mektubum

Bu Ayrılık, En Güzel Mektubum Olsun

Ansızın kesişecek gene yollarımız, inanıyorum. Kaç sene sonra, kestiremiyorum. Hiç beklemediğim bir Çarşamba, hiç ummadığım bir kasım, hiç tahmin etmediğim bir sonbaharda. Ya da bir cumartesi sabahı, Akdeniz’e açılan bir şehirde…

Yan-yana eskittiğimiz günlerimiz, geri gelecek ve ben gene sana masal okuyacağım. Ömrümüz azalacak, hayallerimiz çoğalacak. İsmimiz ne dost olacak, ne düşman. Sen gene yaralı olacaksın, ben gene yarana merhem. Ellerin belki daha yaşlanmış olacak ve parmakların kalemi tutarken titreyecek. Gözlerine bakmadan kalemi tutmana yardım edeceğim, her gecenin şiirini birlikte yazacağız.  

Hasta gecelerin olacak, iliklerini sızlatacak belki ağrılar. Senin canın yandıkça, benim daha çok canım yanacak, susacağım. Sen terleyeceksin, pencereleri açacağım; sen üşüyeceksin üzerine kat kat battaniyeler örteceğim. Uykun gelecek, gözlerini kapayacaksın ve ansızın ayak seslerime uyanacaksın. Başına bir bardak ılık su bırakmadan, üzerini örtmeden, yalnızlığının kanayan tarafına merhem olmadan ayrılmayacağım.

Gözlerin daha dolu olacak o günlerde, biliyorum. Kim bilir ne acıları taşıyacak kirpiklerin. Kim bilir ne feryatları susacak dudaklarının kuru yanları. Sen en güzel dost, sen en huysuz kız çocuğu, sen en naif ayrılık, sen en tatlı geçmişsin. Şimdi kalbine iyi bak.

EMRE

Nâzım, kendisine Münevver Andaç’ın gönderdiği bir mektubu şu şekle sokmuştur:


İstanbul'dan Mektup 


Canım,
uzandığın yerde yazıyorum,
yorgunum pek,
aynada yüzümü gördüm, âdeta yeşil.
Havalar soğuk, yaz gelmeyecek.
Haftada otuz liralık odun lâzım,
                               başa çıkılır gibi değil.
Demin, sofada iş görürken
battaniyemi aldım sırtıma.
Camlar, çerçeveler kırık,
kapılar kapanmıyor, 
burda barınmamız imkânsız artık,
                  taşınmalı,
ev yıkılacak üstümüze.
Kiralarsa dehşetli pahalı.
Sana bunları ne diye anlatırım?
Üzüleceksin.
Derdimi kime dökeyim?
Kusura bakma.


Isınsa, iyice ısınsa ortalık ama,
                       hele geceler.
Bıktım usandım üşümekten.
Rüyalarımda Afrika'ya gidiyorum.
Cezayir'deyim bir sefer.
Sıcaktı.
Alnımı bir kurşun deldi.
Bütün kanım aktı,
                  ama ölmedim. 

Bana bir hal geldi,
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
— halbuki biliyorsun
                   henüz kırkıma basmadım —
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
söylüyorum da,
söyleyince de kızıyorlar,
konferans dinliyorum herkesten.
Her neyse bu bahsi kapat.


Filme alınmış Çehof'un “Ağustosböceği”.
Paris'te de göstermişler. Beğenilmiş.
O zavallı hoppa kadında mı bütün kabahat?
Ben doktoru hem severim,
                 hem de affetmem eşeği.
Eninde sonunda kim daha bedbaht?
                   Kim kimin yüzünden?

Paraguvay halk türkülerini çaldı radyo.
Bunlar, dikenli bir yaprağın üzerine
aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış,
acı da, umutlu da.
Bayıldım Paraguvay türkülerine. 

Adviye'den mektup aldım,
beni çok göresi gelmiş,
beni hiç unutamıyormuş…
Şaştım da kaldım.
Yıllardır, sen memleketten kaçıp gittin gideli,
ne kapımı çaldı
                 ne bir haber yolladı hattâ,
hattâ sokakta karşılaştık,
bir bayram sabahı,
başını çevirip geçti.
En yakın arkadaştık.
Ama, arkadaşlık ağaca benzer
kurudu mu
        yeşermez artık.

