kartpostal:

5

Abant, BOLU (06/2011)

Abant Gölü; Bolu’nun 34 kilometre güneyinde yer alan Abant Gölü yemyeşil ağaçlarla süslü, şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzakta kalan cennetten bir köşe. Baharda açan rengarenk çiçekler, çevresindeki kaliteli oteller ve restoranlarla huzurlu tatillerin merkezi. Kartpostallık manzaraları, şiirlik atmosferi ile büyüleneceğiniz bölgede adeta yeniden doğacaksınız.

9

merhaba arkadaşlar. resimler istanbul’dan.belki aranızda da benim gibi eski severler vardır.yani kıyafette vintage, kitap tercihlerinde sahaflar,eski resimlere,radyolara bağlı olan ve bunun gibi daha bir çok şeyin “eskisini,yaşanmışını” seven.işte ben böyle biriyim.dolayısıyla 9.beyoğlu sahaf festivalini duyar duymaz aldım elime çantamı.çıktım ankara’dan istanbul’a doğru yolculuğa.ve kendimi festivalin orta yerinde buluverdim.istanbul’un hatta ülkenin dört bir yanından gelen sahaflarla oldukça büyük bir festival oluşturulmuş.dört bir yandan gelen plak sesleri,açık havada olmamıza rağmen duyulan o eski kitap kokusu.orta yere konulan şirin kafe ile şapşahane bir yerin ortasına düşüvermiştim işte.satılanlar sadece okuma kitapları değildi… eski resimler,kartposttallar,eğitim kitapları,plaklar, çeşitli magnetler hatta koleksiyonluk bozuk paralar bile vardı! anlayacağınız ben burada sadece saatler geçirmeye değil, ömrümü çürütmeye dahi vardım! sonrasını tahmin edebilirsiniz.büyük bir heyecanla tek tek koştum tüm sahaflara.sahipleriyle sohbet ede ede, ince ince araştırarak,tadını sonuna kadar çıkararak sonlandırdım gezimi elimde 1960-72-86 basım şahane kitaplarla.sonra da koydum şapkamı önüme içimde kocaman bir huzur ve buruk bir hüzün ile döndüm şehrime.

beyoğlu sahaf festivali bu senelik son buldu fakat bundan önce olduğu gibi bundan sonrada olmaya devam edicek.ben takipte kalın ve kaçırmayın derim.çünkü o kitapların arasındaki huzuru kolay kolay bulabileceğimiz başka bir yer daha yok.tepebaşında kurulan bu güzel festival de bizlere bunun için çok güzel bir olanak sağlıyor.sağlıcakla ve kucak dolusu kitapla kalın!!

-izmirli.bet.

(Ölmeden önce) Yapılacaklar

Bu listeyi bugün (31.05.2017) yaptım. Daha eklemeler yaparım, editlerim ve yaptıklarımın da üstünü çizerim. Önerileriniz veya eleştirileriniz varsa yazın :D 

1- Üniversiteyi kazan ve bitir.

2- Yurtdışına çık.

3- İngilizceyi akıcı bir şekilde öğren.

4- 2. Dil öğren. (Almancayı düşünüyorum şimdilik)

5- Tiyatroya git. (Evet, maalesef hala gitmedim)

6- Operaya git.

7- Fotoğrafçılık öğren.

8- Diksiyonunu düzelt, kursa falan git.

9- Çadır kur, ormanda kal.

10- Stadyumda maç izle.

11- Extrem bir spor dene.

12- Kendi siteni kuracak kadar kod yazmayı ve web tasarımını öğren.

13- Tuvale resim yap.

14- Kitap yaz. (Kurgusal olmak zorunda değil)

15- Bitki yetiştir.

16- Vücut geliştir. (Başladım: 12.10.17 - …)

17- Kelebek sallamayı öğren.

18- Trenle yolculuk yap.

19- Interrail, aisec, erasmus, w&t… öyle bişey yap.

20- Otostopla veya bisikletle şehirler arası yolculuk yap.

21- iMDB ilk 250 izle.

22- Koleksiyon yap. (Büyük ihtimal kartpostal koleksiyonu olacak)

23- Kapadokya’ya git ve balona bin.

24- Anıtkabir’e git.

25- Gönüllülük vakfına katıl.

26- Bir yıl boyunca her gün fotoğraf çek.

27- Cold shower challenge. (şunun gibi)

28- NoFap challenge

29- Albüm çıkar.   (15.10.17) buradan dinleyebilirsiniz.

