kedi-adam

Başımdan geçenleri,benden daha ilginç buluyordu.İçimdeki derin ve köklü karanlığın farkında bile değil.Çünkü insanları konuşarak tanıyamazsınız.

Konuşmak ,canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı.Dil,yalan söylüyor,olanları çarpıtıyor,insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor.

Bu yüzden insanları dinlemek,onları anlamak için yeterli değil.

Zülfü Livaneli - ” Bir Kedi , Bir Adam , Bir Ölü ” 

Mesela şimdi, biz pek güzel kadınlar değiliz. Yani terk edilenler olarak. Terk edilen bir kadın nasıl güzel kalır hem. Belki “Bak ne kaybettin, gör” diye’lerimiz vardır. Yani, bak ne kaybettin gör diye saçlarımı boyattım. Bak ne kaybettin gör diye yeni elbiseler aldım. İşe başladım… diye uzar gider. Bizim diye’lerimiz çoktur. Çokça bahanenin arkasına saklanışımızın tabusudur “diye”. -Sen gittin diye yazmayı bıraktım. Sen gittin diye çok ağladım. Sen gittin diye başkasına gittim.- Biz terk edildikten sonra ne diyeceğini bilemeyen kadınlarız. Ve çoğu zaman meçhuldür ne yazacağımız. Ne yapacağımız da bilhassa… Bazımız sigaraya başlar. Bazımız başka adamlara sarılır. Bazımız saçlarını kestirir. Bazımız çok ağlar. Bazımız ağlayamaz. Ağrır bazımız. Zor geceler yaşarız. Bir de kedileri severiz gidenin ardından. Bırakıp gidenin nankörlüğünü çekeriz içimize sarıldığımız kedilerde. Çünkü “nankör” diye adı çıkmıştır onların. Halbuki hiçbir kedi, arkasında rimelleri dudaklarına akan bir kadını bırakıp gidecek kadar nankör olamaz. Kedi seven kadınlar çok hüzün kokar bu yüzden. Ben kedi sevmem. Kendimi de pek sevmem. Sevebildiğim bir şey var mı artık, onu da bilmiyorum. Ama şu an “sevmiyorum” diye nitelendirdiğim her şeyi eskiden çok seviyordum. O kadarını hatırlıyorum. 
Çok değişmişim, yani yazarken daha çok farkına varıyor insan. Ben de yaşarken değil de yazarken anlıyorum çoğu şeyi. Şu an olduğu gibi… Her neyse. Ne diyorduk; terk edilen kadınlar… Onlar unutmazlar terk edildikleri günü, anı, terk edilirken yaşadıkları hayal kırıklıklarını, kirpiklerindeki ıslaklığı, boğazlarındaki düğümü… Güçlü hafızaları vardır. Ve hafızaları dışında her ne kadar güçsüz görünseler de yeri yerinden oynatacak kadar güçlü kadınlardır. Korkusuz üstelik. Çünkü kaybedebileceği en mühim şeyi de kaybeden bir insan korkusuz olabilir ancak. Normalde “seni öldürmeyen şey güçlendirir” ama biz bir adam tarafından tam göğsümüzden vurulduğumuz halde devam ediyoruz. Bizim kaybedecek bir şeyimiz yok vesselam. 
Ve son bir şey; korkusuz kadınlardan korkunuz. Çünkü tehlike, o kadınların saçlarında hükumet kurmuştur. 

-mavi ( tuğba karademir ) 

Süper Kahramanlar Elizabeth Döneminde Yaşasa Nasıl Giyinirlerdi?

Sinema dünyasında hayranlık duyduğumuz süper kahramanların kıyafetleri günümüz için oldukça etkileyici, hatta Hulk’ın kostümü bile yakışıyor. Peki süper kahramanlar Elizabeth Dönemi'nde yaşasalardı? 

Geride bıraktığımız tarihte, başka bir zamanda ortaya çıksalardı giyinişler böyle olur muydu? Tabiki o dönemde bu tarz kıyafetler olmayacağını düşünsek de, hayal gücümüz bize bir şeyler yansıtıyordu.

Sacha Goldberg isimli sanatçı hayal gücünün bir adım ötesine geçmiş ve süper kahramanlara Elizabeth Dönemi'nden kıyafetler uyarlamış.

 Buradan tüm kahramanlara göz atabilirsiniz.

Çakma hayvanseverlere !..

KÜRDÜN KATIRI

Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.


