mavi kara

Ah...dedim sonra ve acilen makas değiştirdim. İç ses, diye söylendim, raydan çıkma bundan sonra...

Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,

Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı

Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!

Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,

Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,

Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,

Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah…dedim sonra,
Ah!

İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,

Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah…dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.


Didem Madak - ‘Ah’lar Ağacı

Âşık Mahzuni Şerif” anısına… 
(17 Kasım 1940 - 17 Mayıs 2002) 

“Bizim elin yiğitleri bol olur 
Çalar davulları dizgin dol'olur 
Ölüm bizim için tozlu yol olur 
Dumanlı dumanlı oy bizim eller 
Otursam ağlasam delidir derler” 

_Mahzuni Şerif, Vay Göresim Geldi (Dumanlı) 

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz kimi türküler vardır. Ve bu türkülerin sonlarında geçen kimi isimler vardır. Belki ilkokuldan başlayarak, belki de ortaokulda, lisede, ders kitaplarında hep karşılaşmışızdır bu türkülerle, son kıtasındaki isimlerle; şiirlerle… 

Halkın dürüst sanatçısı
, büyük ozanÂşık Mahzuni Şerif”, asıl adıyla “Şerif Cırık”, bu türkülerin, şiirlerin sahiplerinden bir tanesiydi… 

Nâzım Hikmet, “Ne ah edin dostlar, ne ağlayın! Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayın!” demişti ya “Şeyh Bedrettin Destanı”nda, işte Mahzuni Şerif’te dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan, ne düşündüyse, ne hissettiyse doğrudan yana, haktan haklıdan yana olan ozanlarımızdandı; Yunus Emre gibi, Pir Sultan Abdal gibi, Seryani, Kul Hikmet, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi… 

Bu ozanlarımızın hepsi yaşadıkları dönemlerde, bazen toplumsal haksızlıklara başkaldırmışlar, bazen de halkın bilinçlenmesini, örgütlenmesini sağlamışlardır. Yönetici konumunda bulunanlarsa, her dönem olduğu gibi bu ozanları hep susturmaya çalışmışlardır. 

Pir Sultan Abdal bu konuda en büyük örnektir bizlere; O ki bulunduğu dönemin mevcut düzenini korkuttuğu için Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından idam edilmemiş miydi?
Günümüzde ise Mahzuni Şerif, daha 15 yıl öncesine (2002) kadar şiirleriyle mevcut düzeni eleştirdiği için, halkı bilinçlendirerek türküler söylediği için yargılanmıştır. Eserleri televizyon kanallarında, radyolarda okunmamış, eserlerine çok büyük bir sansür konmuştur

Mahzuni Şerif, zenginlere ve yöneticilere seslenerek; oturdukları koltuklara daha çok yaslanmalarını, çünkü bu saltanatın sonsuza kadar devam etmeyeceğini, bir gün bu yağmanın sonunun geleceğini her seferinde dile getirmiştir

Onun öyle bir şiiri vardır ki hepimiz biliriz… Bu şiirinde, ülkemizin içinde bulunduğu kaostan kurtulmak için Atatürk gibi bir önderin gerektiğini dile getirmiştir. Bugün tamamen halktan kopmuş, hıyanet ve delalet içinde bulunan, şeriat özlemcilerinin isteklerini yerine getiren, onları destekleyen ya da almış oldukları kararlarla onları güçlendiren yöneticileri veya bugünkü yönetim anlayışını Ulu Önder'e şikâyet etmektedir bu şiirle… 

Sana hasret, sana hayran gönlümüz; 
sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin. 
Bu gemi, bu ‘Kara Deniz’; 
sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin… 

Kara peçe yakışmıyor kullara, 
kurban olam şu gittiğin yollara, 
hele uyan bir bak bizim hallara; 
sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin… 

Bulutlar teriden, dağlar korkundan, 
sarhoştur Mahzuni senin kokudan, 
bir daha gel, gel ha Samsun'dan; 
sarı saçlım, mavi gözlüm nerdesin… 

_Mahzuni Şerif, Nerdesin 

Yaşasaydı Mahzuni Şerif, daha büyük işler yapacaktı… Son projesi, Kuran'ı türkü halinde söylemekti. Bunu açıkladığında Diyanet İşleri sert bir yüzle karşı çıkmıştı ama Mahzuni, bir tasavvuf insanı olarak Diyanet'i de ezip geçebilecekti; ömrü biraz daha uzun olsaydı… 

Şimdi O, yakın dostu Neşet Ertaş'ı yanına almış, birlikte âşık atıyorlardır… 

Yirminci yüzyılın Pir Sultan’ı olarak kabul edilen,
1989-1991 yılları arasında “Halk Ozanları Federasyonu” tarafından Dünya'nın en büyük üç ozanı arasında gösterilen büyük ustanın, Âşık Mahzuni Şerif’in anısına sevgi, saygı ve özlemle… 

@yurekbali
* * * 

Ben de bir peygamber olmuş olsaydım, 
birlik tohumunu eker giderdim. 
Önce yasaklardım kula kulluğu, 
insan Hak'tır deyip çeker giderdim. 

Bakmazdım zalimin gözü yaşına, 
sabıra bağlamazdım boşu boşuna, 
itikat etmezdim mezar taşına, 
taş yerine çiçek eker giderdim. 

İnsan olduğu yön kıbledir bana, 
ben böyle inandım çünkü insana, 
çok sebeptir diye kavgaya kana, 
bütün hududları söker giderdim. 

Cehalet insana pusudur pusu, 
kolay bilinmiyor işin doğrusu, 
hocam çekmeseydi ahret korkusu, 
dünyaya bal gelir, şeker giderdim. 

