mahsus

Kırılmak, bir kereliğine mahsus olsa keşke. Farklı farklı yerlerde, farklı yaşanmışlıklarla kırılmasa insan, defalarca.
Kafamda bir bulut,
Bu bulutun adı sen.
İçinde yılların yıldırımları.
Dünyada bir yol,
Bu yolun ucunda sen.
Seni geçince yuvarlanılan şarampoller.
İçimde bir savaş,
Kazananı sen.
Ölülerin adları hep ben.
Dışarıda bir bomba,
Pimini çeken sen.
Bedeni parçalanan ben.
Sigaramın dumanında bir renk,
Ciğerimde ki dövme sen.
Dünyanın merkezinde bir cehennem,
O cehennemin tek meleği sen.
Sen ki bana yalan gibi gelen,
Sen ki bana nefes gibi akan.
Sen ki mağaraların ucunda ışık,
Sen ki ölümün olduğu yerde doğum sevinci.
Sen ki mafyaların silahları
Sen ki tabancamda patlamamış tek mermi.
Sen ki beni öldürmeden ölümü hissettiren.
Sen ki bana dokunmadan şehveti hissettiren.
Sen ki beni sevmeden bana seviyorum diyen.
Sen ki bana ölme deyip, ciğerlerimi kedilere mama veren.
Sen ki ne acımasızsındır şimdi.
Gecenin kuytusunda seni öpmeye yeltenen serserilere de yazık.
Sen ki ne gaddarsındır şimdi,
Saçlarını okşattığın adamın yüreğini kavanozda saklarsın.
Sen ki ne vicdansızsındır şimdi,
Elini tutanın koluna sigara söndürürsün.
Sen ki öylesine ölüm gibi.
Sen ki öylesine metanetli.
Sen ki öylesine candan.
Sen ki öylesine güzel.
Sen ki afitap gibi
Sen ki anka kuşlarının kıvılcımı.
Sen ki zümrüt yeşili gözlerinin altında katliamlar saklarsın.
Sen ki beni seve seve öldürebilirsin. 
Bu kudreti sana tanrı vermedi sevgilim.
Ben verdim.
ister depremler yarat, ister sellere boğ her şeyi.
Ama her birinden evvel yalnızca bir şey isteyeceğim.
Bir kereliğe mahsus olmak üzere sevgilim.
Öldürülmeden gözlerinde,
Öpebilir miyim dudaklarını kanımın bulaşmamış yerlerinden.

Ey oğul!
Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş.
Sana sorulmayan şeye cevap verme.
Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de.
Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır.
Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma.
Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma.
Onlarla münâzara ve münâkaşa etme.
Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma.
Edebe çok riâyet eyle.
Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir.
Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır.
Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun.
Dünyâ sevgisini gönülden çıkar.
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

Ey oğul!
Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir.
Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir.
Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme.
Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz.
Sonunda ayrılıp gideceğiz.
Sıkıntın varsa üzülme.
Bir an sonra ne olacağımız belli değil.

/ Aziz Mahmud Hüdayi

Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül.
Bir küçük meyve için,dalı incitme gönül..
Başın olsada yüksek,gözün enginde gerek,
Kibirle yürüyerek,yolu incitme gönül…
Mevla verince azma,geri alınca kızma,
Tüten ocağı bozma,külü incitme gönül..
Dokunur gayretine,karışma hikmetine
Sahibi hürmetine,kulu incitme gönül..
Sevmekten geri kalma,yapan ol,yıkan olma
Sevene diken olma, gülü incitme gönül.
Konuşmak bize mahsus, olsa da bir güzel süs,
Ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül.

- Yunus Emre

Ben başkasının kağıdı olsaydım yoksul gözlü sokaklar utanır diye
çilek, eski gazeteler gibi mahçup 
bir kese kağıdı olur, herşeyi içime atardım

Bir mektup kağıdı olurdum uçuk pembeden
“Yüksek bir Türk kızına takdim” edilen ve harfleri terleyen bir askerin elinden
çıkar, sılasına mahsus selam söylerdim

Belkide boş bir kağıt: bana yağmur sözden yağar! 
Böyle teselli ederdim varı yoğu boşluk olmuş cümlenin kederini, 
bir harf denizi olurdum maviden daha derin

Ben başkasının kağıdı olsaydım kağıttan bir şairin eline sığınırdı kaderim.