26 Mart 2015 Perşembe 14:14

Bizim mahallede sokak hayvanlarına özel ilgi gösterilir. Çıkıp sokak sokak dolaşarak kedileri köpekleri besleyen birçok insan var. Bazılarının hali vakti yerinde değil, üstlerinden başlarından anlaşılıyor; yine de hayvan beslemeyi aksatmıyorlar. Hele biri var, o köşede belirdiği anda kediler sofraya oturup beklemeye başlıyorlar. Adam yiyecek vereceği kedileri -otuzun üzerinde kedi- tek tek tanıyor, her birinin önüne yiyeceğini koyarken ona bir-iki söz söylüyor. Bir defasında yiyeceği paylaştırırken ortalıkta görünmeyen bir kedi sonradan çıkagelince adam üzüntüden perişan oldu, telaşa kapıldı. Öbür kedilerin önündeki yiyeceklerden azar azar alıp geç gelene de bir porsiyon çıkardı, “Hay Allah, benim hatam” diye söylene söylene gitti. “Fark edemedim işte yokluğunu, benim hatam…”

Belki insandan umudu kesmiş insanlar bunlar; insandan dost olmayacağına karar vermişler bir aşamada. Belki yalnızlık, mecburiyet; belki sadece tercihleri, istekleri bu. Bilmiyorum. Yine de, sadece hayvanı beslemiyor, insanlık diye bir şey varsa, bir yerinden tutup yaşatmaya çabalıyorlar diye düşünüyorum.

Twitter’da faaliyet göstermeye başladığımda ilk dikkatimi çeken, hayvanseverlerin bolluğu, sürekli faal halde bulunuşları oldu. Sosyal medya, bir hayvansever cenneti. Kayıp kedilere köpeklere dair duyurular hızla yaygınlaştırılıyor, yavrulara yuva aranıyor, bulunuyor. Herkes devamlı bahaneler bulup kedilerinin, köpeklerinin, ama özellikle kedilerinin fotoğraflarını paylaşıyor. Kediciler arasında özel bir duygu alışverişi oluyor. Hayvanlara yapılan eziyet veya gaddarlıklar yaygın ve şiddetli tepki görüyor. Bir belediye köpekleri toplamaya kalkıştığında olay yakından izleniyor, köpeklerin telef edilmesine engel olunmaya çalışılıyor. Adaların fayton beygirleri zorlu yokuşlarda tükenip düştüğünde güçlü bir ah sesi yükseliyor.

Belki bu yüzden, Roboski’nin katırları kurşuna dizildiğinde değişik bir ses çıkacak sandım.

Yanıldım. Katırlar Kürdün katırı, katliam siyaset (“Silahlı Kuvvetler’in hiçbir zaman muhatap olmadığı ve olmayacağı teröristbaşı ile 31 yıllık savaş” kapsamında) muamelesi gördü.

İçimdeki şeytanla melek karşılıklı geçip birbirlerini yemeye koyuldular bunun üzerine. Yine.

Şeytan, Roboski katliamından iki gece sonrasına ilişkin görüntüler yansıttı perdeye. Karın çamurun içinde çocuklarının parçalarını aramış anneler, gözleri faltaşı, elleri pençe, karanlığın dibinde saçlarını yolarken, ışıl ışıl edilmiş büyükşehir sokaklarında danslar ediliyor, televizyonlarda yeni yılın nasıl da coşkuyla karşılandığına dair çeşitlemeler birbirini izliyordu.

Bir Kürt, o güne kadar herhangi bir şeye itiraz etmiş olmasaydı da, işte o gün dağa çıkardı.

Jetler, kaçağa gitmiş dönen köylüleri bombalamış, otuz dört insan parçalanarak ölmüştü. Yaralılar için ambulansların geçişi geciktirilmiş, hiç değilse birkaç kişi kurtarılabilecekken asker en ufak yardımı dahi esirgemişti.

Türk basını, devlet ne diyecek diye sabaha kadar (yaklaşık sekiz-on saat, bazı gazete ve tv’ler daha da fazla) beklemiş, sonra lütfen, “sınırda olay”, “Uludere olayı” gibi başlıklarla olayı güya duyurabilmişti.

Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Kılıkları kıyafetleri PKK’lilerle aynı, Silahlı Kuvvetler o kadar yüksekten Ahmet mi Mehmet mi nasıl ayırt etsin?” diye sormuş, dönemin içişleri bakanı olacak zat, “bunlar zaten PKK’ye çalışıyor” demişti.

