kur o

Eşcinsellik, erkeğin erkeğe ilgi duyması durumunda, alınması gereken tedbirler nelerdir? Eşcinsellikle ilgili dini hüküm nedir?

Sizin bu durumunuz fıtri ve yaratılış olarak her insanda ve erkekte olabilir. Bu da insan için imtihan vesilesidir. Yani bir insan için karşı cinsten birisiyle nikahsız ilişki yasaklandığı gibi, aynı cinsten olanlar içinde beraberlik yasaklanmıştır. Şeriat, bunların tadil edilmesi yolunda bazı tavsiyelerde bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıalayabiliriz:

1. Oruç tutmak,
2. Bol bol Kur’an okumak veya zikir çekmek,
3. Kur’an tefsiri veya İslami kitap okumak,
4. Allah’ı bol bol hatırlamak,
5. Ölümü hatırdan çıkarmamak.
Bu noktada dikkat çekici olan, çoğumuzun üzerinde konuşmayı bile ayıp saydığı bu konuda Kur’ân’da o derece çok ve açık ifadelerin bulunmasıdır. Kur’ân, Lût kavmi örneğinde kendisine temas ettiğine göre, demek ki, bu problem ‘Lût kavmi kadar eski, yok farz edilmeyecek kadar önemli, zinadan bile çirkin, ama herhangi bir insanî yanılgı kadar da konuşulabilir’ imiş.

Peki, neden böyle bir şey oluyor? Böylesi bir cinsel sapma neden ve nasıl yaşanıyor?

Önce biyolojik-genetik faktörlerle başlayalım:

Aslında hepimizin vücudunda karşı cinsin hormonları da az miktarda bulunur. Zaten, öyle olmasa, bütün erkekler aşırı sert ve maço, bütün kadınlar ise aşırı kırılgan olurlardı ve cinslerin birbirini anlayıp hissetmesi pek de mümkün olmazdı. Ancak normalde var olan bu minimal yönelimler, genetik ve hormonal bozulmalar sonucu, bazı kişilerde ileri düzeylere varabiliyor. Ve ortaya doğuştan eşcinselliğe yatkın bireyler çıkabiliyor.

“E, sonra?” diyorsanız, şu sohbeti dinleyin:

Geçenlerde bir psikiyatrist arkadaşım beni telefonla aradı. Kısa bir girişten sonra, “Baksana!” dedi, “Biliyorsun; son araştırmalar eşcinselliğin bazı durumlarda neredeyse önlenemez olduğunu gösteriyor. İşin doğuştan gelen genetik bir boyutu da olduğu tesbit edildi; sen de okumuşsundur. Yani, bu kişilerin en azından bir kısmı, yaratılışlarında var olan meyil dolayısıyla o yöne gidiyorlarmış; bu açık artık. Oysa biz İslâmî yönden bunun kabul edilemez bir yönelim olduğunu, hatta ceza gerektirdiğini okuyoruz. Nasıl çözüyorsun bu ikilemi?”

Ona, “Belki garip bir örnek olacak ama” dedim, “Biliyorsun, meselâ çok eşlilik de erkekler için neredeyse genetik ve tabiî bir meyildir.” “Evet?” dedi. “Peki sen çok-eşli misin?” diye sordum. “Tabiî ki hayır” dedi. “Neden?” diye üsteledim. “İçinde böyle bir meyil yok mu? Açık konuş lütfen.” “Var aslında” dedi, “Ama hem eşim buna izin vermez, hem toplumsal kurallar, kanunlar vs. bir yığın engel var; biliyorsun. Üstelik günaha girmiş olurum. O yüzden düşünmem bile.”

“Kendi sorunun cevabını kendin vermiş oldun işte.” dedim. “Eşcinsel meyiller de bazı kişiler için genetik bir temelden kaynaklanan, neredeyse zorunlu bir yönelim olabilir; ama o kişilerin de bu anormal yönelimlerini kontrol etmeleri beklenir, bunu becerebilirler de aslında.”

“Bu yönden düşünmemiştim” dedi arkadaşım.

Ardından, kısa bir düşünme sonrası, “Ama” dedi, “meselâ, bilirsin, beyindeki bazı bozukluklar, örneğin temporal epilepsi gibi hastalıklar, kontrolü güç saldırganlıklara yol açabiliyor. Böyle bir hastalığın da etkisiyle, diyelim ki bilincinde olmadan birini öldüren bir şahıs ceza görür mü? Görmez. Bünyesel hastalığın etkisiyle bu suçu işlediği tesbit edilirse Türk Ceza Kanununun 46. veya 47. maddesine göre cezası ya hafifletilir ya da tamamen affedilir. Buna ne diyeceksin?”