Ben cevap yazmadım
Neye yarar?
Evime bile gelse şimdi,
söyleyecek lakırdım yok.
Düşmanlığım da yok elbet.
Otursun güle güle,
zengin bir koca bulmuş.
Hastalıklı bir şeymiş adam,
                     manyağın biri.
Halbuki Adviye ne canlı kadındır.


Gidip baktım oğlumuza,
pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl.
Yorganı açılmış. Örttüm.


Bir kara haber de verdi bu akşam radyo:
Iren Jolio Küri ölmüş.
Daha gençti.

Yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anası üstüne yazılmış.
Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder,
— satırlar gözümün önüne geldi —  
sarışın iki Yunan heykeli gibi, der.
İşte bu çocuklardan biri öldü.
Bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
o sarışın kız çocuğu da.
Bu ölüm bana çok dokundu.
Iren Jolio Küri için
            ağladım bu akşam.
Ne tuhaf.
     Iren, deselerdi, Iren,
             öldüğün zaman,
                           deselerdi.
İstanbullu bir kadın,
hem de hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan,
                            deselerdi,
                              şaşardı.
Kocası geldi aklıma,
bir mektup yazsam,
başsağlığı dilesem
                   diye düşündüm.
Adresini bilmiyorum ama.
Paris, Frederik Jolio Küri, desem,
                                      gider miydi? 

Bir de Fıransız yazarı öldü,
gazetede okudum.
Adını bile duymamışsındır.
Çok ihtiyardı zaten,
Üstelik de egoist,
                     sinik,
              cenabet herifin biri.
Her şeyle alay etmiş ömrü boyunca,
hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş,
bir köpeklerle kedileri,
ama yalnız kendininkileri.
Mülakat vermiş ölmeden birkaç gün önce,
ölümü alaya alıyor aklınca,
ama belli dehşetli de korkuyor.
Resmi de var,
büyük annemizi erkek yap,
tepesine bir takke koy,
                 işte herif.
Korkunç bir yalnızlık içinde
                      sıska bir ihtiyar.
Ona da acıdım.
Belki büyük annemize benzediğinden,
                       belki de yalnızlığına.
Acıdım,
ama aynı acıma değil elbet,
acıyorsun Iren Küri'ye,
çocuklarını düşünüyorsun, kocasını,
ama daha çok dünyaya acıyorsun
                                büyük bir insan öldü diye.



Sana bir müjdem var:
okumayı öğreniyor tembel oğlun,
epeyi söktü kerata :
tut, koş, kitap, kalem çanta…

Mükemmel değil mi?
Her harfi bir şeye benzetiyor :
A bir evmiş,
         B göbekli bir adam,
                                       T bir keser.
Ödüm kopuyor tembel olacak diye.
Hep ona iş yaptırmak istiyorum.
Kız olsaydı kolaydı.
Kadınların her yaşta her iş gelir elinden.
Ama beş yaşında bir oğlan
                                   ne becerebilir?
Ah bir ısınsa havalar…
Isınacak.
Uzadıkça uzadı mektubum.
Kendine iyi bak,
bana hemen cevap ver,
beni unutma.
Bana hemen cevap ver.
Akıllıdır Münevver,
nasıl olsa, ne yapıp eder,
falan filân diye kendini avutma.
Sensiz perişanım.
Beni unutma.
Kendine iyi bak.
Gözlerinden öperim canım.
Güzel geceler.
Kendine iyi bak.
Bana hemen cevap ver,
Dertlerimi aklında tutma,
                                        unut,
                             beni unutma… 

                                                                        1956 


Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri s.1569 - 1574 “İstanbul’dan Mektup”
Fotoğraf: Nâzım & Münevver Andaç.