Diyorum, Roboski ve Gülyazı köyleri olduğu gibi dağa çıksın diye âdetâ birkaç koldan uğraşılmıştı.

Geldik iki gün önceye.

Gülyazı köyünden Beyar Encü anlatıyor [http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/03/150325_sirnak_katirlar]:

“Yaylaya doğru giderken 20’ye yakın askerin odun topladığımız tarlaya doğru gittiğini gördüm. Daha tarlaya varmadan askerler üzerime doğru ateş açtı. Katırın üzerinden atlayıp uzaklaştım. O sırada iki katırımı da vurdular… İki asker bana orada beklememi söyledi, ama beni de öldüreceklerini düşündüm. Korktum ve kaçtım. Köye dönüp haber verdim.”

Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı (Mehmet Ayavalıtaş’ın babası) Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.

Roboski katliamında yaranın büyüğünü devletten önce, felaketin üstünde henüz iki gün geçmişken büyükşehirlerde çılgın yılbaşı kutlamaları yapan ahali açmıştı. O korkunç 1990’lar boyunca bir defa olsun yüzünü Kürtlerden yana çevirip de “üzülüyoruz” manasına gelecek en küçük jesti bile yapmaya gerek görmeyen ahalimiz, haksızlığın, gaddarlığın bu kadar açık, ortada, elle tutulur olduğu bir katliamda dahi zulme uğrayanlara gösterebileceği ufacık duygudaşlığı esirgemişti. Devlet yas ilan etmese bile renkli, gürültülü yılbaşı kutlamaları yapılmayabilirdi. Konu bile olmadı. Lafı bile geçmedi. Yılbaşı kutlayanlara gıcık olan dindar ahali de Roboski’den yana tek üzüntü mırıltısı göndermedi. Dert sahiden “teslim” ve adalet olsa, camilerde lanetlenmesi gerekirdi o katliamın.

Kürdün katırları kurşuna dizildiğinde büyükşehir hayvanseverlerinden ses çıkacak sanmam, bütün bunlar yüzünden, belki de sadece benim lüzumsuz iyimserliğim ve beyhude beklentim sayılmalı. Kürtler sözkonusuysa vurdumduymazlığın, umursamazlığın, vicdansızlığın mübah olduğunu unutuyorum.

Gerçi konu Kürtler olmadığında da durum tamamen farklı değil. Burası, hemen her şeyi riyakârlık ve yalan üzerine kurulu bir ülke, buraya her hareketi hile ve düzenbazlık içeren bir devletçe hükmedilir. Katırları vurabilmek için yasal kılıf aramış ve uydurmuşlar. Tarım Bakanlığı, “ülkemizin morfolojik yapısına uymayan bu hayvanların salgın hastalık yayabileceği” yollu rapor vermiş, sadece sokak köpeği değil topluca insan “itlaf”ına da alışık olan devlet böylece katırları gönül rahatlığıyla kurşuna dizmiş.

Devlettir, yapar; biz yine kendimize dönelim. Bizzat katliamda can veren insanlara katır demeye getiren bir yazar, memleketimizin fena halde muhalif bir kesiminin gözünde muteber insandır. Ana muhalefet, 50 lira için can pahasına dağ tepe aşan köy çocuklarına bakınca hâlâ fabrika kursan anında asimile olacak “Kürt kökenli yurttaş” görüyor. Öbür muhalefet, bıraksan gidip katırları -sahipleriyle birlikte- bizzat tarayacak. Gençleri, sayamadım kaç ilde, kaç okulda Newroz kutlamalarına saldırdı. Dün Ankara’da, Kızılay’ın ortasında bir insanı bıçakladılar.

Ey sayın modern büyükşehir ahalisi, bari şu diyeceğimi ciddiye alın: Birilerine zulmetmek, onları ezmek, kimliklerini, dillerini inkâr etmek, başkalarına karşı üstünlük iddiasında bulunmak, sizi kirletir. Vicdanınızı köreltir, aklınızı kemirir, sağduyunuzu eksiltir. Devlet yoksul insanların katırlarını vurdurtur, siz oralı bile olmazsınız. Oralı olmadığınızda sadece zavallı katırlar canını kaybetmez, siz de çok şey kaybedersiniz. Farkında değilsiniz, katliamdan iki gün sonra yılbaşı kutladığınızda ne çok şey kaybettiniz.

