melkhkp

Maraş Katliamı İnsanlık Suçudur! İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar Unutulamaz! Affedilemez!

Bundan 35 yıl önce Maraş’ta yaşanan katliamı gerçekleştirenlerle Tayyipgiller arasındaki tek fark aradan geçen 35 yıldır.

Bundan 35 yıl önce “komünistler camiyi bombaladı” yalanını ortaya atıp, bu insanlık dışı katliamı gerçekleştirenlerle, bugün büyük Gezi Halk İsyanı’nda “camide içki içtiler, türbanlı bacılarımızı taciz ettiler”  yalanını söyleyen Tayyip arasında aradan geçen 35 yıl hariç hiçbir fark yoktur.

Maraş Katliamı’nda yüzlerce insanımız, kadın-erkek, genç-yaşlı, çocuk-kadın demeden vahşice katledildi. İşte onun içindir ki bu bir insanlık suçudur ve insanlığa karşı işlenen suçlar ne affedilir ne de unutulur. Tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi…

Ve bugün Suriye’de AB-D Emperyalistlerinin tetikçiliğini yapan alçaklardan derleşik ÖSO adlı çapulcular, El Kaideciler, El Nusracılar vb.leri, benzer katliamları Alevilere karşı uygulamaktadırlar. Ve ne yazık ki bunlar bizim ödediğimiz vergilerle silahlandırılmaktadırlar. Bu alçaklar ordusunu da Tayyipgiller beslemekte ve desteklemektedir. Ve bugün bu alçaklar ordusu tarafından yapılan akıl almaz katliamların Maraş Katliamı’ndan hiçbir farkı yoktur. Çünkü bunların zihniyeti aynıdır. Yıllardır söylediğimiz gibi bunlar CIA Müslümanıdır.

Ve yine halkımızın destansı Büyük Gezi Halk İsyanı’nda gençlerimizi katleden, yüzlercesinde onulmaz yaralar bırakan da aynı zihniyettir. Halklarımızın Ortaçağcı gericiliğe karşı haklı ve meşru isyanı bunların yüreğine korku salmıştı ve o korkuları hâlâ devam ediyor. Onun içindir ki Tayyip gittiği her yerde binlerce korumayla önlem alıyor. Yani bunlar yaptıkları ihanetlerin  büyüklüğünü bildikleri için korkuları da o kadar büyük oluyor.

Maraş Katliamı’nı da yerli-yabancı Parababaları halkın yükselen devrimci mücadelesinden korktukları için CIA-MHP işbirliğiyle tezgâhladılar. Böyle bir vahşetin altına imza attılar.

Hep dediğimiz gibi, bu kan emicilerin siyasi genetik şifreleri, insanlığın çektiği acılar, yokluklar üzerine kurulu. Onların siyasi genetik şifreleri, Dehak’lar, Muaviye’ler, Yezit’ler, Hitler’ler, Mussolini’ler, Obama’lar tarafından oluşturuldu.

Bizim siyasi genetik şifremiz, insan sevgisi üzerine kurulu. Bizim siyasi genetik şifremiz, Hacı Bektaş’lar, Spartaküs’ler, Kawa’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Hallacı Mansur’lar, Nesimi’ler, Hikmet Kıvılcımlı’lar, Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar tarafından oluşturuldu.

O yüzden biz kazanmak zorundayız. İnsanlık tarihi kanıtlamıştır ki, Örgütlü Halklar Yenilmez!

Zafer her zaman, İnsanlığın Kurtuluşu için mücadele edenlerin olmuştur. İnsanlığın Kurtuluşu için kendilerini feda eden devrimciler de, hep insanlığın gönlünde, bilincinde yaşamaya devam etmektedirler.

Kaybedenler ve kaybedecek olanlar da insanlığa çektirdikleri acılarla beslenen sömürgenlerdir. Onlar yok olmaya mahkûmdur. Bugün için bu sömürgenler AB-D Emperyalistleri ve yerli ortaklarıdır. İnsanlık eninde sonunda bu kan emici keneleri ortadan kaldıracaktır.

Yeni Maraş’lar, Sivas’lar yaşamak istemiyorsak; bu topraklarda, tıpkı Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızda olduğu gibi, Büyük Gezi Halk İsyanı’mızdan aldığımız güçle, halkımızla, onun bir parçası olan Bilim İnsanlarımızla, Aydınlarımızla, Ordu Gençliği’mizle ve bin yıldan beri birlikte yaşadığımız Kürt kardeşlerimizle omuz omuza vererek, AB-D uşağı hainler cephesini yenilgiye uğratmak zorundayız. 24.12.2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

10-16 Mayıs Engelliler Haftası: Engellilerin engellerini yaratan Antika-Modern Parababaları Düzenidir!

Bazen zorlukla bir merdivenden inmeye çalışırken, ama bir türlü inemezken görürüz onları, bazen karşıdan karşıya tek başına geçmeye çalışan görme engelli birisinin ezileceğinden endişe ederek bakarız, bazen de annesinin, elinden tutup çekiştirdiği bir Down Sendromlu çocuğu görürüz. Eğer ailemizde ve yakın çevremizde bir engelli yoksa çoğumuz bir anlık acıma hissi ile görür geçeriz onları. Biz bir an görürüz onları. Oysaki gördüklerimizin geri planında çok daha zor bir yaşamları vardır engellilerin ve ailelerinin.

Öncelikle engellilerin engellerinin ortaya çıkma sebeplerine baktığımızda; doğuştan engelli olanlar ve sonradan bir kaza veya hastalık sonucu ortaya çıkan engelli olma durumu ile karşılaşırız. Günümüzde birçok rahatsızlık daha çocuk doğmadan tespit edilebiliyorken ne yazık ki ülkemizde yetersiz sağlık hizmetleri nedeni ile daha baştan engellenebilecek birçok rahatsızlık tespit edilip önlem alınamıyor ve engelli çocuklar doğuyor. Engellilik hali daha büyük oranda sonradan geçirilen hastalık ve kazalardan ortaya çıkar. Hastalıklar, trafik kazaları, iş cinayetleri, kadına karşı şiddet bu durumu yaratan başlıca sebeplerdir. Aslında çok basit düzenlemeler ve denetimlerle bu yüzden meydana gelen engellilik önlenebilecekken böyle olmadığını görüyoruz. Onun yerine engelliler burjuva siyasetçileri tarafından seçim malzemesi haline getiriliyor. Onların bu konuda yaptıkları; Engelliler gününde, haftasında yüzlerinde sahte üzüntü ve gülümseme ile engelli biriyle verilen pozlar veya zar zor bir tekerlekli sandalye verilen bir engelli ile çekilen fotoğraflarla sınırlıdır.

Engelliler yaşadığımız düzende yok sayılmakta, hor görülmektedirler.  Aslında o kadar çoktur ki sayıları…

Özürlüler İdaresi Başkanlığının 2002 yılında Devlet İstatistik Enstitüsü ile işbirliği içerisinde yaptığı Türkiye Özürlüler Araştırmasına göre ülkemizde nüfusun % 12.29’unu özürlüler oluşturmaktadır.

Bu araştırmaya göre:

 

Genel Nüfus               Özürlü Nüfus

Toplam      68 622 559                 8 431 937

Erkek        34 069 984                 3 783 197

Kadın         34 552 575                 4 648 740

 

 

 Türkiye’de hanelerin % 5,4’ünde engelli bulunmakta. Bu engellilerin;

* % 25’i zihinsel engelli

* % 65,7’si bedensel engelli

* % 12’si işitme engelli

* % 8,3’ü görme engellidir.

 

Yani şimdiki rakamlara göre 8,5 milyonun üzerinde engelli insanımız vardır ve büyük bir kısmı en temel insani hizmetleri dahi alabilme imkânından yoksundur. Onlar için en büyük engel çevresel koşulların uygun olmaması ve yetersizliğidir.  Bırakın engellileri; yürüdüğümüz sokaklardaki kaldırımlar, engeli olmayan bir insanı bile zorlar niteliktedir çoğu zaman. Tramvaylar, metrolar, okullar, lokantalar, hastanelerde yasal zorunluluklar nedeniyle ufak tefek düzenlemeler yapılsa da bunlar ya engelliye uygun şekilde değildir, ya da hiçbir düzenleme yoktur zaten.

Yasalardaki düzenlemeler ise çok yetersizdir. Engellilere tamamen ücretsiz olması gereken kamu hizmetlerinin birçoğu hala ücretlidir. Örneğin İstanbul’da şehir içinde yolculuk yapmak isteyen engelliye otobüsler ücretsiz iken banliyö trenleri ücretlidir.

Yine yukarıdaki araştırmaya göre engellilerin eğitim durumuna bakarsak ülke genelinde okur-yazarlık oranı TÜİK’e göre yüzde 95’e yaklaşırken, engellilerde bu oran yüzde 60’lar düzeyinde kalmaktadır. Engellilerin yarısından azı zorunlu temel eğitimini tamamlayabilmektedir. Liseyi tamamlayabilen engellilerin oranı 6.9 iken, yüksek öğrenimde bu oran yüzde 2.4’e kadar gerilemektedir.

Durumları gereği en fazla yararlanmaları gereken sağlık hizmetlerinden yararlanabilen engellilerin oranı yüzde 55.7’dir. Yine engelliler açısından önemli bir başka konu olan bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden yararlanabilen engellilerin oranı yalnızca yüzde 5.9’dur.

Bütün bu zorluklar onların toplumsal yaşama katılmasını engelleyen baş unsurlardandır. İşin bir de psikolojik boyutu vardır. Engelliler konusunda toplumsal bir bilinç yaratılmadığından; toplumun dışlayıcı tutum ve davranışları, engellide toplumdan uzaklaşma, yalnız kalma, bağımlı olma, eve kapanma-dışarı çıkamama vb. durumlar yaratır ve onların topluma eşit bireyler olarak katılmalarını önler.

Sonuç olarak aslında engellilerin engelleri yaşadığımız Kapitalist düzenden kaynaklıdır. İnsanı hayvan yerine koyan bu düzen engellilere hiç değer vermemektedir. İnsana gerçek değeri veren düzen Sosyalizmdir. Bakın Küba nasıl değer veriyor engellilerine:

“Küba, farklı ve özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar için özel bir sisteme sahip, bu sistem zekâ geriliği, DP geriliği, sağır ve ağır işiten, kör ve az gören, şaşılık ve ambliyopi, sağır körlük, otizm, iletişim bozukluğu, sınırlı fiziksel aktiviteye sahip, yürüme bozukluğu, bakıma ihtiyacı olan engelliler, astımlı öğrenciler, engellilik bakımına ihtiyacı olan, k1oklear implantlı çocukları kapsar.

“Bu özel sistem, Milli Eğitim Bakanlığı okul ağı içinde özel bir konuma sahiptir. Herkes için parasız ve erişilebilirdir, öncelikle öğrencinin sağlık bakımını dikkate alır. Devrim öncesi 8 özel eğitim okulu bulunan Küba’da, şu anda 0-18 yaş arası çocuklara parasız bakım ve eğitim sağlayan 430’dan fazla özel eğitim okulu var.

“Küba’nın özel eğitim veren okullarında belirgin olan durumlardan biri de, zihinsel engelli öğrencilere verilen eğitimdir. Bu öğrencilere de Genel Eğitim Programı –bazı uyarlamalar yapılarak– uygulanır.

“Özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar, öğretmen-aile işbirliğiyle, özel eğitime ihtiyaç duymayan çocukların okullarına devam edebilirler. Gittikleri okullarda iki yıl özel eğitimcilerin gözetiminde tutulurlar ve uyum sağlayabiliyorlarsa eğitimlerini bu okullarda tamamlayabilirler. Özel eğitime ihtiyacı olan çocukların, bakım ve eğitim aldıkları yatılı okullarında, masrafı devlet tarafından karşılanan aileler, belli aralıklarla çocukları ile birlikte olabilirler ve çocuklarının eğitimlerine yardımcı olmak için eğitim yardımı alabilirler.

“Küba’da, özel eğitim veren öğretmenlerin hazırlanmasına özel bir önem verilir. Öğretmenlerin yüzde 90’ından fazlası üniversite mezunudur. Öğretmenler düzenli olarak hizmet içi eğitime tabi tutulurlar.” (Alberto T. Vélez, Küba Eğitimi Üzerine Birkaç Söz)

İşte, engelli insanlarımızın engelleri ancak böylesine insani bir düzende ortadan kalkar. Bizim mücadelemiz de insanın insan yerine konulduğu bu düzeni yaratma mücadelesidir. Nitekim Halkın Kurtuluş Partisi Programı’nda;

“Türkiye’de 8.5 milyon engelli insanımız vardır.

“Partimiz, bu insanlarımızın öncelikle eğitimlerinin eksiksiz yapılması, sonra da toplumun üretim ve yönetim dahil her alanında yer ve rol alması için gerekli olan her çalışmayı yapar. Bu insanlarımızın da tam bir özgüvene sahip olarak, üreterek, yaratarak mutlu bir hayat sürmeleri için yapılması gerekenleri, eksiksiz yapar”, denilerek engelli sorununa bakışımız netçe ifade edilmiştir. Bu duygu ve düşüncelerle tüm Engellilerimizin haftası kutlu olsun!

HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ

GENEL MERKEZİ

Üç Fidan kavgamızda yaşamaya devam ediyor

Deniz, Yusuf, Hüseyin 41 yıl önce bedence aramızdan ayrıldılar. Onlar Türkiye Halklarının Kurtuluşuna adanmış üç fidandı; Türkiye Devrim Tarihine isimlerini altın harflerle yazdırdılar. Tüm Devrimcilere ilham oldular, cesaretleriyle, inanmışlıklarıyla, kararlılıklarıyla, savaşçılıklarıyla ve insan sevgileriyle. Bir Devrimci için insan sevgisi; tıpkı bir inşaatın temeline benzer. Temeli sağlam olmayan inşaat nasıl eninde sonunda yıkılırsa; içinde insan sevgisi barındırmayan Devrimci kişilik, mücadele sertleştiği anda o da inşaat temeli gibi erir, yıkılır, biter. İşte Denizler öyle çok sevdi ki bu toprakların halklarını; onların üzüntülerini, kederlerini içlerinde hissediyorlardı. Onlar uğruna “ölüm hoş geldi sefa geldi”, diyerek atıldılar mücadeleye… Bu yüzden Gençliğin, İşçi Sınıfı ve Köylülüğün mücadelesinde yaşamaya devam ediyorlar ve de devam edecekler.

Üç yiğit Devrimci kısacık ömürlerine neler sığdırmadılar ki…

İstanbul’da, Ankara’da üniversiteleri birer kızıllık saçan eğitim yuvasına çevirdiler. Devrimci savaşçılıklarının getirdiği şeflik karakterleri gençlik içinde hemen kendini gösterdi. Denizler’i ve aynı niteliklere sahip Mahirler’i tüm Devrimci Gençlik tanır, bilir oldu. Devrimci harekete ivme kazandırdılar. “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşleri” gerçekleştirdiler. ABD Emperyalizminin simgesi 6. Filo’yu denize döktüler. İşçi eylemleri, köylü eylemleri gerçekleştirdiler.

Doğal olarak Parababaları bu durumdan rahatsız oldular; bu devrimci yükselişten, gençliğin bilinçlenmesinden. Ve CIA yöntemleriyle, adım adım provokasyonlarını, faşist saldırılarını azgınlaştırdılar. İstedikleri ortam oluşunca 12 Mart Faşist Darbesini gerçekleştirdiler. Faşist Darbenin akabinde de bu üç yiğit devrimciyi idam ederek bedence aramızdan aldılar.

Yoldaşlar;

Bugün Denizler’in tek gerçek mirasçısı bizleriz!

Denizler, tıpkı Usta’mız Hikmet Kıvılcımlı gibi, bizim gibi 27 Mayıs’ı savunurlar, 37 genç subayı iyi niyetli Devrimciler olarak nitelendirirlerdi.  Ortak savunmalarında “Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun ‘İstiklali tam’ prensibini ve onun ‘İstiklali tam Türkiye’ idealini yalnız biz devam ettiriyoruz” diyerek Mustafa Kemal’in ve Tam Bağımsızlık prensibinin niteliğini-önemini ortaya koyuyorlardı. Yani Denizler Yurtseverdiler!

Denizler, ülkemizin emperyalistlerin çıkarları uğruna parçalanması demek olan Sevr’e karşıydılar. Avrupa Topluluğu Emperyalizmine yani şimdiki AB’ye karşıydılar. “Onlar Ortak Biz Pazar” sloganını haykırıyorlardı. Ermeni Meselesinde de “Emperyalist devletler, Osmanlı Devleti ile ilişkilerinde aracı olarak daima Rum ve Ermenileri kullanmışlardır” diyerek, 1915 olayları için de “Ermenilerin Amerika’dan destek alarak çıkardıkları iç isyan” tanımlamasını yapıyorlardı. Her meselenin özündeki Emperyalist planları görüyorlar, gösteriyorlardı. Ölesiye Antiemperyalisttiler!

Denizler “Türkiye bu çağ dışı koşullardan kurtulmadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, Şeyhlik, Derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye grupları tasfiye edilmedikçe DP’ler, AP’ler hep iktidara geleceklerdir…” diyerek Şeriatçılığı ve şimdiki AKP’nin öncüllerini teşhir ediyor, bu unsurlara karşı kararlı mücadele edilmesi gerektiğini vurguluyorlardı. Kararlı Antifeodaldılar!

