kez 5

Küçük kardeşim doğum günü partisi yapmış, 11. Yaş günü, hediyelere bakarken; Ya bu ayşe de gidip bardak almış, evde bardak kıtlığı var sanki, neyse ya buna dokunmiyim Zehra'nın doğum gününde ona kakalarım. Bence bu hediye 5 kez el değiştirdi.

Duyduğum an alelacele kapatmayı tercih ettiğim, yoksa epey acı çektiğim bir şarkı var.

“I tried to be perfect
It just wasn’t worth it
Nothing could ever be so wrong” 

Benim hayatımın özeti. Böyle, 7 yaşımdan beri falan hayatımın özeti hem de.

Emine Oskargil bi’ gün bana “Saat kaç Selcan?” demişti. “Saatim yok ama iki falandır şu an sanırım” demiştim. “Yani gündüzdeyiz” demişti. Kafamı sallamıştım. “Çıkarken asistanıma iyi geceler diler misin?” diye sormuştu. Kafamın karıştığını görünce “bugün bir arkadaşınla görüşecek misin?” diye devam etmişti. “Evet, Emre diye bir arkadaşımla görüşeceğim” demiştim. “Onunla yan yana geldiğinde ona ‘Selam Emre’ demek yerine ‘Selam Ahmet’ der misin?” diye sormuştu. İyice beyin-sikimi yaşadığımı görüp keyiflenmiş, “ve bir sonraki seansımıza eline ne geçerse onu giyerek gelir misin, eline geçen ilk üst, eline geçen ilk altla dünyanın en uyumsuz ikilisi olsa bile?” demişti. Dayanamayıp “neden” diye isyan etmiştim. “Çünkü depresyonunun altında mükemmeliyetçilik yatıyor” demişti. “Kızma bana ama en sevmediğim insan tipidir. Ve değiştirmekten en hoşlandığım insan tipi” diye eklemişti. “Her şeyi doğru yapmak zorunda değilsin, kendine biraz hata payı ver. Bırak arkadaşın ona Ahmet dediğin için uzun uzun dalga geçsin seninle, gül sen de onunla birlikte. Üç seferdir kıyafetlerindeki renk uyumu dikkatimi çekiyor, bana bi’ bakar mısın?” demişti. Emine Hanım sarı bir gömleğin altına mor bir pantolon, bunların altına da kırmızı bir ayakkabı giyebilen, kafasına da fıstık yeşili bir şapka geçirebilen bir kadın. O harika bi’ kadın. Acı acı gülümsemiştim ben de, “yaparım” demiştim ama yapmayacağımdan adım gibi emindim. Yapmadım da.

Ne var biliyor musunuz?

İyi bir evlat, iyi bir abla, iyi bir arkadaş, iyi bir sevgili, iyi bir öğrenci, iyi bir yazar vesaire olmaya çalıştıkça, “berbat” olmayan ufacık bir hata ya da yanlış bile kendini “berbat” olarak nitelendirmene neden oluyor ve bunda insanların payı çok büyük.

Uzundur gözlerim dolu dolu yazı yazmamışım buralara, şu an onu fark ediyorum.

İlkokula okumayı bilerek başladım ben. Türkçe derslerinde çubuk çizerken çok sıkıldığım için hayatımda ilk kez gördüğüm “2 + 5 = 7″ işlemleri inanılmaz ilgimi çekiyordu. Bir gün matematik yazılısından 5 değil, 4 aldım. Annem “sokaktan içeri girmezsen 4 alırsın tabii” dedi bana. İkinci kere daha matematikten 4 alışımda oturdum ağladım. O kadar çok ağladım ki Sakine Öğretmen son dersin sonunda beni yanına çağırdı, “seninle bir sırrımız olsun mu” dedi. “Yazılı kağıdını bana geri verir misin” dedi, 4′ün üzerine kocaman bir 5 yazdı, yanına da yıldız kondurdu. “Bugün hiç teneffüse çıkmadın” dedi, “oyun oynamak istemiyorum” dedim ama çok istiyordum. Manyaklar gibi oyun oynamak istiyordum. Bahardı anasını satayım, çocuktum ve elbette sokaktan içeri girmeyecektim. Sokağa çıkmasam bile yazılıdan 4 alabilecektim. Sonra matematiğim asla iyi olmadı. Matematiğim hep “berbat” oldu - 4 alsam da berbat oldu, 2 alsam da - ve bu annemi hep öfkelendirdi. Ben daha yeni sorabiliyorum bu soruyu, beni neden her şeye rağmen sevemediniz ki?

