kerecik

Yeni Hikayeye Çok az kala#3
  • Dişlerimin arasında gerilim hapları,
  • Baba ben senden asla kopmadım.
  • Şimdi kafama mı sıkayım?
  • Yada baba; gel bi kerecik sarılalım.

Uykuların kaçar geceleri,
Bir türlü sabah olmayı bilmez,
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
Deli eden uğultudur başlar kulaklarında,
Ne çarşaf halden anlar, ne yastık
Girmez pencerelerden beklediğin aydınlık,
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın,
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine,
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu,
Şerefin, faziletin, iyiliğin güzelliğin.
Gün gelir de, sesini bir kerecik duymak için,
Vurursun başını soğuk, taş duvarlara,
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın.
Ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzeliğini
Boşuna geçip, giden yıllarına yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların
Sevilen gözlerin erişilmezliğini
O hiç beklenmeyen saat geldi mi
Düşer saçların önüne ama bembeyaz
Uzanır gökyüzüne ellerin
Ama çaresiz
Ama yorgun
Ama bitkin
Bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın
Sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın

Bir gün anlarsın hayal kurmayı
Beklemeyi
Ümit etmeyi
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
Lanet edersin yaşadığına
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
O zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden
Seni sevdiğimi bir gün anlarsın

ümit yaşar

Papatya
Koskoca bir bahçede
demetler içinde bir papatya.
Aşık olmuş, yanmış tutuşmuş
Ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş.
Yüzlerce çiçeğin arasından
Onunla, sadece onunla
Saatlerce ilgilenmesini.
Buz gibi suyunu
Sadece ona döksün istiyormuş.
Sadece ona değsin makası,
sadece ona gülsün dudakları.
Kıskanıyormuş bahçıvanı,
Kırmızı güllerden,
Sarı lalelerden,
mor menekşelerden..
Papatya,sadece bahçıvan için açıyormuş
Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün,
Aşkı öyle büyümüş ki..
Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.
Eğilivermiş boynu.
Toprağa bakıyormuş artık.
Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş
Ayaklarını görüyormuş.
Buna da şükür diyormuş.
Yetiyormuş ona,bahçıvanın varlığını hissetmek.
Zaman akıp gidiyormuş..
Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.
Ne var sanki boynumu kaldırsa
Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.
Yanıp tutuşuyormuş.
Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.
İncecik bedenini ellerinin arasına almış.
Elindeki sopayı, köklerinin yanına,toprağa sokmuş
Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.
Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.
Hala göremiyormuş onu,
Ama bedeni kurtulmuş..
Uzun bir müddet sonra,
Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.
Gelen giden yokmuş…
Kahrından ölecekmiş papatya..
Ama işte bir sabah…
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.
Derin bir oh çekmiş..
Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.
Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.
Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş..
Başka birisiymiş.
Adamın elinde bir de makas varmış..
Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen sen öyle demiş..
Bu gencecik ,yakışıklı bir delikanlıymış,.
Gözleri gök mavisi,saçları güneş sarısıymış.
Ama gövden seni taşımıyor demiş.
Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış..
Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.
Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini..
O ak saçlı, ak sakallı, yaşlı mı yaşlı bahçıvanı hatırlamış
Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.
Ve o an anlamış ,neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini..
O, her şeye rağmen,papatyaya emek vermiş.
Belki, ona hiçbir zaman güzel olduğunu söylememiş,
Ama onu aslında hep sevmiş.
Papatya anlamış artık.
Sevgi; emek istermiş.
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini,
Teşekkür etmiş ona içinden.
Son yaprağı da kuruduğunda,
Biliyormuş artık.
Gerçek sevginin, söylemeden
Yaşamadan ve asla kavuşmada
Var olabileceğini…
—  anonim

kaçar adım giderken, omuzlarımdan aşağıya bıraktığın yanlışların, gerçeklerin ve bilinmezliklerin yükünü hiç ah etmeden taşıyacağım. ağzımı açmadan, gücenmeden, küsmeden, sövmeden, öyle bir ince rüzgarmışcasına yani. yüreğimle taşıyacağım. aksine korkmadan. ben bu hikayenin yanlış kadını olsam bile, utanmayacağım hiç. bak, şş. bak, solgun yüzümmüş gibi bak dizdiğim harflere. bi gün, unutma. bi gün bu yük göğsüne çarpacak. tren gibi, tokat gibi, diş gibi. sen bi gün uyuyamayacaksın. bana fısıldamaya bile tenezzül etmediklerin çığlık olacak. gül sen. ama sen, benim bir ağzı öperken, soyunurken ve sıyrılırken bi tenden, ağlaya ağlaya yani, gözümü kapatıp senmişsin gibi konuşan varsayıp içimi çürüttüğümü bileceksin. yok öyle bi veda. tıka şimdi kulaklarını, çevir yüzünü, siktir git sonra. ama unutma, senin kemiklerin bilenip kalbine saplansa bile bu hikayede ben kadar zararda olamayacak olsan da öyle sıyrıksız, izsiz, hiçbi şey yokmuş gibi kurtulamayacaksın. ben ki senin saçının teline kıyamayan kadın, hiçbi zaman bana içmeyecek olsan bile, bir kere geleceğim aklına. bir kerecik bozulacak fiyakan. eh, hangimiz
neyi hak etmiyoruz ki. sana kızmıyorum, bunları derken az önce betona çakılmış gibi sakinim. gül sen. inanma. isteme. kapa gözünü, çevir yüzünü, siktir git şimdi.

Onlarca insan “sen yaşamalısın, ben seni kurtarayım da bu karanlıktan, kime gidersen git, sen iyi ol yeter..” dedi bana. Oysa en değer verdiğimden en değersizine, tek bir tanesi, sadece bir tanesi deseydi ki bana “buradayım ve seninleyim, bensiz iyi olmanı istemiyorum, benimsin” bir kerecik hissettirseydi bunu, ben sil baştan dönecektim o cepheye. Ama günümüz dünyası tutkusuz varlıkların istilası altında. Kalmamış geçmiş, kalmamış aşk için atılan tokatlar, kalmamış hiçbiri.. Görücü usülü evlenen insanlar saygı, sevgi içinde hiçbirimizin göremeyeceği yaşları devirirken; birbirini seçip, aşk için öldüğünü zanneden kuklalar bu dünyanın içine eder olmuş. Yazıklar olsun. Size ayrı olsun, bana ayrı olsun. Ahmet Kaya'nın ses tonuyla ama; “Olsun gözüm olsun.”

Empati… Fransızcadan dilimize geçen empati kelimesi TDK'ya göre “duygudaşlık” demek. Duygudaşlık da “aynı duyguları paylaşma”, “kendini duygu ve düşüncede bir başkasının yerine koyabilme” olarak tanımlanmakta (Tanım Türk Dil Kurumu'nun resmi sitesinden alınmıştır). Benim de bugün herkesten rica ettiğim şey Hilal ile empati kurmanız. Bakın Yıldız gibi bir karakterle empati kurun demiyorum, Hilal ile empati kurun istiyorum. Bunu yapmak bu kadar mı zor? Bu kadar mı imkânsız bir şey? Neden her olayda Hilal ve Leon'un aşkını ayrı ayrı sorguluyoruz? Niye bir taraf mutlaka diğerinden daha fazla seviyor olarak algılanıyor? Siz kendi ilişkilerinizde de böyle misiniz? Ben onu x kadar seviyorum, o beni y kadar seviyor. O da beni x kadar sevmeli, aksi takdirde ayrılırım. Nasıl tartıyorsunuz sevginizi? Nerede bu gönül terazisi? Kimde varsa söylesin de Hilal ve Leon'unkini bir tartalım.

