kayda

Galina Grigoryevna Kolesnikova kimdir?

Çok az kişinin bildiği Galina, Nazım Hikmet’in sevgilisiydi. Nazım’ı en çok seven Galina’ydı. Nazım Hikmet hayatı boyunca 5 kadınla sevgili oldu. 4 sevdiği kadına şiirler yazmıştı fakat Galina için kalemini hiçbir zaman oynatmadı. 1953-1960 yılları arasında sevgili olsalar da Nazım Hikmet hiçbir zaman Galina’yı sevemedi. Duygularını dosttan öteye taşıyamadı. Ayrıca Nazım Hikmet Galina’ya “Galya” kısaltmasını kullanırdı.

Nazım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi sonrası kaldırıldığı hastanede Galina ile tanıştı. Galina tanışmalarını şöyle anlatmaktadır; “Koridorda birden karşıma güzel, çok yakışıklı zarif bir insan çıktı. Ona doğru yürüdüm ve “Siz Nazım Hikmet misiniz?” diye sordum. O da “evet sevgili dostum” diyerek elini omzuma koydu. “Lanet olsun, hastalandım” dedi.

Hastanede 3 aylık tedavisinden sonra Galina’nın evinde birlikte yaşamaya başladılar. Galina sadece doktoru ve sevgilisi olmadı, aynı zamanda mektuplarını yazdı, şiirlerini daktilo etti, onun tercümanı ve kameramanı oldu. Nazım’ın evinde arkadaşlarıyla, ünlü şairlerle, köpeğiyle oynarken, daktilosunun başındayken, hasta yatağındayken, yurt dışı gezilerindeyken kısaca her anını Galina kamera ile kayda almıştı.

Kamera’nın son görüntüleri bir sahil kenarında çekilmişti. Oraya 1958 yazında Nazım’ın ısrarıyla gitmişlerdi. Nazım gönlünü yeni kaptırdığı Vera’ya yakın olmak istiyordu. Vera’nın eşiyle beraber tatil yaptığı sahil kasabasına Galina’yla beraber gitmişti. Hep birlikte tatil yaptılar. Galina Nazım’ı Vera’ya fal bakarken, çakıl taşları atarken ve yan yana yürürken kayda almıştı. Daha sonra Nazım Hikmet kamerayı eline alıp, Galina ve Vera’yı yan yana çekmişti. Galina Nazım’daki değişiklikleri fark etmiş ve o zamanı şöyle anlatmaktaydı; “Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Ama Vera’ya aşık olunca, hemen şiir yazmaya başladı. Ben onu çok iyi anlıyordum. Onu çok sevmeme rağmen, sevdiği kadınla beraber olması gerektiğini anlıyordum. Öyle aşıktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile kıskanmadım onu. Tekrar yazmaya başlamıştı. Önemli olan da buydu.

Galina Nazım’ı o kadar çok seviyordu ki, terk edildikten sonra “Bu trajediye çok zor dayandım. Sancılıydı. Kısaydı ama zordu. Her şey olabilirdi. Nazım’ın kalbi kötüydü. O haliyle Vera’yla kaçmıştı. Kaçtıkları yerdeki tanıdığım doktoru aradım. Nazım’a göz kulak olmasını istedim. Nazım’a arabasıyla, şoförünü gönderdim. Bol bol portakal yolladım. Bir de aldığım kazağı gönderdim” diyerek, terk edilmesine rağmen Nazım’ı ne kadar çok sevdiğini belli ediyordu.

Nazım Galina’ya yazdığı ayrılık mektubu ise şöyleydi;

“canım, kızım, anam, yoldaşım, baçım memet'im, münevver'im, galyam! bunu yapıyorsam başka bir şey yapamadığım içindir. ve eğer ben senin yüreğinde ve kafanda her şeyden önce senin yoldaşın, arkadaşın, seninle ortak dertleri paylaşan ağabeyinsem, sen, kadınlık gururunu çiğneyen bu acı karşısında ayakta durabilir ve büyük dostluğumuzu çiğnemezsin. (…)
senden son bir ricam var: beni affet! yüzyüze konuşup konuşmamaya karar veremedim. (…) senden bir erkek olarak ayrılıyorum, ama bir dost olarak sen istesen de istemesen de yanındayım. (…) hiç kimseye kızma. kimse aklımı çelmedi. bir kez daha tekrarlıyorum, yapabileceğim başka bir şey yoktu. iki aylığına orta asya'ya gideceğim. iki ay sonra öfken yatışmış olur da beni görmek istersen gelirim. (…) dedikodular olacak, bu duruma sevinecek insanlar çıkacaktır. sana soru soran herkese “nazım benim yakın dostumdur ve öyle kalacak” de. biricik anam, bacım, memo’m, güllü hanım, adil giray, ölene kadar senin baban, yoldaşın, ağbeyin, dostun, en yakının olarak kalacağım. mübarek ellerinden öperim. 
senin nazım hikmet…“