“Peki,” dedim, “O hasta, cezası affedildikten sonra, bir cinayet daha işlesin diye serbest mi bırakılır? Yoksa hastalığı düzelene kadar tedaviye alınıp sonra da uzun süre izlenip kontrol mü edilir?”

Arkadaşım, “Yine haklısın” dedi.

Ergenliğe geçiş döneminde sırf meraktan bu tür bir ilişkiyi (kısmen) denemiş gençler de olabilir. Nerdeyse ne yaptığını bilmeden, ‘doktorculuk’ oynarcasına.

“Çocukça bir hata” bile denebilir belki. Ancak, esas önemli olan, bundan sonrasıdır. Bu tür bir olayın ardından, bazen yıllar sonra, “Eyvah, ben ne yapmışım?” muhasebesi yaşanır genellikle. Bu dönemde bunalımını paylaşmayıp kendi kendini yiyip bitirmek; kendini aşırı suçlayıp “Yoksa ben ‘gay’dım mı?” sorgulamasına dalmak, bazen genci tam zıt bir sonuca götürebilir. “Battı balık yan gider” durumu gerçekleşir. Gerçekte öyle olmayan genç, gerçekte öyle olmadığı halde kendisini öyle zannettiği için, gerçekten öyle olur!

Traji-komik bir örnek anlatayım:

Bir eşcinsel hastam vardı. İlkokul yıllarında bağırsak paraziti problemi varmış. Bilen bilir; bu parazit anüs kaşıntısı yapar. Belki inanmazsınız ama, bu kaşıntı gitgide delikanlıyı “Yoksa ben?..” kuşkusuna götürmüş. Sonuç maalesef kötü! Üstelik, anlattığım tek değil. Literatürde, sadece ve sadece bağırsak paraziti yüzünden cinsel tercihi bozulan birçok vak’a var. Yani? Utanıp konuşmamak, gurur yüzünden anlatmamak, yardım istemeyip kendi kendini yemek yok mu? İşte bu şey o kadar çok yerde ayaklara dolanıyor ki! Sırf bu yüzden ne hayatlar kayıyor, bilemezsiniz.

Şimdi, gelelim konunun bizi esas ilgilendiren kısmına:

1. Bu tür hassas konuları ne yok farz etmeli, ne de kaşınmayan yeri kaşımalı. Uyanık bir sessizlik ve dengeli bir müdahale gerek.

2. Küçük yaşlardan itibaren giyim, oyuncak gibi konularda cinsiyeti vurgulayacak ve cinsel kimlik oluşmasına yardım edecek yönlendirmeler yapılmalı. Meselâ, cinsiyete göre giydirmek, uygun oyuncaklar almak gibi.

3. Çocuk, normal gelişimi içinde, özellikle belli dönemlerde, cinselliği çok merak eder; onu doğru bilgilendirmek gerekir. Eşcinselliği anlatın demiyorum. Normal, doğal, insanî merakların doyurulması ilerisi için sağlam bir temel olacaktır diyorum. Bu konularda çekinip utanmayın lütfen: Siz doğrudan utanıyorsunuz ama, birileri yanlıştan bile utanmıyor. Ve hiç unutmayın: “Çocuklar öğrenmeye hazır olmadıkları konuları zaten sormazlar.” Çocuk birşeyi soruyorsa mutlaka cevap vermeniz gerekir—elbette, usulünce!

4. Özellikle ergenlik çağında gençlerin kendi cinslerinden ebeveynlerle, yani babayla daha fazla vakit geçirip paylaşım içinde olması şarttır. Bunu vurguluyorum; tâ ki, “İşten eve, evden işe,” ‘pijama-terlik-televizyon,’ “Hanım, sen ilgileniver, ben çok yorgunum” hastalıklarına yakalanmış babaların kulakları çınlasın!

5. Aile içinde erkeğin hafif başat ve saygın konumunun korunması lazım. Yoksa, meselâ evde kadın bariz biçimde baskın, erkekse pasif ise -ki, neredeyse ahirzaman alameti olarak çoğu evde mevcut durum maalesef budur- erkek çocuk için kadın konumu imrenilecek bir durum kazanabilir.

6. Bu tür bir problemle karşılaşıldığında aşırı tepki ve açıklamasız yasaklar merakı artırır sadece. Konuş(tur)masanız bile, gencin aklındaki soru işaretleri artarak devam eder.