Denizler son sözlerinde haykırdıkları Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliğinin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” ilkesinin Devrimci Temelde samimi savunucusuydular. Bu yüzden Antişovendiler.

Değerli Yoldaşlar;

Biz Kurtuluş Partililer, tıpkı Denizler gibi bugün, Tam Bağımsızlık Prensibine, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaş’ımıza, Mustafa Kemal’e, onun ilericiliğine, bağımsızlıkçılığına, laikliğine; Ordu Gençliği’nin Devrimciliğine ve bunun bir ürünü olan 27 Mayıs’a, sahip çıkıyoruz. Kürt Sorunu’nun BOP-Sevr temelindeki emperyalist “çözüm”üne karşı duruyor, eşitlik-özgürlük-kardeşlik esasına dayalı Devrimci Çözümünü savunuyoruz. Bir yandan İşgal-Grev-Direnişlerle başta İşçi Sınıfımızı örgütlendirme kavgası verirken, Silivri’de ise Mustafa Kemalci Sivil-Asker Yurtsever Aydınlarımızın yanında saf tutuyoruz.

Dolayısıyla bu üç yiğit Devrimci Gençlik Önderinin tek ve gerçek savunucularıyız.

Ardılları artık emperyalizmin suflörlüğünü yaptığı “akil adam”larla ya birlikte, ya da onlara paralel düşmekteler ne yazık ki! AB-D Emperyalistlerinin tezlerini papağanca tekrarlamayı solculuk sanmaktalar. Onlara çok söz söyledik, akıl-fikir ihsanı dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok onlar için.

Denizler’in mücadelesini mutlaka ama mutlaka zafere ulaştıracağız.

Bu ancak bizimle, Halkı Kurtuluş Partisi’yle mümkün.

Partimiz önderliğinde Antiemperyalist-Antifeodal-Antişoven Halk Kurtuluş Cephesinin kurulmasıyla mümkün.

O gün, Denizler’in uğrunda öldükleri şu son sözleri, bu defa sonsuza dek yankılanacak biçimde en gür sesiyle bir kez daha haykıracak Türkiye Halkları:

“Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!”

“Yaşasın İşçiler-Köylüler!”

“Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Kardeşliği”

“Yaşasın Marksizm- Leninizm!”

06.05.2013

KURTULUŞ PARTİSİ GENÇLİĞİ

19 Mayıs Emperyalizme ve İrticaya Halkımızın Ebedi Cevabıdır

Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mız kazanılmıştır. Cumhuriyet’in kuruluşunun 4’üncü yıldönümünün yaklaştığı günlerde Mustafa Kemal 20 Ekim 1927’de gençlere şöyle hitap eder:

“İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.”

Mustafa Kemal gelecekte gençliğin yeni bir İstiklal Mücadelesi vermek zorunda kalabileceği ihtimaline karşı tâ 1927’lerde bu uyarılarını yapmıştır. Çünkü kendisi “Ya İstiklal Ya Ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır” diyerek emperyalistlere ve içerdeki gericiliğe karşı verilen savaşı özetliyordu.

Bu savaş;

Türk ve Kürt Halklarının emperyalizme karşı, omuz omuza zafere ulaştırdıkları bir savaştı. Dahası dünyanın zaferle sonuçlanan ilk Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’ydı.

- Emperyalizmle savaşan tüm halklara örnek oldu,   CHE’ye,  FİDEL’e ve HO Amca’ya mücadelelerinde umut ve ilham verdi,

68 kuşağının Devrimci Önderleri Deniz ve Mahirler’in ellerinden bırakmadığı bayrağı oldu,

Şanlı Taksim Gezi İsyanı’mıza, ruhuyla ve azmiyle yol gösterdi.

 

Ya bugün durum nasıl?

Bugün ise Mustafa Kemal’in 87 yıl önce geleceğe dair yaptığı yukarıdaki öngörüler-uyarılar ne yazık ki 2014 Türkiyesi’nde acı bir şekilde gerçek olmuştur.

Yerli ve yabancı Parababaları halklarımızı işsizlik, pahalılık, yoksulluk cehenneminde cayır cayır yakmaktadır. İçerdeki CIA İslamcıları Tayyipgiller,  AB-D Emperyalistlerinin emrinde, vatanına ve halkına ihanet içindedir. Bu gerici, asalak, halk düşmanı güruh ülkemizi adım adım Ilımlı İslam adı altında Ortaçağ karanlığına götürmektedir. Daha kötüsü AB-D Emperyalistleri Tayyipgiller eliyle Kurtuluş Savaşı ile yırtıp çöpe attığımız Sevr’i halklarımıza dayatmaktadır.

Ülkemiz, yerli ve yabancı Parababaları için bir cennet, yoksul emekçi halkımız için ise bir cehennem haline getirilmiştir. Ucuz işgücü olarak çalışan 15, 18, 20 yaşlarında 100’lerce gencimizin Soma Madenlerinde katledilmesi, bunun en büyük göstergesi değil midir?

Bu gerici ve vurguncu düzene karşı Haziran-Gezi İsyanı’nda başkaldıran yiğit gençliğimizin acımasızca öldürülmesi, yaralanması, işkence görmesi bu sömürünün, zulmün sonucudur.

İşte görüldüğü gibi yeniden mücadele etmemiz gereken dahili ve harici bedbahtlar tüm güçleri ile karşımızdadırlar.

Dolayısıyla emperyalistlerin ve onların yerli ortaklarının Kurtuluş Savaşı’nın ilk kıvılcımı olan 19 Mayıs’ın ruhunu, tozunu ve izini silmeye çalıştıkları bu ortamda,  19 Mayıs’ı kutlamak çok daha fazla anlam taşımaktadır.

Çocukların ve gençlerin bir avuç Parababasının kâr hırsına kurban verilmediği, aklın, bilimin ve vicdanın egemen olduğu, tam bağımsız bir ülke için yeni bir İkinci Kurtuluş Savaşı’na ihtiyaç vardır. Bu savaşı,  yerli ve yabancı Parababalarını bir daha geri dönmeyecekleri şekilde yenerek,  zaferle nihai hedefe ulaştıracağımızdan eminiz. Madenlerde, fabrikalarda, okullarda, sokaklarda katledilen çocuklarımızın, gençlerimizin, Kemal’lerin, Berkin’lerin hesabı verdiğimiz bu savaşla er ya da geç sorulacaktır.

Bu görev;

 “Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense ölmek daha iyidir” diyen Hikmet Kıvılcımlı’nın gerçek düşünce oğulları ve kızları olarak biz Halk Kurtuluş Partililerin omuzlarında yerli ve yabancı Parabalarına karşı verdiğimiz mücadele ile yerine getirilecektir.

Bu devrimci duygu ve düşüncelerle Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın ilk kıvılcımının çakıldığı 19 Mayıs 1919’un 95’inci yıldönümünü saygıyla ve büyük bir onurla selamlıyoruz, kutluyoruz.

Halkız Haklıyız Kazanacağız, tıpkı 19 Mayıs 1919’da olduğu gibi! 18.05.2014

Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız!

Kahrolsun Emperyalizm!

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Gün içerisinde ne yazık ki yine acı bir haberle sarsıldık. Soma’da bir kömür ocağında meydana gelen patlamadan sonra yüzlerce maden işçisi şu anda yeraltında mahsur durumda. Facianın yaşandığı yerden çelişkili bilgiler gelmeye devam ediyor. Şu an itibarıyla resmi kaynaklar 5 maden işçisinin hayatını kaybettiğini bildiriyor. Ancak ne yazık ki can kayıplarının artmasından endişe ediliyor.

Parababaları düzeni canavarca yüzünü bu kez Soma’da gösteriyor. Can kayıplarının daha da artmaması dileğiyle hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin yakınlarına ve Tüm İşçi Sınıfımıza başsağlığı diliyoruz. 13.04.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

Halkın Kurtuluş Yolu Gazetesi 73. sayı başyazısı: Ne utanmaz arlanmazmışsın be!

İnsan bu kadar mı utanmaz, arlanmaz olur yahu… Bu kadar mı ar, namus bilmez olur… Hadi dilinden düşürmediğin Allah’tan hiç korkmuyorsun da kuldan da hiç utanmıyormuşsun sen. Daha Belediye Başkanlığın döneminde azgın bir biçimde çalmaya, vurmaya başladın. Ve herkesin bildiği gibi tümü de yüz kızartıcı suçlardan olmak üzere 7 tane dosya bıraktın geride, milletvekilliğine zıplarken. Şu anda da bunlardan dokunulmazlık zırhına büründüğün için kurtarıyorsun paçanı. Tabiî bu son yaptığın yasalarla bağımsız yargı diye, hukuk diye bir şey bırakmadığın için dokunulmazlık kalkanına da ihtiyacın kalktı aslında. Ne olacak ki artık sana?.. Hangi polis, savcı, yargıç senin aleyhine kalem oynatabilir, soruşturma, kovuşturma başlatabilir? Bunların hepsi tarih oldu gayrı.

Zamanın ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz’in seni ABD adına satın almasıyla değişti kaderin. ABD, senin önündeki tüm engelleri bir anda silip süpürdü. Gerçek anlamda bakıldığında, senin yasal açıdan o zamanda dahi muhtar bile olamayacak denli kamu görevinden uzak tutulman gerekirdi. Çünkü sen, maddi anlamlı tüm yüz kızartıcı suçları işlemiş durumdaydın. Başka suçların da vardı, bilindiği gibi. Ama hep söylediğimiz gibi; Türkiye’de iktidarları getiren de götüren de ABD Emperyalistleri olduğu için bu engellerin hepsi çerçöp misali bir kenara itildi ve sen, Türkiye’nin tepesine gelecek denli yürüyüşüne devam ettin. Tabiî ABD için tam da senin gibi adamlar gerekirdi, hizmetkârlık etmeye. Sen utanma, arlanma, ahlâk, vicdan tanımadığın için senin için hiçbir aşağılık iş suç sayılmaz. İnsanda, İngiliz düşünürlerin “Mores Sense: Ahlak Duygusu” dediği, daha doğrusu öyle kavramlaştırdığı bir duygu olmalı gerçek anlamda insan olabilmesi için. Ama sende onun zerresi yok. Senin için yalan söylemek, dolap çevirmek, vurgun yapmak, hırsızlık etmek; yemek yemek, su içmek gibi normal, doğal işlerden sayılıyor. İşte o duygu olmayınca, iyi-kötü diye bir ölçüt yok sende. Her türlü aşağılık işi yapıyorsun, sonra da kalkıp hiç utanıp sıkılmadan, sanki son derece haklıymışsın gibi ortalıkta konuşuyorsun. Yüzün de kızarmıyor, dilin de dolaşmıyor. Hayret ki ne hayret…

Büyük oğlun Burak, lüks arabayla yolda değerli hanımefendi sanatçımız Sevim Tanürek’e çarptı, öldürdü. Ehliyeti filan da yoktu. Sen, alelacele tüm siyasi ilişkilerini devreye sokarak geçmiş tarihli bir sahte ehliyet (sürücü belgesi) ayarladın bir trafik şubesinden. Sonra da saygıdeğer sanatçımızın cenazesine katıldın ama taziye için katılmadın; film yapmak için katıldın. Dedin ki orada; gazeteler, televizyonlar oğlumun ehliyetsiz araç kullandığını iddia etti. Oğlumun ehliyeti var. Bakın işte size gösteriyorum. Bununla yetinmedin; yine ayarladığın trafikçiler aracılığıyla sahte bir kaza raporu hazırlattın. Ve bu sahte raporda sanatçımızı 8’de 8 kusurlu gösterdin. Hâlbuki gerçekler bunlar değildi. Sanatçımızın eşi ve oğlu işin peşine düştü, senin bu sahtekârlıklarını ortaya çıkardı. Tabiî insanlık hepten ölmedi. Namussuzların, alçakların olduğu her yerde namuslu, kaliteli insanlarımız da var. Onlar, gerçeğin ortaya çıkmasını sağladılar. Bu kez de sen yine aynı oranda aşağılık bir yönteme başvurdun. İşi çakallığa döktün. Ve tehdit ettin maktulenin ailesini. Zavallı masum insanları korkuttun. Sanatçımızın eşi çıkıp açıklama yaptı. “Biz yapayalnız insanlarız. Bunlarla başa çıkmamız mümkün değil. O yüzden Allah’a havale ettik onları.”, dedi.

Sen işte böylesin. Dişinin keseceğini anladın mı her türlü çakallık numarasına başvurmaktan kaçınmazsın. Ama iş ABD’ye geldi mi, anında diz çöker, yalvarmaya başlarsın. “Beni kubura süpürmeyin, kullanın”, diye.

Dediğimiz gibi, seni Türkiye’nin tepesine taşıdı ABD. Tepesine diyoruz da, bilerek böyle diyoruz. Çünkü Gül de senin avenen arasında. Onu da oraya sen yerleştirdin ya… Hani o zaman da açıklamıştın bunu. O yüzden işte senin en kanunsuz işlerinin bile arkasında duruyor, senin işlediğin her suçu o da üstlenmekten çekinmiyor. O da tıpkı senin gibi. Hep güçlüye oynar. Kim ağır basıyorsa siyasette, onun adamı olur. O da senin gibi tıpkı.

Ve tabiî oraya geldikten sonra daha azgın bir şekilde çalmaya, vurmaya, yürütmeye, götürmeye başladın. Bunların hesabının sorulacağından da endişe etmedin. Yani bu korkuya kapılmadın. Nasıl olsa efendim ABD’nin bir dediğini iki etmiyorum, bu sebeple ABD beni niye deliğe süpürsün ki, diye düşündün.

Bir de ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” çerçevesinde Türkiye’nin kasaba ve köylerine varıncaya kadar yaydığı Kur’an Kursları, İHL’ler ve tarikat örgütlenmeleri sayesinde mecnunlaştırılmış, oy davarına döndürülmüş cahil kitleler; mikrofonlar önünde TV ekranlarından yansıyan, her gün üç beş yerde Allah, Kitap, başörtüsü zulmü ve bunun gibi sözler içeren birkaç nutuk attık mı bu yaptıklarımızı (hırsızlamalarımızı, ihanetlerimizi) ölünceye dek arttırarak, katlayarak yapsak bile bize oy vermekten vazgeçmezler, diye düşündün, hesapladın. Esasında da gerçek İslam’la yani Kur’an, Hz. Muhammed ve Dört Halife İslamıyla zerrece ilgisi olmayan bu Muaviye-Yezidya da CIA-Pentagon İslamı denen sahte İslam’la insanlarımızı kafadan gayrımüsellah hale getirmekti o Ortaçağ kurumlarının işlevleri. İşte ABD Emperyalistleri de bu sebepten onları pıtrak gibi Türkiye’nin her tarafına yaymışlardır. Ne yazık ki ve ne acıdır ki bu kurumlardan geçirilen insanlarımız artık sosyal olayları, doğa olaylarını doğru göremez, doğru yorumlayamaz; sonuç olarak anlayamaz, kavrayamaz hale getiriliyordu, düşürülüyordu. Böyle olunca da Tayyipgiller gibi, Pensilvanyalı İmam gibi din alıp satıcıların, insanları Allah’la aldatan şeytanların kolayca oyununa geliyordu, tuzağına düşüyordu, oyuncağı oluyordu. Nitekim de öyle oldu bugüne dek. Tayyip’in ve şürekâsının hırsızlıkları, kamu malı aşırıcılıkları, her türden vurgunları 17 Aralık sonrasında en azından bir bölümüyle ve bütün kanıtlarıyla ortaya konduğu halde oy oranındaki düşüş sadece % 6 civarında olmuş. % 42’den % 36’ya düşmüş, kamuoyu araştırma şirketlerinin açıkladığı verilere göre.

Fakat Tayyip, bu oranlara asla güvenme… Aslında bayır aşağı gitmeye başladın. Evet, insanlarımız daha doğrusu senin “yüzde ellim” dediğin kesim CIA diniyle uyuşturulmuş durumda. Ama bak onlarda bile % 6’lık da olsa bir uyanma olmuş. Kaldı ki insan hayvan sürüsü mensubu değil. Sürgit yani sonuna kadar kandırılamaz, aldatılamaz.

Sonra Tayyip; bu açıklananlar senin ve şürekânın yaptığı vurgunların devede kulağı. Asıl gerisi gizli henüz. Ama onlar da meydana çıkacak. Hani bir atasözü var ya; “Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.”, diye. Bu mutlaka olacak. O zaman işte senin aldattığın ve buna rağmen bugün hâlâ uyanmamış olan geniş yığınların önemli bir bölümü de uyanacak, görecek. Gerçek içyüzünle tanıyacak seni. Bir din alıp satıcısı olduğunu, bu alım satımınsa vurgunlarına, Amerikan uşaklığına ve ihanetlerine bir kılıf, bir maske olduğunu görecek. Kur’an ve Hz. Muhammed, 1400 sene önce bak senin gibi din tüccarlarını nasıl yakalayıp teşhir eder:

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” (Bakara Suresi 9. Ayet, Diyanet Vakfı Meali)

Dediğimiz gibi senin bu kategoriden olduğunu, tabiî avenenle birlikte böyle olduğunu, halkımız eninde sonunda görecek, anlayacak ve lanetleyecek sizi. Firavunların lanetine benzer bir lanetlemeyle… Bundan hiç kurtuluşun yok. Boşuna hiç çabalama. Kaçamazsın, kaçamayacaksın.