Galina hiç evlenmedi. Hayatı boyunca Nazım’ı sevdi. Türkiye ile tek bağlantısı olan Dursun Özden, Galina’nın 17 Şubat 2014’te “Beni Nazım çağırdı. Ben gidiyorum…” diyerek Votkinsk’de yaşama veda ettiğini bildirdi.

instagram.com/uykuhuzurv

anonymous asked:

Unutmak acıtır mı?

westworld diye  bir dizi izliyorum. aklıma oradan bir sahne geldi. adam oğlunu kaybetmişti. ona “unutabilmeyi hiç istedin mi?” diye sorduklarında “bu acı oğlumdan bana kalan tek şey” diye cevap verdi.  

 bir hatıranın silinmesi, o hatıranın kaynağı olan acıdan daha korkutucu. yitirdiğim birine dair bütün hatıralarımın yok olmasındansa, onun yasını tutmayı tercih ederim. insanı çıldırtan, kötü hatıralar değil, kayda değer bir hayat yaşamamış olması.
unutmak acı’d’ır.

“Kayda değer herhangi bir durum yok hayatımda, yalnızca burnuna çikolatalı dondurma bulaştıran çocukların peşinden gidiyorum.”

anonymous asked:

Sence 17 yaşında kesin yapılması gereken 10 şey? (Aşk dışında)

-Bolca kitap okumak, ilmihaller üzerine yorulmak.

-Farklı bakış açılardan gezintilere çıkmak. 

-Arkadaş ortamlarının temelini sağlam atmak.

-Kesinlikle sporun peşini bırakmamak.

-Yaşın verdiği ezici ve olgun yanlarını kayda değer sebepler ile sorgulamak.

-Asla ama asla mantığın önüne geçecek konulara dahil olmamak.

-Muhalefet ve siyasi durumlardan kesinlikle kaçınmak.

-Yalan üzerine doğan bütün ufalanmış lafları doğruların delillerine güvenerek yoksunlukları gözler önüne serici güveni elde etmek.

-Görmek ile bakmak arasındaki farkı kesinlikle rota haline getirmek.

-Asla ama asla fani bir insan için isyana sürüklenmemek.

‘Daha çok şeyler var söylerim fakat, bunlar baş etkenlerin olsun her ne kadar duyguların bazı hücrelerini ezsede. Ve asla vazgeçme hayallerinden, doğrusu yanlışı senin yüreğindir unutma.’

İçimin sıkıldığı yeni diller öğrenmek istediğim zamanlar oluyor üç beş dil uygulaması indirip gaza geliyorum böyle böyle İspanyolca , Japonca , İtalyanca,Portekizce derken dillerin anasını belledim. Aklımda kayda değer bir şey kaldı mı ? Yoo. Şu ara da İtalyanca ilgimi çekiyor bir ara yine program indirip kendi kendime gelin güvey olucam.
Fatih Terimin kayda alınmış başka bir motivasyon terimi varsa lütfen söylemeyin. Boku çıktı artık bam bam.

AŞIRI DÜŞÜNMEK: VAR OLMAYAN PROBLEMLERİ VAR ETME SANATI

Bir insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri. Hayır, zahmetli ve zor da bir iş, inatla peşine düşüyor olmamızın kaynağı ya da amacı tam olarak ne olabilir bilmiyorum. Çok önemsemek mi? Neyi çok önemsemek? Can sıkıntısı mı? Psikolojik bozukluk mu? Nedir?

Zaman zaman hepimizin “keşke beynimin pause tuşu olsa” diye düşündüğümüz anlarımız olur. Düşünceler kafamıza “Johnny Depp boşanmıııııııış” haberini duyunca gelinliğini giyip Johnny’e doğru koşan kadınlar gibi akın eder. Sanki kafamızın içinde beleş yemek dağıtılıyor, sanki kafamızın içinde %70 Mango indirimi var. Bok var gibi beynimize beynimize koşar düşünceler. “Dur lan” dersin, “sus ulan” dersin ama seni dinlemezler. Virginia’nın da dediği gibi, bilinç akışı tren veya zincir gibi parçalarına ayrılabilen, bir parçanın çıkarılmasıyla sekteye uğratabilen bir süreklilik değildir. Büyük bir nehir gibidir, öyle kendi gücünle bilincine ket falan vuramazsın.