Bir film izledim bir gün, acını gördüm, acımı gördüm perdede. Günlerce kapına geldim. Evden çıkışını gördüm. İnsanlara nasıl baktığını, nasıl yürüdüğünü gördüm. Aynı benim gibiydin; yetişecek bi yerin yoktu. Bakmıyordun insanların yüzüne aradığın biri yoktu. Kolunda saatin yoktu zamanın bi önemi yoktu. Kimse gibi gidiyordun gittiğin yere, zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. Tam da benim gibi susuyodun gittiğin heryerde. Söylicek sözün yoktu. Ağzını açsan sövecek gibiydin. Herkese yabancı gibi bakıyodun. Tesadüf mü sandın senin barında işe başlamamı. Her gece bir sürü ayyaşla uğraşmamı. Haklıydın bi işim vardı zaten ne işim olurdu barda. “Sendin işim” Bugün karakol çıkışı yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi, canım yandı. Ama sana dokunduğum an tanırdın beni, bilirdin senin gibi yaralı olduğumu sabah evine geldiğimde gördüm, kapıda biriktirmişsin aşkımı. Okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum Adam. Bana neden Adam diyosun diye sormuştun, o dediğinden az bulunuyo çünkü bulunca da demek lazım. Bugün bi balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden Adam. Biz yaşayanların sana verecek bişeyi kalmamış. Bu sana son mektubum. Ben yaralarımı sardım öyle geldim sana. Sen yaranın nerde olduğunu bile bilmiyosun. Cebimde bi tek hoşca-kal yoktu sana. Ben uyurken koymuşsun cebime. “Hoşca-Kal”

anonymous asked:

Leyla'ya bir nasihat ver abi

 Bir mektupla kendisine talip olan basralı zengine şu cevabı veriyordu Rabia Adaviyye;

Dünyaya değer vermemek kalbin ve bedenin rahatlığıdır. Ona hırsla sarılmaksa gam ve kederi getirir. Mektubum sana ulaştığında, durma, Ahiret için azığını hazırla! Kendine öğüt ver, başkasına birşeyler teklif etmeye bakma, Allahın huzuruna çıkacağın günü düşün !

- Öyle bir güzele gönül ver ki güzelliği süsle!

-Kalp pilini zikir, dua ve istiğfarla doldurmalı ( Hasan El Benna)

- Tarihini unutma, Coğrafyanı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Kudüsü,Mekkeyi, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi , Şam’ı, Dıyarıbekir’i unutma.

- Bir cümlesinden dolayı bir insanı karalama o insan hakkında hüküm verme. Bir haber duyduğunda doğruluğunu araştır.

- Namazlarına dikkat et. Bir aylık bir program oluştur. Her gün kılmadığın namazları not et. Gıybet için Kuran okumak için ve daha kendini sıkıntılı gördüğün konular için +/- listesi oluştur. Günü gününe takip yap.

- Giydiğin kıyafete dikkat et. Ve bizlere dua et. Vesselam

Sende henüz karşılığını alamadığım,
Bir mektubum var…
Sende yüreğim var,
Canım var,
Aklım fikrim var,
Sende her şeyim var…!.
Nazım Hikmet Ran