Hilal, Hilal gibi; Leon, Leon gibi seviyor. Hilal Leon gibi, Leon da Hilal gibi sevmeyecek hiçbir zaman. Bunu kabul edelim. Gerçek bu. Sizin için acı belki; ama bu.

Bir an için Hilal olun. Yalnızca bir an için Hilal'in yerine koyun kendinizi. Babanız şehit düşmüş, bunun haberini aldığınız gün evinizi, yerinizi, yurdunuzu terk etmek zorunda kalmışsınız, hiç tanımadığınız bir yere gelmişsiniz. Aynı anda üç çocukla uğraşıp eve ekmek getirmeye çalışan bir anne, sizi daimi olarak aşağılayan ve üstünlüğünü size kabul ettirmeye çalışan bir abla, kendi sorunları içinde boğuşan bir abi ile büyümüşsünüz. Arkadaşlarınız olmuş, baba yerine koyduğunuz bir adam olmuş; ama o adam da bir gün öldürülmüş (Leon'u suçluyorum gibi algılanmasın lütfen, Leon'un başka bir seçeneğinin olmadığını, bunun için onu kesinlikle suçlamadığımı pek çok kez dile getirdim). Bu da yetmemiş, taptığınız babanız Yunan üniformasıyla bir “hain” olarak karşınıza çıkmış. O adam sizin inandığınız her şeyin karşısında yer almaya başlamış. Sonra siz bir gün gitmişsiniz o taptığınız adama benzer bir adama âşık olmuşsunuz. Sizin akıl hocanızı öldüren, sizin karşısında savaştığınız üniformayı giyen bir adama herkesi karşınıza alacak kadar âşık olmuşsunuz. Ablanız devamlı olarak o adamın kendisini sevdiğini söyleyip durmuş, yapmadığını bırakmamış. Siz yine de gitmişsiniz o adama, sevmişsiniz o adamı. Dava arkadaşınızı bile karşınıza almışsınız. Aşkınızı o arkadaşınıza korkmadan, utanmadan haykırmışsınız. O adam yaşasın diye adamı almışsınız kendi içinize sokmuşsunuz, büyük bir risk almışsınız; ama yine de almışsınız o riski; çünkü çok âşıkmışsınız ve o adam ne olursa olsun nefes almalıymış. Tüm bunları yazmak kolay; ama yaşamak çok zor, değil mi?

Geçen hafta yazmıştım. Hilal aptal bir genç kadın değil. Hilal, Leon'un kendisine ve davasına ihanet edebileceğinin bal gibi farkındaydı. Yine de bunu görmek istemedi, görmezden geldi. Görmezse olmaz zannetti; ama durumun da farkındaydı. Yine de o matbaada abisine karşı da arkadaşlarına karşı da savundu Leon'u, hemen “kesin o yapmıştır, pis kedi bıyık” moduna girmedi. Bu hafta da benzer şey oldu. Telgraf bozuldu, iğnesi alınmıştı. Kendiliğinden bozulmuş olamazdı. Bunu yapabilecek olan tek bir kişi vardı, onun da kim olduğu çok açıktı. Buna rağmen Hilal arkadaşlarına karşı Leon'u yermedi. Buna inanmak bile istemedi, Leon'u görmek ve onunla hesaplaşmak istedi; ama Leon yine ortalıkta yoktu. Her şey Hilal'e “Leon içinize sızdı, onun amacı casusluk” diye bağırıyordu. Hilal bu sese daha fazla kulak tıkayamazdı. Bununla birlikte Hilal, Leon'un ne yaptığını bilmesine rağmen Veronika'ya Leon'a “iyi bakma” sözünü verdi. Annesine korkmadan sevdasını açtı. Yani Leon ne yaparsa yapsın Hilal aşkından vazgeçmedi, vazgeçmeyecek de.

Şimdi gelelim Leon ile yaşanan yüzleşmeye. Leon geçen hafta bir maske takmıştı ve ben bunu sevmemiştim. Bu hafta o maske olmadan Hilal'e yaklaştığı için, konuyu çok uzatmadan açıklığa kavuşturduğu ve Hilal'e daha fazla yalan söylemediği için mutluyum. Yine de bu sahnede “olmayan” bir şey vardı, o da her zamanki gibi Yıldız'dı. Yıldız'ın durmadan Hilal ve Leon'un hikâyesine salça edilmesinden bıktım. Bu karakterin artık hiçbir hikâyesi kalmadı. Ya ona yeni bir yol çizin ya da öldürün. Siz de kurtulun biz de kurtulalım. Bu “yüzleşme” sahnesi Hilal ve Leon için çok önemli bir sahneydi ve siz bunu Yıldız'ın gölgesinde izlettiniz bize. Ben buna öfkeliyim. Sırf Yıldız ve Ali Kemal'e hikâye olsun diye Hilal'e “sen ablam gibi beni de kullandın” dedirttiniz. Bu cümlenin o konuşma içinde hiçbir yeri yoktu, zaten diğer cümlelere bakarsanız ne kadar anlamsız olduğunu sizler de göreceksiniz. Lütfen ama lütfen şu kızı daha fazla HiLeon'a ortak etmeyin. Bu saatten sonra HiLeon'a hiçbir şey yapamaz; ama her sahneden Yıldız'ın çıkmasından gerçekten bıktım. Herkes bıktı.

Neyse. Ben o “yüzleşme” kısmına geçeyim. Yıldızlı cümleyi atın ve bana bu konuşmada Hilal'in hangi cümlesini beğenmediğinizi söyleyin lütfen. Hilal benim beklediğimden çok daha sakin bir tepki verdi. Hilal'den “ayy aşkitopuum sen ne şapşiriksin yha, demek benim için yaptın, seni yeriiieeem bebeeem” demesini falan mı bekliyordunuz? Bir kere şu “Hilal Leon'u bir kerecik dinleseydin keşke” olayını anlayamıyorum ben. Hilal, Leon'u dinledi. Başta dinlemek istemedi; ama Leon'un “bak teslim olurum"u üzerine tıpış tıpış gitti ve dinledi. Hani sizden kendinizi Hilal'in yerine koymanızı istemiştim ya hah işte lütfen bunu yapın ve söyleyin. Siz olsanız o an ne yapardınız? Elbette öfkelenecek, elbette aldatılmış hissedecekti. Böyle hissediyor olmasına rağmen Leon'un blöfünü yiyerek gidip onu dinledi. Leon, diyebileceği her şeyi dedi. Kısa ve netti. Hilal elbette o anda bunu irdeleyip özümsemeyecek, elbette Leon'a hak vermeyecekti. Öyle yapmasını düşünüyorsanız gerçekten hayal dünyasında yaşıyorsunuz demektir. Siz kendi hayatınızda bu kadar sakin ve anlayışlı olabiliyorsanız helal olsun size; ama Hilal böyle olmaz, olamaz. Açık söyleyeyim, ben de olmazdım.