Şu ortaya çıkan vurgunlarına bak yahu!

Bakanların, banka müdürlerin, evlerinde gizledikleri milyon dolarlarla enseleniyorlar. Sayısı 7’yi bulan para kasalarıyla, para sayma makineleriyle ve bu vurgunların sesli belgesi olan telefon konuşma kayıtlarıyla yine yakalanıyorlar suçüstü. Bunun lamı cimi var mı? İnkârı mümkün mü bunların? Muhakkak ki değil. Ama sen burada bile bir alçaklığa başvurmaktan geri duramadın. Dedin ki meydanlarda, mikrofonlar, kameralar önünde;

“Siz o kutular içinde bulunan milyon dolarlarla ne yapılacağını nereden biliyorsunuz? O paralarla İmam Hatip Lisesi yapılacaktı.”

Bu İblisçe yalana sadece İstanbul’un kargaları değil, Arabistan’ın tüm develeri de kahkahalarla güler. Aslında böylesine aşağılık, trajikomik yalanlarla kendini küçültmekten, daha doğrusu o küçücük olan içyüzünü sergilemekten başka hiçbir şey yapmış olmuyorsun. Ama hiç utanmadan, hayâ etmeden, burada bile İmam Hatip diyerek din sömürüsü yapmaktan geri durmuyorsun. Sende insana dair bir yön, bir öz arayanlar, inan bırakalım mercimeği, bulgur tanesi kadar olsun bir insan özü, insana dair bir şey bulamazlar. İnsan zerre miktarda olsun utanır yahu! Ama sen utanmıyorsun. Hâlâ meydan meydan dolaşıyorsun.

Hemen her gün onlarcası yakalanan hırsızlar, yan kesiciler, gaspçılar var ya; inan onlar senden kıyas kabul etmeyecek oranda kaliteli. Çünkü onların hiçbiri yakalandıklarında “biz bu parayla şu dini işleri, şu hayır işlerini yapacaktık”, demiyorlar. Hiç değilse ahlâksızlıklarında ahlâklı onlar yahu. Ama sen ahlâksızlığında da ahlâksızsın. Senin için ve sizin gibiler için ne demeli bilmem ki…

Oğlun Necmettin Bilal’in hırsızlığa, vurguna, soyguna paravan olması için kurduğu vakfa, yüz milyonlarca hatta bazı yazarların öne sürdüğüne göre 1 milyar dolar civarında maddi kaynak aktarılmıştır bugüne kadar.

Hani bir de senin 630 milyon dolarlık havuz vurgunun var. ATV-Sabah’ı yıllar önce Vakıfbank ve Halkbank’tan 750 milyon dolar kredi alıvererek, damadının yöneticilerinden olduğu Çalık Grubu’na senin adına yayın yapması için devretmiştin ya… İşte şimdi onu, yine vurgun ürünü olan topladığın 630 milyon dolarla, belirlediğin bir alçak kişiye aktarmak istiyorsun. Bu 630 milyonu da senin gibi devlet malı yiyen, çalan, müteahhit maskeli vurguncu Parababalarından salma usulüyle topluyorsun. Bu Parababalarının kiminden 100 milyon dolar, kiminden 50 milyon dolar, kiminden 30, kiminden 10 milyon dolar alıyorsun. Ve 630 milyon doları dolduruyorsun bu vurgun paralarını biriktirdiğin havuza.

Tabiî menfaatleri olmadan parmaklarını bile oynatmayan bu alçak Parababaları, bu yüz milyonlarca doları niye veriyorlar sana?

Çünkü devletten, kamudan, daha açığı kamu ihaleleri yoluyla bu verdiklerinin en az 3-4 katını alacaklar. Daha doğrusu çalacaklar. Zaten bu çalma işini, sana 100 milyon dolar veren bu şerefsiz Parababalarından Mehmet Cengiz apaçık bir biçimde söylemiyor mu?

Ne diyor?

“Milletin a… koyacağız”, diyor.

Bunu dediği yani karşısındaki Parababası Celal Koloğlu ne karşılık veriyor?

“İnşallah, inşallah”, diyor değil mi?..

Yani bak, bu vurguncu insan sefaletleri de seninle aynı kategoride. En hayâsız vurgunları yapıp milletin anasını ağlatırken bile “inşallah”lı konuşuyorlar. Yani bunlar da din tüccarı. Aslında burada millete küfreden sadece bu iki alçak değil. Başta sen Tayyip ve bakanların olmak üzere Tayyipgiller’in tamamı. Biz bu paraları Tayyip’e veriyoruz ama bunun karşılığını da milletin “a… koyarak” alacağız, diyorlar.

Geçelim bir başka aşağılık işine. Urla’daki SİT alanına kaçak yaptırdığın villalara… Burada da yine aynı şekilde bir vurguncu Parababasıyla, Mustafa Latif Topbaş’la anlaşmıştın. Birinci derecede SİT alanı içerisinde bulunan koya nazır araziye, kaçak villalar yaptırdınız birlikte. Oysa orası imara kapalıydı. O doğal alanın öylece korunması gerekiyordu. Ama siz Para Tanrısından başka hiçbir Tanrıya tapmadığınız için ve insana da hayvana da doğaya da düşmansınız. Sizin tek düşündüğünüz vurgun, çalma, ihanet… Mustafa Latif Topbaş’ın yapacağı birçok villadan iki tanesini de sana vereceği, telefon kayıtlarından yüzde yüz bir kesinlikle anlaşılmış bulunmaktadır. Ama sen, bunu bile kabule yanaşmadın. “Onu müteahhide sorun”, dedin. Müteahhit de yine bebelerin bile kanmayacağı yalanlarla inkâra yöneldi. İşin garip yanı, bu alçakça vurgun işini de yaparken sürekli Allah, Kitap diyorsunuz, Allah razı olsun diyorsunuz, Allah nasip ederse diyorsunuz, hayırlı cumalar diyorsunuz, namazı İzmir’de kılacağım diyorsunuz, Allah kolaylık versin diyorsunuz birbirinizle yaptığınız telefon görüşmesinde. Bre utanmaz arlanmazlar; Allah’tan korkmaz, kuldan sıkılmazlar! Allah sizin hırsızlık işlerinizi düzenleyen, ona kolaylık sağlayan tanrınız mı? Grek Mitolojisinde “Hırsızlar Tanrıçası Furina” vardır. Onları korur, kollar, işlerini kolaylaştırır. Siz de Allah’ı Hırsızlar Tanrısı yaptınız. Utanmazlar!

Üstelik de Tayyip; bu işe, bu rezil işe eşini, kızını ve oğlunu da karıştırıyorsun, bulaştırıyorsun. Ne kötü adamsın sen… O kadıncağızları, kızcağızları da ahlâksızlığa, hırsızlığa teşvik ediyorsun, alıştırıyorsun. Oğullarını zaten berbat ettin, zehirledin, insanlıktan çıkardın kendin gibi. Yani o çocukcağızların da kanına girdin. Bir de yine hiç utanmadan kürsülere çıkıyorsun; “Oğlum hırsızlık- yolsuzluk yaparsa onu evlatlıktan reddederim”, diyorsun. Şu yalana bak yahu… Onu o işlere alıştıran sensin. Sen olmasan, avenen olmasa o çocuklar o pis işleri nasıl becersin?..

El Kaide’nin de finansörü olan, bu sebeple de Birleşmiş Milletler kararıyla pek çok ülkeye olduğu gibi Türkiye’ye de girmesi yasaklı olmasına rağmen bugüne dek senin de 13 kez görüştüğün Yasin El Kadı’nın bağlantılı olduğu Suudi Arabistan Krallığı Kraliyet Protokol Dairesi “Royal Protocol”ün hesabından oğlunun paravan şirketi TÜRGEV’in Vakıfbank’taki hesabına 100 milyon doların aktarıldığı da kesin belgeleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Yine oğlunun bu vurguna, paravan şirketine, senin soyguncu müteahhit arkadaşın Ali Ağaoğlu’nun Ataşehir’de 20 dönüm arsa bağışladığı da aynı kesinlikte kanıtlanmış, ortaya serilmiştir. Hani sen Bakırköy’deki bu müteahhidin yine imara aykırı olmasına rağmen diktiği kulelerinin yüksekliğini 63 metreden 70 metreye çıkarmıştın ya… Bakırköy Belediyesinin, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin karşı çıkmasına rağmen Ali Ağaoğlu işi seninle bağlamıştı ya… Sonra da bu aşağılık iş Ağaoğlu’nun telefon kayıtlarında “Ben işi büyük patronla bağladım”, diyerek öğünmesine vesile olmuştu ya…

Geçelim son bir vurgununa daha. Yine oğlun Necmettin Bilal’in başını çektiği çok büyük bir vurgun ortaklığı var, bildiğin gibi. Bunun maddi çapı 2,5 milyar dolar diyor uzmanlar. Şu hayâsızlığa bak! Artık iyice dağıtmışsın. Bugüne kadar ha bire vurdun, çaldın, çırptın, bir şey olmadı. Artık daha pervasız olmalıyım, demişsin. Hemen hatırladın değil mi bunun ne olduğunu? Etiler’deki altın değerinde olduğu söylenen eski Polis Okulu arazisini götürüyormuşsunuz. Oraya sıra sıra gökdelenler, AVM’ler vb. lüks işyerleri dikecekmişsiniz, yapacakmışsınız. Tam iş üstündeymişsiniz. Ama 17 Aralık’ta çanak çömlek patlayınca bu vurgununuz yarım kalmış. Okulun arazisini daha lüplemeden, oraya dikecekleri gökdelenlerin maketini yapmışlar, masaya koymuşlar ve maketin arkasında da ağızları kulaklarında poz verip resim çektirmişler vurguncular. Bu vurgun işini de kendi ifadesiyle Tayyip “Bizzat ben takip edeceğim”, diyor. Vurguncu kader arkadaşlarından Usame Kutub’a da yine din sömürüsü yaparak ve Müslümanın Allah’ını hırsızların koruyucusu durumuna getirerek “Allah iyilikler versin”, diye hitap ediyor.

Tayyip! Bu alçakça işin de apaçık gösteriyor ki sen gerçek Müslüman değil, riyakârsın. Namuslu, yurtsever, laik, antiemperyalist, Mustafa Kemalci ilahiyatçı Yaşar Nuri Öztürk bak seni ve şürekânı nasıl teşhir ediyor; iğrenç içyüzünüzü nasıl açık ediyor:

“GİZLİ ŞİRKİN TEMEL GÖRÜNÜMÜ RİYAKÂRLIKTIR.

“Riya, Allah’a oyun oynamaktır

“Hz. Peygamberin bir soru üzerine yaptığı bir riya tanıtımı vardır ki, insanı çıldırtacak kadar sarsıcıdır. Sahabisi soruyor: “Yarın Kurtuluş nasıl olacaktır ey tanrı elçisi?” Tanrı elçisi cevap veriyor:

“Kurtuluşu hak etmek için, Allah’a hile yapıp oyun oynamaktan vazgeçmek gerekir.”

“Sahabi dehşet içinde tekrar soruyor:

“Allah’a oyun oynamak nasıl olur, ey tanrı elçisi?”

“Cevap veriyor yüce peygamber:

“Görünüşte Allah ve elçisinin emrettiğini yapar ama içinden başka şeyler peşinde olursa Allah’a oyun oynamış olursun. Riyadan sakının, çünkü o Allah’a şirk koşmaktır.” Heytemi, Ez-Zevacir, 1/68

“RİYAKÂRLAR MÜŞRİK VE MELUNDUR

“Kur’an günah işleyenleri, mesela namaz kılmayanları hiçbir yerde lanetlememiştir, ama namazına riya bulaştıranları yani namaz kılarak halkı aldatanları lanetlemiştir. Günahkârlar sadece günahkârdır. Ama riyakârlar müşrik ve melundur.” (Y. N. Öztürk, Kur’an’ı Tanıyor musunuz?, Yeni Boyut Yayınları, s. 158)

Etiler’deki vurgununuza dönersek Tayyip; 14 Şubat tarihli sayısında Sözcü Gazetesi bu vurgununuzu manşetten şöyle veriyor:

“Bilal’in gizli ortağı olduğu iddia edilen şirketin sahipleri, ihalesiz almayı planladıkları devlet arazisine proje maketi bile hazırlatmış

“BAŞ­BA­KA­N’­ın oğ­lu Bi­la­l’­in de or­tak­la­rı ara­sın­da ol­du­ğu söy­le­nen Bosp­ho­rus 360 pro­je­siy­le il­gi­li ye­ni id­di­a…

“Şir­ket, İs­tan­bul Eti­le­r’­de­ki çok de­ğer­li po­lis oku­lu ara­zi­si­ni gö­zü­ne kes­tir­di. An­ka­ra­’yı dev­re­ye sok­tu. Ara­zi­nin KİP­TAŞ üze­rin­den şir­ke­te iha­le­siz sa­tıl­ma­sı plan­lan­dı… OR­TAK­LA­RI ara­sın­da Muaz Ka­dı ve Usa­me Ku­tu­b’­un da bu­lun­du­ğu şir­ket, gök­de­len­le­rin ma­ke­ti­ni bi­le ha­zır­lat­tı. Yol­suz­luk dos­ya­sı­na gi­ren te­le­fon ka­yıt­la­rı­na gö­re Er­do­ğan, “Al­lah iyi­lik­ler ver­si­n” di­ye­rek ara­dı­ğı Usa­me Ku­tu­b’­a “O­ra­yı biz­zat ben ta­kip ede­ce­ği­m” de­di…” (agy)

Vurgunlarınızın içinde, bakanlığının görev alanına girdiği için yoğun biçimde rol oynayan, önce istifa ettirtip sonra kendinden özür dilettirdiğin Erdoğan Bayraktar bak ne diyor, fezlekeye düşen satırların anlattığına göre:

“Rüşvet ve yolsuzluk operasyonu sonrası “Başbakan Erdoğan istifa etmeli” çıkışıyla gündeme gelen Erdoğan Bayraktar’a ait olduğu iddia edilen yeni kayıtlar ortaya çıktı.

“Telefonda KİPTAŞ Genel Müdürü ile konuşurken İBB Genel Sekreteri’ni şikâyet eden Erdoğan Bayraktar, “Ne yeşil alan tanıyor ne SİT” diye yakınıyor. Bayraktar’ın şikâyet ettiği İBB Genel Sekreteri Erdoğan’ın dava arkadaşı…

“Karşı gazetesinin manşetten verdiği konuşmalara göre, Bayraktar, Etiler Polis Arazisi’ne bir yerine 3 emsal verdiklerini itiraf ediyor. Bayraktar, İBB Genel Sekreteri Adem Baştürk hakkında ise ağır sözler söylüyor: “Ne kadar pis iş varsa bize yaptırmaya kalkıyor. Kuşdili’ni imara açtı, bana 20 defa telefon açtı, ‘burayı tasdik et’ diye. SİT alanı, doğal SİT alanı demiyor, imar yapıyor.”

“Soruşturma dosyasındaki tapelerde KİPTAŞ Genel Müdürü İsmet Yıldırım ile konuşan eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın sözleri şoke edici. Yıldırım, Çatalca’daki arazinin deprem riskli alan ilan edilerek kendilerine verilmesini istiyor. Bayraktar, “Neye istinaden? Bizi asarlar. Hesabını kim verecek?” diye itiraz ediyor.

“(…)

ERDOĞAN’IN DAVA ARKADAŞI

“Dönemin İBB Başkanı Tayyip Erdoğan ile aynı yolsuzluk davasından yargılanan Baştürk, hakkındaki “zimmet, ihaleye fesat karıştırmak, görevi ihmal” suçlamalarından, 3 Kasım 2002’de milletvekili olarak kurtuldu. Sonrasında yargılama düştü, şaibeler ortadan kalkmadı ama Baştürk, tekrar İBB Genel Sekreterliği’ne getirildi.

Ucu Bilal’e gidiyor

“Bilal Erdoğan 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun ardından internete düşen ses kayıtlarında; Etiler Polis Okulu arazisiyle ilgili Yasin el Kadı ve Bilal Erdoğan’ın ortak olduğu yatırımı bizzat Başbakan Erdoğan’ın takip ettiği iddia edilmişti. Bilal Erdoğan’ın ‘gizli ortağı’ olduğu Bosphorus’tan yüzde 10 komisyon istediği, ortakların ise bu duruma isyan ettiği öne sürülmüştü. (Odatv, 24 Şubat 2014)

Evet Tayyip! Bütün bu hayâsızca vurgunlardan, hırsızlıklardan, kamu malı yiyiciliğinden sonra bile hâlâ iktidarda kalabileceğini sanıyorsun. Dengen olmadığı için göremiyor, anlayamıyorsun. İçinde bulunduğun bataklığın gerçekliği ile bağın kopuk. Rezilliği bu denli açığa çıkmış uşakları ABD Emperyalistleri kullanmakta ısrar etmezler. Uşak kökü mü kesik?.. Senin gibileri süpürürler kubura, yenilerini getirirler. Yakın tarih bunun örnekleriyle dolu. Ama sende bunları görecek, kavrayacak, değerlendirecek sağlıklı mantık yapısı yok ki…

Ben bugüne dek bu milleti koyun sürüsü gibi kullandım. Allah’la aldatarak onları yine kullanmaya devam ederim, hesabı yapıyorsun. İşte bu sebepten de namuslu olmak kaydıyla hemen hiç kimsenin kabul edemeyeceği yalanlara, iftiralara, iğrenç, mide bulandırıcı demagojilere başvuruyorsun. Bunlardan birini örnekleyelim. Bizim Gezi İsyanı’mızı karalamak için şöylesine alçaklaşıyorsun, Tayyip:

“Yaptıkları iş sadece vurup kırma. Kamunun binalarına saldırma, kamunun binalarını yakıp yıkma. Sivil vatandaşın, halkın araçlarını yakıp yıkma.