Bir film izledim bir gün, acını gördüm, acımı gördüm perdede. Günlerce kapına geldim. Evden çıkışını gördüm. İnsanlara nasıl baktığını, nasıl yürüdüğünü gördüm. Aynı benim gibiydin. Yetişecek bir yerin yoktu. Bakmıyordun insanların yüzüne, aradığın biri yoktu. Kolunda saatin yoktu, zamanın bir önemi yoktu. Kimse gibi gidiyordun gideceğin yere. Zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. Tam da benim gibi susuyordun gittiğin her yerde. Söyleyecek sözün yoktu. Ağzını açsan, söyleyecek gibiydin, herkese yabancı gibi bakıyordun. Tesadüf mü sandın senin barında işe başlamamı ? Her gece bir sürü ayyaş'la uğraşmamı… Haklıydın, bir işim vardı zaten benim. Ne işim olurdu barda ? Sendin işim.
Bu gün karakol çıkışı yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi. Canım yandı, ama sana dokunduğum an tanırdın beni. Bilirdin senin gibi yaralı olduğumu.
Bu sabah evine geldiğimde gördüm kapıda biriktirmiş'sin aşkımı. Okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum adam! Bana neden adam diyorsun diye sormuştun, o dediğinden az bulunuyor çünkü. Bulunca da demek lazım. 
Bu gün bir balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden adam… Biz yaşayanların sana verebilecek bir şeyi kalmamış. Bu sana son mektubum. Ben yaralarımı sardım öyle geldim sana, sen yaranın nerede olduğunu bile bilmiyorsun. 
Cebimde bir tek hoşça kal yoktu sana, ben uyurken koymuşsun cebime…
Hoşça kal…
bugün bi film izledim acını gördüm, acımı gördüm perde de. günlerce kapına geldim, evden çıkışını gördüm insanlara nasıl baktığını nasıl yürüdüğünü gördüm aynı benim gibiydin. yetişecek bir yerin yoktu, bakmıyordun insanların yüzüne, aradığın biri yoktu. kolunda saatin yoktu. zamanın bi önemi yoktu. kimse gibi gidiyordun gideceğin yere. zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. tamda benim gibi susuyordun. söyleyecek sözün yoktu. ağzını açsan söyleyecek gibiydin, herkese yabancı gibi bakıyordun. tesadüf mü sandın senin barında işe başlama mı? her gece bir sürü ayyaşla uğraşma mı? haklıydın! bir işim vardı zaten. ne işim olurdu barda? sendin işim. bugün karakol çıkışını yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi. canım yandı! ama sana dokunduğum an tanırdın beni.. bilirdin senin gibi yaralı olduğumu. bu sabah evine geldiğimde gördüm, kapıda biriktirmişsin aşkım. okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum adam. bana neden adam diyorsun diye sormuştun, o dediğimden az bulunuyor çünkü bulunca da demek lazım. bugün bir balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden adam. biz yaşayanların sana verecek bir şeyi kalmamış. bu sana son mektubum ben yaralarımı sardım öyle geldim sana.. sen yaranın nerede olduğunu bile bilmiyorsun. cebimde bir tek hoşçakal yoktu sana. ben uyurken koymuşsun cebime.
hoşçakal..
—  İncir reçeli 2

Bir süredir Lettmess’de uzunca bir vakit geçirdim, insanlarla mektuplaştım, ortam şenlendi bir sürü mektubum oldu. İlginç bir şekilde o mektuplaşma hissini veriyor, gerçi bu siteyi kullanan kesimle de alakalı, gayet elit herkes :D Kaç kişiyle mektuplaştım hepsi de gerçekten mektup arkadaşı diyebileceğim insanlar, isimlerini bilmesem de. Zaten görüldüğü gibi bazılarına rumuz ekledim diğer türlü karışıyor :D Sol köşede pinim belli, yazmak isteyen olursa cevaplarım anında, ayıpsınız :D 

Bu arada, siyaset okumalarına başladık üniversitede. Yirmi kişilik grubumuz var ama gelecek dönem sayı ona kadar düşecek, daha kemik bir kadroyla her hafta bir kitap okuyup analizini yapacağız. İki haftadır yapıyoruz, çok başarılı, aynı kitap üzerinden farklı yorumlar, farklı pencereler, çok şey katıyor. İki kişi bile kalsak buna devam edeceğiz, çünkü biliyoruz ki çoğunluk ziyandadır.

Şimdilik bu kadar, kendinize iyi bakın :) 

Yazdım yırttım yazdım yırttım yazdım yırttım kimseye verecek bir mektubum bir sözüm bir hikayem yokmuş bunu anladım.

Beşikler vermişim Nuh'a,
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Ahmed Arif

Ahmed Arif eline daha kalemi almamış çocuktur. Sokakları arkadaşlarının cıvıltıları ile doldururken bir garip iddiaya konu olur. Üç Arkadaş Kekük’lü Ahmed için bahse girmiştir. Bu durumu ağzından şöyle aktarır  “Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama, biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza… Biri diyor ki beni göstererek “Bu çocuk Arap…” Öteki diyor ki: “Yok yahu, bu çocuk Kürt…” Üçüncüsü “Bu, ne Arap, ne de Kürt…  Bu çocuk Zaza” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde… Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, “Bu çocuk nedir?” diye… Beş lirasına bahse girmişler. O zaman büyük para tabii. Esnaf “Üçünüz de yanıldınız” diyor. “Bu çocuk Türk…”

Ahmed Arif sanki o günden başlar hep bir bahsin konusu olmaya, dikkat çeken şiirleri ile seçtiği gazetecilik mesleği ve aşkıyla bu coğrafyaya damgasını vuracaktır. 

