lere lere

“Uyanıyorsun.

Güneşten önce. Sana özgü, sadece senin daldığın bir uykudan. Ve sadece senin görebildiğin bir rüyadan. İçini bir huzur kaplıyor. Ortalık hala ipeksi örtü ile kaplı. Örtünün rengi biraz açılmış. Siyah ve beyaz ipliği birbirinden ayırabilecek kıvama gelmiş örtünün rengi.

Sabah kalkar kalkmaz ilk işi “hayır olsun” ile başlayarak rüyasını anlatan insanlardan olmak istemiyorsun. İçinde tutuyorsun. Kimseye anlatmak istemiyorsun rüyanı. Anlatırsan sanki rüyanın büyüsü bozulacak. İnsanın kendisini çok anlatması kişiliğin kimyasını bozar. Bir kere, bir kere daha geliyor rüyan aklına. Ne gördün? Tamam anlatma. Merak ettiğimi itiraf ediyorum. Bana da anlatma. Sadece sen bil. Ve sana o rüyayı gösteren O bilsin. Bu içini ısıtıyor.

Durgunsun. Ne kadar suskunsun. Bu konuşma isteksizliğinden kaynaklanmıyor. Bu edebinden kaynaklanıyor. Mahcub mahcub bakıyorsun. Perdeyi aralıyorsun. “Gecenin gündüze, gündüzün de geceye çevrilmesini” (al-i imran: 26) izliyorsun.

Sessizsin. Zihnine takılan bir şeyden değil değil mi bu sessizlik? Ne kadar saçma bir soru. Afedersin. Sessizliklerin garip karşılandığı zamanın çocuklarıyız. Bu yüzden suskunluklara ve sessizliklere dayanamıyoruz. Tabi ki ya. Suskunluğun mahcubiyetten kaynaklanıyor . Kainatın Rabbi karşısında kalbin mahcub. Onun sana verdiklerinin karşılığını veremediğini ve asla veremeyeceğini biliyorsun. Keşke daha çok şey yapsam diyorsun Onun için. O bunları yapmışsın olarak kabul ediyor.

Sabaha daha ilk ışıklar dökülmeden tüm varlıklar aynı tevazuya bürünmüşler. Gözleri yere inik, kalbi derinlere yükselmiş bir insanın bakışlarını andırıyor varlıklar. Senin gibi. Edebli. Tamam. Senin mahcub etmek istememiştim. Her varlık haketmeden verilen bir varoluş karşısında Ona karşı mahcubdur.

Bu vakitlerde en çok hangi duayı etmeyi seviyorsun? Dur tahmin edeyim. “Hoş geldin, sefa geldin ey sabah ve ey yeni gün! Merhaba ey mutlu gün! Ve merhaba ey katip ve şahit melek!…” (Evrad-ı Kudsiye) Tahminim doğru mu? Doğru olduğuna sevindim.

Büyük an geliyor. Dünyaya güneşin ışıkları dökülüyor. Gökyüzü bulutlu. Bulutlar ışınların varlıkların üzerine parıltılı dökülmesine tam izin vermiyor. Olsun. Varoluşun her biçiminin güzel olduğunu düşünüyorsun. Susuyorsun. Ama hareket etmek istiyorsun.

Sabah yapılacak en iyi şeylerden biri yürümektir. Bak yola koyuluyorsun. Yola koyulmak. Bu cümle aklına takılıyor. Yolcusun. Yürüyorsun. Düşünüyorsun. Gözlemliyorsun. Selamlıyorsun. Tanıdığın bir kaç kişiye merhaba diyorsun. Melekleri unutmuyorsun. Yanıbaşındalar, biliyorsun. Her varlığın üzerine ilişmişler, hissediyorsun. Bak, onlarda senin selamını alıyor. Ağaçlar sana gülümsüyor. Bunu bir başkasına anlatsan sana hezayanları var diyebilir mi? Diyebilir. Ama sadece “der”. “Der”lere, “dedi”lere, “demiş”lere aldırmıyorsun. Sen yoluna devam ediyorsun. Kainatın şenliğine katılıyorsun.