Düşünür düşünür, kurar kurar, yazar yazar kendine acı verirsin. Üzerine düşündüğün konu o kadar düz, o kadar yüzeysel bir konudur ki sen onu alıp üzerine Viktoryen oymalar işler, yaldızlı varaklarla süsler, gösterişli bir özdek haline getirirsin. Ağırlaşır, çetrefillenir ve BUM, yepyeni bir problemin vardır.

Ben çok kıskanırım kafası rahat insanları.
Onlarla iyi anlaşamam çünkü aramızdaki ilişki ve iletişim aşırı dengesiz olur. Ben ince ince düşünür, olayı liflerine ayırırken o duruma daha sığ bakar. Durum da sığdır aslında, burada bahsi geçen dengesizliği yaratan öğe hep ben olurum. Ama neden?

Düşünüyorum da, ben çok fazla insan sevmiyorum. Az sayıda insan seviyorum. Dolayısıyla kişi başına düşürdüğüm sevgi payı da bayağı bi’ büyük oluyor. Bir pastayı 10 kişi arasında paylaştırmakla 5 kişi arasında paylaştırmak arasındaki kayda değer fark gibi. Hal böyle olunca sevdiğim insanlara yönelttiğim duygularımın tümü de en az sevgim kadar yoğun oluyor. Onları düşünmek de buna dahil. Bazen bunaltıyorum. “Abi, oha. Bunu nasıl düşünebildin”i falan işitiyorum. Sonra “Selcan baykuş gibi bir şey” oluyor.

Tetikleyici bir takım nedenlerin bana verdiği hakka dayanarak bu durumu bir antidepresan yordamıyla hafifletmeye çalıştım. Öyle haybeye haybeye serotonin salgılatan bir ilaçla değil, düşünce akışını düzene sokmaya çalışan bir ilaçla. Olmadı. Şu günlerde diyorum ki, bu bir kişilik özelliği lan. Hatta bana sık sık “anneannen gibisin” denmesine neden olan bir kişilik özelliği. Şu günlerde bu özelliğimle tanışmaya ve barışmaya çalışıyorum. Bir Johnny 50 kadınla aynı anda evlenemeyeceğine göre, kafama koşan düşüncelerden birini seçip onu diğer kişilik özelliklerimle, mesela özgüvenimle harmanlamaya, inadına doğru kararlar almaya çabalıyorum.

Yoruyor.
Düşünce nalbantı olmak çok zor. Sesimi duy Hephaestus. En sevdiğim Hephaestus *-*

1969 yılında Avusturyalı bir Musevi benzin dolu bir bidon ile Aksa Camii içine girerek camiyi ateşe vermişti. Dönemin İsrail Devlet Başkanı Golda Meir, hatıralarında yangın sonrası ortaya çıkacak muhtemel tepkilere ilişkin kaygılarını şu sözlerle dile getirmişti:

“Bütün gece gözüme uyku girmedi, ertesi gün İslam dünyası ayağa kalkacak, Müslümanlar dört bir taraftan İsrail’e girecekler, bizim iki yıl önce ele geçirdiğimiz Doğu Kudüs’ü bizden geri alacaklar diye düşündüm. Lakin sabah oldu ve korkulan olmadı. Hatta hiçbir İslam devletinin hiçbir gazetesi bu gelişmeyi sayfalarına dahi taşımamıştı. İşte o zaman idrak ettim ki biz dilediğimizi yapabiliriz.”

Bugün ise Mescid-i Aksa İmamı Yunus İkrimavi ve diğer pek çok yetkili haykırıp duruyor “Mescid-i Aksa çok büyük tehdit altında” diye. Yunus İkrimavi “Mescid-i Aksa’nın altına açılan, dev kamyon ve tırların girebildiği tüneller Aksa’yı tehdit ediyor” diyor. İsrail’in tünellerin içine karakollar, kütüphaneler, ibadethaneler yaptığını, Allah korusun Mescid-i Aksa’nın, açılan tünellerden dolayı çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu dile getiriyor. Ancak bu kaygı İslam dünyasının ne sokaklarında, ne siyasi çevrelerinde ne de medyasında kayda değer bir karşılık bulmuyor ne yazık ki. İslam dünyasının tepkisizliğini test eden İsrail yönetiminin tıpkı 1991’de Halil Camii’ni bir katliamla oldu bittiye getirip tarihi camiinin yarısını sinagoga dönüştürme senaryosunun bir benzerini, Aksa Camii çökmesi sağlayarak devreye sokabileceği endişesi dillendiriliyor.