Bu tür insanî kayıpların özelliği şudur: Farkında olmazsınız. Neyi kaybettiğinizin, sizden neyin eksildiğinin farkında değilsinizdir. Zalime, hırsıza, yolsuza oy veren, pusulayı şaşırmış güya mütedeyyin seçmenden betersiniz, daha beter olursunuz. Bu yüzden bu kaybı gideremezsiniz. Gideremiyorsunuz. Eksilen eksildi, gitti, farkında değilsiniz. Her Ermeni mahallesine yerleştiğinizde, her Rum mülküne elkoyduğunuzda neler neler kaybettiniz, nasıl fark etmediyseniz, otuz küsur senedir parça parça, ufak ufak öldüğünüzün de farkında değilsiniz. 1990’larda Batman sokaklarında birinin ensesine satır indiğinde sizden de parça kesildi, farkında değilsiniz. Yere akan, yalnız Kürdün kanı değil sizin cılk kıvama gelmiş insanlığınızdı da. Diyarbakır’da sırtından kurşunlanan her insanla birlikte sizin vicdanınız da delik deşik oldu, farkında değilsiniz. Birtakım uzuvlarınız uzun zamandır yerinde yok, farkında değilsiniz.

Yoksa, kimse doğuştan vicdansız değildir.

Kürdün katırı da giderken sizden çok şey götürdü.

Bari busefer fark edeydiniz…

ÜMİT KIVANÇ / RADİKAL

CÜNEYT KIVANÇ

Kürdün katırı
26.03.2015

Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.

Bizim mahallede sokak hayvanlarına özel ilgi gösterilir. Çıkıp sokak sokak dolaşarak kedileri köpekleri besleyen birçok insan var. Bazılarının hali vakti yerinde değil, üstlerinden başlarından anlaşılıyor; yine de hayvan beslemeyi aksatmıyorlar. Hele biri var, o köşede belirdiği anda kediler sofraya oturup beklemeye başlıyorlar. Adam yiyecek vereceği kedileri -otuzun üzerinde kedi- tek tek tanıyor, her birinin önüne yiyeceğini koyarken ona bir-iki söz söylüyor. Bir defasında yiyeceği paylaştırırken ortalıkta görünmeyen bir kedi sonradan çıkagelince adam üzüntüden perişan oldu, telaşa kapıldı. Öbür kedilerin önündeki yiyeceklerden azar azar alıp geç gelene de bir porsiyon çıkardı, “Hay Allah, benim hatam” diye söylene söylene gitti. “Fark edemedim işte yokluğunu, benim hatam…”

Kaçakçılık yapmasınlar diye Roboski’deki katırlar itlaf edildi.

Belki insandan umudu kesmiş insanlar bunlar; insandan dost olmayacağına karar vermişler bir aşamada. Belki yalnızlık, mecburiyet; belki sadece tercihleri, istekleri bu. Bilmiyorum. Yine de, sadece hayvanı beslemiyor, insanlık diye bir şey varsa, bir yerinden tutup yaşatmaya çabalıyorlar diye düşünüyorum.


Twitter’da faaliyet göstermeye başladığımda ilk dikkatimi çeken, hayvanseverlerin bolluğu, sürekli faal halde bulunuşları oldu. Sosyal medya, bir hayvansever cenneti. Kayıp kedilere köpeklere dair duyurular hızla yaygınlaştırılıyor, yavrulara yuva aranıyor, bulunuyor. Herkes devamlı bahaneler bulup kedilerinin, köpeklerinin, ama özellikle kedilerinin fotoğraflarını paylaşıyor. Kediciler arasında özel bir duygu alışverişi oluyor. Hayvanlara yapılan eziyet veya gaddarlıklar yaygın ve şiddetli tepki görüyor. Bir belediye köpekleri toplamaya kalkıştığında olay yakından izleniyor, köpeklerin telef edilmesine engel olunmaya çalışılıyor. Adaların fayton beygirleri zorlu yokuşlarda tükenip düştüğünde güçlü bir ah sesi yükseliyor.


Belki bu yüzden, Roboski’nin katırları kurşuna dizildiğinde değişik bir ses çıkacak sandım.


Yanıldım. Katırlar Kürdün katırı, katliam siyaset (“Silahlı Kuvvetler’in hiçbir zaman muhatap olmadığı ve olmayacağı teröristbaşı ile 31 yıllık savaş” kapsamında) muamelesi gördü.


İçimdeki şeytanla melek karşılıklı geçip birbirlerini yemeye koyuldular bunun üzerine. Yine.