Yukarıda da söyledim. Hilal, Hilal gibi seviyor ve bu Leon'dan az sevdiği (!) anlamına gelmiyor. Hilal, hiçbir zaman vatanını sevmekten vazgeçmeyecek. Hilal hiçbir zaman vatan sevgisini geri plana atmayacak. Hilal'in Leon'a âşık olması onun Halit İkbal kimliğini bir kenara koyması demek değil. Koymasın da zaten. Birkaç hafta önce biz buna isyan etmedik mi? Hilal'in Leon'dan bağımsız bir hikâyesi olsun demedik mi? Halit İkbal nerede diye sorup durmadık mı? Hilal aynı anda hem vatanını seviyor hem de Leon'u. Hilal vatansever arkadaşlarına karşı Leon'u savunuyor; ama aynı Hilal vatanına karşı yaptıklarından dolayı Leon'a hesap sormasını da biliyor. Hilal, Yıldız değil. Hilal'den bir Yıldız yaratmaya çalışmayın. Leon da öyle bir kadın istemiyor zaten. Hilal'in cesaretine, tutkusuna vurulmadı mı bu adam? Kaldı ki Leon, Hilal'in aşkından son derece emin. Hilal'in ne kadar öfkelendiğini görmesine rağmen kendisine kıyamayacağını da biliyor. Ondan "gelmezsen teslim olurum” dedi zaten. Keşke herkes Hilal'i Leon'un anladığı kadar anlayabilse.

Gelelim Leon'a. Hadi Hilal'i gömüyorsunuz, Leon'u neden gömüyorsunuz? Şu çocuğa gurursuz, pısırık derken hiç mi içiniz acımıyor? Hilal nasıl Hilal gibi seviyorsa Leon da Leon gibi seviyor. Bakın önceki mesajlarımda da yazdım. Leon, Türk televizyon tarihinde belki de bir ilk. Sert, höt zöt bir âşık değil. Sevdiği kadın üzerinde hâkmiyet kurma gibi bir çabası yok. Leon, Hilal'in dengi olduğunun bilincinde ve ona da bu şekilde muamele ediyor. Zaten şu izbe yerdeki kavga da bundan dolayı olmadı mı? Sizi bilmem; ama ben o kavgayı çok sevdim. Hilal ve Leon'un esas çatışmaları bunlar. Leon, hâlâ bir Yunan. Elbette bunu kendi milletinin yaptığını kabul etmek istemeyecek. Hilal de kendi dava arkadaşlarını Leon'dan çok daha iyi tanıyor. O da elbette vatanperverleri savunacak. Bence ikisi de tam da olması gerektiği gibi davrandı o sahnede. Her neyse, ne diyordum ben? Hıh, Leon bir ilk diyordum. Leon, Hilal'e de Hilal'in fikirlerine de saygı duyuyor. Leon, Hilal'i değiştirmeye çalışmıyor. Zaman zaman onu yönlendiriyor, doğru; ama hayatını tehlikeye atmamasını sağlamaya çalışıyor. Bunun haricinde Leon gurursuz falan değil, Leon âşık. Çok âşık. Hilal'in kendisine karşılık vereceğinden umudu olmadığı zamanlarda bile sevdi Hilal'i. Leon için karşılık bulmak o kadar da önemli değildi. O Hilal'i seviyordu, Hilal istese de istemese de sevecekti. Şimdi karşılığının olduğunu gördü. Hilal'in verdiği mücadelelerin farkındaydı en başından beri. Bu farkındalıkla daha çok sahipleniyor aşkını. Bu hep böyle olacak. Leon her zaman Hilal'in peşinden gidecek. Leon, Hilal'in pes etmesine de izin vermeyecek. Bu gurursuzluk değil. Bizler, maço erkeleri o kadar kanıksamış ve benimsemişiz ki doğru olan buymuş gibi geliyor bizlere. Sanki aşkın peşinden koşmak, aşk için çabalamak, aşkı dile getirmek büyük bir zayıflıkmış gibi geliyor. Duygusal olmak zayıflıkmış gibi algılanıyor. Burada, herkesin huzurunda, Leonidas'ya teşekkürü borç bilirim. Türk kadınına başka türlü de sevilebileceğini gösterdiği, “heyt uleyn, ben erkeğim, bastım mı yeri titretirim, sevdiğim benden zayıfır, bu sebeple de onu her daim korumam ve yönlendirmem icap eder; hiçbir zaman sevgimi de tam olarak göstermemeliyim; çünkü ben erkeğim ve erkek dediğin sert olur” kalıbını kırdığı için çok teşekkür ederim.  Ne yazık ki bir tanesin Leonidas, keşke senden yüzlerce olabilse.

Uzun lafın kısası, Hilal ve Leon'un bu kadar anlaşılamaması beni üzüyor. Yalnızca izlemekle yetinmesek, anlamaya da çalışsak çok güzel olacak. Hilal ve Leon'u Hilal ve Leon oldukları için sevdik. Hilal ve Leon bile birbirlerini bu denli değiştirmeye çalışmazken bizim bunu yapmaya çalışmamız bana çok garip geliyor. Bakın göreceksiniz, yarın öbür gün gidip orada burada mağlup olacaklar, birbirlerini anlamaya ve sevmeye devam edecekler sizler de kendi kendinizi yiyip bitirdiğinizle kalacaksınız.

sibel'e sık sık -bakma sen herkes yolunu bulur, olan yine bize olur- derim.
cidden herkes öyle ya da böyle düze çıkıyor. dünyanın bütün kahrını çekmiş olan da görebiliyor bu düzlüğü.
ey millet kaç zamandır buradayım bir kez olsun hayırlı bir haber verdim mi, bir kez olsun kendimi eğlendirmem dışında güzel bir şeyler duydunuz mu.
ben bu dünyadan değil miyim, düzlüğü bari bir kerecik göreydim öyle öleydim. ölmesem de olur aslında. neyse işte. sonuç olarak; çok şükür diyorum. kendimi kontrol edemeyen, zayıf ve güçsüz biri de olabilirdim. kendime yetmeye çalışıyorum. iyisi ve kötüsü ile hayatı kabul ediyorum. tabi biraz kırgınım o ayrı mesele.

+ Nasıl bir adamsın sen baba? Cehennemde büyüttün sen beni, her gece suratımı dağıttın, bir kere yüzüm gülmedi, annemi aldın, çocukluğumu aldın, her şeyimi aldın; hepsini geçtim şimdi öğreniyorum zekiyi içerde görüyormuşsun her ay, niye bilmiyorum, ne istedin o çocuktan bilmiyorum,napıcam ben senle? Baba, seni anlamayı geçtim, değiştirmeyi geçtim, seni sevmeyi çoktan geçtim, bilmek istiyorum sadece burdayım al, karşındayım yine yerde, ne dersen inanıcam söz. Tek bir lafa, hayatımda bir kerecik babama inanmak istiyorum;
Niye baba niye böylesin? nasıl bi adamsın sen?!

- Seni dövdüm, biri vurduğunda yıkılma diye; sana bağırdım, biri seni kovarsa yolunu kaybetme diye; seni ağlattım, kimse bu gözyaşlarını dökemesin diye; zekiyi gördüm içerde, sen yoksun diye, o çocuk seni hatırlattı bana.

“ecevit bir kez daha inanır, ecevit bir kez daha yanar. ”

26. Bölüme Dair Kısa Kısa

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.  Bölüm yorumu yapmak istiyorum; ama yapamayacağımı hissediyorum. Dün bir baş ağrısı ile bitirdim bölümü, ne izlediğimi anlayamadım. Bu sebeple yorumlarken de aynı karmaşayı yaşayacağım diye düşünüyorum.

