mektubum

Ben geç kalmadım belki de sen gelmedin ? O gelmedi ? Hiç gelmezler belkide ? Hayatın cilvesi budur bence, kimse geç kalmıyordur belki kimse beklemiyordur zaten. Bunu hiç bilememek kötü asıl. Ben mi geç kaldım yoksa o mu gelmedi ikilemi ve ya daha bir çok ihtimal…

Bu Ayrılık, En Güzel Mektubum Olsun

Ansızın kesişecek gene yollarımız, inanıyorum. Kaç sene sonra, kestiremiyorum. Hiç beklemediğim bir Çarşamba, hiç ummadığım bir kasım, hiç tahmin etmediğim bir sonbaharda. Ya da bir cumartesi sabahı, Akdeniz’e açılan bir şehirde…

Yan-yana eskittiğimiz günlerimiz, geri gelecek ve ben gene sana masal okuyacağım. Ömrümüz azalacak, hayallerimiz çoğalacak. İsmimiz ne dost olacak, ne düşman. Sen gene yaralı olacaksın, ben gene yarana merhem. Ellerin belki daha yaşlanmış olacak ve parmakların kalemi tutarken titreyecek. Gözlerine bakmadan kalemi tutmana yardım edeceğim, her gecenin şiirini birlikte yazacağız.  

Hasta gecelerin olacak, iliklerini sızlatacak belki ağrılar. Senin canın yandıkça, benim daha çok canım yanacak, susacağım. Sen terleyeceksin, pencereleri açacağım; sen üşüyeceksin üzerine kat kat battaniyeler örteceğim. Uykun gelecek, gözlerini kapayacaksın ve ansızın ayak seslerime uyanacaksın. Başına bir bardak ılık su bırakmadan, üzerini örtmeden, yalnızlığının kanayan tarafına merhem olmadan ayrılmayacağım.

Gözlerin daha dolu olacak o günlerde, biliyorum. Kim bilir ne acıları taşıyacak kirpiklerin. Kim bilir ne feryatları susacak dudaklarının kuru yanları. Sen en güzel dost, sen en huysuz kız çocuğu, sen en naif ayrılık, sen en tatlı geçmişsin. Şimdi kalbine iyi bak.

EMRE

Eskiden sevmek ne güzelmiş. Bugün bir komşumuz eski anılardan açtı muhabbeti dedesinin babaannesine yazdığı mektuplar duruyormuş. O zamanlar dedesi Almanya’ da çalışıyormuş. Mektupların bazılarını okudu. Birinde" İşten çıktım bileklerim çalışmaktan çok sızlıyor ama mektubum gelmedi boynun bükük kalmasın diye sana bu mektubu yazıyorum sanma ki isyan ediyorum sen her derde devasın" diyordu. Şimdilerde ise her zorluk bir vazgeçiş oldu.

Son mektubum sana baba,
Neden sarılmadın da kalbimi öksüz bıraktın? Artık kafam almıyor biliyor musun, neden başka kızlar babalarına sarılıyor da sen bana sarılmıyorsun baba? Neden sevemiyorsun? Mini etek giydim diye kızmıyorsun? Neden ağlarken gözyaşlarımı silmek yerine sen ağlatıyorsun? Keşke bütün babalar kızlarının başını okşasa baba. Bütün kızlar mutlu olur o zaman değil mi? Sen benim başımı okşasan ben çok mutlu olurum baba.

Lütfen bir kere kızım diyip sarıl, zira kalbim öksüz kaldı. Sen sarılmazsan geçmez hiç bir acı baba.

Bir film izledim bir gün, acını gördüm, acımı gördüm perdede. Günlerce kapına geldim. Evden çıkışını gördüm. İnsanlara nasıl baktığını, nasıl yürüdüğünü gördüm. Aynı benim gibiydin; yetişecek bi yerin yoktu. Bakmıyordun insanların yüzüne aradığın biri yoktu. Kolunda saatin yoktu zamanın bi önemi yoktu. Kimse gibi gidiyordun gittiğin yere, zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. Tam da benim gibi susuyodun gittiğin heryerde. Söylicek sözün yoktu. Ağzını açsan sövecek gibiydin. Herkese yabancı gibi bakıyodun. Tesadüf mü sandın senin barında işe başlamamı. Her gece bir sürü ayyaşla uğraşmamı. Haklıydın bi işim vardı zaten ne işim olurdu barda. “Sendin işim” Bugün karakol çıkışı yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi, canım yandı. Ama sana dokunduğum an tanırdın beni, bilirdin senin gibi yaralı olduğumu sabah evine geldiğimde gördüm, kapıda biriktirmişsin aşkımı. Okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum Adam. Bana neden Adam diyosun diye sormuştun, o dediğinden az bulunuyo çünkü bulunca da demek lazım. Bugün bi balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden Adam. Biz yaşayanların sana verecek bişeyi kalmamış. Bu sana son mektubum. Ben yaralarımı sardım öyle geldim sana. Sen yaranın nerde olduğunu bile bilmiyosun. Cebimde bi tek hoşca-kal yoktu sana. Ben uyurken koymuşsun cebime. “Hoşca-Kal”