Haydar Ergülen - Ben Başkasının Kağıdı Olsaydım

Aşkı yüzünden 33 yıl akıl hastanesinde kalan kadın sanatçı-CAMILLE CLAUDEL’İN RODIN’E DUYDUĞU AŞK…

Onun hikâyesi aslında 19 yaşındaki kız öğrenciyle, 43 yaşındaki öğretmeni arasında, yakan cazibe, önüne geçilemeyen aşk, bitmek bilmeyen tutkuyla sonu gelmez takıntılar ortasında, akıl hastanesinde biten bir öyküdür…

Fransa’da hali vakti yerinde bir ailenin ilk çocuğu olarak 1864’te Aisne’de doğdu…

Hayatı boyunca yanında kalacak tek insan olan küçük erkek kardeşi Paul kendisinden 2 yıl sonra dünyaya geldi…

Küçüklüğünden beri taş ve çamurla oynardı…

Heykeltraş olmak üzere dünyaya gelenlerdendi…

Ama devrin Fransa’sında kızların Paris’teki sanat akademilerinde eğitim almaları yasaktı…

Ancak ünlü heykeltraşlardan özel ders alabiliyorlardı…

Babası eğitimli bir adamdı…

Kızının Paris’te ünlü bir heykeltraştan özel eğitim alarak büyük bir sanatçı olmasını, çevredeki dar görüşlülüğe karşın sonuna kadar destekliyordu…
Fransa’da genç kızların sanat akademesinde okuyamamaları, hayatının dönüm noktası olacak ve onu 33 yıl akıl hastanesine kapatacak özel derse o uygulama neden olacaktı…

Hayat bugün olduğu gibi değildi…

Kadınlar o yıllarda Fransa’da bile ikinci sınıftı…

Ünlü heykeltraş Rodin’le tanışması böyle oldu, genç Camille’nin…

Bir grup genç kadın sanatçıyla birlikte Rodin’in atölyesindeki heykel derslerine katılmaya başladı 1883’de, daha 19 yaşındayken…
19 yaşında güzel, iyi eğitimli, heykeltraş olabilecek yetenekte, çekici ve cezbedici bir genç kadın ve 43 yaşında istediği üne ve alkışa hâlâ kavuşamamış içinde dev bir adamı barındıran bir sanatçı…

Artık 43 yaşındaki Rodin’in gözdesi, ilham perisi, sevgilisi bu genç kadın olacaktı…

Camille Claudel…

Ne ki Camille’yle ilişkisi başladığında Rodin, Rose Beuret’le yirmi yıldır beraberdi…

Ondan çocuk yapmış, ama onunla evlenmemişti…

Fakat Rose herhangi bir kadın gibi sıradan gözükse de herhangi bir kadın değildi…

Sürekli başka başka kadınlarla beraber olan Rodin’i hep çevreleyerek bir türlü elinde tutan, “hep sadık, evdeki kadın, mazbut eş”i oynayan ve Rodin’i kolay kolay kimselere yar etmemeye kararlı bir kadındı…

Genç Camille bunu bilemezdi elbet…

O, ustasını, öğretmenini, sevgilisini, erkeğini bulmuş genç bir kadındı…

Rodin genç ilham perisini bulmuştu…

Beraberliğinin iyi gitmediğini söyledi…

Ne garip bir kaderdir…

Erkekler önce bunu söylerler…

“Evliliğim ya da beraberliğim iyi gitmiyor… Sorunlar var… Ayrılacağız herhalde…”

Hayata yeni gelen kadınlar da buna inanır…

Daha doğrusu inanmak ister, onun için kendini inandırır…

Rodin için dönüm noktasıydı yeni ilham perisi…

Büyük eseri “Cehennem Kapıları”nı o sırada yaptı…

Sanat tarihçilerine göre, bu dönemde Rodin’in yaptığı muhteşem heykellerin hep altında aslında gölgede kalmış olan Camille’nin imzası vardır…

Her neyse…

En azından ilham perisidir bu genç kadın Rodin için…

Ama her tutku dolu aşkın bir kırılma noktası olacaktır… Hele hele hayatında hep birçok kadın olan ve hep kadınlara karşı biraz kaba, biraz da acımasız davranan Rodin varsa o ilişkide…

Camille, Rodin’in metresi ve öğrencisi muamelesi görmekten hiç gocunmadı…

Ama bir kadın, metres olmaktan gocunmasa da hamile kaldığı çocuğun doğmadan ölümünden gocunurdu…

Camille’nin hayatının kırılma noktası, geçirdiği kaza sonucu, Rodin’den olan çocuğunu doğuramamasıydı…

Bu Camille’nin ilk büyük depresyonlarının başlangıcıydı…

Çünkü annesi, “bu kabul edilmez hayatı yaşayan kızı Camille’yi evlatlıktan reddetti…”

Sonun başlangıcıydı bu…

Rodin’le birlikte yaşamaya başla Camille…

1898 yılına kadar Rodin’le fırtınalı aşk ve sanat yaşamına devam etti…

Camille için bu tutku dolu aşk çok yıpratıcıydı ve bir kadının çok önem verdiği en yakın çevresi tarafından “onaylanma duygusu” yaşanmıyordu…

Üstelik Rodin bir de heykeltraşçılıkta Camille’yi kendine en büyük rakip olarak görüyor, bu şiddetli kavgalara sebep oluyordu…