“Bununla kalmadılar. Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar.

“Bununla da kalmadılar. Dolmabahçe Camii’ne maalesef bira şişeleriyle girmek suretiyle, ayakkabıyla onu da yaptılar.

“Yıllarca parya muamelesi gören başörtülü kızlar bunların yaptıklarını yapmadı, sabretti.(ntvmsnbc.com, 9 Haziran 2013)

Yalanın camiye ilişkin olan bölümünü caminin imamı ve müezzini “Biz Müslümanız, yalan söyleyemeyiz, böyle bir şey olmadı”, diyerek anında reddettiler, üstelik de bedelini göze alarak. Onlar da namuslu insanlar oldukları için adları gibi biliyorlardı senin bir yalanını ortaya çıkarmanın bedelinin ne olduğunu. Bildiğimiz gibi bu namuslu din adamları anında görev yerlerinden sürüldüler. Bunlar gerçek Müslüman. Sense Hz. Muhammed’in deyişiyle Allah’a oyun oynayan münafıksın, riyakârsın, müşriksin… Bu namuslu din adamlarına ilişkin bir gazete haberine de yer vermiş olalım:

“GEZİ’nin faturası din adamlarına da çıkarıldı. Dolmabahçe Camisi’nin müezzini, imamı ve Beyoğlu müftüsü görevlerinden alınarak başka yerlere verildi.

“Eylemler sırasında en çok tartışılan isim olan Dolmabahçe Bezmiâlem Valide Sultan Camisi Müezzini Fuat Yıldırım’ın, Başakşehir’e bağlı Kayabaşı köyüne sürüldüğü öğrenildi. Gezi olayları sırasında camide içki içildiği iddia edilmiş, cami müezzini Fuat Yıldırım ise tüm baskılara rağmen içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım bu davranışının bedelini sürgünle ödedi.” (Hürriyet, 21 Eylül 2013)

İkinci yalanına gelirsek; bunun geçenlerde görüntüleri de yayımlandı. O demagojinde, iftiranda oynattığın zavallı kadıncağızın (senin Bahçelievler Belediye Başkanın Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu’nun) iddia ettiğin yer ve saatte, yani Kabataş İskelesi civarında 19.30’da yolculuğunu yaparken Mobese kameralarının çektiği görüntüler de yayınlandı. Aylardır gizleniyordu, bilindiği gibi. Kanal D, 2 hafta kadar önce bu görüntüleri ele geçirip yayınladı. O görüntülerde o kadına ne saldıran var ne müdahale eden. Herkes gibi kadın yolculuğunu yapıyor.

Sen bundan sonra bile vazgeçmedin pis yalanından. Hâlâ tekrarlayıp durdun. Nasıl olsa ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” kapsamındaki çalışmalarla mecnunlaştırılmış bana oy veren insanlar inanır buna, diye.

Üstelik de her zamanki gibi çirkefleşerek yaptın bunu. “Benim bacımın raporu var raporu. Onu ne yapacaksınız? Onu nerenize koyacaksınız?”, diye saldırmaktan geri durmadın. Senin sadece ruhunun değil ağzının da gerizden farkı yok. Ne diyelim sana… Allah ıslah etsin desek, o yaşı da geçmişsin. Hiç ıslah edilecek gibi görünmüyorsun. Senin gibiler için halkımız “Bunu toprak paklar”, der. Gerçekten de öyle.

Kanal 7’de, Yeni Şafak, Sabah, Hürriyet ve CNN Türk’te yıllarca senin amigoluğunu yapan Ahmet Hakan bile birkaç gün önce seni bu yalanından dolayı eleştiriyordu. Sana tahammül etmek, seni savunabilmek dünyanın en zor şeylerinden biridir. O bile artık böyle işlerini savunamıyor. Şöyle diyordu geçenlerdeki köşesinde:

“2010’un Aralık ayı…

“Gazetelerden bir haber:

“Eylem yapan beş haftalık hamile E. Ö., polisin attığı tekmeler sonucu bebeğini düşürdü.”

“E. Ö.’nün avukatı Zeliha Kabataş, (bak burada bir Kabataş var… Bak bir de Z harfi var… Alooo Fatih…) yaptığı açıklamada şöyle dedi:

“Beş hafta beş günlük hamile olan müvekkilim, yaşanan olaylarda aldığı darbeler neticesinde meydana gelen kanama nedeniyle arkadaşlarının yardımıyla Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırıldı. Ultrasonla yapılan incelemede bebeğin kalbinin durduğu tespit edildi. Müvekkilim kürtaj işlemine maruz kaldı. Aldığı darbeler sonucunda hem kendisi yaralanmış, hem de gebeliğini istemdışı sonlandırmak zorunda kalmıştır.”

“Kabataş’taki başörtülü kadına, yaptığı en az 88 konuşmayla sahip çıkan Başbakan Erdoğan’a soruyorum:

“- Polis tekmeleriyle bebeğini kaybeden E. Ö. adlı kadının yaşadığı dram için neden ağzınızdan tek bir kelime bile çıkmadı?

“- Siz sadece Kabataş’taki başörtülü Z. D.’nin mi başbakanısınız?

“- Polis tekmesiyle bebeğini kaybeden başı açık E. Ö.’nün başbakanı değil misiniz?

“- Sizin bir kadının hakkını savunmanız için o kadının ille de başörtülü mü olması gerekiyor?(Ahmet Hakan, Hürriyet, 20 Şubat 2014)

Aslında Ahmet Hakan’ın bu son cümlesi de gerçeği yansıtmıyor. Tayyip’in derdi başörtülü kadınların olsun savunusunu yapmak değil. Onun kendinden ve ailesinden başka hiç kimse umurunda olmaz. Onun derdi başörtülü kadınlar üzerinden din sömürüsü yaparak siyasi rant elde etmek. Yukarıda andığımız ABD projesi çerçevesinde sağlıklı düşünmekten alıkonmuş insanlarımızı dinle, Allah’la aldatarak vurgun yapmak, devran sürmek.

Gezi İsyanı’mızda hatırlanacağı gibi polis yani senin “kahramanlık destanı yazdılar”, diyerek kutsadığın polis, bir türbanlı kadına da saldırdı, ona işkence etti aleni biçimde. Bunun görüntüleri de net biçimde görülecek şekilde yayımlandı. Haber ve görüntüler Odatv’de de yer almaktadır. Haberi alalım, görüntüyü izlemek isteyenler Odatv’nin arşivinde bulabilirler:

“Başörtülü o kadının dayak görüntülerini yayınlıyoruz

“Başbakan günlerdir konuşuyor.

“Ne diyor: Göstericiler türbanlı kadını dövdü.

“Her gittiği yerde aynı propagandayı yapıyor.

“Biz de günlerdir anlatıyoruz.

“Gezi Parkı’nda Devrimci Müslümanlar da var Antikapitalist Müslümanlar da.

“Hemen hepsinin kadınlarının başı kapalı.

“Kimse onları rahatsız etmiyor.

“Yan yana mücadele ediyorlar.

“Ancak Erdoğan bunun propagandasını yapmakta kararlı.

“Şimdi size bir görüntü izleteceğiz.

“Başörtülü bir direnişçi üzerine Türk bayrağı sarmış.

“Polis onu sıkıştırmış.

“Bakın başındaki örtüye nasıl saldırıyor, nasıl çekiyor?

“Nasıl işkence ediyor?

“Şimdi şunu söyleyebilir miyiz?

“Başbakan’ın polisi başörtülü kadına saldırdı. Dövdü.

“Başbakan “benim polisim” demedi mi?” (Odatv.com)

Tayyip! Sen bu; camide içki içtiler ve başörtülü bacıma saldırdılar hayâsızca iftiranla aslında ne kadar kalitesiz olduğunu, ne aşağılık olduğunu ve ne insan sefaleti olduğunu ortaya koymuş oldun. Halkımızı birbirine saldırtmayı ve birbirine kırdırmayı denedin bu girişiminle. Ama her ne kadar CIA Projesiyle düşünmekten alıkonmuş olsalar da senin Allah’la aldattığın kitleler bu kanlı oyuna gelmedi. O sayede ülkemiz büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Sen, tıpkı Ortaçağdaki gibi, Sen Bartelmi ve Haçlıların Kudüs işgalinde yaptıkları gibi, insanları dini inançları yüzünden birbirlerine katlettirmek istedin.

Ama oyunun tutmadı.

Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı da der ya; “dünyanın en toleranslı halkı” diye ülkemiz halkı için. Gerçekten de öyledir. Hoşgörülüdür insanlarımız.

Tayyip! Dedik ya yukarıda, senden mercimek kadar olsun insan özü çıkmaz, diye. Aslında sen insani açıdan bu kadar önemsiz, değersiz birisin. Ama ABD ve yerli Parababaları seni o makamlara getirdiğinden ve sen de her türlü alçaklığı, ihaneti ve zalimliği yapmaktan geri durmadığından senin hakkında böyle yazılar yazmak durumunda kalıyoruz.

Fakat unutma ki Tarihte senin gibilerin yeri, Muaviye’lerin, Yezid’lerin, Nemrut’ların, Sait Molla’ların yanı başıdır. Herkes ileride lanetle anacak seni. Sen, bugünün de geleceğin insanlarının da gözünde bir nefret figürüsün. Ve hep öyle kalacaksın… 24.02.2014

 

“Hırsızlar İmparatoru”na da yakışan milyar dolarlar götürmektir tabiî ki

 

Dün bu yazıyı bitirdikten iki saat sonra internete Tayyip’in Kısıklı’daki villalarını (5’i de aynı site içindedir, bildiğimiz gibi ve bahçe duvarları kale duvarı gibi yüksek ve koruncaklıdır.) medyaya yansıdığına göre dolar ve avrodan oluşan miktarı 1 milyar doları bulan hırsızlama parayla doldurmuş bulunduğuna kanıt telefon konuşmaları düştü. Konuşmalar Tayyip’le oğlu Bilal arasındaydı. Telefonla ilk aramayı yapan 17 Aralık sabahı saat 08.02’de Tayyip’ti. Bilal’e evde ne bulunduğunu soruyor, Bilal biraz da sabah, uyku mahmurluğundan olacak anlayamıyordu. Tayyip’in üstelemesi üzerine “baba burada ne olacak? Senin paraların var.”, diyordu. Tayyip o gün sabaha yakın bir operasyon başladığının, bazı bakan çocuklarının ve banka müdürünün gözaltına alındığının bilgisini veriyor, “eve de gelebilirler, o paraları amcan, kayınpederin ve aile çevresinden güvenilir yakınların evlerine naklet. Evi sıfırla paralar açısından.”, diyordu.

“Benim Ankara’da kalmam gerekiyor. Sana Sümeyye’yi gönderiyorum. Kısa sürede orada olur. İşin ayrıntılarını onunla konuşursunuz, emrini veriyordu. Bilal tama babacığım”, diyordu.

Tayyip, birkaç saat sonra (saat 11:17’de) oğlunu tekrar arıyor ve işlerin nasıl gittiğini soruyor. Ve yeni direktiflerle durumu yönetiyordu. Yani hırsızlık paralarını gizleme işini gözetip yönetiyordu. Oğluysa; “Babacığım işi yürütüyoruz.”, diyordu.

Tayyip, o gün dağılmış durumdaydı, Pensilvanyalı İmamın vuruşunun etkisiyle. Kısıklı’daki evine de gelinebileceği endişesini hatta korkusunu yaşıyordu. O sebepten bir türlü rahatlayamıyor; yeniden yeniden aramak ve sonuçtan emin olmak istiyordu.

Üçüncü kez saat 15:39’da yeniden arıyordu oğlunu, durumu öğrenmek için. Oğluysa; “İşi yapıyoruz. Şunlara şunlara dağıtıyoruz paraları. Geri kalanını çıkarmak için de havanın kararmasını bekliyoruz.”, diyordu.

Saat 23:15’te ise bu kez de oğlu Bilal arıyor Tayyip’i. Oğlu, babasını hırsızlamaları nasıl ve nereye gizlediğine dair bilgi veriyor ve yeni direktifler alıyor.

Tayyip; “Sıfırladınız mı”, diye soruyor. Bilal’se 30 milyon Avro kadar kaldığını, bununsa 25 milyonunu Ahmet Çalık’a vermeyi kararlaştırdıklarını, geri kalanıyla da Şehrizar Konakları’ndan bir villa almayı planladıklarını söylüyor. Tayyip uygun buluyor bu dolabı.

Ertesi gün (18 Aralık) saat 10:58’de yeniden arıyor oğlu Bilal’i. İşin sonuçlanıp sonuçlanmadığını öğrenmek istiyor. Bilal hâlâ 730.000 dolar ve 300.000 TL paranın kaldığını ve onların da filan filan yerlere verileceğini söylüyor. Tayyip; “Tamam, sıfırlayın”, diye tekrar vurgulamada bulunuyor. Oğul, İstanbul’da çevrilen bu dolabın görüntülü de takip edildiğinden şüpheleniyor. Hatta oğul, korumaların bile bu işi yapmış olabileceğini söylüyor.

Tayyip’se; “Doğrudur, şimdi işte İstanbul’da, Emniyet’te bazı şeyler şu anda yaptık.”, diyor.

Beş kez yapılan baba oğul görüşmesinin özeti bu. Konuşmanın hem sesli kaydı hem yazılı metni birçok yerden izlenip okunabilir. Yazılı metni, gazetemizin bu sayısında yer alacaktır.

Apaçık bir şekilde görülmektedir ki, Tayyip’in “Paralel Devlet, Yapı, Polis-Yargı Darbesi” gibi yaygaralarının altında yatan gerçek, açığa çıkan ve bundan sonra ortaya çıkacak olan bu ve benzeri pek çok pisliğinin üzerini örtme çabasından başka bir şey değildir.

Biz on küsur yıldan bu yana Tayyipgiller için bunlar normal bir siyasi hareket değil; bunlar özünde “çıkar amaçlı suç örgütüdür” demekteyiz. Hem de onlarca kez…

İşte dün patlamış gerizden sıçrayan son pislikte de bir kez daha görülmüştür ki, bizim bu tanımımız gerçeğin tâ kendisini dile getirmektedir.

Bunlar, zaten normal işleyen bir demokrasi süreciyle iş başına gelmiş bir parti değildir. Türkiye’de de, hep söylediğimiz gibi, burjuva demokrasisi bile yoktur. Bir oyun, bir kandırmaca sonucunda Amerikancı Parababaları partilerinin biri iktidara getirilmekte (tabiî ABD tarafından) öbürü tekerlenmektedir. Yani Türkiye’de burjuva demokrasisinin özü, ruhu hiç olmamıştır.

Fakat 17 Aralık’ta patlayan gerizden ortalığa yayılan iğrenç, burunları sızlatan, içleri kaldıran pislikler yani Tayyipgillerin vurgunları, hırsızlıkları, kamu malı aşırıcılıkları özü olmayan ve Tayyip’in kendilerini savunmak maksadıyla yargıda, poliste ve idarede yaptığı kanunsuzluklar, hukuksuzluklar o biçimcil, içi boş ve sahte demokrasinin biçimini de berhava etmiştir. Tümüyle imha etmiş, izini tozunu silmiştir.

Tabiî bu iş, aynı zamanda da Tayyip’in ve şürekâsının o makamları işgal etmelerini sağlayan yasa ve kurumları da aynı oranda ortadan kaldırmış, yok etmiştir. Böylece de başta Tayyip olmak üzere bakanlarının ve milletvekillerinin bir saat bile yerlerinde kalmalarının hiçbir meşruiyeti kalmamıştır. Bunların başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği, cumhurbaşkanlığı gibi sıfatları da tümden yok olmuştur. Bizim on küsur yıldan beri tekrarladığımız, bunlar hakkındaki tanımlamamız artık meclisteki diğer Amerikancı burjuva partileriyle birlikte burjuva yazarçizerleri tarafından da kabul edilir, dile getirilir olmuştur.

Aslında CHP yönetiminde zerre miktarda namus ve Mustafa Kemalcilik kalmış olsaydı 17 Aralık’ın hemen sonrasında Tayyipgiller’le her türlü ilişkiyi, diyaloğu kesmesi ve kendisine oy veren milyonları sokağa dökerek bu hırsızlar çetesinin milletin başına bela kesilmesinin sonunu getirmesi gerekirdi.

Meclisten çekilmeleri bu hırsızlar, vurguncular çetesini yandaşlarıyla baş başa bırakması gerekirdi.

Ama ne gezer?..