Ne bir kalem, ne de bir kâğıt yeter duyguları anlatmaya… 

Ya da yürek bile cesaret edemez titreme korkusundan… 

Aslına bakarsan korkum; rahatsız ederse seni kelimelerim, gözlerinin aşağı çöküşüne seyirci kalamam… 

Yetmezse düşüncelerim sevgimi anlatmaya, ellerinin ellerimden uzaklaşmasına dayanamam… 

Duygularım henüz büyümemişse, yüzüne bakmaya kıyamam…
Ne de kolaydır masallarda duyguları anlatmak…
Yaptıkları fedakârlıktan sonra ne de çok kıymete biner o sözler, sözcükler
Gözlerini gözlerine kilitlemek ne de hoştur
Sen de uzat saçlarını tırmanıp geleyim ben senin yanına
Ya da elmanı yedikten sonra ben kurtarayım seni
Uykundan ben uyandırayım bir tanem
Gece yarısına kadar seninle ben dans edeyim
Yeter ki kolayca anlatayım seni…
İste masallara götüreyim veya masal olayım senin için
Senin gibi…

Arkana baktığında nefesini bile hissedebileceğin kadar yakın, bakmadığındaysa çevrendeki nefeslerden birinin tükendiğini anlayamayacağın kadar uzaklardan, göremediğin kalbin ta içinden yazılmış bir yazı bu… 

Öyle bir kalp ki avucunun içini bile dolduramayacak kadar küçük fakat dillere döküldüğünde hiçbir destanın onun önüne geçemediği bir efsane kadar büyük bir kalp bu… 

Ve öyle bir yazı ki bir tane postacı bile cesaretini toplayıp getiremedi bunu sana, bir güvercin taşıyamadı gagasıyla, bir kalem yazacak asaleti bulamadı kendinde, işte bu yürek, hiçbir yürek şu anki gibi titremedi bir kâğıdı doldururken… 

Velhasıl öyle böyle bir yazı değil, kâğıtların takâtinin kalmadığı bir yazı bu
Artık paslanmaktan kendimi alıkoyamadığım, kemiklerimin titremesinden utanmadığım, saçlarımın dökülmesine alıştığım ve güneşin nerden doğup battığını hatırlayamadığım bir dört duvar yok etrafımda dizlerimi kanatan… Fakat kendimi hırpaladığım her an için beni boğmaya kalkan ama her seferinde teğet geçen bir çemberle baş başayım…
Bu sana yazdığım ilk yazım değil… 

Ama son mektubum da değil ayrılığı ve özlemi çağrıştıran…
Evet… 

Yok şimdi onları kendime özümsediğim beni yavaş yavaş yozlaştırmaya çalışan duvarlarım…
Şu an uçan bir kuşun üzerinden düşen bir tüy kadar neredeyse hacimsiz bir o kadar da kimsesizim…
Önümdeki kalabalık başımı döndürüyordu sürekli… 

Nefes alıp almadığımdan habersiz çığlık atıyorum ama sanki ses geçirmeyen bir opera salonunda ilacını kaybetmiş bir astım hastasıydım…

 “Bakılmaya” muhtaç…
beklerken,özlediğim,sen,sensizSen arkanı dön. Sen bir dön de yıktığım duvarlarım her metrekaresinde bir gül, seninle aramızdaki en yakın mesafede umut kırıntıları bitsin… 

Dön bak bana postacılar yerin dibine girsin… 

Güvercinler ağlasın…

 Etrafımı saran çember hâlinden utansın…
Dönüp de bir bak ki olsun varsın çatlasın kalemlerim, kaybolsun kâğıtlarım…
Yeter ki şu nefesim kursağımda kalmasın…
Duygularım düşüncelerimi sıvazladıkça yazmak geliyor içimden bir yerlerden…
Fakat hâlâ bulamadım en uzak lügâtlardan bile seni gösterebilecek yiğit gibi iltifat dolu sözleri…
Daha doğrusu seni bir yazıda anlatmak mı? Mümkün değil!