Lise sonda Burlington çoraplara özendim tamam mı? Harçlık biriktirdim, Ankamall’den diz altı, gri pembe Burlington aldım. Aynı hafta öğretmenler odasında tarih öğretmeni Nevzat Hoca önderliğinde “bu kız okumaz” dedikodusu çıktı. Kısa etek + diz altı çorap kombinim hiçkimsenin hoşuna gitmedi. Annemle aynı liseden mezunum. Yani tarihi o denli eski olan bir lisenin en yüksek ÖSS puanını alacak olmam, çok çalışıyor olmam, ebemin sikiliyor oluşu falan önemsizdi ben o çorapları giyerken. Okulun girişindeki camlı dolapta şilt duruyor. Güya bana en yüksek ÖSS puanı ödülü verdiler, verdiler ama vermediler; geri alıp dostlar “aa ne güzel okul” desin diye oraya iliştirdiler. Yüksek ihtimalle o şiltle göz göze gelen insanların hiçbirisi “beni neden çoraplarıma rağmen sevmediniz” sorusunu hiç işitmiyor. Beni niye ağlattınız, adına neden “motivasyon işte, biz biliyoduk seni zaten” dediniz ve ben neden salak gibi size gurur verdim?

Kınama cezam var benim.
Hiç kavga etmeyen, herkesle iyi geçinen bir insansan, üzerine gelindiğinde üzerine geleni tuvalet duvarına yaslayıp saçını çekmen, kınanacak kadar “berbat bir insan” olduğun anlamına gelebiliyor. Belki canım sıkkındı o gün - belki hoşlandığım çocuk başka bir kızla konuşuyordu, belki gömleğimi ütülerken kolunu yakmıştım - beni niye güçsüz düşebildiğim gerçeğine rağmen kınamadan geçemediniz?

Ve bu kabus hala devam ediyor.
Ve ben hala ufacık bir hoşnutsuzluk belirtisi gördüğümde kendimi berbat, beceriksiz, hak etmeyen, başarısız bir hiçkimse gibi hissediyorum. Sıcak bir yaz gününde güneşin kızgın oluşu dahi güneşe kötü bir şey yapmış olabileceğimden şüphelendiriyor. Bunda kötü niyetsizce yaptığım şeylere bile en adi orospuymuşum gibi tepki veren sevgililerin, bunda üç senedir hiçbir işi yanlış yapmamışken bir işi de standardımın altında yaptığım için “bizi çok büyük bir hayal kırıklığına uğrattınız Selcan Hanım” diyen çeviri bürolarının, bunda “beni de üç milyara dershaneye gönderseler ben de Hacettepe’yi kazanırdım” diyen sevgili babamın müthiş müthiş payları var.

Her daim “+ ne yaptım abi? - hiçbir şey abi” monologundayım ben. Sikik bir pislikmişim gibi tepki alıyor, “ne yaptım abi” diye soruyor, “hiçbir şey abi” diye yanıtlıyorum. Ne yaptım abi, hiçbir şey abi. Ne yaptım abi, hiçbir şey abi. Ne yaptım abi?

Sıkıyorsa “iyi geceler” de asistana. Ne yaptım abi?
“Selam Ahmet” diye dal ortama. Hiçbir şey abi.

Hayatımda “beni neden her şeye rağmen sevmediniz” diye sormadan geçemeyeceğim tek bir kişim bile yok. Olmayacak da, biliyorum, olmuyor. Bunu gerektirecek ne yaptım abi?

Hiçbir şey abi.

Hayaller yük, planlar yük, insanlar yük çünkü hepsi mükemmel olmak için çabalayıp sıçıp batırmaktan başka bir şey yapamadığımı kanıtlayacak yorgunluklar benim için.