Öncelikle dizinin Milli Mücadele ayağı üç haftadır çok çok iyi. Hayranlıkla izliyorum. Özellikle Misak-ı Milli sahnesini izlerken gözleri dolmayan, tüyleri diken diken olmayan herhalde yoktur diye düşünüyorum. Bu işlerden uzak arkadaşlarım bile “ne sahneydi ama” diyorsa iyi bir iş çıkarılmış demektir. Gerçekten tebrikler. Bu noktada Hüseyin Avni Danyal'ı tebrik etmek gerek, tabii ki Demet Evgar'ı da. Evgar, bize mükemmel bir Kara Fatma sundu, tadı damağımda kaldı, keşke ikinci sezonda da bir görsek onu. Şahaneydi! Yine de olması gereken bu diye düşünüyorum; çünkü dizimizde konu çok fazla. Her yeni karakter yeni yeni olaylara sebep oluyor ve bu biz izleyicileri biraz yoruyor. Rıza Bey gibi Kara Fatma gibi Halide Edib gibi karakterler ise inanılmaz bir tat katıyorlar. Devamını bu şekilde bekliyoruz.

Konuk oyuncu demişken, Hamilton ve Lucy'e yakın bir zamanda veda edecekmişiz gibi hissediyorum, bence isabet olur. Özellikle Lucy'e en kısa zamanda veda edelim; çünkü gerçekten hiçbir fonksiyonu yok bu karakterin.

Şimdi geleyim beni dün gece rahatsız eden konuya: Mehmet. Geçen bölüm için bir yorum yazmamıştım; ancak yazsaydım Mehmet'e de bir yer ayırmayı düşünüyordum. Bu bölüm itibariyle ondan bahsetmek farz oldu.

Mehmet, insani yönü körelmiş bir asker. Verilen emir ne ise hiç sorgulamadan yerine getiren, duygularını işin içine katmadan hareket eden bir adam Mehmet ya da adamdı demeliyim sanırım. Başından beri Hilal'e bir ilgisinin olduğu ufak bakışlarla ufak gülümsemelerle verilmişti. Geçen bölümdeki Leon-Hilal-Mehmet sahnesinde Mehmet'in Hilal ile bir gelecek kurmayı düşlediğini de açık bir şekilde verdiler bize. Bunun için Mehmet'e kızmıyorum. Hilal, tam da Mehmet'in istediği tipte bir kadın, yani öyle görünüyor. Mehmet'in gözünde Hilal, vatanperver, cesur, çalışkan, akça pakça, tatlı, güzel, “eline erkek eli değmemiş” (!) bir genç kadın, yani tam olarak evinin kadını çocuklarının anası olabilecek bir genç kadın. Savaş sonrasındaki hayatlarında işten yorgun argın evine döndüğünde önüne bir kap sıcak yemek koyabilecek, kendileri gibi vatana millete hayırlı evlatlar yetiştirebilecek bir genç kadın Hilal. Mehmet'in Hilal'e dair düşünceleri, hayalleri hep buydu bence; ama işin aşk boyutunun ön planda olduğunu hiç düşünmemiştim; çünkü Mehmet'in bize hiçbir zaman bu kadar duygusal olduğu verilmemişti. Lakin bir baktık ki Mehmet Hilal'in itirafı üzerine gitmiş, Leon'u Stavro'ya ihbar etmiş. Kusura bakmayın; ama ben buna gülerim. Şimdi deniliyor ki “ama o Andreas'ı öldürdü”. Evet, öldürdü; ama Andreas bir Yunan askeriydi. Evet, Leon da bir Yunan; ancak Mehmet “aşkı” (veya herhangi başka bir sebep) uğruna gidip de bir Yunan askeri ile işbirliği yapacak bir adam değildi. Bir yolunu bulur, Leon'u çeker vururdu; ama Stavro'ya ihbar etmezdi. Bu kısmın sırf “Yıldız ihbar etmedi, onu kimse anlamıyor üğüğüğüğü” densin diye yazıldığını düşünüyorum ve buna itiraz ediyorum. Bu hareket hiç Mehmetlik bir hareket değildi. Bir de üstüne bu hareketle Ali Kemal'i, Hilal'i ve hatta pek çok Kuvvacıyı tehlikeye attı. Mehmet bunu yapmazdı. Bu olmadı, kusura bakmayın…

Yıldız… Tabii ki Yıldız'ı gömmeye devam edeceğim; çünkü o her şeyi hak ediyor. ^.^ Bir kere bu bölüm itibariyle gerçekten “acaba gerçekten de bu kızın ruhsal bir hastalığı var, onu mu vermek istiyorlar” diye düşündüm. Bunu hakaret olarak söylemiyorum kesinlikle, yanlış anlaşılmasın lütfen. Yani önce ben Leonla evlenecektim, bambaşka bir hayatım olacaktı böhüü deyip, sonra kendi ayaklarımın üzerinde duracağım demek, ardından da çok geç Ali Kemaağğll diye dolanmak… Gerçekten normal bir insan şunu yapmaz. Leon'un onu sevmediğini bile bile hâlâ Leon demesini bir kere aklım almıyor, ne konak sevdasıymış bu ne para, pul, mal, mülk, güç hırsıymış bu yahu! Ali Kemal'e de bayıldığım söylenemez; ancak Ali Kemal'e yazık. Ben mümkünse uzun bir müddet Yıldız'la bir şey yaşamasını istemiyorum ki zaten yaşatacaklar gibi de durmuyor. Yıldız'ı her seferinde aklıyorlar diyorum; ama dünkü hamleleri yazan bir senaryo ekibinin Yıldız'ı bu kadar ani şekilde pirüpak yazmaları mümkün olamaz diyorum. Bir kere olsun ben de hatalıyım demedi Yıldız. Bir kere olsun kendinde aramadı problemi ve bu artık göze çok batıyor. Artık Yıldız'ın iyice dibe çekildiğini ve çok sert bir şekilde yere çakılacağını düşünüyorum, buna inanmak istiyorum. Bir kere olsun yaptıklarının bedelini ödesin istiyorum, bir kerecik olsun… Yıldız'a Stavro ile neler yaşatacaklar bilmiyorum; ama Hilal ve Leon cephesinde rahat duracağını sanmıyorum. Babasının teklifini kabul ettiğini düşündüğüm Leon'u Stavro'dan öğrenen Yıldız'ın Hilal'e “başından beri kullanıyor seni, tek amacı Kuvvacılara sızmaktı, seni de kullandı” demesini de bekliyorum. Hilal bu olayı Yıldız'dan öğrenecektir diyorum; ama bakalım…

Bu arada sevgili Darmody‘nin (DF&Twitter) Yıldız ile ilgili çok yerinde bir analizi vardı, onu bulursanız mutlaka okuyunuz derim. Çocukluğundan beri Hilal'i takıntı yapmış, belli. Aslında içten içe Hilal olmak istemiş; ama olamamış, bu da onu hırslandırmış. Yok hepiniz onu korudunuzlar yok onu benden çok sevdinizler… Aile bireylerinden ne kadar nefret ettiğini dün pek çok kez dile getirdi. Bakalım babasına da sirayet edecek mi bu nefret. İçimden bir ses Hilal ve Leon'u bilen ve hatta destekleyen Cevdet'i gören Yıldız'ın gidip Stavro'ya muhbirlik yapacağını söylüyor. Teorilerim pek tutmuyor; ama yine de göreceğiz.

