyar dolarlık hırsızlama servet edindiğini, hem zamanın İTO Başkanı Mehmet Yıldırım, hem de şu anki Türkiye’nin en önde gelen Parababalarından Rahmi Koç açıkça ifade etmiştir. Ve Tayyip, her ikisine de bu suçlamalarından dolayı dava açamamıştır.

Yine insanî açıdan bizim için çok üzücüdür ki Rahmi Koç, hatırlanacağı gibi, kısa süre önce Tayyip önünde diz çökmüş ve ona methiyeler düzmüştür. Servetine ve azgın sınıfsal sömürüsüne Tayyip’in zarar vermemesi için. Üstelik bu alçalmayı sadece kendisi yapmamış, oğullarını da böyle davranmaya yönlendirmiştir. Neylersiniz, bunlar da bir çürüme ve insan sefaleti durum sergilemektedirler. Bize göre alnının teriyle geçim sağlayan namuslu, mert dağdaki çoban da, fabrikadaki işçi de, kamudaki kamu emekçisi de bunlardan çok daha kalitelidir, mutludur, hayatları bunlarınkinden bir milyon defa daha anlamlıdır.

Sözü uzatmayalım; Soner Yalçın’ın adayı da bizim için beş para etmez bir insani kalite taşımaktadır.

Cumhurbaşkanlığı adayları arasında üç yarışmacıdan biri olarak adı geçen Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi’nin liderlerinden Selahattin Demirtaş da diğerlerinden farklı değildir bizim nazarımızda.

Hatırlanacağı gibi bunlar da Kürt Meselesi’nin çözümü konusunda Barzani’den farklı bir anlayışta ve çizgide değillerdir. Yani Kürt Meselesi’nin Amerikancı Burjuva çözümünün savunucularıdır. Bunlar geçen yıl ABD’ye gittiler. ABD Emperyalistlerinin yetkililerinden kendilerine “Suriye için rol verilmesini” talep ettiler. Bunu da gelip Türkiye’de açık açık savundular, değil mi?

Biz hep boşuna demiyoruz; Meclisteki dört burjuva partisinin de ortak paydası Amerikancılıktır, ABD işbirlikçisi oluşlarıdır, diye. O bakımdan bunların al birini, vur ötekine.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Yahu CHP’nin de mi tamamı böyle, diye. Bizce CHP’de namuslu sosyal demokratların sayısı iki elin parmaklarını pek geçmez. Yine hatırlanacağı gibi bunlardan 8 tanesine 2011 Milletvekili Genel Seçimlerinde oy vermiştik. Eh işte bunlara belki birkaç tane daha ilave edilebilir, hepsi budur. Bunlardan biri ya da Yılmaz Büyükerşen aday gösterilseydi oy verebilirdik.

TESEV’ci, Soros’çu CHP yönetiminin zaten ele alınır tarafı yoktur. Bilindiği gibi Sezgin Tanrıkulu’nun CIA ajanlığı bir matematik işlemi kadar kesindir. Adamın CIA’daki kod numarası TR-705 diye ilan edilmiştir. Wikileaks belgelerinde ABD’nin kullandığı bir ajan olarak adından söz edilmiştir, ABD Adana Konsolosu tarafından. Bu adam bugün de CHP’de itibar görmektedir, siyaset yapmaktadır, ajanlığını gölgelemek için de bayağı aktif siyaset yapmaktadır.

Tayyip’e övgüler düzen İstanbul Milletvekili hanımefendi ne olacak, diyeceksiniz belki de. Prof. unvanlı Binnaz Toprak adlı bu bayan da ne demişti Tayyip için?