Tedirginim.
Ve bana diyorsunuz ki “neden hiç gülmüyorsun?”

Günde 5 defa,

dünyalık bi iş için günde 5 defa aynı kişiyle buluşmak gerekse hiç düşünmeden dakikasında buluşuruz değil mi? İş namaza gelince neden böyle olmuyor? Müslümanız diyoruz Elhamdülillah. Peki Allah 5 kez huzuruna çağırınca neden gitmiyoruz? Buluşacağımız kişinin yanına gitmediğimiz de saygısızlık olur diye düşünürüz geç bile gitsek özür diler durumu telafi ederiz, aynı hassasiyeti namaza neden gösteremiyoruz? Yoksa nefsimize mi yeniliyoruz? Kılmayanlar, çeşitli sebeplerle kılamayanlar oturup biraz düşünmeli!

EFSANE KOMUTAN OSMAN PAMUKOĞLU KİMDİR?  

-Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği en başarılı general (1. Dereceden Altın Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, 2 kez Üstün Cesaret ve Feragat Nişanı ve 5 kez Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı)

- TSK’nın iç tüzüğünü değiştiren bir asker, tüzüğe göre bir kurmay subay, yüzbaşılıktan, orgeneralliğe kadar Üstün Birlik Yetiştirme Nişanı’nı 3 kez alabilir maddesi, Pamukoğlu Paşa’nın bu nişanı 5 kez almasıyla birlikte 5 kez alabilir şeklinde değiştirilmiştir. Kendisi bu nişan 5 kez alabilen tek subaydır. 

- 1993 yılında Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş tarafından bizzat rütbesi Tuğgeneralliğe yükseltilerek, Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanlık’ına atanmıştır.

- 1993-1995 yılları arasında Hakkari Dağ ve Komando Tugay Komutanlık’ına bağlı 3 bin komandosu ile birlikte 778 gün boyunca Hakkari ve Kuzey Irak dağlarında çarpışmıştır. Askerleri ile birlikte omuz omuza çatışmalara katıldığı için ‘‘Efsane Komutan’’ lakabını almıştır. TSK'nın Kuzey Irak'a düzenlediği 26 sınır ötesi harekatın 21'ini bizzat gerçekleştirmiştir.

- 1995’de Hakkari’den ayrılmadan önce, şehit verdiğimiz kahramanları ölümsüzleştirmek için ‘‘İsimleriyle Güneşi Yükseltenler Anıtı’’nı yaptırmıştır. Böylelikle, Kurtuluş Savaşı ve Kıbrıs Savaşı şehitlerimizden sonra, Güneydoğu’da verdiğimiz şehitler de bu anıt sayesinde ilelebet yaşayacaklardır.

- Osman Pamukoğlu böyle başarılı bir asker olmasına karşı, 2002 yılında Tümgeneral rütbesindeyken erkenden emekli edildi.

- 2003 yılında, Hakkari'de ve Kuzey Irak'da yaşadıklarını anlattığı, “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” kitabı hafta boyunca en çok satanlar listesinde 1. sırada yer aldı. Şu ana kadar 16 kitap yazan Osman Pamukoğlu, Türkiye'de en çok okunan yazarlar arasındadır.

- Mustafa Kemal Atatürk'ü daha iyi anlayabilmek için, Ulu Önder'in okuduğu tespit edilen 3997 kitabı, temin edip okumuştur.

-2008 yılının 28 Temmuz’unda: ‘‘Anadolu ve Trakya’da yaşayan Türk halkı bu çağrı size’’ sözleri ile başlayan bir yazı yayımlayan Osman Pamukoğlu 36 gün sonra Sivas Kongresi’nin yıl dönümü olan 4 Eylül 2008’de ‘‘Hak ve Eşitlik Partisi’’ni kurar. Partinin adı, Türkiye’de hiçbir zaman olmayan ‘‘hak’’ ve ‘‘eşitlik’’ kelimelerinden oluşur. Partinin sembolü Anadolu Kartalıdır. Anadolu Kartalı’nı partinin sembolü olarak seçmesini şöyle anlatıyor; “Biliyorsunuz kartal özgürlük ve onur sembolüdür. Kartal, yeryüzünden gökyüzüne ve güneşe doğru yani dünyada canlıların hayat kaynağı olan güneşe en çok yükselebilen canlıdır. Ayrıca kartal bulunduğu yerden entrikanın sembolü tilkileri, korkaklığı sembolize eden tavşanları ve kemirgenliğin simgesi olan tarla farelerini keskin gözleriyle en iyi gören, pençeleriyle en hızlı yakalayan canlıdır.”  