Bugün biraz daha az konuşuyorsun. Çok düşünüyor, çok yaşıyorsun. Bakışlarındaki utangaçlık seni sen yapıyor. Duyguların ne kadar sakin. Hırçınlıktan uzak ruhun kendi içine doğru derinleşmiş. Utangançsın ama olup bitenin farkındasın. Tüm utangaç insanlar gibi gözlemlerin keskin, sezgilerin güçlü. Sözlerini tüketmiyorsun. Sözcüklerin senin varoluşunun bir parçasıdır. Varoluşunu tüketmiyorsun. Geçen gün okuduğun hadiste ne diyordu sevdiğin insan hz. peygamber: “ - Susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını, bakışımın da ibret olmasını..emretti Rabbim”. Hz. Peygamberin de utangaç olduğu söylenir, biliyorsun. Dün gece bir arkadaşım e-mektubda yazdı: “hayasının şiddetinden dolayı adeta örtüsü içindeki bir genç kızdan daha utangaç idi” diye tanımlarmış kitaplar onu.

Utanmak ince ve ipeksi bir örtü gibi seni örtüyor. Seni zarifleştiriyor, güzelleştiriyor. Ne kadar güzelsin? Bak bu da utandırdı seni. Tamam bir daha söylemem. Belki de söylerim yine. Bilmiyorum.

İnsanı örten en zarif örtü edeb. Onun içinde çok güzel görnüyorsun. Bak dayanamadım, yine söyledim. Ama aslında söylemek istediğim belki şuydu: Edebi ince ve zarif bir örtü olarak yaratarak, insanı örten Rabb ne güzeldir?”

Mustafa Ulusoy

Let It Out

Genre: Drama | Romance | AU | Modern Days | Mpreg

Rating: T

Pairing: (mainly) Rivaille x Eren, Shingeki no Kyojin

Summary: Eren got pregnant, he was obviously afraid of what Levi might say, not to mention that Rivaille’s ex, Petra, was overly jealous of his pregnancy. Eren was put in a choice to keep the baby or to dispose it, until a certain incident happens…

Disclaimer: I don’t own Shingeki no Kyojin, but this fanfiction is mine. AsakuraHannah @ AO / FF

A/N: It’s the universe where Male can go pregnant. I’ve seen lots of Eren, Levi, and the baby a lot in tumblr, this triggered me to write some sappiness one-shot xD

I haven’t got a chance to write for Eren’s birthday, so happy belated birthday, Eren! Also, forgive Petra in this story, she’s desperate. n.n’’

————————————————————-

Eren couldn’t believe on what he was seeing, his hand trembled while his eyes re-checking the pregnancy test in his hand. Blinking a few times, hoping that he read it wrong, his green eyes quivered at the words on the small screen.  His breath hitched after he threw the test tablet to the floor. He jolted in surprised at the familiar voice called out for him as soon as that person walked in. His best friend, Armin, threw him a worried look after seeing Eren’s horrified expression.

Keep reading

  • *percakapan telepon*
  • Him : Ngapunten niki sinten?
  • Me : Lho kan njenengan riyen ingkang telepon.
  • Him : Oh berarti salah sambung. Pateni (matiin) apa?
  • Me : Ehh jangaan leres niki leres.
  • Him : Leres apa lurus?
  • Me : Laras.
  • Him : Ooh mba Laras?
  • *random conversation*

• Bakışları yerde,
• Yürekleri gökte ve adımları özgürlükte olanlar,
• Ayet'lere dönmeli artık..
• Ayet'lere düşmeli, ayetlerle düşünmeli..
• Ve “ Ayet Ayet, Sûre Sûre yürümeli..
• Aklını kalbinin derinliklerine doğru, usulca süzebilmeli…

• Ayetlerin ve sünnetin ışığında zihin ve gönül dünyası mamur bir ömür geçirme duasıyla bereketine erdiğimiz bir Cuma diliyorum.
Hürmet ve muhabbetle…

Herkesin matematiğe veda ettiği bir an vardır. Kiminin ilk x’i, y’i gördüğünde, kiminin ilk karekökü gördüğünde beti benzi atar. Kimi de limit ve türevle karşılaştığında “Sanırım bu iş buraya kadar” diye içinden geçirir. O olmayan, “işe yaramayan” kavramları zihninde zaten zar zor bi yere oturtabilmişken, şimdi de onlara yeni kavramlar eklenmiştir.

Matematikten anlamadığınızı kemiklerinize kadar hissedersiniz. Hocanın anlattığı fog(x)’lere, Z’lere, cot(x)’lere büyük bir ciddiyetle bakarken beyninizin içinde tridi efekti ile yapılmış bir bebek neşeyle dans ediyordur. Anlatılanların kafanızın içinde hiçbir karşılığı yoktur, resmen bi bok anlamıyorsunuzdur.

Umut Sarıkaya - ” Benimde Söyleyeceklerim Var ! ”