30- Photoshop’u iyice öğren.

31- Film senaryosu yaz. (taslak halinde var bi tane :D)

32- Uzakdoğu sporu öğren.

33- Uzakdoğu felsefesini öğren.

34- Satranç oynayışını geliştir. (Seviye 5 bilgisayarı yensen yeterli)

35- Kan bağışla.

36- Büyük bi’ puzzle yap.

37- Kütüphanendeki tüm kitapları oku.

38- Podcast kaydet.

39- Rolling Stones En iyi 500 Albüm listesini dinle

40- Para kazan 10.08.2017

.

.

.

devamı gelecek

Kudüs’e hiç gitmedim. Filistin topraklarını dünya gözüyle görmedim. Kendimce haklı nedenlerim vardı. Haksız çıktım. Gitmek lazımmış.

Filistin için şiir yazmaya çalıştım. Bir hayli uğraştım. Nasip olmadı. Der Yasin katliamı için şu dizeyi yazabildim ancak: ‘Nereye bakıyorsun, orası yok ki.’

Adem Turan aradı. Kudüs şiirlerinden oluşan bir seçki hazırlıyormuş. “Yer almak ister misin?” İnşallah.

Yıllar sonra tekrar Kudüs için, Aksa için masaya oturuyorum. Bismillah.

Kudüs’ün düşman eline geçmesi ile Osmanlı’nın yıkılması bizim için neredeyse aynı şey. Yüz sene oldu, oluyor. Belki bu: ‘Beraber ölmüştük, hatırlar mısın?’ Duamız, yine beraber dirilmek.

İnsan kaderinden kaçamıyor. Geliyor ve sizi buluyor.

***

Ahmet Murat, Kudüs Kitabı düşüncesinden bahsetmişti. Sanki o kitabı ben yazacağım. Öyle heyecanlıyım. Kartpostal, pul gibi görsel malzeme toplamaya çalışıyorum. Belki faydam dokunur.

Ömer Lekesiz’e olan sevgili saygımızın nedenlerinden biri de Kudüs’e olan düşkünlüğü. Kudüs’ü seveni sevmek gibi bir huyumuz var. Kim Kudüs’le ilgilenirse, derdimizle, yaramızla ilgilenmiş oluyor.

Kudüs, en mahcup yanımızdır. Onu korumaya gücümüz yetmedi. Bizim elimizden çıkmış oldu. Filistin toprakları, Anadolu’dan imdada gelen en seçkin birlikleri bağrında barındırıyor. Gazze, Nablus…

Ayrı düşmüş olsak da Kudüs davamız devam ediyor. Hep şunu düşünüyorum: Düzgün ve dürüst bir hayatımız olursa, davamızı, değerlerimizi ve dostlarımızı daha iyi savunabiliriz.

Maalesef ömrümüz acı bir döneme denk geldi. Gönül coğrafyamızın beldeleri birer ikişer uzaklaşıyor bizden. Bağdat, Musul, Şam, Halep, Kudüs. Ne yapabiliriz? Sevmek, sahip çıkmaya yetmiyor.

“Suriye’de taraflar ateşkes için anlaştı” haberini okuyoruz. Taraflar: Amerika ve Rusya. Halimiz budur.

***

İsrail derin ve karanlık bir meseledir. Devlet diyemeyiz. Başka bir şeydir.

Mavi Marmara seferini hatırlayalım. Aynı günlerde, bölücü terör örgütü tarihinde ilk defa bir deniz üssümüze saldırı düzenledi. İskenderun’da. Sorusu olan?

Batı dünyası, İsrail’in kuruluşuyla birlikte şunu başarmış oldu: Topraklarındaki kötülüğü ve fitneyi İslâm âleminin kalbine, ilk kıblesine nakletti. Şimdi biz uğraşıyoruz. Kadim kuraldır: İyilik zayıfladıkça kötülük güçlenir.

Filistin ve Kudüs konusunda en hassas millet olduğumuz aşikâr. Millî duruş yeterli, siyasi irade yetersiz.

Haçlı seferlerinden İngiliz işgaline ve günümüze kadar Kudüs bahsine iyi çalışmamız gerekiyor. En önemli dersimize çalışır gibi.

Kabul edelim yahut etmeyelim: Filistin, hepimizin gözü önünde ikinci Endülüs olmaya doğru gidiyor. Lütfen Endülüs tarihini okuyalım ve ibret alalım. İspanya’nın danstan, futboldan ve boğa güreşlerinden ibaret olmadığını görelim. Sistemli ve uzun vadeli bir şekilde müslüman nüfusun nasıl yok edildiğini bilelim.