-HEPAR, 2009 yılında AB İlerleme Raporu’nda(AB-Türkiye ilişkileri ile gereği her yıl Türkiye’ye gönderilen rapor) hükümetten kapatılmasını isteniyor. İlk defa bir siyasi partinin adı bu raporda geçiyor, faaliyetlerden rahatsız olduğunu belirten AB, Hak ve Eşitlik Partisi’nin faaliyetlerinin Türkiye-AB ilişkilerine olumsuz etkileyeceğini belirtiyor.

-HEPAR, Türkiye'deki siyasi düzene karşı kuruldu. Hem iktidar hem muhalefete karşı siyasi mücadeleyi başlattı. Türkiye'deki siyasi partilerin aksine, taşra teşkilatları yani il ve ilçe başkanlıkları genel merkezin maddi desteği olmaksızın ayakta kalıyor, siyasi propaganda yapıyordu.

- HEPAR, Kuvay-ı Milliye ruhu ile mücadeleye başladı. Kaşarlanmış siyasetçiler yerine, Türk gençliğinin başını çektiği, halkın içinden gönüllüler ile Türkiye'nin her yerinde teşkilatlandı.

- Osman Pamukoğlu asker olmasına rağmen asla asker kafasında biri değildir. Astlarına karşı hem subayken hem de HEPAR genelbaşkanı iken tam insiyatif tanıyordu. Osman Pamukoğlu’nun HEPAR Gençliği’ne güveni tam.

-4 Eylül 2008 tarihinde Anıtkabir özel defterine yazdığı;

“Büyük Önder,
Gözün arkada kalmasın! Türk kadınları ve erkekleri olarak milletimizi özlediğin yüksekliğe çıkaracağız.
Bugün bizim için 11 Kasım 1938'dir.”
  anlaşıldığı gibi Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’ün izinden giderek Türk milletini laik olduğu yüksekliğe çıkartmak için varız ve var olacağız!

YAŞASIN  VATAN YAŞASIN TÜRK MİLLETİ 

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.“

-Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK

Sevgili eşim;Sen Allahın sevdiği bir kulsun bu yüzden Rabbim sana tüm bu sıkıntıları yaşatıyor 22 yıldır kolay bir hayatın olmadı ama seninde bir gün bile Rabbim neden bu hastalığı da bana verdin dediğini hiç bir kere bile duymadım.Allah binlerce kez razı olsun senden…

Favori bedduamı “antibiyotiğin mide ve bağırsakları alakadar eden bilumum yan etkilerine maruz kal inşallah” olarak güncelledim. Keşke beddua güncelleyecek tecrübelerim olmasa ama senede bi’ 5 - 6 kez güncelleniyor.

Instagramda kızın birisi stalk hesabından istek atıyor. Sıfır takipçi, sıfır gönderi. Bilmem kaç takip edilen. 5-6 kez kabul etmedim yine yollamış. Kardeşim tamam stalk yapıcan ama bu kadar belli etme bari