CHP yöneticileri “Sayın Başbakan, Sayın Bakan” söyleminden bile vazgeçmediler. Ve Metin Fevzioğlu madrabazının önerisi üzerine Tayyipgiller’in AKP’siyle Silivri Tutsaklarının dışarıya çıkarılması ve “Yeniden Yargılanmalarının sağlanması” için sözde çözümler aramaya giriştiler. Silivri Tutsakları da CHP’nin bu tutumuna tam destek verdi. Bunlar son derece yanlış işlerdi…

Oysa yapılması gereken, bir an önce, saat kaybetmeksizin bu suç örgütünün iktidardan alaşağı edilmesi ve elleri kelepçelenerek yaptıkları vurgunların ve ihanetlerin hesabını vermek üzere hukuk önüne çıkarılması gerekirdi. Bunlar yapılabilseydi ve Tayyipgiller alaşağı edilebilseydi, Silivri tutsakları çoktan dışarı çıkmış olacaklardı. Ve o tutsaklara Tayyipgiller’le ortaklaşa zulüm uygulayan Pensilvanyalı İmamın cemaatine hesap sorma vakti gelmiş olacaktı.

Mustafa Kemalci, Laik bilim kadını Nurşen Mazıcı geçenlerde bir TV programında bizim bu anlayışımız doğrultusunda şöyle diyordu:

“‘Cemaat çok yedi ve burjuvalaştı’ iddiasında bulunan Mazıcı, AKP’nin diğer cemaatlerle ilişkisini de ekonomik nedenlere dayandırdı

“Önceki akşam CNN Türk’te yayınlanan Aykırı Sorular programına katılan Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurşen Mazıcı, yolsuzluk operasyonu sonrası başlayan AKP- cemaat kavgasını değerlendirdi. “AKP aleyhinde açılmış 687 tane yolsuzluk dosyası var. Ve bunların hepsini cemaat kapattı” iddiasında bulunan Mazıcı şöyle konuştu: “Cemaat çok yedi. Zenginleştiler ve artık Nur Cemaati burjuvalaştı. Öbür cemaatler de bana da bana da diyor. AKP’ye desteğin sürmesinin sebebi bu.”

“‘Miting yapardım’

“Enver Aysever’in sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Mazıcı, “Ben şu an bir partinin başında olsaydım 81 ilde bu yolsuzluk operasyonunu protesto mitingleri düzenlerdim. AKP’yi istifaya zorlardım. Ama bunu hiçbir parti yapmıyor” diye konuştu.” (Sözcü, 18 Ocak 2014)

Biz de 17 Aralık’ın hemen sonrasında yaptığımız değerlendirmede aynı görüşü belirtmiştik. Ve de Tayyipgiller’in artık bir saat bile o makamlarda oturmamaları gerektiğini belirtmiştik. Artık biçimce olsun hiç bir meşruiyetleri kalmamıştır çünkü, demiştik. Ayrıca da bunların, elleri kelepçelenerek, Silivri, Sincan gibi zindanlara tıkılmaları gerekir demiştik. Ve ayrıyeten de yaptıkları vurgunların, aşırdıkları kamu mallarının müsadere edilerek kamuya verilmesi gerektiğini belirtmiştik.

Bunun yolunun da halkın gücünü ortaya koymasından, sokaklara dökülmesinden geçtiğini dile getirmiştik.

Ama sol ortam darmadağınık. Ve Partimiz, bilindiği gibi durmaksızın sağlı sollu saldırılara uğruyor. Susuşa getirilerek öldürülmek isteniyor Hareketimiz. Bu sebeple hem sayımız, emeğimizin karşılığına denk düşecek biçimde artmıyor hem de sesimiz boğuluyor, duyurulmuyor. Eylemlerimiz zindandaki bir insanın çığlığı gibi yansısız kalıyor, halka ulaşamıyor. Ne TV’ler yer veriyor bize ne de gazeteler…

İşte bu sebeplerden, halkımızın deyişiyle; “aklımız eriyor ama gücümüz yetmiyor”, dedik.

Aslında Gezi İsyanı’mızın bir benzerinin hemen başlaması ve Tayyipgiller’in iktidardan tekerlenmesi ve kelepçelenmesi gerçekleşinceye kadar durmaması gerekir. Bu kutsal görev yine biz Gezi İsyancılarına düşüyor. Bunu başarırsak Gezi Şehitlerimizin ve Tayyipgiller’in döktüğü diğer kanların da hesabını sorabiliriz.

Yaptığı talan ve hırsızlık bu denli açığa çıkmış bir iktidar hemen yıkılmalıdır.

Tayyip’in dün medyaya düşen telefon kayıtlarını dinledik ve izledik. Ortaya konan tümüyle gerçek. Ses Tayyip’in sesi. Konuşmaların kapsam bütünlüğü amaca tam bir uyum içinde. Yani o ses kayıtları montaj ya da dublaj falan değil, Tayyip’in iddia ettiği gibi.

Ayrıca da Tayyip, ses kaydı internete düştükten bir gün sonra yani ertesi gün saat 11’deki Grup Konuşmasında demagojik bir savunma yaparak işin içinden çıkmaya çalıştı. Kayıt internet ortamına konduğu gece ise ancak üç saat sonra Başbakanlık adına yapılan kısa bir açıklamayla olay yalanlanmaya çalışıldı.

Olay patlar patlamazsa Tayyip, başta MİT müsteşarı Hakan Fidan olmak üzere kurmaylarını çağırarak Başbakanlıkta uzun bir değerlendirme toplantısı yaptı. Toplantı çıkışındaysa medya emekçilerinin soruları duymazlıktan geldiği gibi, bir emekçi kadının deyişiyle, “Kameralara bile bakamadı”. Bir hırsızın, hırsızlık yaptığı yerden hızla uzaklaşması gibi makam aracına yöneldi.

Gelelim AKP Meclis Grup Toplantısındaki konuşmasına:

Tahammül edip ilk defa Tayyip’in bu Grup konuşmasını başından sonuna dek izledik. Konuşmayı psikolojik analiz-değerlendirme teknikleri açısından gözden geçirdiğimizde şuna emin olduk ki, bu konuya ilişkin bütün söyledikleri yüzde yüz yalandır.

Bu arada belirtelim; İstanbul Üniversitesinde psikoloji okuduk ve bütün sınavlardan yüz-tam not alarak bu eğitimimizi bitirdik. Psikoloji sertifikamızı aldık. Hayatımızın ondan sonraki bölümünde de kitaplar okuduk.

Tayyip, dün gece ortaya konan, oğluyla yaptığı telefon görüşmeleriyle ilgili olarak sadece; “Bunun montajını da dublajını da kendileri yapmış. Bugünkü teknolojiyle böyle şeyler kolayca yapılabilir. Bunun bir örneğini CHP ile ilgili olarak biz de göstereceğiz.”, dedi.


Konuyla ilgili olarak başka hiçbir şey söylemedi. Her zaman yaptığı gibi, tek parti dönemine girdi, Menderes dönemine girdi, yaptığı kendince olumlu işleri anlattı ve Paralel Yapı dediği Pensilvanyalı İmama saldırdı. Tahmini bir saatlik konuşmasını işte böyle psikolojik açıdan “dolgu cümleleri” dediğimiz mugalatalarla tamamladı. Yani konuyla ilişkin konuşuyormuş gibi yapıp tümüyle başka konulardan söz ederek dikkatleri başka yönlere çekmek istedi. Yalana dayalı suç inkarı metinlerinin tümü böyle olur.

Ayrıca bu denli hayasızca bir işi açığa çıkan bir insan, eğer iftiraya uğramış olsa, anında yani iftirayı duyar duymaz sert tepki gösterir ve ortaya konan metni satır satır, kelime kelime tahlil ederek iftira olduğunu ortaya çıkarır.

Dün akşam o ses kayıtlarının internete düşmesinden itibaren şu ana dek Tayyip’in sergilediği tutum ve davranışları değerlendirdiğimizde, Tayyip’in suçüstü yakalanmışların telaşıyla çırpınıp debelendiğini, onu inkara çalıştığını; ortaya konanınsa tamamen gerçek olduğunu görürüz.

Tayyip’e görevden alınan namuslu eski Deniz Feneri savcısı Abdulvahap Yaran’ın deyişiyle yıllardan beri biz de hep “Hırsızlar İmparatoru” diyoruz ya… Dün akşam dinlediğimiz ses kayıtlarından da bir kez daha öğreniyoruz ki, Tayyip, gerçek bir “Hırsızlar İmparatoru”dur. Eksiksiz…

E, imparatora yakışan da öyle bakanlarının, milletvekillerinin, banka müdürlerinin yaptığı gibi üç beş milyon dolar götürerek gün geçirmek değil… İmparator dediğin milyar dolarlar götürmeli. İşte bu da öyle yapmış.

Yoldaşlar, Gezi İsyancıları, gün isyanımızı yeniden başlatmak, hesap sormak günüdür. 25.02.2014

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşının İlk Kıvılcımı 19 Mayıs 1919 Unutturulamaz…

“1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:

“Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Dünya Savaşı’nın uzun yılları boyunca ulus yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.

“Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

“İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.” (Mustafa Kemal Nutuk, İş Bankası Yayınları, s.1)

Emperyalistler’in bu saldırısına Mustafa Kemal:

Benim kararım “Ya İstiklal Ya Ölüm! İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır” diyor. Ve Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımızın ilk kıvılcımını ateşliyor.

O savaş ki;

Mazlum halkların kurtuluşunun, ilk destanıdır.

Sevr’in parçalanıp Emperyalistlerin suratına, çalınmasıdır.

Zulme karşı direnen halklara, umuttur.

Che’ye, Fidel’e, Ho Amca’ya, Chavez’e, ilhamdır.

Denizler’e Mahirler’e, ruhtur.

Ankara’dan Samsun’a Mustafa Kemal yürüyüşü yapan “68 kuşağı” gençliğine, bayraktır.

Bizlere, İkinci Kurtuluş Savaşçılarına, yoldur.

Emperyalistlere ve işbirlikçilerine, korkudur.

İşte bu yüzden 94 yıl önce 19 Mayıs’ta başlayan savaşla bu topraklardan kovulanlar ve işbirlikçileri Vahdettin’lerin, Damat Ferit’lerin torunları Tayyipgiller; 23 Nisan’ın, 29 Ekim’in, 30 Ağustos’un, Çanakkale Zaferi’nin ve 19 Mayıs’ın izlerini silmeye çalışıyorlar.

Bugün de 19 Mayıs 1919 öncesi ile aynı, ülkemizin ve dünyanın genel durumu. O zaman olduğu gibi yağma ve talan üzerine kurulu bu alçakların düzeni. AB-D Emperyalistleri kanla besleniyorlar; Irak’ta, Afganistan’da milyonlarca insanı katlettiler. Yetmedi Libya’ya saldırdılar. Şimdi de Suriye’ye saldırıyorlar; sapıklardan, esrarkeşlerden, insan sefaletlerinden oluşan sözde “Özgür Suriye Ordusu”yla en son Hatay/Reyhanlı’da, gerçekte çok daha fazla, resmi rakamlara göre 46 insanımızı katletti bu alçaklar.

Onlar bin ülkeli bir dünya yaratmak istiyorlar. Ülkemiz için de YENİ SEVR özlemiyle yanıp tutuşuyorlar, en az üç parçaya bölmek istiyorlar. Tayipgiller de soysuzlaşmış durumda: Vatanı “pazarlamakla mükellef” ve BOP’un eşbaşkanlığını yapmaktalar. Yurtsever-laik subaylar, bilim insanları, aydınlar Ergenekon-Balyoz-Andıç gibi uydurma davalarla, CIA operasyonlarıyla Silivri’lere, Hasdal’lara atılmış durumda.

Ama yanılıyorlar! Var elbet bir kurtuluş yolu. Devrimci aydın Henri Barbusse: “Sefaletleri ve sayıları sonsuz olanların birleşmesi” diyor bu yola. Bizlerin de inancı tam, halklar elbette uyanacak. Emperyalistleri ve İşbirlikçilerini yenecek. Tarihin çöplüğüne gömülecekler ve lanetle anılacaklar.

19 Mayıs 2013

Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşımız!

Kahrolsun AB-D Emperyalizmi!

Sivas Katliamı’nı Unutmadık, Unutturmayacağız!

Bundan 21 yıl önce, Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikler’ine katılan 33 aydınımız, insanımız göz göre göre, devletin gözetiminde Ortaçağcı gericiler tarafından hunharca katledildi. Saatlerce kuşatıldıkları otel binasında sanki seyirlik bir oyun sergiler gibi dünyanın gözünün içine baka baka katledildiler. Bu katliamı planlayanlar günler öncesinden provokatif yayınlar yaparak halkı kışkırtıyorlardı. Katliam günü yani 2 Temmuz’da camilerden halkı kışkırtarak Madımak oteline doğru yönlendirmişler, “Kahrolsun Laiklik”, “Cumhuriyet Sivas’ta Kuruldu Sivas’ta Yıkılacak”, “Yaşasın Kıyamımız” sloganlarıyla gerici bir ayaklanma başlatmışlardı. Gözleri o kadar dönmüştü ki, tekbir sesleri getirerek Madımak Oteli’ni ateşe vermişler ve otelde bulunan insanların ölmelerini sevinçle izlemişlerdi. Sözde yangına müdahale etmeye gelen itfaiye ekibini de engellemişlerdi. O ana tanıklık eden insanların anlatımları bugün bile tüylerimizi diken diken ediyor.
Böylesi bir katliam unutturulabilir mi? Bu katliamı unutmak suça ortak olmak değil midir?

Onun için bu katliamı ne unuturuz ne de affederiz. Bu katliamı yapanlar ise bugün Suriye’de de, Irak’ta da katliamlar yapan Ortaçağcı gericilerdir. Ortaçağcı gericilik, hep emperyalistlerin maşası olmuştur ülkemizde ve Ortadoğu’da. Ne zaman ilerici bir halk hareketi, ya da gençlik hareketi geliştiyse ya da iktidardaysa AB-D uşağı, maşası bu gerici güruh her türlü silahla donatılarak, parayla beslenerek üstlerine saldırttırılmıştır.

Amerikan Emperyalizminin 6. Filo’sunu protesto eden devrimci gençliğimize saldıranlar bunlardı. Maraş, Çorum Katliamı’nı yapanlar bunlardı. Afganistan’da, Pakistan’da emperyalistlerin maşalığını yapanlar bunlardı. Ve bugün başta Suriye olmak üzere, Irak’ta ve diğer Ortadoğu ülkelerinde katliamlar yapanlar bunlardır. Tayyipgiller tarafından her türlü silah ve parayla donatılan ÖSO ve IŞİD adlı bu maşalar, Yezid ve Muaviye İslamlığının yeni versiyonu olan CIA İslamlığını hâkim kılmak için efendileri AB-D Emperyalistleri tarafından görevlendirilmişlerdir. Tabiî ki Tayyipgiller’in şefliğinde bu katliamlar yürütülmektedir. Ve Sivas Katliam’ının 21’inci yıldönümünde benzer katliamlar devam etmektedir.

Tayyipgiller, bildiğimiz gibi Sivas Katliamı davasını zaman aşımına uğratmış, Tayyip bu durum için “hayırlı olsun” demiştir. Yine Sivas Katliamı’nda, dönemin başbakanı Tansu Çiller “Çok şükür halktan insanlara bir şey olmamıştır” diyecek kadar alçalmıştır. Onlar için bu söylemler gayet doğal ve sıradan açıklamalardır. Çünkü onların fıtratında insana düşmanlık vardır. Onların fıtratında doğaya, hayvana, çevreye düşmanlık vardır, kadına düşmanlık vardır.
Yine 2014 yılı Mayıs ayında Tayyipgiller’in bekçiliğini yaptığı Parababaları düzeni bir avuç dolar için resmi rakamlara göre 301 maden işçisini taptıkları Para Tanrısına kurban ederek bir katliama daha imza attılar. Bildiğimiz gibi Tayyipgiller büyük Gezi İsyanı’mızda da gençlerimizi katletmişlerdi. Yani sözün kısası insana düşmanlık, kadına düşmanlık, çevreye ve doğaya düşmanlık, hayvana düşmanlık Ortaçağcı gericiliğin fıtratında var. Bunlar için 4’üncü tür yaratık deyişimiz boşuna değildir. Bu dördüncü tür yaratıklar AB-D Emperyalistlerine uşaklıkta sınır tanımazlar. Her türlü aşağılık, pis işleri yapmakta bir sakınca görmezler. Onlar için önemli olan efendilerine en iyi uşaklığı yapabilmektir. Onun için her türlü ihanete açıktırlar. Bu ihanetlerinin ve yaptıkları katliamların hesabı er geç sorulacaktır.

Sivas katliamının 21’inci yıldönümünde tüm halklarımızı AB-D Uşağı Yerli Yabancı Parababaları Cephesine karşı Halk Kurtuluş Cephesini örmeye çağırıyoruz.

Gün; sadece yitirdiğimiz onurlu, namuslu, yurtsever, laik insanlarımızı ağıtlarımızla anma günü değil, onların anılarını ve özlemlerini mücadelelerimizle yaşatma günüdür.

Gün; Halkın Kurtuluş Partisi öncülüğünde, İkinci Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırıp emperyalistleri, yerli satılmışları ve Ortaçağcı Şeriatçıları ülkemizden ikinci ve son kez geri dönmemecesine kovup Demokratik Halk İktidarını kurup, dünya halklarına yeniden umut olma günüdür. Halkın Kurtuluş Partisi bunun için vardır. 
02.07.2014

Şeriat Ortaçağdır!
Sivas Katliamı’nı Unutmadık Hesap Soracağız!
Yeni Sevr’e Karşı Yaşasın İkinci Kurtuluş Savaşı’mız!