 

causa mortis*

    ara sıra ölüp gideceğim gerçeği dank ediyor. her şey boşa gidecek diyorum. bütün bu çabalar, bütün bu hisler bütün bu düşünceler, bütün bu şarkılar. anlaşılmış ya da anlaşılmamış olarak; devamlılığım son bulacak. kitaplar kalacak benden. dağınık çantam ve çekmecelerim kalacak, cevaplanmamış bir mektubum kalacak, kucağıma alıp burnunu kafasını karnını koklayarak öptüğüm kedim kalacak, bazı sayfaları tamamlanmış bazıları “devam edeceğim, sonra, hiçbir şey hissetmiyorum, düşüncem yok, yokum.” tarzı cümlelerle yarım bırakılmış defterlerim kalacak, biraz tütünüm kalacak. ama göğsümün içinde, çok içeride ne varsa benimle gelecek. kimse sırrını çözemeden. ve neyim varsa bağışlayacağım. bütün organlarımı. belki de şarkısız, şiirsiz, hissiz bir şekilde, bir parçam dünyada kalmaya devam edecek, ben unutulup giderken, kabir ziyaretlerim gittikçe azalıp, sonunda tamamen yalnız kalırken; bir yerlerde, bir parçam yaşamaya devam edecek. 

Nâzım, kendisine Münevver Andaç’ın gönderdiği bir mektubu şu şekle sokmuştur:


İstanbul'dan Mektup 


Canım,
uzandığın yerde yazıyorum,
yorgunum pek,
aynada yüzümü gördüm, âdeta yeşil.
Havalar soğuk, yaz gelmeyecek.
Haftada otuz liralık odun lâzım,
                               başa çıkılır gibi değil.
Demin, sofada iş görürken
battaniyemi aldım sırtıma.
Camlar, çerçeveler kırık,
kapılar kapanmıyor, 
burda barınmamız imkânsız artık,
                  taşınmalı,
ev yıkılacak üstümüze.
Kiralarsa dehşetli pahalı.
Sana bunları ne diye anlatırım?
Üzüleceksin.
Derdimi kime dökeyim?
Kusura bakma.


Isınsa, iyice ısınsa ortalık ama,
                       hele geceler.
Bıktım usandım üşümekten.
Rüyalarımda Afrika'ya gidiyorum.
Cezayir'deyim bir sefer.
Sıcaktı.
Alnımı bir kurşun deldi.
Bütün kanım aktı,
                  ama ölmedim. 

Bana bir hal geldi,
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
— halbuki biliyorsun
                   henüz kırkıma basmadım —
çok ihtiyarladığımı hissediyorum,
söylüyorum da,
söyleyince de kızıyorlar,
konferans dinliyorum herkesten.
Her neyse bu bahsi kapat.


Filme alınmış Çehof'un “Ağustosböceği”.
Paris'te de göstermişler. Beğenilmiş.
O zavallı hoppa kadında mı bütün kabahat?
Ben doktoru hem severim,
                 hem de affetmem eşeği.
Eninde sonunda kim daha bedbaht?
                   Kim kimin yüzünden?

Paraguvay halk türkülerini çaldı radyo.
Bunlar, dikenli bir yaprağın üzerine
aşkla, güneşle, insan teriyle yazılmış,
acı da, umutlu da.
Bayıldım Paraguvay türkülerine. 

Adviye'den mektup aldım,
beni çok göresi gelmiş,
beni hiç unutamıyormuş…
Şaştım da kaldım.
Yıllardır, sen memleketten kaçıp gittin gideli,
ne kapımı çaldı
                 ne bir haber yolladı hattâ,
hattâ sokakta karşılaştık,
bir bayram sabahı,
başını çevirip geçti.
En yakın arkadaştık.
Ama, arkadaşlık ağaca benzer
kurudu mu
        yeşermez artık.

Ben cevap yazmadım
Neye yarar?
Evime bile gelse şimdi,
söyleyecek lakırdım yok.
Düşmanlığım da yok elbet.
Otursun güle güle,
zengin bir koca bulmuş.
Hastalıklı bir şeymiş adam,
                     manyağın biri.
Halbuki Adviye ne canlı kadındır.