Şeytan, Roboski katliamından iki gece sonrasına ilişkin görüntüler yansıttı perdeye. Karın çamurun içinde çocuklarının parçalarını aramış anneler, gözleri faltaşı, elleri pençe, karanlığın dibinde saçlarını yolarken, ışıl ışıl edilmiş büyükşehir sokaklarında danslar ediliyor, televizyonlarda yeni yılın nasıl da coşkuyla karşılandığına dair çeşitlemeler birbirini izliyordu.


Bir Kürt, o güne kadar herhangi bir şeye itiraz etmiş olmasaydı da, işte o gün dağa çıkardı.


Jetler, kaçağa gitmiş dönen köylüleri bombalamış, otuz dört insan parçalanarak ölmüştü. Yaralılar için ambulansların geçişi geciktirilmiş, hiç değilse birkaç kişi kurtarılabilecekken asker en ufak yardımı dahi esirgemişti.


Türk basını, devlet ne diyecek diye sabaha kadar (yaklaşık sekiz-on saat, bazı gazete ve tv’ler daha da fazla) beklemiş, sonra lütfen, “sınırda olay”, “Uludere olayı” gibi başlıklarla olayı güya duyurabilmişti.


Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Kılıkları kıyafetleri PKK’lilerle aynı, Silahlı Kuvvetler o kadar yüksekten Ahmet mi Mehmet mi nasıl ayırt etsin?” diye sormuş, dönemin içişleri bakanı olacak zat, “bunlar zaten PKK’ye çalışıyor” demişti.


Diyorum, Roboski ve Gülyazı köyleri olduğu gibi dağa çıksın diye âdetâ birkaç koldan uğraşılmıştı.


Geldik iki gün önceye.


Gülyazı köyünden Beyar Encü anlatıyor [h doğru giderken 20’ye yakın askerin odun topladığımız tarlaya doğru gittiğini gördüm. Daha tarlaya varmadan askerler üzerime doğru ateş açtı. Katırın üzerinden atlayıp uzaklaştım. O sırada iki katırımı da vurdular… İki asker bana orada beklememi söyledi, ama beni de öldüreceklerini düşündüm. Korktum ve kaçtım. Köye dönüp haber verdim.”


Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı (Mehmet Ayavalıtaş’ın babası) Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.


Roboski katliamında yaranın büyüğünü devletten önce, felaketin üstünde henüz iki gün geçmişken büyükşehirlerde çılgın yılbaşı kutlamaları yapan ahali açmıştı. O korkunç 1990’lar boyunca bir defa olsun yüzünü Kürtlerden yana çevirip de “üzülüyoruz” manasına gelecek en küçük jesti bile yapmaya gerek görmeyen ahalimiz, haksızlığın, gaddarlığın bu kadar açık, ortada, elle tutulur olduğu bir katliamda dahi zulme uğrayanlara gösterebileceği ufacık duygudaşlığı esirgemişti. Devlet yas ilan etmese bile renkli, gürültülü yılbaşı kutlamaları yapılmayabilirdi. Konu bile olmadı. Lafı bile geçmedi. Yılbaşı kutlayanlara gıcık olan dindar ahali de Roboski’den yana tek üzüntü mırıltısı göndermedi. Dert sahiden “teslim” ve adalet olsa, camilerde lanetlenmesi gerekirdi o katliamın.


Kürdün katırları kurşuna dizildiğinde büyükşehir hayvanseverlerinden ses çıkacak sanmam, bütün bunlar yüzünden, belki de sadece benim lüzumsuz iyimserliğim ve beyhude beklentim sayılmalı. Kürtler sözkonusuysa vurdumduymazlığın, umursamazlığın, vicdansızlığın mübah olduğunu unutuyorum.


Gerçi konu Kürtler olmadığında da durum tamamen farklı değil. Burası, hemen her şeyi riyakârlık ve yalan üzerine kurulu bir ülke, buraya her hareketi hile ve düzenbazlık içeren bir devletçe hükmedilir. Katırları vurabilmek için yasal kılıf aramış ve uydurmuşlar. Tarım Bakanlığı, “ülkemizin morfolojik yapısına uymayan bu hayvanların salgın hastalık yayabileceği” yollu rapor vermiş, sadece sokak köpeği değil topluca insan “itlaf”ına da alışık olan devlet böylece katırları gönül rahatlığıyla kurşuna dizmiş.