Halkın Kurtuluş Partisi
Genel Merkezi

Herkes ölür; kimi toprağa gömülür, kimi yüreğe. Dünya Halkları Kahraman Gerilla CHE’yi yüreğine gömdü.

Uluslararası bir toplantıya katılmak üzere Uruguay’a gitmiştir Che. Bir park gezintisi sırasında saçı sakalına karışmış iriyarı bir balıkçı, Che’nin yolunu keser. Muhafızlardan birinin eli hemen tabancasına uzanır çünkü Castro aleyhtarı Kübalılar her yerde cirit atmaktadır. Ama balıkçı, “Comandante!” diye seslenir, Che’nin ellerine sarılarak; “Hükümetimiz belki size karşıdır, bu yarımkürede belki tüm hükümetler size karşıdır, fakat halk, yoksullar sizinle birlikte. Bizi terk etmeyin” deyip birden ortadan kaybolur. Che çok şaşırmıştır, teşekkür etmeye bile fırsat bulamaz.

Che hiçbir zaman terk etmez halkları, yoksulları, emekçileri. Çünkü o bedenini dünya halklarına vakfetmiştir. İnsanlığın hayvanlıktan kurtuluş mücadelesine adamıştır her şeyini. Dünya halkları da terk etmez Kahraman Gerilla Che’yi. Che Yoldaş’ın mezar yeri dünya halklarının yüreği olmuştur, sonsuza kadar da böyle kalacaktır. O yüreklerden Che’yi çıkartmaya hiçbir güç yetmez:

“Che’nin ölmüş olması önemli değildir, önemli olan onun gibi bir insanın yaşamış olmasıdır. Yoldaş Che’yi yok edebilmek için, bizi, biz yoksulların tümünü yok etmeleri gerekir; bu ise olanaksızdır.”

Fidel Castro Yoldaş: “Zafer hayalleri kuranlar aldanıyorlar. Bu ölümün, onun düşüncelerinin sonu, taktiklerinin, gerilla kavramının, teorisinin bitimi olduğunu düşünenler çok yanılıyorlar.” diyordu.

Yanıldı Che Yoldaşı katleden emperyalistler, satılmış işbirlikçiler. Kuzey Kore Halkının önderi Kim İl Sung Yoldaş’ın dediği gibi Che’nin “Adı ve yarattığı ölümsüz devrimci mücadele insanlığın kurtuluş tarihinde sonsuza tek hatırlanacak ve soylu devrimci ruhu ölümsüz kalacaktır. Binlerce ve on binlerce Che Guevara Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki devrimci mücadelenin belirleyici savaş alanlarında ortaya çıkacak ve Onun tamamlayamadığı devrimci eser Latin Amerika devrimcilerinin ve dünya devrimci halklarının mücadelesiyle kesinlikle zafere ulaşacaktır.”

9 Ekim 1967’den günümüze ve insanlığın sınıfsız, sömürüsüz günlere ulaşacağı güne kadar milyonlarca Che Guevara;

Nerede haksızlığa karşı mücadele yürütülüyorsa orada hak yiyenlere karşı mücadelede en ön safta,

Nerede zalimin zulmüne karşı mazlumlar ayaklanıp yürüyorsa bu yürüyüşün en önünde,

Nerede Emperyalist İşgale karşı Halklar direnişe geçiyor,  mücadeleyi yükseltiyorsa direnişin en ön safında,

 Mücadele etmeye, savaşmaya devam edecektir.

Devrimciler, Dünya Halkları Che Yoldaş’ın insanlığın kullanımına sunduğu devrimci mirasla mücadele ediyorlar, direniyorlar, savaşıyorlar ve zafere de ulaşacaklardır.

Nedir Che Yoldaşın insanlığa bıraktığı miras?

Cesarettir en büyük mirası Che’nin

Genel Başkanımız Nurullah Ankut’un belirttiği gibi:

insanın kahraman olabilmesi için, yürekli olması gerekir. Bir bilim adamı için, bir sanatçı için, sıradan bir bürokrat için, pek de bu denli yürekli olmak gerekmeyebilir. Ama halkların davasına baş koymuşsanız, dünyanın başhaydudu, 1950’den beri onlarca ülkede faşist diktatörlükler yapmış, onlarca işgaller, katliamlar yapmış bir ülkeye karşı savaşa girmişseniz, Che gibi, Fidel gibi, Kıvılcımlı gibi yürek taşımanız gerekir.”

Diyoruz ya biz:

“Cesaret, bir vatandır bizler için. İdeallerimizin, insanlığımızın, onurumuzun içine sığındığı bir vatandır, cesaret. Ona sahip değilsek, bunları koruyamayız.”

Kahraman Gerilla Che, Cesaret vatanına sahip olduğu için, yiğit, fedakâr, kendini insanlık davasına adamış bir savaşçı, bir Sosyalizm savaşçısı olduğu için taht kurmuştur insanlığın gönlünde.

Che’nin “En başta gelen belirleyici özelliklerinden biri, en tehlikeli görevler için derhal gönüllü olmakta gösterdiği yiğitlikti. Elbette ki, bu da büyük bir hayranlık uyandırıyordu. Bu ülkede doğmamış olan ama bizimle savaşan bir asker, derin düşüncelere sahip bir adam, zihni kıtanın diğer parçalarında mücadele etme hayalleriyle dolu bir kişi, her an en tehlikeli görevleri üstlenecek kadar kendi kaderini hiçe sayan, kendini feda eden yiğit bir savaşçıydı. (…) Che, eşi bulunmaz bir asker, eşi bulunmaz bir liderdi. Che, askeri görüş açısından, olağanüstü yetenekli, olağanüstü cesaretli, olağanüstü mücadeleci bir insandı. Gerillacı olarak, bir tek Aşil Topuğu vardı, son derece mücadeleci karakterliydi ve tehlikeyi küçümserdi.” (Fidel)

Onurdur Che’nin mirası

“Eğer bir gün beni başım eğik görürsen, Bil ki başım; yere düşmüş birini kaldırmak için eğilmiştir.”der, Che.

İşte Che’yi Che yapan en önemli unsur, onuru yaşamdan değerli kılması. Başını hiçbir kuvvet öne eğdiremez, hiçbir kuvvet diz çöktüremez Che’ye. Emperyalistlerin ve vatanını, insanlığını, onurunu birkaç dolara emperyalistlere satan işbirlikçilerin Che’ye düşmanlıkları, kıskançlıklarının nedeni budur. Şairimiz Edip Cansever’in dediği gibi:

Kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar

Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak

Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir

İnsan soyunun en büyük düşmanları, onların önlerine attığı artıkları kapmak için birbirlerini ezen yerli hainler için Che çok kötü bir örnektir. İnsan doğup insan gibi ölmeyi, insan gibi yaşamanın insanlığın kurtuluş mücadelesine atılmak olduğunu insanlığa gösterdiği, bunu da pratiğiyle kanıtladığı için. Bilirler ki insanlık düşmanları, bu örneğin yaygınlaşması kendi sonlarının yaklaşması demektir. Bunun için de onlarca yıldır çalışırlar, çabalarlar, CHE’yi Dünya Halklarının yüreğinden çıkartmak isterler. Ama boşuna çaba… İnsanlık, insanlığın kurtuluşuna kendini adayan devrimcileri yüreğine silinmemek üzere bir kere kazımıştır, yok edilemez.

Bilimdir, bilinçtir, inançtır, kararlılıktır Che’nin mirası

İnsanlığın kurtuluş bilimi Marksizm-Leninizmdir Che’nin pusulası. İnsanlığın kurtuluş bilimi olan Marksizm-Leninizme inanmış, bu bilimi etüt etmiş, mücadelesine yol gösterici yapmış, yaşamının her alanına bu yüce teorinin kurallarını uygulamaya çalışmış, kendinden sonraki kuşakların yararlanması için bilimin ışığı doğrultusunda kitaplar yazmış ve insanlığın kullanımına sunmuştur. Bu ölmez yapıtları mirası olarak bıraktığı için Che sadece bedence aramızdan ayrılmış ve ölümsüzleşmiştir. Babasına yazdığı bir mektupta ne kadar güzel dile getirir Lenin Usta’ya olan bağlılığını:

“Havana’nın çok özel bir çekiciliği var benim için, orada kalbimi Lenin’in yazdığı sayfalara sıkıca bağlı görüntülerle doldurmak isterdim.”

Mücadelenin en kızıştığı, en zor durumda kaldığı anlarda bile zerre kadar dahi bir azalma olmaz inancında.“Devrimi insanlar yapar, fakat insan devrimci ruhunu günden güne çelikleştirmelidir” der Che. Hep bu bilinçle hareket eder ve kendini sürekli biler. Emindir Che Yoldaş attığı her adımdan. Geri adım atmaz, geri adım attıramaz hiç kimse. Çünkü O, gittiği yolun kurtuluş yolu olduğundan emindir, o yüzden tereddüde düşmez, kararsızlık göstermez. İşte bunun içindir Che’nin insanlığın unutulmasına izin vermeyeceği insanlar arasına girmesi.

Enternasyonalizmdir Che’nin mirası

 “Che Guevara mücadelede dizginlenemeyen ve yorulma nedir bilmeyen bir devrimci ve dar milliyetçi duygulara tamamıyla yabancı, en gerçek anlamıyla enternasyonalist bir savaşçıydı. Bütün hayatı boyunca, kesinkes kararlı bir devrimci militanın ve katıksız bir enternasyonalistin hayranlık veren örneğini yarattı.” (Kim İl Sung)

Kendisini tüm insanlığa adadığını şöyle ifade ediyordu Che:

“Devrimin ideolojik itici gücü olan devrimci, sosyalizmin kuruluşunun dünya ölçüsünde tamamlanmasına kadar ancak ölümüyle bitecek olan kesintisiz çalışması içinde tükenir gider. En acil görevler yerel ölçüde tamamlandığında devrimci çabalarını yavaşlatır ya da proletarya enternasyonalizmini unutursa, önderlik yaptığı devrim, esinlendirici bir güç olmaktan çıkar ve devrimci amansız düşmanımız olan emperyalizmin çok iyi yararlanacağı rahat bir uyuşukluğa düşer. Proletarya enternasyonalizmi hem bir görev hem de devrimci bir zorunluluktur.”

İşte Bilimin bu kuralından uzaklaşıldığı için bugün Sosyalizm altta güreşmektedir.

Umuttur, Che’nin mirası

Umudunu hiçbir zaman kaybetmez Che Yoldaş, ne düşmanın en çok, en güçlü, en saldırgan olduğu durumda, ne de sayılarının en az, güçlerinin en zayıf olduğu, yoldaşlarını kaybettiği o acı günlerde. Bilir ki Che, umut biterse savaşılmaz, mücadele edilmez. O yüzdendir mücadele eden insanların yol göstericisi olarak Che’yi seçmeleri. Dünya Halklarının emperyalizme karşı mücadelesinde umuttur artık Che. O yüzden Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Ülkemizde Gezi Direnişi’mizde halkların AB-D Emperyalistlerine karşı mücadelesinde Che en ön saflardadır ve en ön safta mücadele etmeye devam edecektir.

Gençliğe olan güvenidir, inancıdır Che’nin mirası

Che’nin, kızı Hilda’ya mektubu, aslında geleceğin kurucusu gençliğe öğüdüdür:

“Daha uzun yıllar mücadele etmek gerektiğini, yetişkin olduğunda bile bu mücadelede yerini alman gerektiğini unutma. Bu arada, kendini bir devrimci olarak yetiştir. Senin yaşında bunun anlamı, olanaklar elverdiğince okuyup öğrenmek ve haklı davaları her zaman savunmaya hazırlanmaktır.

“Okulda en iyiler arasına girmek için mücadele etmelisin. Her konuda en iyi olmalısın. Bunun anlamını bilirsin, hem derslerde başarı, hem devrimci tavırlarda kusursuzluk, diğer bir deyişle mükemmel bir hal ve gidiş, ciddilik, devrime karşı sevgi, yoldaşlık.”

Gençliğe verdiği bir söylevde Che: “(…) genç olmaktan vazgeçmemeniz, ihtiyar insanlara dönüşmemeniz, gençliğe özgü tazeliği, heyecanı korumanız gerektiğini bir kez daha söylemeden geçemeyeceğim.” öğüdünde bulunur.

Ve devam eder Kahraman Gerilla: “İnsan neşeli ve yapmacıksız olabilir, ama bu onun aynı zamanda derin olmasını engellemez… Komünist Gençlik işte böyle olmalıdır, neşeli, yapmacıksız ve derin düşünceli.”.

Halk sevgisidir, İnsan sevgisidir Che’nin mirası

Che için bir devrimcinin sahip olduğu en önemli özellik, insanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkıdır. Che’ye göre bir devrimci bunları benliğinde taşımıyorsa, gerçek bir devrimci değildir. Che Yoldaş’ın Dünya Halklarının ve Devrimcilerin gönlünde taht kurması, dünyanın neresinde olursa olsun, birisine karşı yapılan haksızlığı yüreğinin tâ derinliklerinde hissedebildiği ve bunu bir devrimcinin en güzel niteliği olarak gördüğü içindir. Dünyanın öbür ucunda olan bir haksızlık karşısında, öfkeden tir tir titreyebilmeyi her şeyden önemli gördüğü içindir Che Yoldaş’ın halkların gözünde bir kahraman olması.

“Che için devrime ve devrimci çalışmaya yön veren silahlı mücadelenin ötesinde, insan sevgisidir.”İnsan sevgisidir onu Kongo’ya götüren, Bolivya dağlarında ABD Emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı çarpıştıran.

Che, Devrimin arkasında geniş halk yığınları olmadan başarı şansının olmadığını söyler her fırsatta:

“Yönetim yalnızca teorilerle gerçekleştirilemez ve bir ordu yalnızca generallerden oluşmaz. Orduda generaller olabilir. Büyük bir orduysa birçok generali ve bir başkomutan olabilir. Ama, savaş alanına gidecek erler yoksa, ordu da yok demektir. Eğer, savaş alanında, bu ordu savaşa katılanlar tarafından yönetilmiyorsa, beş paralık değeri yoktur”, diye ifade eder halkın gücünü.

Gözleridir Che’nin mirası

Bir ilkbahar sabahı kadar temiz, saf, berrak, ferahtır o gözler… Temizdir o bakışlar… Tabiî o bakışların arkasındaki ruhtur, yürektir temiz olan. Che’nin en önemli özelliklerindendir, ruhunun temizliği, içtenliği ve ahlâkının yüceliği.

Eduardo Galeano’nun dediği gibi:

“İnsan ancak kendini yüce bir davaya adarsa öyle bakabilir. Öyle içtenlikle ve saf bakabilir.”

Che’nin yüreğini, gözlerinde görürüz biz!

Bu bakışlarda görüyoruz, ABD Emperyalizmine karşı duyulan nefreti ve kini.

Bu gözlerde görüyoruz, Che’nin kaybettiği Kübalı Yoldaşlarına karşı yüreğinde kükreyen, köpüren acıyı.

46 yıl sonra Che’nin insanlığa bıraktığı her biri altın değerinde bu miras Dünya Halklarına yol göstermeye devam ediyor ve insanlığın nihai kurtuluşuna kadar da yol göstermeye devam edecek.

Fidel Yoldaş: “İnsanlığın kaderi tehlikede bulunuyorsa bir insanın ya da bir halkın maruz kaldığı tehlikeler ya da fedakârlıklar ne ifade eder ki?” diyor.

Evet Hepimiz öleceğiz. Şöyle ya da böyle… Bunun ne önemi var?..

Önemli olan nedir?

Fidel diyor bunu:

“Önemli olan, sırtını düşmana dönük ölmemendir.”

Evet, hayatta önemli olan tek şey budur!

Yani yiğitçe savaşırken, çarpışırken ölmektir Che gibi.

Düşmana sırt dönerek, gerileyerek, korkarak, sinerek ölmek değil!

 

Biz, Kübalı Yoldaşları ve Che’yi çok iyi anlıyoruz. Fidel, Che mahallemizin insanı kadar yakın bize. Çünkü bizim de atalarımız dediler ki, biz daha küçücük bir çocukken: “Oğlum, insan şerefi için yaşar. Şerefini koruyamadığın anda, bir solucansın sen. Bir insan değilsin. Yaşamanın beş paralık değeri yok. O yüzden asla ona zerre kadar olsun toz kondurmayacaksın.”

Önderimiz Kıvılcımlı hep böyle yaşadı!

O’nun düşünce oğulları düşünce kızları olan bizler böyle yaşadık.

Bundan sonra da böyle savaşacağız, böyle öleceğiz!

Bizi takip eden genç yoldaşlarımız da böyle savaşacak.

Halkız Haklıyız Kazanacağız!

Venceremeos!

09 Ekim 2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

27 MAYIS Düştüğü bu topraklarda sevgiyi, umudu, doğruluğu, özgürlüğü, devrimciliği gün yüzüne çıkartan bir Cemredir

27 Mayıs; bizim Karanfil Devrimimizdir.

27 Mayıs; AB-D Emperyalistlerinin ve kuklaları Celal Bayar’lar-Adnan Menderes’lerin, nefessiz bırakan baskısına ve zulmüne karşı Halklarımızın temiz havaya kavuşup derin bir nefes alışıdır.