Cevdet-Vasili-Veronika-Hilal-Leon… Bu beşli nereye gidiyor, n'apmağa çalışıyor hiçbir şey anlamadım. Anladığım tek bir şey var, o da Hilal ve Leon'un artık ana hikâyeye dahil edildiği. Hilal ve Leon ana yemeğin garnitürü gibiydi bu bölüme kadar; ancak bu bölüm itibariyle ana yemeğin esas malzemelerinden biri haline geldiler. Artık ana karakterlerimiz Cevdet-Azize-Tevfik-Hilal-Leon oldu gibi görünüyor. Bu durumdan şikâyetçi değilim, yalnızca nasıl işleyecekler çok merak ediyorum. Hilal ve Leon, ana hikâyede kullanmaya çok elverişli iki karakter, ilişkileri de öyle. İyi işlenirse çok keyfi vereceğinden eminim. 

Şimdi öncelikle söylemem gereken bir şey var. Cevdet ve Leon ne şahane bir ikili oldular. Sahneleri harikuladeydi, ahh! Cevdet, Vasili’nin yirmi altı bölüm boyunca göstermediği babalığı iki dakikada gösterdi Leon’a. İleride bu iki birbirlerine bir baba bir evlat olacak. Bu durum beni çok mutlu ediyor. Ayrıca Leon, Cevdet’i ilk öğrenenlerden olacaktır, diye düşünüyorum, bu fikrimi de buraya iliştireyim. 

Leon teklifi kabul etti mi, nasıl kaçtı sorularının cevabı yeni bölüme saklanmış, belli. Bir sonraki bölümde flashbackler göreceğimizden eminim. Yine de çok soru var kafamda. İlki Veronika öldü mü? Bence ölmedi, Dimitri olayı dururken ölmez. Peki o zaman niye intihar etti? Niye Hilal'in Leon'u kurtarıp kurtaramayacağını beklemedi? Buradan da mı bir şey çıkacak? İkinci sorum: Leon teklifi kabul etti mi? Bence etti. Hilal ile o tepedeki sarılmalarında “ben bir nane yedim; ama hadi hayırlısı” bakışlarını görmeyen yoktur sanırım.  Peki bu teklifi nasıl kabul etti, niye etti? Bunun Veronika'nın Vasili'ye söylediği “oğlumuzun âşık olduğu kızı buldum” cümlesiyle bir alakası var mı? Olabilir. Bir kere Leon'un Hilal'in verdiği o ne olduğunu anlayamadığım şeyle kaçması mümkün değil. Bir sürü asker var, onları ancak birinin yardımıyla bertaraf edebilirdi Leon. Cevdet'in bir payı var mı? Belki, olabilir.

Cevdet'in Leon'a dair planı ne? İşte bunun cevabını kestiremiyorum. Cevdet'in Leon'u sevdiği bir gerçek. Kuvva'ya sızma planını yaparken öncelikli amacının Leon'u kurtarmak olduğunu düşünüyorum; ancak sonrasında ne planladığına dair hiçbir fikrim yok. Aslında DF üyelerinin çok mantıklı bulduğum teorileri var. Cevdet, Leon'u çok kötü durumlara sokmaz. Hele hele “sevda” itirafından sonra bunu yapmaz. Koskoca Miralayım Cevdetim herhalde “sevda” ile kastedilenin kim olduğunu da anlamıştır, yani o nezaret sahnesindeki bakışları anlamış gibiydi.  Şimdi Cevdet, hem Hilal'i hem Kuvva'yı hem de Leon'u bir şekilde korumak zorunda. Bunu nasıl yapacak çok merak ediyorum; ancak bu işin sonu Hilal ve Leon için iyi olmayacaktır. Sezon sonuna “bana da davamıza da ihanet ettin Leon” diyen bir hamile Hilal bekliyorum.  Bundan sonra Hilal ve Leon'u nasıl devam ettirecekler hiçbir fikrim yok. Leon, içi acıya acıya susmak zorunda kalacak, tekliften bahsedemeyecek Hilal'e. Bir şekilde Kuvva'ya sızmak zorunda kalacak, başlarda Cevdet'e bilgi de sızdıracak; ancak ben Leon'un bu süreci tam bir Kuvvacı olarak tamamlamasını bekliyorum. Evet, Leon her zaman barış yanlısı oldu; ancak şöyle de bir gerçek var: ortada bir işgal var ve barış için işgalin sona ermesi lazım, onun için de bir savaşın olması kaçınılmaz. Barış için savaşmak, savaş için savaşmaktan zor ne yazık ki… Ben en başından beri pek çok kişinin aksine Leon'un tarafsız kalmayacağını düşündüm. Şimdiden “o bir Yunan, bu kadar da olmaz” demeyin diyorum sizlere de. Bu bir kurgu, mantıklı bir zemine oturtulduktan sonra her şey kabul edilebilir diye düşünüyorum ve mantıklı bir zemine oturtulacağına da inanıyorum.

Milli Mücadele cephesi çok iyi gidiyor, umarım aynen bu şekilde devam edilir. Misak-ı Milli kararları, Rıza Bey'in vatanı için yaptıkları, Kara Fatma'nın her bir sahnesi, Miralay Cevdetciğimin aldığı mektup… Hepsi çok çok güzeldi. Lakin dizide ciddi bir kopukluk problemi var. Sahne geçişlerini takip etmek çok zor. Bir bakıyoruz Cevdet sivil halde Kara Fatma'nın yanında sonra bakıyoruz Leon'un yargılamasına katılmış sonra tekrar bakıyoruz yine sivil şekilde Kara Fatma ile. Hilal ve Leon sahnelerinin yine başı sonu belli değil. Bu kopukluklar beni inanılmaz yoruyor. Neden bir çözüm bulunamıyor anlayamadım gitti. Ayrıca fragmanda Cevdet'in Leon'a ihanete ilişkin söylediği cümle neden kesildi onu da anlamadım. Acaba haftaya bir flashbackte mi işiteceğiz o konuşmayı?

İlerleyen bölümlerde neler olur, kestirmek zor; ama Azize yakın zamanda Cevdet'in kimliğini öğrenecek gibi görünüyor. Bundan sonra nasıl ilerletecekler merak ediyorum. Hilal ve Leon'un geleceği ise Leon'un cümlelerinde gizli:

* Sonunda ne olursa olsun ne kendini ne beni suçlayacaksın, tamam?
* İnsan sevmediği tüm yolları sevdikleri uğruna yürümek mecburiyetinde kalabiliyormuş.
* Ne kaygı ne korku ne musibet bırakmayacak (Bırakacak olmasın o? Yine bir Türkçe katliamı…) yakamızı.

Bunları yazdım diye umutsuzum sanılmasın.  Bu çifti kötü günler bekliyor, orası kesin; ama bunu zaten bekliyorduk. Şimdi bir de garnitürlükten ana malzemeliğe geçtiler gibi görünüyor. Gelsin dram gelsin gözyaşı.  Lütfen sizler de umutsuzluğa kapılmayın, bir izleyelim görelim. Nasıl işlenecek bir bakalım. Hemen peşin hükümler verip kendimizi üzmeyelim. 