“Biz aile sigortası önerdik, hayali bir şey gibi geldi. İnsanlar sağlık sigortasından ya da bize çirkin görünen TOKİ’lerden çok memnun. Hayatında ev sahibi olamamış insanlar için hoş herhalde. Tayyip Erdoğan karizmatik bir lider. Halk adamı olmasının payı var. Yaptıkları iyi şeyleri göz ardı etmek gerekmez.” (http://www.haberturk.com/, 21 Nisan 2014)

Bu hanım halkı da halk adamlığını da karizmatik liderliği de zerrece anlamamış. Yazık. Tayyip’in CIA-Pentagon eliyle afyonlanarak beyinleri felç edilmiş, mecnunlaştırılıp meczuplaştırılmış, cahil, bilinçsiz kara halk kitlelerini Allah’la aldatarak oy aldığını bilemiyor, göremiyor. AKP’nin ve Tayyip’in bir ABD Projesi olduğunu göremiyor. Tayyip’in vurgunlarını, ihanetlerini, caniliklerini yok sayıyor. Burada da bir çürüme var. Bir insan sefaletliği durumu var.

Ya ölüsü kokmuş, ABD işbirlikçisi emekli büyükelçiye ne demeli?

Faruk Loğoğlu adlı bu sefalet de Tayyip’in kanunsuzluklarını, hukuku nasıl katledip ayaklar altına aldığını ortaya koyduğu için Danıştay’daki toplantıda ne diyordu TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’na?

“(…) Ama Feyzioğlu, kendisine verilen zamandan çok daha uzun konuştu. Böyle ortamlarda size ne kadar zaman verildiyse o kadar süre konuşup o sınıra saygı göstermek zorundasınız. Bunu az değil çok ama çok aşarak saygısızlık etti. Orada bulunan herkesin bir programı vardı. O bakımdan o yanlıştı. Daha önemlisi, Feyzioğlu bir siyasi konuşma yapıyor algısı yarattı. Ben algı diyorum, sadece algı diyorum. Kılıçdaroğlu, konuşsa böyle konuşmazdı. Danıştay’ın açılışına bağlı, o sınırları gözeten, yargı bağımsızlığını vurgulayan bir konuşma yapardı. Ortama uygun bir konuşma yapardı. Orası siyasi bir kürsü değil. Orası bir hukuk kürsüsü. Dolayısı ile Feyzioğlu’nun yaptığı yanlıştı. Asıl yanlış burada. Sayın Başbakan’a gelince bir noktada haklı, Bunu Anayasa Mahkemesi Başkanı’nda da söyledi, Feyzioğlu’nda da söyledi. Siyaset yapmak istiyorsanız bulunduğunuz mevkileri bırakın, o cübbeleri çıkarın.” (Milliyet, 11 Mayıs 2014)

Bu Loğoğlu denen kişi ne zaman halkın yararına bir şey konuştu ki şimdi konuşsun… Bunların ömrü AB-D Emperyalistlerine ve Yerli Parababalarına hizmetle geçmiştir.

Özetçe dersek; bunlar bu. Tayyip’in Soma Katliamı sonrası güncellediği kavrama göre bunlar için neredeyse “fıtrat” olmuş gericilik, AB-D hizmetkârlığı, uşaklığı, halk düşmanlığı.

Burada asıl sorulması gereken; böyle müseccel gericileri, halk düşmanlarını, ajanları CHP’nin başına getirip yükselten kim?

Besbelli ki asıl sahipleri, ABD ve AB Emperyalistleri. Daha CHP yönetiminde böyle yığınla ABD hayranı işbirlikçi var.

Mustafa Kemal’in ve yoldaşlarının Birinci Antiemperyalist Milli Kurtuluş’taki ruhiyatlarıyla, anlayışlarıyla bunların zerre kadar ilgisi, bağı yoktur.

Ne demişti başta Kılıçdaroğlu gelmek üzere CHP ekibi?

“Biz Beşşar Esad’a Tayyip Erdoğan’dan daha karşıyız.”.

İyi de niye karşısın yahu, derdin ne Beşşar Esad’la? Ne diyor beşşar Esad?

“Ben Türklerden gördüğüm dostluğu hayatımda başka hiçbir yerde görmedim.”