Batman-Hasankeyf..nasıl güzel ve macera dolu bir geziydi..nasılsa her türlü bilet buluruz diyerek almadan ya da ayırtmadan, sırtta bir çanta Yüksekova'dan yola çıkan biz (2 hatun) zorla Van'da son otobüse ayrı ayrı koltuklarda yer bulmuş ve Batman'a kadar 5 kez mecburen durarak, otobüsün içinde çeşitli karmaşaya neden olarak(bunlardan biri de adamın birinin beni eski nişanlısı benzetmesi ve yol boyunca ağlaması, sohbet etmesi..ki gerçekten iyi niyetliydi, bir diğeri de arkadaşla yan yana oturmak için bütün otobüsün düzenini bozuşumuz..) ve otobüsten inmeden 10 dakika önce internet üzerinden bir otel bularak oraya uyuyan taksiciyi zor bela uyandırarak gitmek ve sonrasında oh be sağ salim geldik diyip çantaları boşaltırken otobüsün kulaklığının benim sırt çantama takılı kaldığını görmek, buna kahkahalarla güldükten sonra güzel bir uykunun arkasından sabahın köründe bu güzelliğe kavuşmak için bilmediğimiz yollarda sora sora yol almak..bu arada sorduğumuz adamlardan biri karısıyla birlikte bizi evlerine kahvaltıya bile davet etti ki bunuda demeden geçemeyeceğim..çünkü doğu insanı gerçekten bir bambaşka..neyse işte..sonuçta Hasankeyf'e varış da oradan ayrılması da hiç kolay olmadı..Hasankeyf'te yaşadığımız bir kaç anormal durum da bize sadece anı olarak kaldı..(mesela birisinin madem gezmeye çıktınız aracımı vereyim demesi gibi) neyseeee..gerçekten çok güzel bir yer..fazla turizmin etkisinde kalmış olsa bile..

anonymous asked:

Acılarını, hislerini hayatını anlatmak ister misin

Bakın şimdi anlatayım iyi dinleyin, bundan sonra soran olursa bu soruyu RB yapacağım. 

Şimdi şu yaşıma kadar ben hiç kimseye bağlanmış bir insan değildim. Hayatıma girmeye çalışan kızlara karşı hep soğuk oldum hiç kimseye ilgili davranmadım hiç kimseye değer vermedim hiç kimseyle sevgili olmadım. Bir arkadaş gibi bile davranmadım hiç kimseye çünkü benim yapım bu şekilde. 

Daha sonra karşıma bir kız çıktı, hiç kimseye hissetmediğim duyguları ona karşı hissetmeye başladım. Hiç kimseyi sevmeyen ben, bir kızı sevmeye başladım. Kız ile aramızda hem mesafe hem de yaş farkı vardı. Ben yine de ona hoşlandığımı söyledim filan derken konuşmaya başladık sevgili olduk. Aramız o kadar iyiydi ki ben hayatımda ilk defa bir kızı sevdiğim için ona karşı çok iyiyim hiç kırmıyorum üzmüyorum bir şey oluyor ben özür diliyorum, bir şey yazıyor hemen cevap veriyorum. Yani bir insana ilk o zaman değer verdiğimi anladım ben. Hem seviyordum hem değer veriyordum ki bu benim için beklenmeyen bir şeydi. 

Bir görseniz ya onu üzemiyordum, ona kötü bir laf söyleyemiyordum, susuyordum ya ona karşı susuyordum her zaman. Kızdığında bile bırakmıyordum onu yanında duruyordum ona yazıyordum her ne kadar cevap vermese bile ben yazmaya devam ediyordum. İlk 1,5 yılımız bu şekilde devam etti, her şey çok güzel gitti. Sonra, işte sonra bizim aramızda daha doğrusu onun bana karşı olan tavırları değişmeye başladı Çünkü tanıdım artık karşımdakini neyin ne olduğunu biliyordum. Soğuktu eskisi gibi değildi, eski o tanıdığım kişi değildi. Resmen o gitti yerine başkası geldi. Ben yine de bunu kendisine söylediğimde bana “sen değiştin” diyordu. Yani düşünün ben söylüyorum ve aldığım cevap bu oluyor.

1,5 yıldan sonra sürekli tartışmayla geçti ama yine de ben salağın önde gideni olduğum için her kızmasında beni engellemesinde bana yazmamasında 1 ay geçmiş olsa bile özlediğim için ona yazıyordum. Biz yine düzeliyorduk ama ottan boktan sebeplerle bana bahaneler yapıp yine benimle tartışıyordu. Yine aramız bozuluyordu 1 ayda en az 4-5 kez tartışmamız oluyordu. Ya amk sorun değil ben yine de sevdim her gün de tartışmış olsam yine de severdim yine de severim sorun tartışmak değil. Bana ağıza alınmayacak laflar söyledi ben yine de onu sevmeye devam ettim. Sevdim yemin ederim size hiç bir zaman vazgeçmeyeceğim şekilde sevdim. 