Devlettir, yapar; biz yine kendimize dönelim. Bizzat katliamda can veren insanlara katır demeye getiren bir yazar, memleketimizin fena halde muhalif bir kesiminin gözünde muteber insandır. Ana muhalefet, 50 lira için can pahasına dağ tepe aşan köy çocuklarına bakınca hâlâ fabrika kursan anında asimile olacak “Kürt kökenli yurttaş” görüyor. Öbür muhalefet, bıraksan gidip katırları -sahipleriyle birlikte- bizzat tarayacak. Gençleri, sayamadım kaç ilde, kaç okulda Newroz kutlamalarına saldırdı. Dün Ankara’da, Kızılay’ın ortasında bir insanı bıçakladılar.


Ey sayın modern büyükşehir ahalisi, bari şu diyeceğimi ciddiye alın: Birilerine zulmetmek, onları ezmek, kimliklerini, dillerini inkâr etmek, başkalarına karşı üstünlük iddiasında bulunmak, sizi kirletir. Vicdanınızı köreltir, aklınızı kemirir, sağduyunuzu eksiltir. Devlet yoksul insanların katırlarını vurdurtur, siz oralı bile olmazsınız. Oralı olmadığınızda sadece zavallı katırlar canını kaybetmez, siz de çok şey kaybedersiniz. Farkında değilsiniz, katliamdan iki gün sonra yılbaşı kutladığınızda ne çok şey kaybettiniz.


Bu tür insanî kayıpların özelliği şudur: Farkında olmazsınız. Neyi kaybettiğinizin, sizden neyin eksildiğinin farkında değilsinizdir. Zalime, hırsıza, yolsuza oy veren, pusulayı şaşırmış güya mütedeyyin seçmenden betersiniz, daha beter olursunuz. Bu yüzden bu kaybı gideremezsiniz. Gideremiyorsunuz. Eksilen eksildi, gitti, farkında değilsiniz. Her Ermeni mahallesine yerleştiğinizde, her Rum mülküne elkoyduğunuzda neler neler kaybettiniz, nasıl fark etmediyseniz, otuz küsur senedir parça parça, ufak ufak öldüğünüzün de farkında değilsiniz. 1990’larda Batman sokaklarında birinin ensesine satır indiğinde sizden de parça kesildi, farkında değilsiniz. Yere akan, yalnız Kürdün kanı değil sizin cılk kıvama gelmiş insanlığınızdı da. Diyarbakır’da sırtından kurşunlanan her insanla birlikte sizin vicdanınız da delik deşik oldu, farkında değilsiniz. Birtakım uzuvlarınız uzun zamandır yerinde yok, farkında değilsiniz.


Yoksa, kimse doğuştan vicdansız değildir.


Kürdün katırı da giderken sizden çok şey götürdü.


Bari bu sefer fark edeydiniz…

Kimse doğuştan vicdansız değildir.Kürdün katırı da giderken sizden çok şey götürdü.
image

Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.

Bizim mahallede sokak hayvanlarına özel ilgi gösterilir. Çıkıp sokak sokak dolaşarak kedileri köpekleri besleyen birçok insan var. Bazılarının hali vakti yerinde değil, üstlerinden başlarından anlaşılıyor; yine de hayvan beslemeyi aksatmıyorlar. Hele biri var, o köşede belirdiği anda kediler sofraya oturup beklemeye başlıyorlar. Adam yiyecek vereceği kedileri -otuzun üzerinde kedi- tek tek tanıyor, her birinin önüne yiyeceğini koyarken ona bir-iki söz söylüyor. Bir defasında yiyeceği paylaştırırken ortalıkta görünmeyen bir kedi sonradan çıkagelince adam üzüntüden perişan oldu, telaşa kapıldı. Öbür kedilerin önündeki yiyeceklerden azar azar alıp geç gelene de bir porsiyon çıkardı, “Hay Allah, benim hatam” diye söylene söylene gitti. “Fark edemedim işte yokluğunu, benim hatam…”

Kaçakçılık yapmasınlar diye Roboski’deki katırlar itlaf edildi.

Belki insandan umudu kesmiş insanlar bunlar; insandan dost olmayacağına karar vermişler bir aşamada. Belki yalnızlık, mecburiyet; belki sadece tercihleri, istekleri bu. Bilmiyorum. Yine de, sadece hayvanı beslemiyor, insanlık diye bir şey varsa, bir yerinden tutup yaşatmaya çabalıyorlar diye düşünüyorum.