Bir de bir beklentimden bahsedeyim. Ben  bir Hilal ve Leon evliliği kapıda olabilir diyorum. Niyeyse dünkü bölümden sonra böyle bir fikir geldi yerleşti zihnime. Veronika, Hilal'i bağrına bastı. Şimdi oğlunun kurtulmasındaki katkısını da öğrenince iyice kızı gibi sevecek Hilal'i. Eh düğün hazırlıklarına başlar herhalde tekrar. Bu noktada Yıldız ve Leon evliliğine karşı çıkan bir Cevdet'in Hilal ve Leon evliliğine itiraz etmeyeceğini düşünüyorum. Şimdi diyeceksiniz ki Leon Hristiyan, Hilal Müslüman, bu iş nasıl olur? Olur efendim olur, Leon gider Müslüman olur. Vasili'ye derler ki “şşş Kuvva'ya daha iyi sızacak, çaktırma”; ama bize gösterirler ki bunun mantıklı sebepleri varmış. Hilal şu an tam teslimiyet halinde. Leon'un her dediğini yapar. Bir evlilik Hilal ve Leon’u hem birbirine bağlar hem de ileride yaşanacak yıkımların etkisini artırır. :D Bakalım. Dediğim gibi teorilerim tutmaz; ama bir ihtimal işte… 

Birkaç Not:

* Miray Daner'e takoz kullanmasak mı acaba? O koşup sarılmada kızcağız resmen hop diye atladı takozun üstüne.
* Türkçeye biraz dikkat etsek güzel olmaz mı? “Şu halimizi dünyanın bütün savaşlarına feda ederim” nedir? Leon hemen o hallerini harcadı anlamı çıkarmamamız lazım herhalde.  Leon'un “dünyanın bütün savaşlarını bu halimize feda ederim” demek istediğini düşünüyorum.  Tamam, anlıyorum, Leon anlıyor; ama konuşamıyor da bu kadar da gözümüze sokmayın. Sonuçta çocuk Türk Edebiyatı'na Hilal'den daha çok hâkim gibi görünüyor.

Sokaklardaki insanlar... o kadar hissiz geliyorsunuz ki bana, öylesine soğuyorum sizlerden. Herkes gibi olmaya çalışıyorsunuz, tek tip giyinip, tek tip konuşuyorsunuz, tek düze yaşıyorsunuz. Nefret ediyorum bundan. Herkesin herkesleşmesinden nefret ediyorum. Yani ne  olurdu siz bir kerecik olsa siz olsaydınız?İçinizdeki çocuğu öldürmeseydiniz, yani biraz insan olabilseydiniz ne olurdu?

“Bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün,
Seni doğuran ana.”

- Benim ve senin ne varsa, ikiz ruhumuzda ne varsa her biri hafif parıltılı taşla, kompozisyona giriyor. Kahrın, bulunmaz ve yaratılamaz güzelliğin, dost ve kahraman ve çırılçıplak samimiliğin, büyüklüğün, namluların yivlerinde fışkıran güller, birer nilüfer dizisi olmuş prangalar. Spartaküs'ün bukağısı, kol bağları. Kısır kadının anne oluşu ve çok uzaki kimselersiz bir yıldızda inleyen bir stradivarius. Dünya çarşılarının en küçük meyhanesi. Ve biz, milyarlarca, aşkın, yalanın, alçaklığın, kahramanlığın; kapıları, kapakları, kuş uçurmaz uzaklıkları ve ayrılıklarıyla, kahrolası yasaklarıyla, bu acayip kaos karanlığında, biz ikimiz! İki müthiş hasret, iki parça can…

- Kimselere mecbur olmadım,olmam da. Yiğitliğim ve rivayet olunan erkekliğim, bundandır… Ama senin mecburun olmak, beni hiç mi hiç küçültmüyor. Aksine yüceltiyorsun, insan ediyorsun, yaşatıyorsun…

- Ya sen olmasan, ben ne bok yerim, neye yararım? Manasız bir otomatisme'in, manasız bir fiziğin, kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?

“Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”

- Beyninde mi yüreğinde mi, başka bir yerinde mi, nerendeyse o inat yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Evrende seni özler, seni isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. sade seni.

- Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel…

- Ömrüm.

- Yarı parçan.

- Suskun, uzanmış, seni yaşıyorum.

- Bu korkunç kaos içinde sen, yeşil ve derin huzur, kafamdasın. Kurtuluşumu, her şeyimi, dünyayı sevmemi sana bağladım, sana borçluyum.

- Al beni yarı canım, al… Uçakla mı gelirsin, rüzgarla mı, bak bak da gör, asıl ölmek isteyen benim. Niye mi? Ah nasıl anlatayım… Bir de şairim ha! Hiçbir bok değilim… Sensizlik, ayrılık, ölümden çok daha rezil, çok daha ıssız, manasız ve boş acı…

- İnsan'dan mahrum bir cehennem karanlığında, nasıl da bulduk birbirimizi…

- Otur yaz, her gün, her gece bana yaz. Kavuşuncaya kadar. Sonra yazdıklarımızı okur, güler yahut ürperir, birbirimize geçmiş olsun deriz. Yahut da, ah asıl bu, gel beni kendin al, götür. Bugünler yalnız başıma gelecek kudrette değilim. Hem madden hem de manen bu böyle. Allah kahretsin bu aczimi. Güvendiğin biri de yok ki onu gönderesin. Söyle ne bok yiyeyim? Bu, senin halin, böyle devam ederse, benim de günlerim sayılı demektir.

- Şimdi akşam. Daha bir şey yemedim. Sözde cigarayı bırakmaya niyetliydim. Bugünkü, inan bana unutttum kaçıncı paket. Evde bir ölüm sukutu var. Sual sormaya korkuyorlar. Ah bir sorsalar da seni anlatsam… Ah bu rezil dünya seni tanısa, seni öğrense, seni anlasa…

- Yarı canım, al beni. Çok bekleme. Hemen yaz ya da hemen gel. 
Senin, ancak senin…
Senin, yalnız senin…

- Bilirsin, ölüm benim için çok önemsiz bir şey değilse de bu hususta sabıkalıyım da! Ölürüm ha! Ne güzel yaşıyorduk be! Nasıl da yaşatırsın. Kaç bin kere söyleyeyim, öyle yaşatan, öyle sevdirensin ki… Seni tanımak, seni bir kerecik bile görmek, milyarla yıl yaşamaktan daha dolu, daha hazlı ve daha değerlidir. Ama kime bu sözler, anlayana tabii. Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir. Zor da değil halbuki, ama insan olmak lazım.

- Niye yazmıyorsun hayatım? Canevim, en aziz, en sevgili ve en bir tanem? Bu “sen” değilsin. Kendini topla, yine “sen” ol. Hemen geleyim mi? Sana ah, bir şeyler yapabilsem, bütün derdim bu şimdi. Şahsi dertlerimi, hastalığımı hep unuttum, bir kenara attım.

- Oturup ağlayayım mı yani? Senden ayrı, ağlanamaz da! Hemi vallah, hemi billah bu böyle. Sensiz, “To be or not to be” bile olamaz, düşünülemez! Nefes alınır sanılır ama nefes değildir. Sensiz içilemez, yalnız kalınamaz, dövüşülemez. Sensiz ancak bu kafa, taşa çarpılır. Müstahaktır… Yoksa Kenyalarda, İsveçlerde misin? Aman Allahım! Geberdiğim, bittiğim gündür…

- Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm. Yaşşa!
Senin, yine senin.

- Daima düşünmekle ve daima da aynı şeyi düşünmekle insan aşkın bir fikri-işgal olduğunu kabul ediyor.

- Düşün ki hayatta tek başımayım ve sen istersen hayatıma senden başka hiçbir kimse giremez.

- Münasebetlerimizde ikimizi yapayalnız düşün, başkalarını karıştırma.

- Gözlerini öpemeyeceğim birine yazmak, mektup atmaktan tiksinirim. Bunu da böylece kabul edeceksin.

- Mistik değil, dehşetli bir azaptayım. Bir sonu gelecek elbet. İki azabımdan biri ve ağır basanı olman, benim için hiç de iyi bir şey değil.

- Nedense aklıma hep ölüm geliyor. Böyle ne kırık ne de anlaşılamamış gitmek istemiyorum.