27 Mayıs; Birinci Kuvayimilliyecilerin bu topraklardan canları kanları pahasına kovdukları emperyalist düşmanla ortaklık kuran ve Birinci Kurtuluş’un bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak isteyen halk düşmanı Demokrat Parti İktidarı’na karşı, Devrimci Gelenekli Genç Subayların, Sivil Aydın Gençliğimizin ve İlmiye Sınıfımızın, “yeter artık” diyerek ayağa kalkmasıdır.

27 Mayıs; cesaret vatanına sahip Ordu Gençliği’nin, “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” diyen Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nın Önderi Mustafa Kemal’e saygısı, sahip çıkışı ve izinin de tozunun da silinemeyeceğinin dosta da düşmana da kanıtıdır.

27 Mayıs; Sosyalizmin önünün açılmasıdır, bilimsel gelişmenin ve kültürel zenginliğin artışıdır, iktidarların kanunsuzluklarını, keyfi davranışlarını yasal kılıfa büründürme girişimlerini engellemek için Anayasa Mahkemesinin kurulmasıdır, halkımızın sınırlı da olsa Demokrasi ve Özgürlük ortamına kavuşmasıdır.

27 Mayıs; İşçi Sınıfımızın örgütlenme ve hak arama özgürlüğüne kavuşmasıdır, eğitim emekçilerinin kendi öz örgütlerini, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)’ü kurmasıdır, Köylümüzün ağa zulmüne başkaldırmasıdır.

Ve 27 Mayıs; Türkiye Tarihinin tanıklık ettiği en ileri Anayasa olan 1961 Anayasasının halklarımıza kazandırılmasıdır.

Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı da, 28 Mayıs sabahı Türk Ordusu’na yayınladığı Açık Mektup’la, toplumun gelişmesinin, ilerlemesinin önündeki engelleri, setleri, zincirleri ortadan kaldıran, halktan yana bir hareket olan 27 Mayıs Politik Devrimi’ni selamlamıştır. Denizler de Mahirler de sahip çıkmışlardır 27 Mayıs Politik Devrimi’ne ve hep savunmuşlardır Devrimci Gelenekli Ordu Gençliği’nin bu atılımını.

27 Mayıs öncesi halk düşmanı Demokrat Parti (DP) İktidarı’nın çirkin ruhu bugünlerde ülkemize yeniden musallat olmuş durumda. Bu çirkin ruhun adı: Tayyipgiller.

DP, Birinci Kuvayimilliye’nin, Tayyipgiller Birinci Kuvayimilliye ile birlikte 27 Mayıs’ın izini tozunu yok etmek istiyor.

DP, Bakanlarını ABD’nin onayı olmadan atayamazdı, Tayyipgiller ABD’nin onayı olmadan adım atamıyor. ABD’nin onayı olmadan Filistin’e gidemiyor Tayyipgiller.

DP, AB-D’nin çıkarları için Kore’de Devrimcilere karşı verilen savaşta, 1350 civarında vatan evladının katline onay verdi. Türkiye’yi, AB-D Emperyalistlerinin askeri örgütü NATO’ya sokarak, Türk Ordusu’nu ABD’nin generallerinin emireri konumuna soktu. Tayyipgiller, Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı örnek alarak bağımsızlıklarına kavuşan Ortadoğu’daki komşularla aramıza, AB-D Emperyalistlerinin emri doğrultusunda düşmanlık tohumları ekti. En son Reyhanlı’da 100’ü geçkin insanımızın katledilmesine neden oldu. Tayyipgiller Türk Ordusu’nu, AB-D Emperyalistlerinin emri doğrultusunda site bekçisi konumuna getirdi. Onursuzlaştırdı, pısırıklaştırdı, mühimmat taşıyamaz hale getirdi.

DP, Türk Parasının değerini yüzde 320 oranında düşürdü. DP ile birlikte Parababalarının sömürüsü ve talanları akıl almaz boyutlara ulaştı. Tayyipgiller, ekonomik değeri olan Kuvayimilliye yadigarı tüm kurumları peşkeş çekti yerli yabancı Parababalarına. Dünyanın en borçlu ülkeleri arasına soktular ülkemizi. İşsizlik, pahalılık, zam, zulüm Cumhuriyet Tarihinin en yüksek seviyesinde.

DP, Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin çıkarlarını savunan ABD kuklası ve Ortaçağ özlemcisi bir iktidardı. DP kurduğu ‘‘Vatan Cephesi’’ adlı uyduruk “cephe”yle toplumu ikiye böldü. DP’nin ideolojik torunları Tayyipgiller kat be kat geçtiler atalarını. Toplumu Alevi-Sünni, Türk-Kürt, Laik-Antilaik vb. diyerek çok parçaya böldüler. Devletin neredeyse bütün kurumlarının başında Ortaçağcı irticacılar konumlanmış durumda artık. Şeriatın simgesi Türban devlet kurumlarının, üniversitelerin, yargının, ilköğretimin başına geçirilmiş durumda.

DP, Bağımsızlık savaşı veren Cezayir’e karşı sömürgeci Fransa’nın yanında, Süveyş Kanalı’nı millileştirmek isteyen Mısır’a karşı da AB-D Emperyalistlerinin yanında yer aldı. Tayyipgiller de, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de hep ezen, sömüren, katleden emperyalistlerin yanında saf tuttu. Müslümanların ırzına geçilmesine, katledilmesine hep onay verdi “Müslüman” Tayyipgiller.

DP, kitlelerin hoşnutsuzluğunun giderek artması ve özellikle Aydın Gençliğin tepkilerini sokağa taşıması üzerine faşist saldırılarını, baskılarını iyice şiddetlendirdi. Tayyipgiller de aratmıyorlar atalarını. Seslerini yükselten binlere biber gazıyla, gaz bombasıyla, copla saldırıyorlar. Yargıyı, basını, üniversiteleri, Ordu Gençliği’ni, kendilerine karşı koyma olasılığı olan herkesi izlemeye, dinlemeye alarak yıldırmaya çalışıyorlar.

DP, Hikmet Kıvılcımlı önderliğindeki Vatan Partisi’nin -Gerçek TKP’nin son legal çıkışıydı- yöneticilerini bir gece ansızın derdest ederek Harbiye Zindanı’na tıktı. Bu zindan hücrelerinde, gün ışığı göstermeden iki yıl tuttu. Tayyipgiller uydurma davalarla, düzmece komplolarla, bilim insanlarını, yurtsever askerleri ve aydınları yıllardır Hasdal’da Silivri’de, Sincan’da, Mamak’ta tutuyorlar.

DP de, Tayyipgiller de insanlarımızı cahilleştirdi, kültürsüzleştirdi, dincileştirdi, bireycileştirdi, zevksizleştirdi, örgütsüzleştirdi.

Ama bütün bu can dayanmaz baskılara karşı, asker ve sivil gençliğimiz, namuslu aydınlarımız, İlmiye Sınıfımız o günlerde direnmekten geri durmadı, bugünlerde de geri durmuyor.

27 Mayıs Politik Devrimi’nin 53 üncü yılında, AB-D Emperyalistleri, AB-D uşağı satılmış yerli Parababaları ve onların siyasi temsilcileri, özel ve güzel tören paşası Generalleri, 27 Mayıs’ın izini tozunu silmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. 27 Mayıs’ın bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak için yapılan iki faşist darbeyle yetinmiyorlar. “Ergenekon-Balyoz-Andıç-Casusluk” adlı hukuk maskeli saldırılarıyla Devrimci Gelenekli, yurtsever, Mustafa Kemalci, antiemperyalist asker ve sivil aydınlara son ölüm vuruşunu yapmak istiyorlar. AB-D Emperyalistleri ve yerli uşakları, “Birinci Kuvayımilliye’nin ve 27 Mayıs’ın öcünü almak istiyorlar Türk Ordusu’ndan, Yargı’sından, Üniversite’sinden ve namuslu Basın’ından. Bütün bunlar da kesmiyor AB-D Emperyalistleri ve yerli uşakları Tayyipgiller’i, kuracakları özel orduyla, Pensilvanyalı İblisin ordusuna dönüşen Emniyet Güçleriyle, Ilımlı İslam’ın kurallarıyla donatacakları yeni Anayasayla, 27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamında yetişen Devrimci Kuşağı ve Devrimci Kültürü tümden yok etmeyi hedefliyorlar. 27 Mayıs benzeri bir Politik Devrim bir daha tekrarlayamasın diye stratejilerine uygun taktik üstüne taktik oluşturuyorlar. Boşuna çaba. Behçet Kemal Çağlar’ın dediği gibi:

Bir meydanda yüz kişiye kıyanlar

Arslan ini size kalmaz çıyanlar

Mezarından doğrulup da boğacak

Esvabıyla gömdüğünüz civanlar

İnsan soyunun en büyük düşmanı AB-D Emperyalistleri ve insan görünümlü yerli satılmışlar:

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya

sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya

anamız çay demliyor ya güzel günlere

sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa

sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız

bu, böyle gidecek demek değil bu işler

biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz

ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını

işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.

                                                                  Cemal Süreyya

Başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere, köylümüzle, esnafımızla, aydınlarımızla, gençlerimizle, Alevi-Sünni tüm halkımızla, Kürt Kardeşlerimizle ve Ordu Gençliği’mizle birlikte vereceğimiz İkinci Kurtuluş Savaşı’yla tarihin çöplüğüne gömeceğiz. Bu kaderden hiç kimse sizi kurtaramayacak. 27.05.2013

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

IŞİD, AB-D Emperyalistleri ve işbirlikçilerinin Muaviye-Yezid klonlamasıdır

AB-D Emperyalistlerinin ve yerli satılmışların Ortadoğu’ya getirdiği “Demokrasi” ve “Özgürlük”tür IŞİD.

Yezid’in ninesi Hind’in Uhud Savaş meydanında şehit düşmüş Hz. Hamza’nın karnını yarıp ciğerini çıkarıp yeme canavarlığının devamıdır IŞİD.

Yezid’in Kerbela’da Hz. Muhammed’in Ehlibeyt’ine yaptığı caniliğin devamıdır IŞİD.

Muaviye-Yezid tohumları bugün Ortadoğu’ya yayılmış canavarlıklarını, caniliklerini atalarına layık bir şekilde devam ettiriyorlar. Dün Libya’da, Suriye’de boy gösteren sapıklardan, ruh hastalarından derleşik kan içiciler, bugün Musul’da vahşetlerini sergiliyorlar. Nasıl ki ataları mızrak uçlarına taktıkları Kur’an sayfalarıyla iktidara giden yolu açarak gerçekleştirdilerse katliamlarını, IŞİD’ın sapık askerleri de Allah yazılı bayraklarıyla gerçekleştiriyorlar Musul’da katliamlarını. Ve utanmadan kendi çektikleri görüntüleri, insan olanın içinin alamayacağı canilikleri tüm dünyaya servis ediyorlar.

Bu kan içici canavarı klonlayanlar;

AB-D Emperyalistleridir. Suriye’ye “demokrasi”yi getirmek için dünyanın bütün bölgelerinden bu kan içici sapıkları, ruh hastalarını toplayan, onları “Cihadınız Alevi Esad ve ona destek veren kâfir Şii İran, Maliki ve Hizbullah’a karşıdır” diyerek doktrine eden Suriye Halkının üzerine salan insan soyunun en büyük düşmanları AB-D Emperyalistleridir.

Onlar ki, enerji kaynaklarını kontrol edebilmek için, bin ülkeli bir dünya hedefine ulaşmak için, BOP ve GOP projeleriyle Müslüman Halkları kırmaktan, birbirlerine kırdırmaktan çekinmezler. Haçlı zihniyetiyle davranırlar. Haçlı Ordularını durduran Selahaddin Eyyubi’nin anısını, izini, tozunu silmektir amaçları. Selahaddin Eyyubi gibi komutanların Tarih sahnesine yeniden çıkmasını engellemek ve kendi sömürülerini sürdürmek içindir Ortadoğu Halklarına yönelik saldırıları, zalimlikleri, düşmanlıkları. Halkları kandırmak için IŞİD’i terör örgütleri listesine koyarlar, el altından devam ederler dolaylı, dolaysız para, silah desteklerine…

Tayyipgillerin parmağı vardır IŞİD’in yaratılmasında. Her türlü lojistik desteği sağlamıştır Tayyipgiller ruh hastalarına. Korumuş, kollamış, yardım ve yataklık yapmıştır IŞİD canavarlarına. Kardeşim dediği Beşşar Esad’ı, AB-D Emperyalistlerinin bir emriyle satmış, kendi aşağılık çıkarları için yurt topraklarını yolgeçen hanı yapmıştır Tayyipgiller, AB-D Emperyalistlerine ve uşaklarına. Halk düşmanı bu katillerin, hiçbir engeller karşılaşmadan Suriye’ye geçişlerini sağlamıştır Tayyipgiller. Aynı dünya görüşüne sahiptir IŞİD ile Tayyipgiller. Ümmetçidirler, Ortaçağcıdırlar, ilericilerin, yurtseverlerin, antiemperyalist önderlerin düşmanıdırlar. Şanlı Gezi İsyanı’mızda, Soma’da katlettikleri canlarımıza acıması olmayan; ölmüşler, geçmişler, kaderdir diyen Tayyipgiller’le, gülerek, oynayarak baş kesen IŞİD canavarları aslında aynı toptan kesmedir. İnsanlıktan çıkmış IŞİD üyesi sapıkların, Türk Toprağı sayılan konsolosluğu işgal etmesini ve Türk bayrağının indirilmesini dizi film izler gibi izlemektedir, Lice’de bayrak indirme provokasyonuyla ortalığı birbirine katan Tayyipgiller.

Kürt Halkının bağrına saplanmış kamaların en büyüklerinden Amerikancı Barzanilerin parmağı vardır, IŞİD’in yaratılmasında. ABD Emperyalizmine hizmettir Molla Barzanilerin varlık nedeni. 2 milyona yakın Iraklının katlinden sorumludur Barzaniler. AB-D Emperyalistleri Barzanilerin işbirliği sayesinde gerçekleştirebilmişlerdir Irak Halkına yönelik saldırılarını. Sünni Barzaniler Alevi Esad’ın ortadan kalkması için destek vermiştir AB-D Emperyalistlerine. Bugün Musul’da salına salına katliam yapan IŞİD’e AB-D Emperyalistlerinin oluru olmadan dokunamayan satılık Barzanilerin sayesindedir IŞİD’ın palazlanması.

Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi de sorumludur IŞİD’ın yaratılmasından. AB-D Emperyalistlerini okyanus ötesinden gelen bir dost olarak gören, gerillalarını AB-D Emperyalistlerinin emrine vermeyi teklif edebilen, Ortadoğu’da ikinci bir İsrail olacak Kürdistan’ın kurulabilmesi için her türlü gericiliğe olur veren Amerikancı Burjuva Kürt Hareketi de IŞİD’in katliamlarından sorumludur.

IŞİD’le, El Nusra’yla ve bilumum Ortaçağcı cihatçı çetelerle Esad’ın devrilmesi için pazarlık yapan, anlaşma imzalayarak Esad’a karşı birlikte mücadele veren PYD’dir sorumlusu.

Ülkesi Suriye’nin bağımsızlığını ve halkının mutluluğunu savunan, bağımsızlıkçı, laik, yurtsever ve namuslu olduğu için, halkını sevdiği için AB-D Emperyalistlerinin düşmanı ilan edilen Beşşar Esad’a karşı saldırıya sessiz kalanlar, çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden insanları katleden Ortaçağcı Katillerin katliamını görmezden gelenler sorumludur IŞİD’den.

Kazananlar Direnen Halklar Olmuştur

İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle bezenmiştir. Emperyalist Yedi Düvele karşı Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı zaferle taçlandıran Türk ve Kürt Halkının direnişidir bunun en büyük örneği.

Küba Halkının AB-D Emperyalizmine karşı direnişi tüm dünya halklarına örnek olmuş, örnek olmaya devam etmektedir.

Vietnam Halkının Yankee Emperyalizmine karşı elde ettiği zafer dünya halklarının bilincinde, mücadelesinde yaşamaya devam ediyor ve devam edecek.

İşte Suriye Halkının Haçlı Ordularına karşı direnişi Suriye Halkının zaferiyle sonuçlanmıştır. Emperyalistlerin askeri gücü ne kadar fazla olursa olsun, istihbarat ağları ne kadar yaygın olursa olsun, bağımsızlığına düşkün, ulusal onuru yaşamdan değerli kılarak ölümü göze almış insanların direnişi emperyalistleri her zaman geriletir. Irak’ta yaşayan halkların yapması gereken budur. Silahları bırakıp kaçmak değildir yapılması gereken. Emperyalistlerin her zaman müttefiki olmuş Ortaçağcı İrticacılara karşı direnmektir halkların yapması gereken. Örnek alınmalıdır Suriye Halkının ve önderinin direnişi.

Bu örnekler çoğalacaktır. Buna inancımız tam. İnsanlık eninde sonunda, insan soyunun en büyük düşmanlarına karşı direnişini zaferle taçlandıracaktır. AB-D Emperyalistleri, insanlığı Ortaçağın karanlığına götürmeye yeminli Ortaçağcılar, tarihin karanlık sayfalarına gönderilmeden insan soyunun rahatlaması, halkların özgürleşmesi mümkün değildir. İnsanlık altın yıllarına yeniden kavuşacaktır. Bunu engellemeye emperyalistlerin gücü yetmeyecek. İnanmış, kararlı, bilinçli on binleri durduramadılar, milyonları hiç durduramazlar. 13.06.2014

Halkın Kurtuluş Partisi

Genel Merkezi

HKP: Gezi Direnişçileri Fadime Analarını Kaybetti!