Twitter’da faaliyet göstermeye başladığımda ilk dikkatimi çeken, hayvanseverlerin bolluğu, sürekli faal halde bulunuşları oldu. Sosyal medya, bir hayvansever cenneti. Kayıp kedilere köpeklere dair duyurular hızla yaygınlaştırılıyor, yavrulara yuva aranıyor, bulunuyor. Herkes devamlı bahaneler bulup kedilerinin, köpeklerinin, ama özellikle kedilerinin fotoğraflarını paylaşıyor. Kediciler arasında özel bir duygu alışverişi oluyor. Hayvanlara yapılan eziyet veya gaddarlıklar yaygın ve şiddetli tepki görüyor. Bir belediye köpekleri toplamaya kalkıştığında olay yakından izleniyor, köpeklerin telef edilmesine engel olunmaya çalışılıyor. Adaların fayton beygirleri zorlu yokuşlarda tükenip düştüğünde güçlü bir ah sesi yükseliyor.

Belki bu yüzden, Roboski’nin katırları kurşuna dizildiğinde değişik bir ses çıkacak sandım.

Yanıldım. Katırlar Kürdün katırı, katliam siyaset (“Silahlı Kuvvetler’in hiçbir zaman muhatap olmadığı ve olmayacağı teröristbaşı ile 31 yıllık savaş” kapsamında) muamelesi gördü.

İçimdeki şeytanla melek karşılıklı geçip birbirlerini yemeye koyuldular bunun üzerine. Yine.

Şeytan, Roboski katliamından iki gece sonrasına ilişkin görüntüler yansıttı perdeye. Karın çamurun içinde çocuklarının parçalarını aramış anneler, gözleri faltaşı, elleri pençe, karanlığın dibinde saçlarını yolarken, ışıl ışıl edilmiş büyükşehir sokaklarında danslar ediliyor, televizyonlarda yeni yılın nasıl da coşkuyla karşılandığına dair çeşitlemeler birbirini izliyordu.

Bir Kürt, o güne kadar herhangi bir şeye itiraz etmiş olmasaydı da, işte o gün dağa çıkardı.

Jetler, kaçağa gitmiş dönen köylüleri bombalamış, otuz dört insan parçalanarak ölmüştü. Yaralılar için ambulansların geçişi geciktirilmiş, hiç değilse birkaç kişi kurtarılabilecekken asker en ufak yardımı dahi esirgemişti.

Türk basını, devlet ne diyecek diye sabaha kadar (yaklaşık sekiz-on saat, bazı gazete ve tv’ler daha da fazla) beklemiş, sonra lütfen, “sınırda olay”, “Uludere olayı” gibi başlıklarla olayı güya duyurabilmişti.

Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan, “Kılıkları kıyafetleri PKK’lilerle aynı, Silahlı Kuvvetler o kadar yüksekten Ahmet mi Mehmet mi nasıl ayırt etsin?” diye sormuş, dönemin içişleri bakanı olacak zat, “bunlar zaten PKK’ye çalışıyor” demişti.

Diyorum, Roboski ve Gülyazı köyleri olduğu gibi dağa çıksın diye âdetâ birkaç koldan uğraşılmıştı.

Geldik iki gün önceye.

Gülyazı köyünden Beyar Encü anlatıyor [http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2015/03/150325_sirnak_katirlar]:

“Yaylaya doğru giderken 20’ye yakın askerin odun topladığımız tarlaya doğru gittiğini gördüm. Daha tarlaya varmadan askerler üzerime doğru ateş açtı. Katırın üzerinden atlayıp uzaklaştım. O sırada iki katırımı da vurdular… İki asker bana orada beklememi söyledi, ama beni de öldüreceklerini düşündüm. Korktum ve kaçtım. Köye dönüp haber verdim.”

Bizim devlet yara sarmaz. Döver, işkence eder, yaralar, öldürür… Genç bir çocuk öldürülür, annesi kahrından ölür, hem oğlunu hem eşini kaybeden adamı (Mehmet Ayavalıtaş’ın babası) Adliye’de dövdürür. Tartışmasız en iyi becerdiği şey, açılmış yarayı deşmek, yeni yaralar açmaktır.

