lamal

instagram

Editors. @kubost #lamal(e)dicion

Pollueurs = payeurs

Pollueurs = payeurs est une maxime que j'ai entendu hier au conseil communal. Cela relevait parfaitement le post que je désirais faire et dont voici le contenu: Comme il a déjà été dit, les fabriquant allemands sont taxé sur l'emballage dont ils usent pour protéger leurs denrées. Ainsi, on tente d'éduquer non pas le consommateur mais bien le producteur. Pour une fois, on enlève de la pression des nouveaux consommacteurs. Il faut bien l'avouer, même si cette occupation est noble, passer deux fois plus de temps à faire ses achats n'est pas forcément du gout de tout le monde et peut fort bien en décourager plus d'un!

Mais alors, pourquoi ne pas aller plus loin? A ce niveau, Mc Donald’s, Monsanto et les fabricants de cigarette pourraient financer la LAMAL (assurance maladie obligatoire), car en définitive, c'est eux qui font le plus de mal à notre santé!  Continuons donc, avec les producteurs de plat pré-cuisinés et leurs additifs, les différents fournisseurs de drogues légales ou non d'ailleurs… Et encore plus loin  des journaux comme le 20 minutes pourraient financer des écoles, Microsoft pourrait soutenir Linux.

Bref, il y a de quoi faire! Mais vu qu'on impose une taxe au constructeurs automobiles sur les véhicules trop polluants, pourquoi pas le faire dans d'autres secteurs au combien importants pour la santé publique? Bien évidemment, c'est le consommateur qui paiera à la fin, mais dans le cas de la LAMAL, c'est l'ensemble des consommateurs qui paie. Ils devraient donc avoir un mot à dire, juste un mot!

“bi gün o kadar büyük olmalıyım ki, ‘okuyun benim gibi eşek olmayın’ dediğimde insanlar anırmaya başlamalı…”

- sir bekir kırcalı

Öyle bir gecenin koynuna girmeliyim ki
ne horlamalı gökyüzü
ne de ağlamalı bulutlar
gülümseyen bir ay olsun yanımda
ve de göz kırpan yıldızlar
***
Kağıda baktı uzun uzun. Az önce yazdıklarına şaştı. Sonra ışığı pencereden süzülen aya baktı. Sanki onun şahitliğine ihtiyacı var gibiydi. Bunları o mu yazmıştı? Güzel miydi? Bunlar mıydı hissettikleri? Gece ve onun büyülü karanlığı… Ona ilham veren gökyüzüne baktı, pencerenin demirleri arasından. Aslında şimdi çoktan uyuyor olması gerekirdi ama nedense uyuyamamıştı. Onu sıkan neydi? Bir derdi mi vardı?
Aslında gözle görülür bir derdi yoktu. Fakat bardağın boş tarafından bakmaktaydı hayata. Hayat dediğimiz zaten zordu ve kısaydı. Bu genç yaşında kendine olmadık dertler ediniyor, sonra oturup bunlara üzülüyordu. Bu uydurma kederlerin arasında bir şeyler yazıyor, bunlara da şaşıyordu. Sanki kendi kaleminden çıkmamış gibi…
O gece eğer imkan olsa gerçekten kendini gecenin koynuna bırakmayı istiyordu. Kendisinin mıknatıs gibi kötülükleri, üzüntüleri çektiği düşünüyordu. Ama kendinden kötüleri gürünce de haline şükrediyordu. Bir süre sonra gördüklerini unutuyor gene kendi dertlerinde boğuluyordu. Aslında anlamını tam olarak bilemediği, tarifsiz acılar çekiyor; ruhunu sıktıkça sıkıyordu. Tek söyleyebildiği cümle “Canım sıkılıyor” oluyordu. Canı neden sıkılıyordu, bunu ne kendi ne de kimse bilmiyordu.
İşte o gece tüm kalbiyle “yok olmak” istedi. Ölmek değil ama yok olmak. Sanki hiç var olmamış gibi. Doğmamış, bu hayatta birilerini tanımamış gibi. O yok olacaktı ve kimse onu hatırlamayacaktı.devam edecekti. Arkadaşları onu birden unutacaktı. Eski aşkları sanki o hiç var olmamış, onu hiç tanımamışlar gibi davranacaklardı. Bu hayattan tüm kaydının silinmesini istiyordu. Sonra ruhu da gazeteye bir ilan verecek ve “Bedenimi kaybettim. Hükümsüzdür” diyecekti. Ruhunun bile onu unutmasını istiyordu. Ondan bile utanıyordu artık. Çünkü yıllardır, belki sebepli, belki sebepsiz bir çok acıyla onu da üzmüştü. Her ayrılık sonrası kendi ağladığı yetmezmiş gibi onu da dürtmüş, uyandırmış ve ağlatmayı başarmıştı. O gece ailesinden, arkadaşlarından, eski aşklarından ve ruhundan kaçmak istiyordu. Çünkü utanıyordu. Çünkü yorgundu. Tek çözüm olarak yok olmayı seçmişti. Son kez yüzlerine bakıp, uçup gitmek istiyordu. Belki o muhteşem gecenin koynunda bir yıldız olabilirdi. Ara ara göz kırpardı bu koca evrene ve içindeki eski hayatına.
Ama ruhunun bunu kabul etmeyeceğini biliyordu. Yok olmak belki imkansızdı. Bunu başarsa bile ruhu onu asla yalnız bırakmazdı. Ruhuyla, düşünceleriyle, hatalarıyla, duygularıyla, bedeniyle bir bütün olduğunu biliyordu. Yok olmak demek bütün hepsinin yok olması demekti. Şöyle bir düşündü ve kendine sordu: “Ben yok olunca neler eksilir?”