Bizi böylesine seven, güvenen, dost bilen bir komşu kardeş ülkenin liderine nedir bu düşmanlığınız? Size de efendileriniz AB-D Emperyalistleri emretti Tayyipgiller gibi, Beşşar Esad’a saldırmayı, değil mi?

Siz de Meclisteki diğer burjuva partilerinin mensupları gibi, sevgili Antiemperyalist yazarımız Mustafa Yıldırım’ın deyişiyle “Ortağın Çocukları”sınız. Yazık size…

Burada birkaç söz de İhsanoğlu’nun adaylığı ortaya çıkınca feveran eden-yaygara koparan CHP’deki sözde ulusalcı eski-yeni milletvekili ve yöneticiler için edelim. Bunlar kuluçkaya yatırılan tavuğun altına konulan yumurtalardan ördek yavrusu çıktığını görünce düştüğü şaşkınlık içindedirler.

Neden şaşırıyorsunuz şimdi?

Eski Başkanınız Deniz Baykal, Genel Sekreteriniz Gürsel Tekin’le birlikte “Çarşaf Açılımı” yaparken niye sesiniz çıkmadı? O zaman neden böyle tepki koymadınız? Kemal Kılıçdaroğlu Beyefendi; “Biz tarikatlara, cemaatlere karşı değiliz, hatta onları yararlı buluyoruz, biz onların siyasete karışmalarına karşıyız (sanki böyle bir şey mümkün olabilirmiş gibi)” dediğinde niye karşı çıkmadınız? Tayyipgiller’le beraber türbanı özgürleştirme yarışına girip sonunda da;”Türban yasağını biz kaldırdık.” diye kürsülerde bağırırken niye karşı çıkmadınız? Böyle bir parti nasıl Mustafa Kemal’in kurduğu partinin devamcısıyım deme hakkını kendinde bulabilir? Mustafa Kemal “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, müritler, dervişler, meczuplar ülkesi olmayacaktır”, diyor. Biz nasıl bunun aksini söyleyebiliriz, demediniz? Beş paralık siyasi gelecek hesaplarınız yüzünden genel başkanla karşı karşıya gelmek istemediniz, değil mi?

Pensilvanyalı İblis’e hayranlığını belirten milletvekillerinize niye karşı çıkmadınız? Bunların partimizde işleri ne, diye niye yönetime başvurmadınız, bir eleştiride bulunmadınız?

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bugün CHP-MHP ortak adayı olarak öne sürülmesi parti yöneticilerinizin savunduğu, yukarıda aktardığımız görüşleriyle birebir uyumludur. Onlar, eski düşünceleri doğrultusunda davranmışlar ve o çerçevede bir aday belirlemişler. Yani onlar tutarlıdır davranışlarında. Sizlerse korkaksınız. İnsani ve siyasi cesarete, bilgiye, bilince, özgüvene sahip değilsiniz. Eğer içtenlikliyseniz kendinize bakın, kendinizi eleştirin önce. Tabiî sonra da diğerlerini…

Birkaç söz de CIA Solu İP ve CHP’deki bu ulusalcıların ortaya koyduğu öneri üzerine söyleyelim.

Özetçe ne diyor bunlar?

20 Atatürkçü milletvekili çıksın, Atatürkçü bir aday önersin, millet de onu Atatürk’ün Çankayası’na çıkarsın. Tezlerinin özü bu.

Bizce bu tartışılmaya, konuşulmaya değmeyecek denli ciddiyetsiz, gerçekleşme olasılığı sıfır, boş laf kalabalığıdır. Onların bu girişimi sadece Tayyip’e eğlence konusu oluşturur.

Biz, böyle safsatalarla uğraşacak, oyalanacak anlayış ve mizaçta değiliz.