***

Cesur düşmanlar ile sessiz dostlar arasındayız. Karamsarlığa kapılmak bize yakışmaz. Umudumuzu korumalı ve daha kuvvetli olmalıyız.


İbrahim Tenekeci, Yeni Şafak Gazatesi, 19.07.2017

Derelerden, artakalan ne varsa: sessizlik. Çoraklıkta sürüp gider. Çamurlu, kırmızı yarıklar açar kendine, ufak yollar, ince kıvrımlar; suları kabarcıklandırır oralarda, bir barınak bulayım diye, sonra kıyılarına ve dibine tutuna tutuna gelişir, hızlanır, (tıpkı dere gibi) sürer. Neler mi düşer? Kıyıdaki bir baharın pembeleri, dal kırığı, gül yaprağı, yeterince uzağa fırlatılmamış bir çapari, becerikli bir ananın diktiği kırmızı fırfırlı eteklik, bir de uzaktan, kalabalıktan varılınca daldırıp alna boşaltılan bir kasket, armasında bir bozkurt.

Güzel havalarda, sınıfta çift sıra halinde çıkılan okul gezmelerinin tam ortasında, itiş-kakış, önlük sökülmesi, papatya toplamak derken, ansızın ağan bir sevinçti sessizlik, içten içe işleyen tuhaf bir gürültüydü. Hazırlanması bütün bir sabahı, o sabahın ilk saatlerini alırdı, sonra ansızın yayılırdı havaya. Her yerde oyun dururdu, çocuk büyürdü, bahçe daha bir yükseltirdi kokularını, ilerideki kartpostal geminin düdüğünden köpükler taşardı genzimize. Sessizlik egemendi artık, sevinçti ve görünce kendi gücünü, sağlamlığını, dosdoğru güneşin bittiği son çizgiye: denize. Adı kestirilmeyen bir çiçek kokusu dolaşırdı havayı.

Tomris Uyar, “Dağlar Sada Verip Seslenmelidir” (İpek ve Bakır s.53)
Fotoğraf: Artvin, Hopa. 

Şair ceketli çocuk, güzel abim -Kazım Koyuncu- demişti bir kere:“Benim için Diyarbakır ile Trabzon arasındaki tek fark, Diyarbakır'da deniz olmamasıdır." 

Ve, sen metin ol öğretmenim, Metin Lokumcu. Senin ve Kazım Koyuncu'nun yolunda güzelliklere doğru kulaç açıp gidiyorum. Hayat nerelere savurursa. Sizin memleketinizde nefes almak güzel. Sokaktaki insanların, yayladaki kadınların hele ki çocukların yüzlerinde hep siz varsınız. Yeşil'in her tonu sizi gösteriyor. Mavinin her tonu siz kokuyor. 

‘Yolunuz yolum'uzdur. 

Açe'ye indiğimde kendimi Türkiye'de sandım. Hayır, her yerde kebap dükkânları olduğu için değil… Bana kartpostal satmaya çalışan çocukları gördüğümden de değil… Yok yok, ayakkabı boyacılarının bağrışmalarından ya da araba kornalarından da değil… Belki inanamayacaksınız ama; herkesin Türk bayraklı şapka giymesinden dolayı böyle bir fikre kapıldım. Yolda gördüğüm bir genç Açeli'ye, neden şapkalarında Türk bayrağı olduğunu sorduğumda bana verdiği yanıt çok ilginçti. Adı Recep olan bu genç, ‘kendi bayrağımız olan şapkayı giyersek, altı ay hapis yatıyoruz. Türk bayrağına kimse bir şey diyemiyor. Türk bayrağı da bizimkiyle aynı… Zaten, Türkler bizim atalarımız sayılır ve biz bayrağımızı 500 yıl önce onlardan almışız. Bundan dolayı, ne zaman bir maç olsa Türkiye millî futbol takımının formasını giyiyor, evlerimize Türk bayrağı asıyoruz.’ "Şaşırdım kaldım 'Tanrım bu Türkler nerede yok?’ dedim
— 

BBC muhabiri George Alagiah

Sevgili Günlük

12 Ağustos
Kanada'daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.

14 Ekim
Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir kaç geyik gördüm. Çok güzeldiler. Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar. Burasi cennet olmalı. Burayı çok seviyorum.