Düşüncelerinden sıyrılıp tekrar kağıda baktı. Hava almak için pencereyi açtı. İçeriye kasabanın temiz fakat serin havası doldu. Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Dinledi. Sonsuz bir sükunetle ve saygıyla. Gözlerini kapattı. Ezana eşlik eden köpeklerin sesi geldi kulaklarına. Herşeyi duyuyordu sanki. Namaz için kalkan insanlar, abdest almak için açılan suyun sesi, camiye giden tek tük insanların ayak sesleri… Bambaşka duygulara daldı. İçindeki karanlık, tıpkı gerçekteki gibi, aydınlığa dönüyordu. Gözleri hala kapalıydı. İyi şeyler düşünmeye başladı. Avcundakilere odaklandı, avcundan kayıp düşenlere değil! Küçükken dedesinden öğrendiği ilk duayı okudu. Yeni bir gün doğuyordu. Hem de karanlık gecenin ardından. İçindeki kıpırtılar onu kışkırtmış olacak ki, kağıda döndü. Yazdıklarını silmek istedi ama bu gece öğrendiklerini düşünüp vazgeçti. Hatalarından artık utanmıyor, sadece ders çıkarıyordu. Karamsar duygularla yazdığı bu şiiri de bu sebepten silmedi. Altına şunları yazdı ve yatağının sıcaklığına bıraktı kendini. Bu geceden hatıra bir kaç damla gözyaşıyla…
***
Öyle bir gündüzün koynuna girmeliyim ki
Ne gülümseyen bir ay olmalı
Ne de göz kırpan yıldızlar
Sapsarı bir güneş olsun yanımda
ve de çığlık atan martılar..

Üç kuruşluk ömrümden bir gece daha eksilirken, üç kuruşluk ömrümde değişen hiçbir şey yoktu. Yerinde olduğuna inanamadığım ama sürekli aynı düşünceleri zikreden aklımı şu an için inkâr etmek güçtü. Aynı zamanda ağlamak ve bağırmak da güçtü. Çift basamaklı yaşlara adımımı atar atmaz tanrıyı, zamanı ve sonsuzluğu sorgulamak birkaç tel beyaz saç armağan etti.

Aklımdaki fırtınalara alıştığımı hissetsem dahi onları anlatmaya başlamalıydım. İçimdeki çıkmazların ucunu yakmam gerekiyordu. Çok düşünürsem delireceğimi söylediler ama o kadar şanslı değildim. Yani tabii, hiçbir deli ben deliyim diyecek kadar deli değildi ama orası ayrı.