- Bir dellensem gerisi önemsiz belki. Ama bunun sanısı korkunç. Böyle şey olabilir mi? Bir canda iki can yaşamak. Mutlak bir çözüm yolu var bunun. Anlat bana. Senden bir şeyler ummak… Umutların en olmazı da bu belki. Saçmaladım gene.

- Kim bilir yalnızlıktan ne haldesin. Yahut yalnızlığı da özledin. Bu ikincisi nedense daha bir aklıma yatıyor. Belki canım istiyor da ondan.

- Tanrıların beni kandırabilmelerini isterdim yahut ölümün anlamlı bir nen olmasını. Oldum olası idealist değilim. Materyalist felsefe çok şeyler verdi ama doyurmuş, kandırmış değil beni. Ya sen olmasaydın! Büsbütün iğrenç bulacaktım evreni. Saçmalamıyorum ya? Seninle, yüzyılların hayvan ötesi tutukluğuna ve donan insan düşüncesine bir can, bir haysiyet verebiliriz gibime geliyor. Yalansız, riyasız, çıkarsız bir haysiyet. Belki ömrümüz yetmez başarmaya, hiç değilse en zekilere ve teşnelere duyurabiliriz. Şimdi birileri olsa “Boş ver bu iri lafları, yaşayalım.” derdi. Yaşamak, burnunu, kulaklarını, gözlerini ve oralarını unutarak yaşaması mümkün mü bizim gibilerin? Ben bütün bu -belki de manasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun.

- Nasıl kıvranıyor, gizliden gizli seviniyorum bilsen… Kimseler yaşayamadı bunu diyorum. Kırılmış, balta yemiş ve sesi kuyularda boğulmuş biriyim, doğru. Ama seni tanıyorum.

- Bildiğim ve cesaretle söyleyebileceğim tek şey, abstrait olarak düşünce'yi bile sensiz ele alamadığımdır. Düşünceyi ve evreni. Hiç de dar bir görüş değil bu. Aksine ufkum, dehşetli genişliyor. Bilmem bu halime ne dersin dostum?

- Sahiden bazı çok eşekçe ihtimaller geçirmişim aklımdan. Affet canım. Senden daha mert ve daha erkek kim geldi ki bu dünyaya. Uzaklıktan, ayrılıktan ve kötü günlerimin çokluğundan, anlaşılan. Affete mi? İçimde tutamam, senin hakkında acı bir düşüncem olursa. Söylemesem sana zehirlenirim. İyi ve güzel düşünleri de. Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki.

- Ben senin mecburunum - başkaca yokum.

- Çok öskedim seni. Öskedim, bizim doğu dialektinde özledim demektir. Neyini, nereni, hangi halini desem ki? Sesini öskedim örneğin. Yüzünü, şeytan çocuk gülüşünü, öfkeni, yeryüzünü ve kaskatı canımı ısıtan varlığını. Şükür varsın. Oturup “nasılsın” diye açabilir insan. Sevinebilir, övünebilir, ağlayabilir insan. Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni. Yemeyip,içmeyip, yatmayıp,uyumayıp, seni anlatmalı bu yürek.

- Gözlerimi öptüğün bir gerçek mi? Onların dudaklarına layık olması için, ne yapayım bilmem ki, korkunç azaptayım. Öylesine, hülya, kutsal ve uzaksın ki…Allah kahretsin beni.

- Ne güzel şey senden gayrısını tanımamak, takmamak!

- Sevgide “vermek” vardır Leyla. Vermek. Ve bunu anlamak… Yoksa senin sorduğun gibi ne yalnızlık, ne merhamet, ne iki acısının itisi…

- Herhangi bir kadından şu veya bu yolla alabileceğim şeyler için senin ne merhametini ne de nefretini tahrik etmek eşşekliğine yahut zavallılığına düşmem.

- Kendi kendine yetinmek, dünyanın öbür adıdır.

- İlk karşılaştığımızda ne haldeydim biliyorsun. Hançer üstüne hançer yemiş, ihanetin ve satılmanın zehriyle insanlıktan umudumu kesmiştim. Beni kendime sen getirdin. Daha da ötelere alıp götürdün. O zamana kadar kimselere değilse bile geceleri yalnızca düşünürken - hayatımdan gurur duyarak kendimce övündüğüm olurdu. Seninle bu övünme yitti. Tabii bir şey oldu. Asıl senin övülmeğe, yaşanmağa değer olduğunu anladım. Sen de öyle diyorsun ya,  hani şu kravat alırkenki psikoloji  "değmeli" deriz diyorsun. Doğru canım değmeli.

- Belki de şarkı söylerim! Bu sefer çok kuvvetliyim. Sade kuvvetli değil, kafaca ve yürekçe korkunç zenginim de. Seni tanımak, ne yalçın bir kadermiş! Hiç değilse bu sefer hayatımı manasız bulmayacağım.

- Şu anda yapyalnız bir dalganın üstünde boş bir konserve kutusundan farksızsam da, senden kopmanın imkansızlığını daha bir aşkla duyuyorum. Üzerime Toroslar yıkılmış sanki. Öyle duyuyorum işte. Öyle kesin ve kudretli.

- “Gözlerinden, gözlerinden öperim

- Bir umudum sende

-Anlıyor musun?”

- Senin olmak, böyle korkunç  güzel ve kendi kendine yeter bir iştir. Budala mıyım, de bana. Yüzünü, sesini bir özledim ki sorma. En çok da burnunu. Şaka değil. Nezleysen bir kağıda silin de gönder ben de olayım. Hasretim soğuklara, belalarına…

- Ne olucaksam seninle ya da senden sonra olucam, anlatabildim mi ki?

- Kaderimiz bir tuhafsa, ömrümüzü dolu bir kadeh gibi sindire sindire içemediysek, günahı boynumuza değil. Bu kara günlerin de bir sonu var. Ne sonu, dibini bulduk be!

- Dişine zar, boynuna ter olasım geliyor. Gün yirmi dört saat seni düşünmek. Ne yüce, ne sonsuz bir duygu bu, bilir misin ki?

- Senden kıyamete dek sürecek bir öpücük alayım, dur. Dayanır mısın?

- Kanun! Bu da bi maskaralık bi dümen. Kanun yalnız biz fukaralar için var. O da cezalandırırken sade!

- Ben de sıkılmağa, sıkıntıdan patlamağa mecburum. Öyle bok işler var başımda çünkü. Seni sevmek, çekip alıyor, kurtarıyor beni. Bağıra bağıra dağlara taşlara vurup, seni sevmenin korkunç yeterliğini anlatmalıyım bu aptallara.

- Başkaları bana ulaşamaz ki aşağılatsınlar ya da yüceltsinler.

- “Seni seviyorsam, senin yerini herkeslerden başkaca ayırmışsam” diye başlayan bir bölüm var mektubunda. Gereksiz bunlar canım benim, gereksiz ve doyumsuz. Beni sevmediğini söylemek ne diye üzer seni? Bu da bir gerçek. Sevgiyi yaratmak gerek. Bunda da bazan tek yönlü uğraşma, verme, ölümü göze alma, sonuç vermiyor. İster istemez işi bir “talih” meselesi olarak ben çoktan kabullendim. Üzme, zorlama kendini. Beni hiç sevmedin. Gene de benim yanımda ve ben yokken benim hayalimle kaldığında olduğun gibi kal. Örtünmelere, göstermeliklere başvurmadan, çırılçıplak kalabilmek arzunu gene ve sadece ben mümkün kılarım.