Yüreği dayanmadı…

Bir annenin yüreğine saplanan hain, zehirli bir hançerdir evlat acısı…

Onulmaz yaralar açar, kanatır durur…

Gezi Direnişi sırasında kaybetmiştik Mehmet Ayvalıtaş’ı… Anası Fadime Ayvalıtaş’ı da bugün (13 Aralık 2013) evlat acısına dayanamayarak geçirdiği kalp krizi sonucu kaybettik. “Halk yürüyüşünde halka kurban etti kendini… O bizim ailenin nazlısıydı, hiç kırmazdık. Onu da Tayyip aldı. …Hani artık anneler ağlamayacaktı…” diyordu Yurt Gazetesine verdiği röportajda.

Ama anaları ağlatmaya devam ediyor Parababaları ve Tayyipgiller…

Fadime Ana hepimizin anasıydı…

Sana söz Fadime Ana Parababaları ve Tayyipgiller bu yaptıklarının hesabını verecekler!

Tüm halkımızın başı sağ olsun!

 

HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ

GENEL MERKEZİ

Gülsuyu’nda Parababaları destekli uyuşturucu çeteleri Hasan Ferit Gedik’i genç yaşta aramızdan aldı

Halkımızın 28 Mayıs başkaldırısına karşı başlayan Parababaları ve Tayyipgiller terörü, bu kez İstanbul’un Gülsuyu Mahallesi’nde can aldı. Taksim-Gezi ayaklanmasının ardından, Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Gülsuyu Mahallesi’nde de halkın ve devrimci grupların gösterileri gerçekleştirildi. Ancak Gülsuyu, Parababaları destekli faşist çeteler tarafından abluka altına alınan bir mahalleydi. Gösterilerde bulunanlara sürekli saldırılarda bulunan bu çetelerin teşhir edilmesi ve mahalleden tecrit edilmesi için sürekli olarak ajitasyon-propaganda yapan gruplar, sanki bu saldırılar yetmiyormuş gibi polisin saldırısı ile de karşı karşıya kalıyorlardı. İşte bu eylemlerin bir parçası olarak dün akşam Gülsuyu’nda toplanan devrimci gruba, çetelerden bir grup ateş açtı. İlk çatışma sırasında bir kişi yaralandı. Gruplar arasında devam eden çatışma sırasında, köşeye çıkan çete üyesi, Hasan Ferit Gedik adındaki arkadaşımızı başından 4 kurşunla vurarak, kendisini kuşatma altına alan devrimcileri yıldırmaya çalıştı. Aynı şekilde kuşatma altında bulunan çete üyeleri, rastgele ateş açarak yoldan geçen halka ve devrimcilere kurşun yağdırdılar, sonra da dağılarak ortadan kaybolmuşlardır. Bu sırada ise Tayyipgiller’in ordusu haline dönüşen polis, kılını bile kıpırdatmamıştır. Çetelerin dağılması ile birlikte mahalleye gelen polis, devrimcilere saldırıda bulunmuştur.

Olaylar sırasında Hasan Ferit Gedik ve Gökhan Aktaş ağır yaralı, mahalle halkından Abdullah Kıyat, Yakın İleri, Semiha Ateş ise çeşitli yerlerinden yaralı olarak hastaneye kaldırıldılar. Bu sırada yaralı yakınlarına polis tarafından saldırılar düzenlendi.

Durumu ağır olan Hasan Ferit Gedik ve Gökhan Aktaş başka hastanelere sevk edildiler. Gece 02:00’da ise yaşama şansı az olduğu belirtilen Hasan Ferit Gedik aramızdan bedence ayrıldı.

İstanbul’un göbeğinde böylesine alçakça bir cinayet işlenirken, “penguen” medyasının tek bir satır olsun haber yapmaması, polisin kılını bile kıpırdatmaması, “sözde” yetkililerin konuyu susuş kumkumasına getirmeye çalışması da, Parababaları ve Tayyipgiller terörünün vardığı son noktayı gösteriyor.

Hasan Ferit arkadaş, henüz 21 yaşında, fakir halkımızın yaşadığı İstanbul’un Armutlu semtinde yaşayan bir devrimciydi. Partimizden yoldaşların dayanışma amacıyla çalışma içinde bulunduğu platform ve yayınlarda beraber çalıştığı bir dosttu. Çok genç yaşta devrimcilikle tanışmış, son aylarda mahallesine yapılan “kentsel dönüşüm” adı altındaki saldırılara karşı eylemlerden, Taksim-Gezi İsyanına birçok eylemde yer almıştı. “Tüm yoksul mahalleler bizimdir! Tüm yoksul mahalleler bizimle özgürleşecektir! Çeteler halka hesap vermekten kaçamayacaklardır!” diyordu son sözlerinde. Taksim-Gezi İsyanı ve ODTÜ ayaklanması sonucu öldürülen şehitlerimizin aileleri ile iletişimde bulunur, onların katledilişine dair duyduğu öfke sonucunda katillerinin hesap vermesi için sosyal ağ ortamında kampanyalar düzenlerdi. Davasına yüreği ile bağlı, sürekli sorgulayan, insanlığın insanca yaşama mücadelesinde gerekirse yaşamını ortaya koyma kararlılığında olan bir arkadaştı.

Maalesef Parababaları ve Tayyipgiller böyle pırıl pırıl insanların yaşamını, milyarların döndüğü uyuşturucu piyasasından daha değersiz görüyor. Çünkü biliyorlar ki, Ethem Sarısülük’lerin, Abdullah Cömert’lerin, Ali İsmail Korkmaz’ların, Mehmet Ayvalıtaş’ların, Medeni Yıldırım’ların, Ahmet Atakan’ların, Hasan Ferit Gedik’lerin yaşaması, onların sonu demektir. Onlar yaşadıkça, Parababaları devleti sarsılacak, yıkılacak ve onun küllerinden insanların insanca yaşadığı bir sosyalist düzen doğacaktır. İşte bu sebeple korkuyorlar daha 20’li yaşlarındaki gençlerden.

Ancak bu çeteler düzeni böyle sürüp gitmeyecektir. Gerek insanlarımızı bedenen uyuşturan faşist çeteleri, gerekse de manevi olarak uyuşturan tarikat, cemaat çeteleri dağıtılacaktır. Yoksulların, işçilerin yaşadığı mahallelerden ve tüm yurdumuzdan polisiyle, çetesiyle Parababaları ve Tefeci-Bezirgân düzeni def edilecektir. Halkın Kurtuluş Partisi olarak bunu gerçekleştireceğimize inancımız tamdır. Tüm halkımızın, Hasan Ferit arkadaşın yoldaşlarının, ailesinin, dostlarının başı sağ olsun.

HASAN FERİT GEDİK YOLDAŞ ÖLÜMSÜZDÜR!

Halkın Kurtuluş Partisi

İstanbul İl Örgütü

Ey AB-D Emperyalistleri, Tayyipgiller ve onların eli kanlı polisi! Dünyanın bütün okyanuslarının suyu elinizdeki kanı temizlemeye yetmez!

Gece yarısı geldi haber: Hatay/Armutlu’da bir gök ekin daha Tayyipgiller’in eli kanlı polisi tarafından biçildi! Daha 22 yaşındaydı Ahmet Atakan. Tayyipgiller’in eli kanlı polisi tarafından gaz kapsülü ile başından vuruldu. Tekrar hayata dönmek için de mücadele etti. Kalbi durdu önce. Tekrar çalıştırıldı ama ne yazık ki şehit verdik Ahmet’i de bu şanlı mücadelede.

Hani Sivas’ta “Madımak önündeki kalabalık yangını söndüremeyince yanmıştı; Festus Okey kendini vurmuştu; Metin Göktepe sandalyeye çarpmıştı, Ali İsmail’i arkadaşları öldürmüştü, Ethem’in başına taş gelmişti” ya “Ahmet Atakan da çatıdan düştü” dediler. Her zamanki yalanlarına başvurdular. Oysa olay çok açık: 5 metreden, doğrudan hedef alınarak vuruldu Ahmet. Otopsi raporu da ölüm nedeninin düşme değil, kafadaki çökmeden meydana geldiğini kanıtladı. Ama diyoruz ya bunlar dördüncü tür: Vicdanları alınmış insan suretli yaratıklar diye. Bu olay da bir kez daha kanıtladı bu kategoride olduğunuzu. Hani o rengârenk boyanan merdivenleri griye boyuyordunuz ya! Hadi boyayın kanlı ellerinizi de griye! Bakalım kapatabilecek misiniz kızıl kanını bir yigidin, o pis boyanızla…

Ahmet…. “Hayallerini Satmayan” Çocuk… Böyle yazan bir duvar yazısının önünde son resmi…

Öyle güzel anlatmıştı ki kendisini ve mücadelesini… Fazla söze gerek yok:

“Haksızlık karşısında eğilme. Eğilirsen hem hakkını hem de şerefini kaybedersin..” demiş “HZ. ALİ”, Biz eğilmedik dimdik ayaktayız, eğilenler utansın….!!!!

“Kürtleri katlettiler, Alevileri yaktılar, aydınlara ceza yağdırdılar, dağlarımızı yakanlar evlerimizden bizi alanlara karşı sessiz kalan şerefsizdir ötesi yok…”

“Lazkiye’de tecavüze uğrayan analar, kadınlar bizim analarımız bacılarımız… Öldürülen çocuklar kardeşimiz oğlumuz… Ölüm bizi çağırıyor, hoş geldi safa geldi…..”

“Özgürlük şafak vakti gibidir. Kimileri gelmesini beklerken uyur. Ama kimileri de uyanık kalır ve ona ulaşmak için gecenin içinden yürür…!”

Ahmet uyanık kaldı, gecenin içinden özgürlüğe yürüdü.

Bu yürüyüş bitmeyecek, Ahmet bitmeyecek! Taa ki eli kanlı emperyalistler ve yerli uşakları tarihin çöplüğüne gömülüp tüm dünya halkları tek bir aile oluncaya dek! Sana yemin! Sana söz!

Halkın Kurtuluş Partisi olarak Ahmet Atakan’ın yakınlarına ve mücadele arkadaşlarına başsağlığı diliyoruz. Tüm halkımızın başı sağ olsun. Tayyipgiller’in bu katliamını protesto etmek için bugün gün boyunca Türkiye çapında yapılacak eylemlerde yer alacağız, bu alçakça katliamın hesabını soracağız!

Ahmet Atakan ölümsüzdür!

Parkımıza Gidiyoruz!

Gezi Parkı’nı halka kapatanlara, Taksim Meydanı ve Gezi Parkını kimliksizleştirme, insansızlaştırma ve betonlaştırma planlarının iptaline yönelik mahkeme kararını elden tebliğ etmeye, parkı yeniden gerçek sahiplerine yani herkese açmaya gidiyoruz.

Bizi biz yapan bütün değer ve renklerimizle, sarsılmaz bir sağduyu, direnme gücü, kararlılık ve inanılmaz bir yaratıcılıkla, yaşamın olduğu her alanda hala bir aradayız.

Taleplerimizden ve kazanımlarımızdan vazgeçmedik ve vazgeçmeyeceğiz.

Kayıplarımızı anmak, taleplerimizi tekrar hatırlatmak ve hala tüm Türkiye’de yaşanan şiddeti kınamak üzere 6 Temmuz Cumartesi günü saat 19.00’da mahkemenin gerekçeli kararıyla Taksim’de buluşuyoruz.

Yaşasın dayanışmamız…

Her yer Taksim her yer direniş…

 

TAKSİM DAYANIŞMASI

Taksim Gezi Parkı rant uğruna yerle bir edilemez!

Boşuna demiyoruz biz “Tayyipgiller’in tanrısı para tanrısı” diye. En ufak bir rant, en ufak bir menfaat gördükleri her yeri halka aitmiş, tarihiymiş, insanlar tepki gösterirmiş; hiç dinlemeden satıp geçip gidiyor Tayyipgiller.

AB-D Emperyalistleri tarafından iktidar koltuğuna oturtuldukları günden beri kamuya ait ne varsa “babalar gibi” sattı bu halk düşmanları. İktidarları döneminde satılmadık büyük kamu malı bırakmadılar; büyük fabrikalar, işletmeler, devlete ait bankalar, madenler, limanlar, tarım kombinaları, köprüler, otoyollar… Tayyipgiller İktidarı halklarımızın kanları pahasına var ettiği Kuvayimilliye yadigârı ne varsa yerli-yapancı Parabalarına peşkeş çektiler, çekmeye devam ediyorlar.

Şimdi de gözlerini Taksim’de bulunan Gezi Parkı’na diktiler. İstanbulluların nefes alabildiği ender alanlardan biri olan Gezi Parkı’nın o güzelim doğal yapısını ortadan kaldırıp yerine “Topçu Kışlası” adı altında, içinde AVM’lerin, otellerin bulunduğu bir beton yığını inşa etme niyetindeler. Bu amaçlarını hayata geçirebilmek için de Gezi Parkı’nın içinde yer alan ağaçları kesmeye başladılar.

Bu insanlık düşmanı, doğa düşmanı projeye karşı çıkıp Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesine ve parkın dozerlerle yerle bir edilmesine karşı çıkan, o alanda sabaha kadar nöbet tutan insanlarımıza sabahın beşinde yine gazlarla, tazyikli sularla saldırdı, Tayyipgiller’in kolluk güçleri. Son günlerde özellikle 1 Mayıs süreciyle birlikte sıkça yaptıkları gibi yine insanlarımızı yaraladılar.

Tayyipgiller’in bu saldırısı Gezi Parkı’nın rant uğruna peşkeş çekilmesini engellemeye çalışan insanlarımızı yıldırmadı. Aksine, daha büyük bir kalabalıkla toplanan halkımız saldırı günün akşamında Gezi Parkı’na akın etti. 30 Mayıs akşamı yıkıma ve saldırılara karşı binlerce insan Taksim Gezi Parkı’nda bir kez daha toplanmıştır. Birçok demokratik kitle örgütü ve siyasi partinin de katılımıyla bir eylem gerçekleştirildi. Halkın Kurtuluş Partisi İstanbul İl Örgütü olarak biz de bu eylemde yerimizi aldık, destek verdik.

Gün Gelecek Devran Dönecek AKP Halka Hesap Verecek”, “Direne Direne Kazanacağız”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza”, “Taksim Halkındır Halkın Kalacak” sloganlarımızla Tayyipgiller’in erken bayram etmemesi gerektiğini haykırdık.

Türkülerle, halaylarla yeni bir 1 Mayıs kutlaması yapılırken hep bir ağızdan “İstanbul Bizim, Taksim Bizim”sloganları haykırıldı.

Ve direnen mücadele eden bir halka asla tahammül edemeyen Tayyipgiller’in kolluk güçleri bugün sabaha karşı alçakça haince yine saldırmıştır.

Nasıl ki akrep doğası gereği sokarsa, Tayyipgiller de sınıf karakterleri gereği halka ait ne varsa yağmalar, talan eder, satar, yakıp yıkar. Her zaman ifade ettiğimiz gibi Tefeci-Bezirgân Sermayenin temsilcisi olan Tayyipgiller’in tarih sahnesine çıkışı da zaten kamu mallarını kendi menfaatleri için küpleyerek gerçekleşmiştir.

Gezi Parkı İstanbullular için çok değerli bir alandır. Ayrıca oraya bu beton yığını kompleksin yapılmasında amaçlanan en önemli şeylerden birisi de İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Dayanışma ve Mücadele Günü olan 1 Mayıs’ın kutlama alanının ortadan kaldırılmasıdır. Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın Anavatanıdır. Tayyipgiller, İşçi Sınıfının kanıyla sulanmış olan 1 Mayıs Alanına saldırmaya devam etmektedir.

İnsana ve doğaya bu saldırıları yapanlar insan kategorisine dâhil edilemez. İnsanı insanlıktan çıkaran düzen Kapitalizm ve onun en yüksek aşaması olan Tekelci Kapitalizm, yani Finans-Kapitalizmdir. Ülkemizde de ne yazık ki Finans Kapitalizmin bitmek tükenmek bilmeyen açgözlülüğü Tefeci-Bezirgân Sermayenin anasını boyayıp babasına satan zihniyetiyle birleşmekte, olan halkımıza ve güzelim doğamıza olmaktadır. Dolayısıyla her zaman ifade ettiğimiz gibi, insanlığa ve doğaya yönelik her türlü saldırının müsebbibi başta AB-D Emperyalistleri olmak üzere onlara işbirlikçilik yapan satılmış İktidarlardır.

Yukarıda söyledik; akrebin doğasında sokmak, Tayyipgiller’in doğasında satıp savmak, zulmetmek varsa, biz Devrimcilerin doğasında da mücadele etmek, zulme boyun eğmemek ve kesinlikle sonunda zalimi dize getirmek vardır. Tayyipgiller istedikleri kadar saldırsın, direnen mücadele eden örgütlü bir gücün karşısında hiçbir zalim, insanlık düşmanı duramamıştır. Tayyipgiller Hükümetinin de sonu farklı olmayacaktır, er ya da geç aynı akıbete uğrayacaktır. 31.05.2013

HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ

İSTANBUL İL ÖRGÜTÜ