Gidip baktım oğlumuza,
pembe, kumral, uyuyor mışıl mışıl.
Yorganı açılmış. Örttüm.


Bir kara haber de verdi bu akşam radyo:
Iren Jolio Küri ölmüş.
Daha gençti.

Yıllar var
bir kitap okudumdu
ölenin anası üstüne yazılmış.
Bir yerinde iki kız çocuğundan bahseder,
— satırlar gözümün önüne geldi —  
sarışın iki Yunan heykeli gibi, der.
İşte bu çocuklardan biri öldü.
Bilmem ki nasıl anlatsam,
büyük bilgin, büyük adam,
ama şimdi lösemiden ölen
o sarışın kız çocuğu da.
Bu ölüm bana çok dokundu.
Iren Jolio Küri için
            ağladım bu akşam.
Ne tuhaf.
     Iren, deselerdi, Iren,
             öldüğün zaman,
                           deselerdi.
İstanbullu bir kadın,
hem de hiç tanımadığın,
ağlayacak arkandan,
                            deselerdi,
                              şaşardı.
Kocası geldi aklıma,
bir mektup yazsam,
başsağlığı dilesem
                   diye düşündüm.
Adresini bilmiyorum ama.
Paris, Frederik Jolio Küri, desem,
                                      gider miydi? 

Bir de Fıransız yazarı öldü,
gazetede okudum.
Adını bile duymamışsındır.
Çok ihtiyardı zaten,
Üstelik de egoist,
                     sinik,
              cenabet herifin biri.
Her şeyle alay etmiş ömrü boyunca,
hiçbir şeyi, hiç kimseyi sevmemiş,
bir köpeklerle kedileri,
ama yalnız kendininkileri.
Mülakat vermiş ölmeden birkaç gün önce,
ölümü alaya alıyor aklınca,
ama belli dehşetli de korkuyor.
Resmi de var,
büyük annemizi erkek yap,
tepesine bir takke koy,
                 işte herif.
Korkunç bir yalnızlık içinde
                      sıska bir ihtiyar.
Ona da acıdım.
Belki büyük annemize benzediğinden,
                       belki de yalnızlığına.
Acıdım,
ama aynı acıma değil elbet,
acıyorsun Iren Küri'ye,
çocuklarını düşünüyorsun, kocasını,
ama daha çok dünyaya acıyorsun
                                büyük bir insan öldü diye.



Sana bir müjdem var:
okumayı öğreniyor tembel oğlun,
epeyi söktü kerata :
tut, koş, kitap, kalem çanta…

Mükemmel değil mi?
Her harfi bir şeye benzetiyor :
A bir evmiş,
         B göbekli bir adam,
                                       T bir keser.
Ödüm kopuyor tembel olacak diye.
Hep ona iş yaptırmak istiyorum.
Kız olsaydı kolaydı.
Kadınların her yaşta her iş gelir elinden.
Ama beş yaşında bir oğlan
                                   ne becerebilir?
Ah bir ısınsa havalar…
Isınacak.
Uzadıkça uzadı mektubum.
Kendine iyi bak,
bana hemen cevap ver,
beni unutma.
Bana hemen cevap ver.
Akıllıdır Münevver,
nasıl olsa, ne yapıp eder,
falan filân diye kendini avutma.
Sensiz perişanım.
Beni unutma.
Kendine iyi bak.
Gözlerinden öperim canım.
Güzel geceler.
Kendine iyi bak.
Bana hemen cevap ver,
Dertlerimi aklında tutma,
                                        unut,
                             beni unutma… 

                                                                        1956 


Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri s.1569 - 1574 “İstanbul’dan Mektup”
Fotoğraf: Nâzım & Münevver Andaç.

anonymous asked:

Leyla'ya bir nasihat ver abi

 Bir mektupla kendisine talip olan basralı zengine şu cevabı veriyordu Rabia Adaviyye;

Dünyaya değer vermemek kalbin ve bedenin rahatlığıdır. Ona hırsla sarılmaksa gam ve kederi getirir. Mektubum sana ulaştığında, durma, Ahiret için azığını hazırla! Kendine öğüt ver, başkasına birşeyler teklif etmeye bakma, Allahın huzuruna çıkacağın günü düşün !

- Öyle bir güzele gönül ver ki güzelliği süsle!