Mahzuni hüner yok şah'ın tacında, 
aşk yanamaz cehennemin sacında, 
son isim isterse dar ağacında, 
insan der, boynumu büker giderdim. 

_Mahzuni Şerif, Çeker Giderim 

Büyümek ne kötü… Her şey siyaha dönüyor. Mavi gökyüzünü bulutlar kaplıyor. Dondurman daha ilk ısırıkta yere düşüyor. Ve en önemlisi ağlayamıyorsun. Masumiyet göz yaşların olmuyor artık. Hiçbir şey şaşırtmıyor, güldürmüyor. Elinden kaçan balonlara o kadar da üzülmüyorsun artık. Hayatında eksilenler sadece kayıp oyuncakların da olmuyor. İnsanlar kayboluyor hayatında, insanlar. Sen eksiliyorsun, dünya artıyor. Dünya arttıkça sen azalıyorsun. Çocukluğunsa birkaç eski fotoğrafta saklı. Ve anahtarın da yok. Tekrar açamıyorsun o sandığı. Her ne kadar istesen de yine çocuk olamıyorsun. Bir kere büyüdün ya artık elma şekeri yiyemiyorsun. Yesen de o tadı alamıyorsun. Her şeyin tadı kekremsi, her renk gri. Giydiğin renkli elbiseler bile koyulaşıyor. Mavi giysen de için kara… Huzuru yağmurda buluyorsun. Bulutlardan kaplumbağa, ejderha yapamıyorsun. Salıncakta ne zaman sallansan hüzün çöküyor. Kim iterse itsin göğe yükselemiyorsun çocuk kahkahalarınla… Ne yaparsan yap! Çocuk olamıyorsun yeniden…


– Fatih Alıç - İçimdeki İnsanlar (Ne Yaparsan Yap!)

Yürüyordum..Yürüdükçe açılıyordum.Evden kızgın çıkmıştım.Belki de çay bardağına sinirlenmiştim.Olur olur ! Mutlak elimden gereksiz bir şekilde kayıp düşen çay bardağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil,denizin mavi,gökyüzünün kara bulutlarla kaplı olması pekala bir meseledir.Kim demiş rezil bir yağmurun ruhumuzu temizleyebileceğini? Aptallık!

Ancak bunun bir mucize olduğuna inanacak ve mucizeye tanıklık etmek içi yürümeye devam etmem gerekecekti.Yaptım.Yetmedi.Daha hızlı adımlarla devam ettim.Yağmur damlaları yüzüme saplanıyordu sanki.Rüzgar itelemeye çalışıyordu belli ki doğaya karıştırmak için.

Ya otların yeşilinin kırmızı, denizin mavisinin mor,gökyüzünün karanlığı turuncu olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu,işte.

Evrenin Kozmik Dansı : Galaksilerin çarpışması

Gök bilimciler galaksilerin merkezlerinde dev kara deliklerin olduğunu düşünüyor. İki galaksi çarpıştığında kafa kafaya çarpışmak yerine, birbirlerinin etrafında dönmeye devam ederler. Adeta vals yapar gibi görünen bu kara delikleri yaydıkları ışıkları izleyerek belirleyebiliyorlar. Bize doğru yaklaşan kara delik mavi ışığa kayarken, bizden uzaklaşan kara delik kırmızıya doğru kayıyordu. Kara deliklerin kozmik danslarını da bu mavi ve kırmızı ışıklardan anlıyorlar. 

2

Derin, saf, mavi bir gökyüzünde kara noktalardan oluşmuş kıpırtılı kara bir yumak helezonlar çizerek dönüyor.
Onlara bakıyorum.
Bir ucundan katılan kalabalık ve karışık siyah noktalarla büyüyen yumak diğer ucundan zarif ve düzenli bir ok gibi çıkarak maviliğin içlerine doğru uçuyor.
Gidiyorlar.
Onlara bakıyorum.
Garip bir hüzünle bakıyorum onlara.
Bir şeyin bittiğini söylüyorlar bana.
Başka bir şeyin başlayacağını da.
Onlar gittikten sonra bir zaman boş kalacak o saf mavilik.
Bilmediği bir şeyi özler gibi bomboş bekleyecek.
Ayrıldığımız sevdiklerimizle, buluşacağımız ve henüz kim olduklarını bilmediğimiz seveceklerimiz arasındaki o kederli, yalnız ve yalnızlığında gizli ümitlerle beklentiler taşıyan boşluk.
Uzaklaşanları görüyoruz, anıları taze.
Tanıyoruz gidenleri.
O berrak mavilik bir zaman sonra yeni kuşlar bulacak, ışıkları değişecek, bulutları, yağmurları, sonbaharla şeffaflaşmış güneşleri olacak.
Yaşanmış olanlardan kopmak zor.
Yaşanacak olanları beklemek heyecanlı.
İkisinin arasında, derin ve yalnız bir gökyüzü gibi hüzünlü bir boşluk var.
İçinden geçilmesi en zor olan zaman.
Kendi boşluğuyla daralmış o kederli ruh nasıl da gidenleri yakalamak, geçmişe tutunmak ister.
Nasıl da hüzünle bakar gitme vakti gelenlere.
Ne çok insan, böyle bir kederli boşlukta, geleceği beklemeye sabrı ve gücü yetmediğinden yanlış bir karar verip geçmişi yaşatmaya çalıştı.
Halbuki kural ne kadar açık.
Gitme vakti gelen gidecek.
Boş bir gökyüzü gibi gelecek olanları bekleyeceksin.
Kederle, hüzünle ve sabırla.
Gitmenin bir mevsimi var.
Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi.
Bir mevsimi var boş bir gökyüzü gibi beklemenin.
..
Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi durmanın. .