Biz diyoruz ki, Tayyip ve Tayyipgiller yıkılacaklar. Onlar 1 yıl önceki Gezi İsyanı’mızda, 17-25 Aralık süreci diye anılan pisliklerinin patlamış bir geriz gibi ortalığa saçıldığı olayda ve en son Soma Katliamı’yla açığa çıkan halk düşmanlıkları, canilikleri ve zalimlikleriyle öylesine üst üste ölümcül darbeler yemişler, yaralar almışlardır ki artık uzun süre gidebilmeleri mümkün değildir.

Ha, ABD Emperyalistleri onları Kıbrıs’ı tümüyle satsınlar, Kürt Hareketi’nin Amerikancı çözümünü sonuçlanmaya yakın bir aşamaya getirsin diye bir süre daha kullanacaktır. Tabiî onlardan Suriye ve Irak’taki ihanetlerini derinleştirmelerini, boyutlandırmalarını da isteyecektir.

Fakat ABD Emperyalistleri de bilmektedirler ki Tayyipgiller artık miatlarını doldurmuştur. Onları uzun süre kullanmaya kalkmak efendileri için de çıkarlarına uygun düşmez artık. Böyle yapmaları halinde yeni bir halk isyanının patlaması muhakkak olur. Ve bu ayaklanma bu emperyalistler için çok kötü sonuçlar ortaya koyabilir. Bunu bildikleri için ABD’li efendileri de onların deliğe süpürülme zamanının geldiğini düşünmektedirler.

Ne demiştik bundan önceki değerlendirmelerimizde?

Tayyipgiller’i biz yıkacağız, Gezi İsyancıları yıkacak. Meclisteki burjuva partileri değil. Evet, öyle olacak yoldaşlar.

Çankaya’ya, Mustafa Kemal’in Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve Devrimi’nin devamcıları olan halk kitleleri devrimci bir ayaklanmayla, Antiemperyalist İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı zafere ulaştırdıklarında ve Demokratik Halk Devrimi’ni yaptıklarında Mustafa Kemal’e yakışan bir önder, bir halk önderi çıkacaktır. Ama ancak o zaman çıkacaktır.

Bizim devrimci bilincimiz bunu göstermektedir. Gerçek olan da budur.

Halkız, haklıyız, yeneceğiz!

27.06.2014

Gülsuyu’nda Parababaları destekli uyuşturucu çeteleri Hasan Ferit Gedik’i genç yaşta aramızdan aldı

Halkımızın 28 Mayıs başkaldırısına karşı başlayan Parababaları ve Tayyipgiller terörü, bu kez İstanbul’un Gülsuyu Mahallesi’nde can aldı. Taksim-Gezi ayaklanmasının ardından, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Gülsuyu Mahallesi’nde de halkın ve devrimci grupların gösterileri gerçekleştirildi. Ancak Gülsuyu, Parababaları destekli faşist çeteler tarafından abluka altına alınan bir mahalleydi. Gösterilerde bulunanlara sürekli saldırılarda bulunan bu çetelerin teşhir edilmesi ve mahalleden tecrit edilmesi için sürekli olarak ajitasyon-propaganda yapan gruplar, sanki bu saldırılar yetmiyormuş gibi polisin saldırısı ile de karşı karşıya kalıyorlardı. İşte bu eylemlerin bir parçası olarak dün akşam Gülsuyu’nda toplanan devrimci gruba, çetelerden bir grup ateş açtı. İlk çatışma sırasında bir kişi yaralandı. Gruplar arasında devam eden çatışma sırasında, köşeye çıkan çete üyesi, Hasan Ferit Gedik adındaki arkadaşımızı başından 4 kurşunla vurarak, kendisini kuşatma altına alan devrimcileri yıldırmaya çalıştı. Aynı şekilde kuşatma altında bulunan çete üyeleri, rastgele ateş açarak yoldan geçen halka ve devrimcilere kurşun yağdırdılar, sonra da dağılarak ortadan kaybolmuşlardır. Bu sırada ise Tayyipgiller’in ordusu haline dönüşen polis, kılını bile kıpırdatmamıştır. Çetelerin dağılması ile birlikte mahalleye gelen polis, devrimcilere saldırıda bulunmuştur.