Kafamdaki alt başlıkları aynı anda düşünmek kolay değildi, ben de birinden aldığım cevapları diğerleriyle kullanayım dedim. Tanrı'yla başladım. Tanrı'nın varlığını, Tanrı'yla sorguladım. Nasıl, neden, orasını hiç bilemem ama o bir yerlerdeydi, doğduğumdan beri benimleydi. Ne korurdu, ne önümü keserdi. Ben -onun kendi yazdığı- bir kitaptım ve ben daha doğmadan önce o, kapak dizaynını bile bitirmişti, kütüphanesinde yer edinmiştim. Onun yaptığıysa yalnızca kütüphanesine bakmaktı. Canı isteyince yapacağı irili - ufaklı depremler sonucu, kitaplarının teker teker düşüşü için hazırlık yapıyordu.

Onu pek sorgulayamadım. Sorgulamaya çalışsam da en sonunda ona yalvarıyor ya da ona küfür ediyordum. Bana verdiği tüm bu aptal düşünceler yüzünden ve hayatımın önemli bir bölümünü başka kitaplardaki eksik sayfaları arayarak geçirdiğimden ona çok kırgındım. Ama kin tutamadığım büyük harflerle yazılmıştı. Ne zaman çıkmaza düşsem, ne zaman küssem ve kitabındaki amatör olay örgüsüne, cümle düşüklüklerine kızsam da yalnızca ona sığındım.

Başka bir canlıya muhtaç kalma düşüncesi bana çok uzaktı çünkü benliğimin dahi uygun bulmadığı birtakım cümleler kullanarak kendimi tanıtmayı, bir nevi, özetimi çıkarmayı sevmiyordum. Ben başka kitaplara el uzatmaya çalışırken, uzandığım kitap kapaklarının toz içinde kaldığını görünce midem tetikledi. Bu yüzden de kendimi açıklamayı gerek görmedim. Tanrı tanırdı, beni benden iyi tanırdı. Sonuçta hangi kitabın özeti, aslından iyi kalırdı?

Bir zaman sonra da savaşı bitirdim, cevap aramayı kestim, zaten hiç soru sormadığımı fark ettim. Diğer alt başlıklar da gitgide canımı sıkmaya başladı çünkü döndürdüğüm çarkta, sebepler hep aynı sonuca varıyordu.

Bir bilinmezliğin ortasında, birbirimizi sınamak için var olmuştuk. Kaçıncı ciltte olduğumuzdan, kaç sayfa olduğumuzdan ya da kapak dizaynımızdan haberimiz yoktu. Ve bu sayfalarda alelade yuvarlananlar, her satırın altını çizenlerden elbette ki daha mutlu yaşıyordu.

geçen buradan bi blog yeni bi site bulmuş böyle herkesi çağırıyordu gideyim dedim eğleniyorduk falan sonra söz ygs lys ye geldi. ben uyardım çünkü benim yaptığım hataları yapmasını, zamanını yemesini istemem. ama öyle bir hal içinde buldumki kendimi sanki ben sınava hazırlanıyorum o üniversiteye çoktan yerleşmiş. kendini de bir güzel inandırmış. normal hazırlık öğrencisi ağustosta başlamalı bence ya da daha erken çünkü senin yüksek bir hedefin varsa yüksek yerleri istiyorsan sıkı asılacaksan başlamalısın ama bunlar temeli olan ya da önceki yılları tam olanlar için söylüyorum sakın eksiğiniz varsa dikkate almayın. işte bunu söyledim daha 250 gün var diyor ulan anten bizde saydık sonra o 1 güne düştü saatlere düştü. yok ama adam bilmiş. ben ne mallar gördüm gününü saatlerce çalışmaya ayırıp bi baltaya sap olamadılar diye dalga geçiyor ama o kadar üzüldümki. bunu yazdığı an o kadar içim yandı ki. bir insanın hayalleriyle, çalışmasıyla, tekniğiyle alaya getirecek haddi nereden buluyor geçtim kendi günde 2 saat çalışmayla hukuk falan kazanacağına çokta emin. hiçbir zaman kendime güvenemiyorum özgüvenli insanları gördükçe kendimi dibe çekiyorum, sakın diyorum böyle olmamalıyım. 

insanların egolarına hastayım, boylarından hadlerinden büyük olan o şişkin duygular onlara ne kazandıracak merak ediyorum doğrusu.