Sonra ne oldu biliyor musun? Beni sevmemeye başladı, hissediyordum ya bana sevdiğini söyleyen insan artık söylememeye başladı. Zorla söylediğini hissediyordum. Telefonunu arıyordum of puf diye telefon açıyordu telefonda bana kızıyordu. Ben yine de bu yaptıklarında sustum sesimi çıkartmadım hani belki okul yüzündendir sınav stresi filandır diye sustum hep sustum. En son konuşmamızda bana sevgili istemediğini, evlenme gibi bir düşüncesi olmadığını söyledi ki bu beni en çok yıkan şeydi. Çünkü kendisi sürekli bana evlenmekten bahseder, yapılacaklardan bahseder, evlenince şunu bunu yaparız diyen insandı. Ben de güvendim hep evleneceğiz diye onun sözlerine inandım.

İstemedi, beni istemedi yani. Beni çevresinde görmek istemediğini söyledi, bana çevresinde gezmememi söyledi. Bana nefret ettiğini söyledi. Beni ailesine şikayet etmekle tehdit etti. Senden korkuyorum bile dedi biliyor musun? Ben ona zarar verecek olsam 3 yıl boyunca zarar verirdim zaten. Beklemezdim ki o benim nasıl olduğumu bilen bir insan bana böyle söylememesi gerekirdi ama neyse dedim sustum yine de. 

En son mesaj attım kendisine bana “boğuyorsun beni, boğuluyorum yazma artık” dedi. Size bunun nasıl canımı yaktığını anlatamam bile. Bu mesajın üstüne sadece özür dilerim dedim. Yapamadım yani başka bir şey diyemedim ben. Tek özür diledim ondan.

İşte benim hayatım, işte benim acım, işte benim hislerim bu şekilde. Bütün erkekler size göre aynı ya hani, değil be değil. Seven erkekler de var, değer veren erkekler de var. 

Benim umutlarımı çaldı, benim hayatımı çaldı, benim hislerimi çaldı. Şimdi böyle tek başıma takılıyorum işte, böyle yapayalnız tek başıma kaldım. Geceleri rüyamda görüyorum onu, ona sarılıyorum gece uyanıp ağlamama sebep oluyor bu rüyalar. Bir gece 2-3 farklı rüyada görüyorum ben onu. Bana bu yapılanın acısını nasıl çekecek sizce? Ben haketmedim bunları, ben sevilmeyi hakettim ben terkedilmeyi ben bırakılmayı haketmedim. 

Ben buyum işte, seven ama sevilmeyen birisiyim.

1- Tek seferde bir ayet dinleyin. Dinlerken ayeti parmağınızla takip ederek okuyun. Birlikte okuyor hale gelinceye kadar tekrarlayın, aceleci olmayın. (Seviyenize bağlıdır. Ayetin uzunluğuna ve kelimelerin zorluğuna bağlı olarak ben hala 5-15 kez dinliyorum.) Böylece, kelimeleri yanlış söyleyerek ezberlememiş olursunuz.

2- Sesi kapatın ve kendi kendinize, hâlâ parmaklarınızla takip ederek okuyun. (10-20 kez)

3- Gözlerinizi kapatıp okuyun. 1 ve 2. adımları tamamladıysanız, ayeti gözünüzde canlandırırsınız. (Bu büyülü bir şey değildir. Beyniniz Mushafın görüntüsünü çoktan kaydetmiştir.) Bu şekilde ayeti 10-20 kez veya daha fazla tekrar edin.

4- Artık ayeti bitirdiniz. Aynı adımları 2. ayet için tekrarlayın.

5-Şimdi 1. ve 2. ayetleri birleştirin ve 5 kez tekrarlayın.

6- Bunu dersiniz bitene kadar tekrarlayın. Eğer bu yöntemle çalışırsanız, Allah’ın izniyle, ezberleyeceğinizin ve asla unutmayacağınızın (tamamen) garantisini verebilirim.

@gencmuslumanlar