Olaylar sırasında Hasan Ferit Gedik ve Gökhan Aktaş ağır yaralı, mahalle halkından Abdullah Kıyat, Yakın İleri, Semiha Ateş ise çeşitli yerlerinden yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Bu sırada yaralı yakınlarına polis tarafından saldırılar düzenlendi.

Durumu ağır olan Hasan Ferit Gedik ve Gökhan Aktaş başka hastanelere sevk edildiler. Gece 02:00’da ise yaşama şansı az olduğu belirtilen Hasan Ferit Gedik aramızdan bedence ayrıldı.

İstanbul’un göbeğinde böylesine alçakça bir cinayet işlenirken, “penguen” medyasının tek bir satır olsun haber yapmaması, polisin kılını bile kıpırdatmaması, “sözde” yetkililerin konuyu susuş kumkumasına getirmeye çalışması da, Parababaları ve Tayyipgiller terörünün vardığı son noktayı gösteriyor.

Hasan Ferit arkadaş, henüz 21 yaşında, fakir halkımızın yaşadığı İstanbul’un Armutlu semtinde yaşayan bir devrimciydi. Partimizden yoldaşların dayanışma amacıyla çalışma içinde bulunduğu platform ve yayınlarda beraber çalıştığı bir dosttu. Çok genç yaşta devrimcilikle tanışmış, son aylarda mahallesine yapılan “kentsel dönüşüm” adı altındaki saldırılara karşı eylemlerden, Taksim-Gezi İsyanına birçok eylemde yer almıştı. “Tüm yoksul mahalleler bizimdir! Tüm yoksul mahalleler bizimle özgürleşecektir! Çeteler halka hesap vermekten kaçamayacaklardır!” diyordu son sözlerinde. Taksim-Gezi İsyanı ve ODTÜ ayaklanması sonucu öldürülen şehitlerimizin aileleri ile iletişimde bulunur, onların katledilişine dair duyduğu öfke sonucunda katillerinin hesap vermesi için sosyal ağ ortamında kampanyalar düzenlerdi. Davasına yüreği ile bağlı, sürekli sorgulayan, insanlığın insanca yaşama mücadelesinde gerekirse yaşamını ortaya koyma kararlılığında olan bir arkadaştı.

Maalesef Parababaları ve Tayyipgiller böyle pırıl pırıl insanların yaşamını, milyarların döndüğü uyuşturucu piyasasından daha değersiz görüyor. Çünkü biliyorlar ki, Ethem Sarısülük’lerin, Abdullah Cömert’lerin, Ali İsmail Korkmaz’ların, Mehmet Ayvalıtaş’ların, Medeni Yıldırım’ların, Ahmet Atakan’ların, Hasan Ferit Gedik’lerin yaşaması, onların sonu demektir. Onlar yaşadıkça, Parababaları devleti sarsılacak, yıkılacak ve onun küllerinden insanların insanca yaşadığı bir sosyalist düzen doğacaktır. İşte bu sebeple korkuyorlar daha 20’li yaşlarındaki gençlerden.

Ancak bu çeteler düzeni böyle sürüp gitmeyecektir. Gerek insanlarımızı bedenen uyuşturan faşist çeteleri, gerekse de manevi olarak uyuşturan tarikat, cemaat çeteleri dağıtılacaktır. Yoksulların, işçilerin yaşadığı mahallelerden ve tüm yurdumuzdan polisiyle, çetesiyle Parababaları ve Tefeci-Bezirgân düzeni def edilecektir. Halkın Kurtuluş Partisi olarak bunu gerçekleştireceğimize inancımız tamdır. Tüm halkımızın, Hasan Ferit arkadaşın yoldaşlarının, ailesinin, dostlarının başı sağ olsun.