Beytullah Demircioğlu'ın Yazısı / Genç Dergi.

Benim de bir zamanlar yaptığım ve şu an bana aşırı anlamsız gelen bir şey var; popüler düşmanlığı ve alternatif sevdalılığı. 

Alternatifi sevmenin şimdi baktığımda tek mantıklı açıklaması, kim ne derse desin ama her kim ne derse desin, hangi statüye ya da konuma sahip olursa olsun, kendini farklılaştırma ve daha değerli görme içgüdüsünden/ihtiyacından/isteğinden geliyor olması. Ben de bunu bir zamanlar yapıyordum ve şimdi bakınca ne gördüğümü anlatayım size. O zamanlar bunu gerçekten içimden geldiği için yapıyordum, popüleri daha az düşünme gerektirdiği için daha aşağıda görüyordum, sürekli yeni ve tuhaf ve niş denilebilecek şeyler bulup onlara bağlanıyordum ve bu elbetteki dışardaki birçok insana bir şey ifade etmiyordu. Ama daha da önemlisi beni daha çok düşündüren ve farklılaştıran bu şeyler beni daha mutlu etmiyordu. Çünkü bi noktadan sonra insanlarla paylaşabileceğiniz bir ortak paydanız kalmıyor.

Şimdi gördüğüm ise; tamamen alternatife bağlı olmak bu açıdan gerçekten manasız. İnsanın böyle saçma bir misyonla yaşaması oldukça yersiz. Bunu ancak popüler olanları da tükettikten ya da deneyimledikten sonra idrak ettim. Çünkü popüler olanın, kim ne derse desin ama her kim ne derse desin, hangi statüye ya da konuma sahip olursa olsun, popüler olmasının bir sebebi var. 

Ayrıca bir ara not olarak belirteyim ki burda kastettiğim popülerlik Demet Akalın, Hande Yener seviyesi değil. Daha ziyade Game of Thrones seviyesindeki bir popülerlik ve şu an öğğğ Game of Thronesçular şöyle, üff gene mi Game of Thrones muhabbeti falan diye dünyanın en büyük fantastik edebiyat eserlerinden birinden uyarlanan, dünyanın en büyük, en çok izlenen dizi yapımı ve belki de sektörü bambaşka bir noktaya taşıyan bir kilometre taşını küçümseyen kitlenin gerçek manada gerçeklikten uzakta yaşadığı kanısındayım. Milyonlarca insan bir yerde toplanıp bir şeye bakıyorsa orda gerçekten kayda değer bir şey olmaması mümkün mü? Ki bunu söyleyen ben fantastik edebiyata çok uzak olmanın yanında dizinin ilk 5 sezon tamamlanana kadar izlememekte diretmiş ve insanlar neyi bu kadar konuşuyorlar hala diye merak ederek hepsini birden tamamlamış, ne olduğunu anlamak için bir de ekstra kaynak tüketmiş biriyim. Bütün bunlara ise gerçekten değdiğini söyleyebilirim.

Ya da müzik için aynı şeyi söyleyebilirim. İyi müzik dinlemek için Spotify’in derinliklerine dalmaya gerek yok. Geçenlerde arkadaşlarımla yaptığım 3-4 günlük bir araba yolculuğunda açtığım, bana göre müthiş olan, müziklerin keyiflendirmekten keyfi kaçırdığını gördüm ve sonrasında daha ortak paydada buluşulabilecek şeyler açtım. Bunlar da yine Demet Akalın ya da Hande Yener değil, Imagine Dragons, Inna, Ed Sheeran ve Mirkelam(kalp) gibi isimlerdi. Hayatında hiç açıp dinlemesek bile bi şekilde kulağımıza çalınmış şarkılardı ve bizi ortak bi keyif paydasında buluşturdu. Belki bu müzikleri bilmemizin sebebi popüler kültürün dayatılmış olması ancak günümüzde popüler kültür dediğimiz şeyin sadece medya kanallarına dayalı olmadığını da kabul etmek gerek. Popüler olan şeyi artık daha ziyade insanların çoğunluğu tıklarıyla belirliyor denilebilir. 