Roboski katliamında yaranın büyüğünü devletten önce, felaketin üstünde henüz iki gün geçmişken büyükşehirlerde çılgın yılbaşı kutlamaları yapan ahali açmıştı. O korkunç 1990’lar boyunca bir defa olsun yüzünü Kürtlerden yana çevirip de “üzülüyoruz” manasına gelecek en küçük jesti bile yapmaya gerek görmeyen ahalimiz, haksızlığın, gaddarlığın bu kadar açık, ortada, elle tutulur olduğu bir katliamda dahi zulme uğrayanlara gösterebileceği ufacık duygudaşlığı esirgemişti. Devlet yas ilan etmese bile renkli, gürültülü yılbaşı kutlamaları yapılmayabilirdi. Konu bile olmadı. Lafı bile geçmedi. Yılbaşı kutlayanlara gıcık olan dindar ahali de Roboski’den yana tek üzüntü mırıltısı göndermedi. Dert sahiden “teslim” ve adalet olsa, camilerde lanetlenmesi gerekirdi o katliamın.

Kürdün katırları kurşuna dizildiğinde büyükşehir hayvanseverlerinden ses çıkacak sanmam, bütün bunlar yüzünden, belki de sadece benim lüzumsuz iyimserliğim ve beyhude beklentim sayılmalı. Kürtler sözkonusuysa vurdumduymazlığın, umursamazlığın, vicdansızlığın mübah olduğunu unutuyorum.

Gerçi konu Kürtler olmadığında da durum tamamen farklı değil. Burası, hemen her şeyi riyakârlık ve yalan üzerine kurulu bir ülke, buraya her hareketi hile ve düzenbazlık içeren bir devletçe hükmedilir. Katırları vurabilmek için yasal kılıf aramış ve uydurmuşlar. Tarım Bakanlığı, “ülkemizin morfolojik yapısına uymayan bu hayvanların salgın hastalık yayabileceği” yollu rapor vermiş, sadece sokak köpeği değil topluca insan “itlaf”ına da alışık olan devlet böylece katırları gönül rahatlığıyla kurşuna dizmiş.

Devlettir, yapar; biz yine kendimize dönelim. Bizzat katliamda can veren insanlara katır demeye getiren bir yazar, memleketimizin fena halde muhalif bir kesiminin gözünde muteber insandır. Ana muhalefet, 50 lira için can pahasına dağ tepe aşan köy çocuklarına bakınca hâlâ fabrika kursan anında asimile olacak “Kürt kökenli yurttaş” görüyor. Öbür muhalefet, bıraksan gidip katırları -sahipleriyle birlikte- bizzat tarayacak. Gençleri, sayamadım kaç ilde, kaç okulda Newroz kutlamalarına saldırdı. Dün Ankara’da, Kızılay’ın ortasında bir insanı bıçakladılar.

Ey sayın modern büyükşehir ahalisi, bari şu diyeceğimi ciddiye alın: Birilerine zulmetmek, onları ezmek, kimliklerini, dillerini inkâr etmek, başkalarına karşı üstünlük iddiasında bulunmak, sizi kirletir. Vicdanınızı köreltir, aklınızı kemirir, sağduyunuzu eksiltir. Devlet yoksul insanların katırlarını vurdurtur, siz oralı bile olmazsınız. Oralı olmadığınızda sadece zavallı katırlar canını kaybetmez, siz de çok şey kaybedersiniz. Farkında değilsiniz, katliamdan iki gün sonra yılbaşı kutladığınızda ne çok şey kaybettiniz.

Bu tür insanî kayıpların özelliği şudur: Farkında olmazsınız. Neyi kaybettiğinizin, sizden neyin eksildiğinin farkında değilsinizdir. Zalime, hırsıza, yolsuza oy veren, pusulayı şaşırmış güya mütedeyyin seçmenden betersiniz, daha beter olursunuz. Bu yüzden bu kaybı gideremezsiniz. Gideremiyorsunuz. Eksilen eksildi, gitti, farkında değilsiniz. Her Ermeni mahallesine yerleştiğinizde, her Rum mülküne elkoyduğunuzda neler neler kaybettiniz, nasıl fark etmediyseniz, otuz küsur senedir parça parça, ufak ufak öldüğünüzün de farkında değilsiniz. 1990’larda Batman sokaklarında birinin ensesine satır indiğinde sizden de parça kesildi, farkında değilsiniz. Yere akan, yalnız Kürdün kanı değil sizin cılk kıvama gelmiş insanlığınızdı da. Diyarbakır’da sırtından kurşunlanan her insanla birlikte sizin vicdanınız da delik deşik oldu, farkında değilsiniz. Birtakım uzuvlarınız uzun zamandır yerinde yok, farkında değilsiniz.

Yoksa, kimse doğuştan vicdansız değildir.

Kürdün katırı da giderken sizden çok şey götürdü.