“Tam boş yanı bu diyorum celladın

Tam bıçağım cehennem gibi güzelken.

Aklıma düşüyorsun. Ellerim arık.”

AHMET ARİF/LEYLİM LEYLİM

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum?
gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde?
Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.

Anladım işi; San'at Allah'ı (celle celaluhu) aramakmış?
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.

Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir?
Dilsizce, yalnız Allah (celle celaluhu) demeye kimler gelir?

Seni aramam için beni uzağa attın?
Alemi benim? beni Kendin için yarattın.

Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı?
Tek ses duysalar;Allah (celle celaluhu) yoklayanlar nabzımı.

Tutuşturanlar, lûgat kitabını elime?
Bilsin; Allah ‘tan (celle celaluhu) başka bilmiyorum kelime.

Ellerime uzanan dudakları tepeyim?
Allah (celle celaluhu) diyen gel seni ayağından öpeyim.

Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle?
sermayem tek kelime Allah(celle celaluhu) Azze ve Celle.

Güzel Allah'ım (celle celaluhu)? Senden ne gelecekse gelsin?
Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.

Neye yaklaşsam? sonu uzaklık ve kırgınlık?
Anla ki yok, Allah'tan (celle celaluhu) başkasıyla yakınlık.

Kudret O'nun, gayrında ne mecal var ne tüvan?
Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.

Rabbim? Rabbim? bu işin bildim neymiş Türkçesi?
Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi.

Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey?
Olan Sensin, hey gidi hakikat Sultanı hey.

Bu yük Senden Allah'ım (celle celaluhu)? çekeceğim naçarım?
Senden Sana sığınır? Senden Sana kaçarım.

Sana şah damarından daha da yakın Allah(celle celaluhu)?
Günah mı dedin? Ondan uzağa düşmek günah.

Göz kaptırdığım renkten? kulak verdiğim sesten?
Affet Allah'ım (celle celaluhu)Senden habersiz aldığım her nefesten.

Allah(celle celaluhu) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel?
Bir akşamdı ki? zaman donacak kadar güzel?
Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız?
Ruhuma? büyük temel çivisi çaktınız.

Düşünüyorum O'ndan evvel zaman varmıydı?
Hakikatler boşluğa bakan aynalar mıydı?

O Allah'ın (celle celaluhu) emriyle Kâinat Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem)?
Varlığın tacı? varlık nurunun ta kendisi.

Müjdecim? kurtarıcım? Efendim? Peygamberim?
Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.

Gözüm? aklım? fikrim var deme? hepsini öldür?
Sana göl gibi gelen? O göl diyorsa göldür.

O yüz? her hattı tevhid kaleminden bir satır?
O yüz ki göz değince Allah'ı (celle celaluhu) hatırlatır.

Sual: Ey veli? insan nasıl olmalı söyle?
Cevap: son anda nasıl olacaksa? hep öyle.

Biri aşk? biri nefret? bizim kanadımız çift?
Ateş saçmalı ki Nûr? erisin kapkara zift.

Büyük Randevu? bilsem nerede saat kaçta?
Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.

Hasis sarraf? kendine bir başka kese diktir?
mezarda geçer akça? neyse onu biriktir.

Dostlarım ev? eşyamdı? birbir gitti diyorum?
Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.

Bu dünyada renk? nakış? lezzet? ne varsa küsüm?
Gözümde son marifet? Azrail'e (A.S.) tebessüm.

Ölüm ölene bayram? bayrama sevinmek var?
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.

O demde ki perdeler kalkar? perdeler iner?
Azrail'e (A.S.) “hoş geldin” diyebilmekte hüner.

Öleceğiz? müjdeler olsun? müjdeler olsun?
Ölümüde öldüren Rabb'e secdeler olsun.

Ölüm güzel şey? budur perde ardından haber?
Hiç güzel olmasaydı? ölür müydü Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem))

Necip Fazıl Kısakürek

Dar pantolonu eleştiriyorum diye Bazı arkadaşlardan mesaj aldım."Her yerde dar pantolon satılıyor, bol almak istiyoruz ama yok mecburen dar giyiyoruz." diyenler oldu.Unutmayın ki Talep olmasa o pantolonlar o dükkânlarda o pazarlarda bulundurulmazdı.Dar giymek istemiyor musun?Baktın bol pantolon da satılmıyor.O halde adama gidip soracaksın "Dar olmayan elbiseniz var mı,Müslümanlara göre?" olmasa bile o adam biraz utanır en azından ve bir ders çıkarır. Sen sorarsan,ben sorarsam,toplum olarak sorarsak ne o pantolonlar satılır ne de o satıcılar artık dar elbise,açık elbise satmaya kalkar.Toplumdaki yanlışları eleştirmeden önce dönüp kendinize baktınız mı? "Ben bu yanlışa bir kerecik olsun karşı çıktım mı?" dediniz mi? Bizim insanlarımız iyi niyetlidir saftır bilgisizdir ama öğreten olmadı.Dini 32 farzdan öteye götüremeyen eğitim sistemi ile büyüyen bu toplum için bu bilgi fazla bile.

Öncelikle merhaba. Ben İzel,bir Serebral Palsi hastasıyım. Biz engelliyiz evet,konuşma,yürüme ve aklınıza gelebilecek her türlü şeyden mahrum bir hayatımız var. Bakmayın bana öyle,ben ucuz yırttım. Dünyadaki mucizelerden biriyim. Bu yazıyı yazma cesaretini çok yakın bir arkadaşım sayesinde buldum kendimde. Her insanın sevgiye,ilgiye ve değere ihtiyacı vardır. Biz Serebral Palsilerinde öyle. Hatta biraz daha fazla. İnsanlar bize acıyor,akıllarından hiç bize ilgi ve sevgi gösterebilecekleri gelmiyor. Oysa bizim size ihtiyacımız var. Engel tanımamak için,hayatımız boyunca biraz olsun mutlu olabilmek için. Önemsenmek için. Beni anlıyorsunuz değil mi? Biz böyle olmak istemedik,bizim yerimize sizde Serebral Palsili olup sonsuza kadar böyle yaşayabilirdiniz. Ben bir yıl önce öğrendim hastalığımı inanır mısınız 18 yıl oldu bunun adının felç olduğunu bilmeyeli,bugüne kadar geçilen dalgaların tek sebebi felç oluşum. Kim mi dalga geçti? İçlerinizden biri. Uzakta aramayın. insanlar ve kalpleri o kadar kötü ki. Anlayın beni yalvarıyorum. Bizden sevginizi,ilginizi esirgemeyin. Bizimle birlik olun,fiziksel olarak olamasa da en azından ruhsal gelişimimiz,yaşantımız için bize yardım edin. Benim Serebral palsili diğer arkadaşlarımın bunları size duyurmaya imkanları olmadığı için bu görevi ben üstlendim. Felç şakaya gelmez arkadaşlar,hele de bütün hayatınız boyunca böyle yaşayacaksanız. İyileşmek dediğiniz yürütülmekten ibaretse. Herkes İbrahim Tatlıses ya da onun gibi felç geçiren insanların sahip olduğu imkanlara sahip değil. Ve bizler doğduğumuzdan itibaren felçtik. Çoğunuzun bildiği şeyi biz bilmeyiz. Hadi tutun elimizden,bir kerecik gülümseyin. Çok şey istemiyorum. Koskoca tumblrda her şey için yardım yapılırken bizim için neden yapılmasın? Gelin paylaşın,farkındalık sağlayalım. Bu büyük sevaba sizler de ortak olun. Hepinize çok teşekkür ederiz..