“Şunu söyleyeyim. Çocukluğumda öyle sanıyorum ki kendim için hiç kavga etmedim. Ama arkadaşlarım için, mahalle için, okul ya da sınıfım için çok kavga ettim.  “ Ahmed Arif

Ahmed Arif kendisi için değil kendisinde olanlar için bir kavgaya tutuşmuştur hayatta , öyle ki kendisi için sessiz bir kabullenişi vardır. Suskun bir Ariftir.  Öyle içinde yaşar ki Leyla’sına Suskun’un feryadını düğün hediyesi olarak gönderir. Derinden seslenmiştir Ahmed Arif ; 

“ O yitik yıldızda duyuyor musun?
   Bir stradivarius inler kendi kendine, “

Ahmed Arif susamaz ama Leyla’sına,  1954-1957 ve en son 1977’de olmak üzere 60’ın üzerinde mektup gönderir. 

Mektupları Ahmed Arif için AŞK Leyla içinse dostluktan başka bir şey değildir. Ahmed çaresizdir artık inleyişlerini ; 

“ Leyla! Çaresizliğimden gayri hiç bir kabahatim yok benim “ diye seslenir.  Öyle ki Ahmed Arif bir dize için 30 yıl beklediği bilinirken aşkı bekleyemez. 

Seslenir bir daha Leyla’ya ;

“leyla, zalım leyla! bu, benimki dördüncü. oysaki senden bir tek mektup aldım. o belalı ve korkunç ilk mektubun, yani 4-1, ben mağlubum… “

Aşka mağluptur ama kazanmak için vazgeçmez Ahmed Arif tekrar seslenir.

“ bu, beşinci mektubum. yine 5-1 mağlubum. benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer. niye yazmıyorsun hayatım? canevim, en aziz, en sevgili ve en bir tanem? “ 

Canevinden uzaktır Ahmed Arif, bekler her seferinde Leylayı , adını görse dünyalar onun olacaktır. Güneş Leylanın kaleminden doğacaktır. Bir kez daha seslenir ;

“ Mektubun gecikti gene.
Belki de ne yazacağını kestiremiyorsun!
Oysa adını yazman yeter.
Görünce içim aydınlanıyor. “

 Ahmed Arif  “ Hasretinden Prangalar Eskitir “ günde dört paket sigara içerdi BAFRA , ciğerlerine kadarsa LEYLA 

Sigarayı bırakır Ahmed Arif ama Leyla’sını Bırakamaz ; seslenir yine inceden Leyla’ya 

“ Terketmedi sevdan beni,
  Aç kaldım, susuz kaldım,
  Hayın, karanlıktı gece,
  Can garip, can suskun,
  Can paramparça…
  Ve ellerim, kelepçede,
  Tütünsüz uykusuz kaldım,
  Terketmedi sevdan beni…  “

Zaman ilerlemektedir, Leyla’sız bir ömür geçer gider Ahmed Arif’de takvimler  2 haziran 1991 ‘ e geldiğinde artık Ahmed Arif aslına doğru yolculuğa çıkar. Ahmed Arif yeniden Ahmed Önal olmuştur.

“ Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
 Yitirmiş öpücükleri,
 Payı yok, apansız inen akşamlardan,
 Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
 Seni anlatabilsem seni…
 Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
 Üşüyorum, kapama gözlerini… “ 

Ahmed Arif öyle ki aklımızda sevmesi yaşaması dizeleri kalmıştır. Vefatı edebiyat dünyası için ciddi bir kayıptır. 

“ Çaresizliğinden başka kabahati yoktur “ Ahmed Arifin, Leylasını sevmiştir. Aşk da kaba”hadsiz”dir belki biraz da “hadsizdir” “AŞK “ 

Ahmed Arif adına bir kez daha seslenelim Leylasına Arifin dizeleriyle

“ Gözlerinden öperim canım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum. “

Bu yazıda benim Ahmed Arif’e mektubum olsun, onun gibi bitirelim.

“ gözlerinden öperim. ellerinden öperim. öperim kızı öperim. öperim oğlu öperim.  “

Buğra Kaan Sermihan