HASAN FERİT GEDİK YOLDAŞ ÖLÜMSÜZDÜR!

Halkın Kurtuluş Partisi

İstanbul İl Örgütü

Ey AB-D Emperyalistleri, Tayyipgiller ve onların eli kanlı polisi! Dünyanın bütün okyanuslarının suyu elinizdeki kanı temizlemeye yetmez!

Gece yarısı geldi haber: Hatay/Armutlu’da bir gök ekin daha Tayyipgiller’in eli kanlı polisi tarafından biçildi! Daha 22 yaşındaydı Ahmet Atakan. Tayyipgiller’in eli kanlı polisi tarafından gaz kapsülü ile başından vuruldu. Tekrar hayata dönmek için de mücadele etti. Kalbi durdu önce. Tekrar çalıştırıldı ama ne yazık ki şehit verdik Ahmet’i de bu şanlı mücadelede.

Hani Sivas’ta “Madımak önündeki kalabalık yangını söndüremeyince yanmıştı; Festus Okey kendini vurmuştu; Metin Göktepe sandalyeye çarpmıştı, Ali İsmail’i arkadaşları öldürmüştü, Ethem’in başına taş gelmişti” ya “Ahmet Atakan da çatıdan düştü” dediler. Her zamanki yalanlarına başvurdular. Oysa olay çok açık: 5 metreden, doğrudan hedef alınarak vuruldu Ahmet. Otopsi raporu da ölüm nedeninin düşme değil, kafadaki çökmeden meydana geldiğini kanıtladı. Ama diyoruz ya bunlar dördüncü tür: Vicdanları alınmış insan suretli yaratıklar diye. Bu olay da bir kez daha kanıtladı bu kategoride olduğunuzu. Hani o rengârenk boyanan merdivenleri griye boyuyordunuz ya! Hadi boyayın kanlı ellerinizi de griye! Bakalım kapatabilecek misiniz kızıl kanını bir yigidin, o pis boyanızla…

Ahmet…. “Hayallerini Satmayan” Çocuk… Böyle yazan bir duvar yazısının önünde son resmi…

Öyle güzel anlatmıştı ki kendisini ve mücadelesini… Fazla söze gerek yok:

“Haksızlık karşısında eğilme. Eğilirsen hem hakkını hem de şerefini kaybedersin..” demiş “HZ. ALİ”, Biz eğilmedik dimdik ayaktayız, eğilenler utansın….!!!!

“Kürtleri katlettiler, Alevileri yaktılar, aydınlara ceza yağdırdılar, dağlarımızı yakanlar evlerimizden bizi alanlara karşı sessiz kalan şerefsizdir ötesi yok…”

“Lazkiye’de tecavüze uğrayan analar, kadınlar bizim analarımız bacılarımız… Öldürülen çocuklar kardeşimiz oğlumuz… Ölüm bizi çağırıyor, hoş geldi safa geldi…..”

“Özgürlük şafak vakti gibidir. Kimileri gelmesini beklerken uyur. Ama kimileri de uyanık kalır ve ona ulaşmak için gecenin içinden yürür…!”

Ahmet uyanık kaldı, gecenin içinden özgürlüğe yürüdü.

Bu yürüyüş bitmeyecek, Ahmet bitmeyecek! Taa ki eli kanlı emperyalistler ve yerli uşakları tarihin çöplüğüne gömülüp tüm dünya halkları tek bir aile oluncaya dek! Sana yemin! Sana söz!

Halkın Kurtuluş Partisi olarak Ahmet Atakan’ın yakınlarına ve mücadele arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz. Tüm halkımızın başı sağ olsun. Tayyipgiller’in bu katliamını protesto etmek için bugün gün boyunca Türkiye çapında yapılacak eylemlerde yer alacağız, bu alçakça katliamın hesabını soracağız!

Ahmet Atakan ölümsüzdür!