-Kalp pilini zikir, dua ve istiğfarla doldurmalı ( Hasan El Benna)

- Tarihini unutma, Coğrafyanı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Kudüsü,Mekkeyi, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi , Şam’ı, Dıyarıbekir’i unutma.

- Bir cümlesinden dolayı bir insanı karalama o insan hakkında hüküm verme. Bir haber duyduğunda doğruluğunu araştır.

- Namazlarına dikkat et. Bir aylık bir program oluştur. Her gün kılmadığın namazları not et. Gıybet için Kuran okumak için ve daha kendini sıkıntılı gördüğün konular için +/- listesi oluştur. Günü gününe takip yap.

- Giydiğin kıyafete dikkat et. Ve bizlere dua et. Vesselam

Sende henüz karşılığını alamadığım,
Bir mektubum var…
Sende yüreğim var,
Canım var,
Aklım fikrim var,
Sende her şeyim var…!.
Nazım Hikmet Ran

bugün bi film izledim acını gördüm, acımı gördüm perde de. günlerce kapına geldim, evden çıkışını gördüm insanlara nasıl baktığını nasıl yürüdüğünü gördüm aynı benim gibiydin. yetişecek bir yerin yoktu, bakmıyordun insanların yüzüne, aradığın biri yoktu. kolunda saatin yoktu. zamanın bi önemi yoktu. kimse gibi gidiyordun gideceğin yere. zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. tamda benim gibi susuyordun. söyleyecek sözün yoktu. ağzını açsan söyleyecek gibiydin, herkese yabancı gibi bakıyordun. tesadüf mü sandın senin barında işe başlama mı? her gece bir sürü ayyaşla uğraşma mı? haklıydın! bir işim vardı zaten. ne işim olurdu barda? sendin işim. bugün karakol çıkışını yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi. canım yandı! ama sana dokunduğum an tanırdın beni.. bilirdin senin gibi yaralı olduğumu. bu sabah evine geldiğimde gördüm, kapıda biriktirmişsin aşkım. okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum adam. bana neden adam diyorsun diye sormuştun, o dediğimden az bulunuyor çünkü bulunca da demek lazım. bugün bir balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden adam. biz yaşayanların sana verecek bir şeyi kalmamış. bu sana son mektubum ben yaralarımı sardım öyle geldim sana.. sen yaranın nerede olduğunu bile bilmiyorsun. cebimde bir tek hoşçakal yoktu sana. ben uyurken koymuşsun cebime.
hoşçakal..
—  İncir reçeli 2
Bir film izledim bir gün, acını gördüm, acımı gördüm perdede. Günlerce kapına geldim. Evden çıkışını gördüm. İnsanlara nasıl baktığını, nasıl yürüdüğünü gördüm. Aynı benim gibiydin. Yetişecek bir yerin yoktu. Bakmıyordun insanların yüzüne, aradığın biri yoktu. Kolunda saatin yoktu, zamanın bir önemi yoktu. Kimse gibi gidiyordun gideceğin yere. Zaten gittiğin yerde de senin için kimse yoktu. Tam da benim gibi susuyordun gittiğin her yerde. Söyleyecek sözün yoktu. Ağzını açsan, söyleyecek gibiydin, herkese yabancı gibi bakıyordun. Tesadüf mü sandın senin barında işe başlamamı ? Her gece bir sürü ayyaş'la uğraşmamı… Haklıydın, bir işim vardı zaten benim. Ne işim olurdu barda ? Sendin işim.
Bu gün karakol çıkışı yaralarını sarıp öpmemek için zor tuttum kendimi. Canım yandı, ama sana dokunduğum an tanırdın beni. Bilirdin senin gibi yaralı olduğumu.
Bu sabah evine geldiğimde gördüm kapıda biriktirmiş'sin aşkımı. Okumadığını görüp cesaret aldım daha açık yazıyorum adam! Bana neden adam diyorsun diye sormuştun, o dediğinden az bulunuyor çünkü. Bulunca da demek lazım. 
Bu gün bir balığın ölüsüne baktığında vazgeçtim senden adam… Biz yaşayanların sana verebilecek bir şeyi kalmamış. Bu sana son mektubum. Ben yaralarımı sardım öyle geldim sana, sen yaranın nerede olduğunu bile bilmiyorsun. 
Cebimde bir tek hoşça kal yoktu sana, ben uyurken koymuşsun cebime…
Hoşça kal…