Bakıyorumda artık insanlar siyaset denilince konuşmak zorunda hisseder olmuş kendini ..konu hakkında bilgi sahibi olsada olmasada .. Aslında kinciliklerini,pis yürekliliklerini,düşüncelerini siyaset adı altında karşısındakine fırlatmakta.. Kürt olabilir,İnanmıyor olabilir bu demek değil ki sen ona hakaret edebilirsin küfür edebilirsin.. Güya doğruyu söylüyoruz değil mi hani Peygamber ahlakı ...!!! Neyi savunup nasıl davranıyoruz bence önce kendimizi yargılamalıyız.... Bu konuda bir kişiyi başarılı görüyorum (artugmurat) arkadaşımız..

artugmurat

Silahlı Müslüman'dan korkmam, çünkü o silahı biz üretiyoruz. Korkunç olan kalem tutan Müslüman olabilir, neyse ki onları kendileri öldürüyor”

“Petrol o kadar büyük bir zenginlik kaynağı ki, İslam ülkeleri bu kaynağı kullanarak dünyanın en gelişmiş ülkeleri olabilir ve dünyanın ekseni değişebilir. Bu nedenle petrol bitene kadar Müslümanları birbirleriyle savaştırmalı ve hep cahil ve yoksul kalmalarını sağlamalıyız. Kibirli ve bize türlü çıkarlarla sımsıkı bağlı diktatörlere ihtiyacımız var. Bırakalım yüz yılı bizden silah alıp, birbirlerini kesmekle geçirsinler ve mağara devrinde yaşayan kara cahil nesiller yetiştirsinler. Kimse maymunu uyandırmak istemez
—  Alıntılar Irak Savaşı'nda geçen öykülerden oluşan Fire and Forget isimli kitaptaki kurgu karakterlerin sözlerinden (kısaltarak) yazıldı.
hey you

danışmasam öləcəm, oyaqsan? burda sənə, çiyninə ehtiyac var. güclü ol sözünü sənin səsindən eşitməyə ehtiyac var. oxşar yaraların əlavə heç bir əziyyət çəkilmədən sağalmasına ehtiyac var. boynum ağrıyır mənim. çiyinlərimi düz saxlaya bilmirəm, çantam ağırdı. yanında ağlamağa ehtiyac var. yanında ağlamalıyam ki, yaddan çıxarım.
divarlar rahat deyil burda, söykənmək olmur. aramız da yaxşı deyil onsuzda, hər fürsətdə qaçıram. amma əsas sənin varlığındı. fərqli yerlərdə də olsa var olduğunu bilmək oazislə qarşılaşmaq hissi yaradır.
ən qısa zaman zərfində çiyninlə qovuşmaq ümidi ilə.
30/07

Bir  Asya kışının ortası.. Yetmişlerin başı.. Uludağ’a Muzaffer Efendim, Safer Baba ve Tosun Baba’yla bir arabada gidiyoruz. Safer baba tesbihini çekiyor. Doksan dokuzu devredince bana dönüyor ve tesbihini veriyor. “Senin olsun” diyor. Feribotun ilk katında arabadan iniyoruz ve yolcu katına çıkıp deniz yolculuğunun keyfini çıkartmak için metal bir merdivenden yukarı çıkıyoruz. Muzaffer Efendi iki boş ahşap kasayı kapıyor, ters çevirip masa haline getiriyor ve 4 Türk kahvesi söylüyor. Bir puro uyandırıyor ve sohbete başlıyor. O anda fotoğraf makinemi kapıyor ve Hazret’in ilerde meşhur olacak o resmini çekiyorum Üçümüz ahşap kasaların köşesinde oturuyor ve Muzaffer Efendi’nin sohbetini dinliyoruz.

“İnsan asla yalnız seyahat etmemeli ne maddi ne de manevi alemde. İnsan ne olacağını bilemez. Hastalık var, açlık var, hatta ölüm var. Yol refikini seçerken de çok dikkatli olmalısın. Rastgele insanlar seyahat ederken imtihan kolaydır. Aynı yemeği yersin, aynı şeylere ilgi duyarsın, arkadaşından daha hızlı veya daha yavaş yürümezsin ve mangır işinde de müşterek bir ilginiz olur. 

Daha yüksek seviyelerde imtihanlar ağırlaşır. Refikin güldüğünde gülmeli, ağladığında ağlamalısın. bir acı varsa, o acı paylaşılmalıdır. Tek bir kişi gibi olursunuz. Dostu dostun, düşmanı düşmanındır. Hastalanırsa onunla ilgilenirsin. Fakirse yardımcı olursun.” 

Kış Hasadı S.85