7. Darda kalırsanız bir psikiyatristten yardım isteyin.

Not: Eşcinsellik aslında sadece erkeklere has bir durum değil. Kadınlar arasında da bu problem hatırı sayılır biçimde yaşanıyor. Yalnız, bayanlardaki şekli daha belirsiz seyrediyor ve pek de dirençli, devamlı olmuyor. Normal bir cinsel hayat ve mutlu bir evlilik, problemi çözmeye yetiyor genellikle. Yine de, özellikle bayanların toplu kaldığı yerlerde dikkatli olmak gerekiyor.

Maalesef biz toplum olarak kadın-erkek mahremiyetine ‘çok’ dikkat ederken, mahremiyetin erkek-erkek ve kadın-kadın arasındaki biçimlerini bazı zamanlar sanırım ihmal ediyoruz. Her iki cins açısından, problemin bir sebebi de bu. Bu noktada, biraz kitap karıştırıp erkeğin erkeğe, kadının kadına karşı mahremiyet ve tesettür ölçüsünü öğrenmeye ne dersiniz?

Kaynak:https://sorularlaislamiyet.com

Cumamız Mübarek Olsun

TEKVİR SURESİ

Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla

1 - Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2 - Yıldızlar bulandığında,

3 - Dağlar yürütüldüğünde,

4 - Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5 - Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6 - Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7 - Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8 - Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9 - “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10 - Amel defterleri açıldığında,

11 - Gök sıyrılıp açıldığında,

12 - Cehennem kızıştırıldığında,

13 - Ve cennet yaklaştırıldığında,

14 - Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15 - Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16 - O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17 - Yöneldiği an geceye,

18 - Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19 - Kuşkusuz o Kur'an, değerli bir elçinin sözüdür.

20 - O elçi güçlüdür, Arş'ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21 - Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22 - Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23 - Andolsun o, Cebrail'i açık ufukta gördü.

24 - O, gayb hakkında cimri de değildir.

25 - O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26 - Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27 - O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28 - İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29 - Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

Deve kuşuna demişler;“Kanatların var, uç!”
O da kanatlarını kısıp “Ben deveyim.” demiş, uçmamış.
Fakat avcının tuzağına düşmüş.
Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş.
Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler:

“Madem deveyim diyorsun, yük götür!”
O zaman kanatlarını açıvermiş “Ben kuşum.” demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.

Aynen onun gibi; kâfir, Kur'an'ın semavî ilanatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş.

Ona denilse: “Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedî biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde… Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?” O adam, Kur'an'ın umumî vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der:

“Mevt idam değil, ihtimal beka var.” Veyahut deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!

Risale-i Nur - Lem'alar

* Sürekli abdestli gezmeye çalış. Abdest nurdur; korur. Sen onu muhafaza edersen o da seni muhafaza eder. Abdest, yanında kalkanla dolaşmak gibidir. Düşmanın ve düşmanının dostları abdestliyken sana ilişemezler. İlişebilenin zararı asgariye iner. Abdest, temiz olduğunun göstergesidir. Sadece vicdanın bilir bunu. O bilirse zaten temizsin.

*Her gün en az iki sayfa Kur’an-ı Kerim oku. Yalnız ve yüksek sesle. Sesin seni kuşatsın. Çın çın ötsün odan. Melekler insin yanına berine. Hava ağırlaşsın. Sanki Rabbin ile konuşuyormuş gibi hiç bozma vakarını. Bedeninle, gönlünle, ruhunla, sırrınla oku Kur’an’ı. Ki o okumaya başlasın sonra seni. Okusun seni, okusun, okusun, okudukça dokusun, sen o ol ve o sen… Bitirdiğinde sonraki buluşmanın hasretiyle kapat kapağını. Kur’an’ı kapatıp karıştığında insanların arasına, karışmasın ruhun onların arasına. Ruhun devam etsin; durmadan Kur’an okusun.

*Gece kalk ve iki rekat teheccüt namazı kıl. Sonra otur seccadenin üstünde, gözlerini yum ve şöyle düşün: Kimse kalmamış bu dünyada. Bir tek sen varsın, bir de seni yaratan. O sana daim yönelmiş zaten, sen de şimdi O’na yönelmişsin. O anın ihtişamını hisset. O anı yaşa. O anı anla. O anda ağla. O anla dol. O anla ol. O an gecenin ışıdığı andır. O anla gündüzün aydınlanır. O an sana rızık olur. Kalbini besler, gönlünü besler, sırrını besler. Sen geceden vakit bulursan, gece sana yeni vakitler bulur. O vakitler hep bereketlidir; heyecanlı, hizmet dolu, derde derman vakitlerdir.