En sonunda bir yol ayrımına geldi Camille…

Yoluna tek başına devam etme kararı aldı ve Rodin’i terk etti…

Bu ayrılık Camille için çok acılı bir dönemin de başlangıcıydı…

Bu acılı dönemde her sanatçı gibi en büyük eserlerini verdi…

“Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze Kadınlar”, “Sakuntala”…

1903’ün başında Salon d’Automne’da eserleri sergilendi…

Ünlü sanat eleştirmeni Octave Mirbeau’nun da dediği gibi ‘kadın bir dahiydi’…

“Olgunluk Çağı” isimli eserinde Rodin’le olan ayrılığının tüm acılarını yansıttı…

Rodin bütün sanatçı kıskançlığına rağmen Camille için şöyle diyecekti:

“Ona altını nerede bulacağını söyledim… Altın kendisinin içindeydi.”
Rodin’le birbirlerinden ayrılmış gözüküyorlardı, oysa duygusal olarak ayrılamıyorlardı…

O heykellerini onun için yapıyor, Rodin çok kadınlı hayatında yine ondan kopamıyordu…

Bir ara bir anlaşma yapmaya kalktılar…

Rodin, Rose’dan ayrılacaktı…

Başka kadın heykeltraşlara ders vermeyecekti…

Haftada 3-4 kez Camille’yle buluşacaktı… Ve Şili’ye yapacakları uzun bir geziden sonra evleneceklerdi…

Genç kadın, erkeğinin onun olmasını istiyordu…

Tutkusu, kadınlık egosu ve gençliği bunu arzuluyordu…

Rodin ise değildi…

O da bütün dünyayı istiyordu…

Tarihi, efsanevi olmayı, her şeyi ve kadınları…

Aslında onu sadece, her zaman yanında olmayı kendine misyon seçmiş olan Rose anlayabilirdi…

Nitekim öyle oldu…

Rose ondan vazgeçmedi…

Camille ise tutkularını takıntıya çevirdi…

Ona sahip olamadıkça, ondan nefret etti…

Ondan nefret ettikçe, hayatına paronayayı soktu…

1906’da bir gece geçirdiği sinir krizi sonucu birçok eserini parçaladı…

Akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından bir hastaneye kapatıldı…

Kardeşi Paul’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok!.. Onların keyfine kalmış işim!..

Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi…

Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü…

Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi…

Yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…”
“Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…

Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor…

Kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım…

Her bakımdan başarıya ulaştı işte!..

Bu esaretten çok sıkılıyorum…

Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”
1920 yılında doktoru, ailesine kızlarını eve kabul etmeleri için bir mektup yazdı ama annesi ve kız kardeşi onun Rodin’le hayatını onaylamamışlardı ve doktorun mektubuna cevap vermediler…

Çok sevdiği ve onu anlayan babası ölmüştü zaten…

Kardeşi Paul onu her beş senede bir hastanede ziyaret etti…

Uğruna akıl hastanelerine düştüğü, “Düşünen Adam” heykelinin yaratımcısı Rodin, Camille’ye bir daha geri dönmedi…

Rodin, kendisini hep beklemiş olan Rose’la ölümünden bir sene önce “mükâfat” kabilinden evlendi…

Rose 70 yaşından sonra “evlilik” mükâfatına kavuştu…

Ona hayatını veren, ama hiçbir zaman taviz vermeyen öğrencisi Camille Claude ise 19 Ekim 1943’te 33 yılını akıl hastanesinde geçirdikten sonra tek başına öldü…

Şöyle söylediği bilinir:

“Bu kadar yalnız kalmak için ben ne yaptım?..”

Leyla'ya mektup: “Şey, bir mektuba nasıl başlanır bilmem. Daha önce hiç mektup yazmadım, ilkokulda sadece, 5. sınıftayken. O da “Mahsus selam eder, ellerinizden öperim” diye biten mektuplardı. Hiç kimseye mektup da göndermedim. Zarfa koyup üst kattaki teyzemlere getirirdim. İşte, ben de o pulsuz zarflara konmuş mektuplar gibiyim şimdi; nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Eee neyse dur, dur, başka şeylerden söz edicektim. Hah, gözlerinden mesela… Sahi ne renkti gözlerin? Seni ilk gördüğümde, istemeye geldiğimizde hani, valla bizimkilerin zoruyla gelmiştim; ama işte orda seni görünce, böyle tarif edilir gibi bir duygu değil bu… Aslında ben sadece özür dilemek istemiştim. Bunları seninle konuşmak da istedim, hep aklımdaydın ama işte ellerin başkasındaydı. Hem zaten gözlerine bakınca konuşamam ki ben. Her şey için senden özür diliyorum. Ve seni çok seviyorum. Ne de kolaymış bunları böyle söylemek… Keşke gözlerine baktığımda da konuşabilseydim, keşke bilebilseydim gözlerinin rengini…