Veyahut dijital teknoloji. iPhone kullanmıyorum ben yeaa!!cılar var bi de. Gerçekten insanlar Apple ürünlerini sırf pahalı olduğu için, zengin ya da farklı görünme çabasından kullanıyor olabilir mi? 4-5 yaşındaki bir çocuktan 70-80 yaşındaki insanlara kadar herkesin rahatlıkla uzun ömürlü kullanabiliyor olduğu cihazları ve diğer her şeyi küçümsemek beni zamanında yapmadığı gibi kimseyi de daha cool yapmayacaktır.

Sırf çoğunluk orda diye bir şeyi sevmemek ise öyle bir noktaya geldi ki günümüzün en popülist yaklaşımı bu diyebilirim. Belirli bir yaş aralığında alternatif sevmek popülerliğin ve sıradanlığın bir parçası oldu. Öyle ki bu aynı zamanda yeni bir düşünce kalıbına sıkışıp kalmak demek. Dünyanın nimetlerinin belki de en büyük kısmından yersiz bir sebeple feragat etmek demek. O yüzden bence artık DUR POPÜLER KÖTÜLEMECİ VE ALTERNATİF SEVDALILIĞI! 

Rahat olun ya. Bu kadar takmayın. Yaşayın gitsin.
Sevgiler.

anonymous asked:

Kısa ff verir misin?

@psychologyofkiller
@adamvebiira
@hazirsirabendeyken
@manyakprofesor
@paleinthenight
@melankolibugusu
@misafircocugununkatili
@kasvetlibulutlar
@howitaffectsus
@weedandblack
@nonickyesdrink
@beachypeaches
@cigarenightte
@uzaylisahmeran
@fuckwasheree
@sonateslikadeh
@sevimliucube
@poseidonunsudankorkankedisi
@poisondementor
@kahvelimeybuz
@hatimindirenateist
@wheneylulends
Kayda değer en güzel bloglardan 💙 Unuttuklarım vardır elbet.

youtube

Suyun kıyısında, keder kuyusunda
Bitmedi gitti iç iç hatırla hatırla
Alacalı ışıklar uzanıyor sahile
Akrebi yelkovanı vuruyor tam kalbe

Ah vefasız ah kitapsız
Sen de koyup gittin
Bitmedi ağla ağla

Yansın İstanbul bu gece
Külleri savrulsun
Senin de o taştan kalbin
Cayır cayır kavrulsun

Şişenin dibinde, sebebi derinde
Elim kolum bağlı olmasa ne fayda
Ne birinci sayfa, ne sevdalı tayfa
Hiç umut yok bu gece geçiniz kayda

Ah vefasız ah kitapsız
Sen de koyup gittin
Bitmedi ağla ağla

Yansın İstanbul bu gece
Külleri savrulsun
Senin de o taştan kalbin
Cayır cayır kavrulsun


Rümeysa / Yansın İstanbul

türkiye tarihinin en haber değer taşıyan mitinglerinden biri idi adalet mitingi. ama yandaşlığın,yalakalığın dibine vurmuş medyada hiç yer bulmadı. adalet sistemenin ve bunun için kayda değer bişeyler yapmanın kime ne zararı olabilir? ' tahrik yürüşü' vs tanımlarla yandaş kanallarda kışkırtmanın ne alemi var. destek verenler arasında 'illegal' diye adlandırılan(?) kişilerin olması ile yapılan güzelliğe gölge düşürmeye çalışmak bile adaletletsizliğin örneğidir. siyasi hayatı boyunca ilk somut adımını atan kılıçdaroğlu, dünyanın en temiz işini çıkardı. bu yapılandan rahatsız olanın aklından şüphe ederim. bi kişinin urnu kanamadan,bi kamu malı zarar görmeden, hiç bi parti kendine yontmadan, güzel ülkemin hasret olduğu kavramların hayalden gerçeğe geçişi için umut dolu bir yürüyüştü yapılan. akp kaleye geçip,chp penaltı atıyormuş da,fetöcüler pkk chp lehine tezahüraat yapıyormuş algısı yaratıldı.ama bu bir dostluk maçı idi. .. keşke ülkede hak,hukuk,adalet olsaydı da, tüm bunlar olmada idi,o ayrı!
Yaşanmış günler yaşanacak günlerin içinde erir, saatlerin günün içinde haftaların ayların içinde erdiği gibi. Harcanmış günlerden insana kalan yalnızca yaşadıklarıdır. Bu yaşadıkları kayda değerse onun ruhunda, belleğinde unutulmaz izler bırakır. Günler aynı tatta geçiyorsa hayat çekilmez olmaya başlayacaktır.
—  Martin Eden