Rabb buyuruyor;

O Ramazan ayı ki insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'ân, o ayda indirilmiştir.

| Bakara 185

Rasulullâh (s.a.v) “Kul hüvellahü ahad” sûresi hakkında:

“Şüphesiz ki o sûre Kur’an’ın üçte birine denktir.” buyurdu. (Müslim) Hadis

“O olmasaydı” derdi Başöğretmenim, “hepimiz İngiltere’nin kölesi olacaktık!” “O olmasaydı, İngilizler ezanı kaldıracak, Kur’an eğitimini yasaklayacaktı!” “O olmasaydı, camiler kiliseye çevrilecekti.” “O olmasaydı, zulüm altında inim inim inleyecektik!” Soramazdık: Ey Başöğretmenim, 1950’ye kadar millet zulüm altında inlemedi mi?.. Ezan-ı Muhammedî ve din eğitimi 1950’ye kadar yasaklanmadı mı?.. Camilere sıralar konması, oturularak “tapınılması”, musiki aleti çalınması teklifi “Dinde Reform Layihası” adı altında teklif edilmedi mi?.. Başöğretmenim bu tür sorular sorulmasından hiç ama hiç hazzetmezdi. Ne tesadüf: Kemalistler de bu tür sorulardan hiç hoşlanmıyorlar! Tarih boyunca acaba heykellere toplam kaç lira harcandı? Kendi sağlığında diktirdiği heykelleriyle ölümünden sonra (özellikle darbeden darbeye) devletin, belediyelerin ve özel kurumların diktirdiği heykellerine toplam kaç lira harcandığı konusunda bir araştırma yapılırsa, sanırım çok ilginç rakamlara ulaşılabilir. Sıhhat derecesini bilmiyorum, ama bir internet sitesinde, her 800 kişiye bir Atatürk heykeli düştüğünü okudum. PEPUG.com’un haberine göre ise (21 Eylül 2014 Pazar) Türkiye, dünya sıralamasında büst sahibi ülkeler arasında birinci sırada yer alıyor. “Türkiye’de 67 bin okul, 1.220 hastane, 6.500 sağlık ocağı, 100 cemevi olduğu düşünüldüğünde, sadece küçük büst sayısı oldukça fazla. Bunlara meydanlardaki, özel kurumlardaki büst ve heykeller dâhil değil elbette. Her bir büstün maliyetinin 5000 TL. olduğu gerçeği ise ülke ekonomisinin neden bu halde olduğunu açıklıyor. Araştırmacıların ve anket şirketlerinin verilerinin sonucu ise korkunç…” Site, heykel ve büstlere harcanan miktarla neler yapılabileceğini de hesaplamış. 5 havaalanı; 2.000 km. asfalt yol; 3 adet yolcu uçağı; 450 tam teşekküllü hastane; 200 fabrika; 20 üniversite; 500 okul yapılabilirmiş! Bir haber de 12.09.2009 tarihli Vatan gazetesinden: “İzmir Buca’da 42 metrelik boyuyla Türkiye’nin en büyük dünyanın ise  10’uncu büyük rölyef projesi 3 yılda tamamlandı”… “… açılışı ertelenen Atatürk maskı dün CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da katıldığı törenle açıldı. 4. 2 milyon TL’lik fiyatıyla bazı tartışmalar yaratan, eski Başkan Cemil Şeboy ve proje ekibinin yargılanmasına yol açan maskın açılışı, 10’uncu Yıl Marşı eşliğinde yapıldı. Açılışta konuşan CHP’li yeni Başkan, ‘Ben olsam yaptırmazdım, 4 milyon TL’yi okul, yurt yapımına harcardım” dedi (“Vay irticacı vaaay!..” diyelim mi? Ama diyemeyiz: Çünkü CHP’li)… “Tören öncesi ve sırasında lazer gösterileri geceye renk katarken 8 dakika boyunca havai fişek gösterisi yapıldı. Mask, 42 metrelik boyuyla Brezilya Rio de Janeiro’da bulunan 38 metre yüksekliğindeki Hz. İsa heykelinden de yüksek… “Buca Çaldıran Mahallesi’nde çevre yolu güzergâhına bakan kayalıklarda 3 yıl önce yapım çalışmalarına başlanan mask için önce bölgede zemin etüdü ile statik çelik projeleri yapıldı. İnşaatında 450 tondan fazla çelik taşıyıcı kullanılan mask, 3 kat püskürtme beton atılarak tamamlandı. Heykeltraş Harun Atalayman’ın yaptığı mask çalışmalarında, başta Dokuz Eylül Üniversitesi olmak üzere 25 farklı üniversitelerden danışmanlık hizmeti alındı.” Kaça mal olursa olsun, onu seyretmek Başöğretmenimin çok hoşuna giderdi herhalde.

-Yavuz Bahadıroğlu-