11 Kasım
Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyor. Böyle harika hayvanları öldürmeyi nasıl olur da isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yaığışı başlar. Burayi seviyorum.

2 Aralık
Dün gece kar yağdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece kalktım.Tıpkı kartpostal gibi. Dışarı çıktık, merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kar topu oynadık (ben kazandım). Kar temizleme makinası (belediye'nin)gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Harika bir yer. Kanada'yı seviyorum.

12 Aralık
Dün gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinasi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayi seviyorum.

19 Aralık
Dün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer.Fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum. Kar temizleme makinesine lanet olsun!
22 Aralık.
Bu beyaz b.ktan dün gece biraz daha yağdı. Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı ve belim ağrımaya başladı. Kar temizleme makinasının ben garajin önünü kürekle temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendiğini düşünüyorum. Pzvnk…

25 Aralık
Şerefsizin yılbaşısı. Yine yağdı. Eğer kar temizleme makinasını kullanan pzvngi bir elime geçirirsem yemin ederim o p.ştu gebertecem. Yollardaki lanet buzlari eritmek için neden daha fazla tuz kullanmadığını anlamıyorum.

27 Aralik
Allahın belası dün gece yine yağdı.Kar temizleme makinasının en son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için eve hapsoldum. Hiç bir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi. 25cm karın kaç kürek edeceğini biliyor musun ?

28 Aralik
Kuş beyinli spiker yanılmış. 83cm daha yağdı. Bu gidişle karlar yazdan önce erimez. Kar temizleme aracı kara saplandi ve hyr oğlu hyr sürücü benden küreğimi ödünç istedi. Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve sonuncusunu da onun kalın kafasında kırmaktan zevk duyacağımı söyledim.

4 Ocak
Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim ve yiyecek aldım. Dönüşte lanet geyiğin biri arabamın önüne atladı. Arabamda yaklaşık 3000 dolarlık hasar var. Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım.Lanet yaratıklar her yerde varlar. Umarım avcılar hepsinin kökünü kurutur.

3 Mayıs
Arabayı şehirde bir tamirciye götürdüm. Yollara dökülen baş belası tuzlar yüzünden arabamın kaportası çürümüş.

10 Mayıs
Türkiye'ye kesin dönüş yaptım ve Mersin'e bir daha ayrılmamak üzere taşındım.

—  KANADA'YA TAŞINAN BİR MERSİNLİ NİN GÜNLÜĞÜ

Biraz da şu köşe de öp beni. 

     Yayılarak oturduğum kanepe köşesinde, pasaklı ve sıkılmış bir haldeyim. Cinsiyetini yitirmiş bir varlığım sanki, evde biraz daha oturursam bir saksı bitkisine dönüşeceğim. - Sorun değil, yeniden doğduğumda fesleğen olmak istediğime karar verdim. - Kahve kupamı elime aldım ve  birkaç gün önce aldığım kitabı okumaya başladım.

 Kitabın adı : Bir Aşk Söyleminden Parçalar, yazarı Roland Barthes. Kitabın kapağında yukarıda gördüğünüz fotoğraf var ve ben o fotoğrafı bir saate yakın süre boyunca izledim. Fotoğrafı daha önce de görmüştüm, belki siz de görmüşsünüzdür ama kanepemde oturmuş fotoğrafa bakarken aklımdan onlarca düşünce geçti. O kadın kim? O adam kim? Birbirlerini gerçekten seviyorlar mı? Hala birlikteler mi? Yoksa birbirini tanımayan iki insan öylesine bir poz mu verdi? Bazı anlar vardır, fotoğraf makineleriyle yakalanan. Bu öyle güzel bir an ve benim kim olduklarını öğrenmem gerekiyordu. Kitabın içeriğinde kapak fotoğrafının Robert Doisneau tarafından çekildiği yazıyordu. Wikipedia ve birkaç siteyi karıştırıp farklı farklı yazılar okudum. Fotoğrafın adı “ Le baiser de l'Hôtel de Ville.” 1950'de çekilmiş bu fotoğraftaki çiftin kim olduğu uzun süre bilinmiyormuş fakat Robert Doisneau, kendisine açılan bir dava sonucu çiftin kim olduğunu açıklamak durumunda kalmış. 

 Françoise Delbart, o zamanlar yirmi yaşında. Oyuncu olmaya can atıyor, aynı şekilde genç bir adam olan Jacques Carteaud'da öyle. Şehirde tur atarken, Bay Doisneau yanlarına yaklaşıp fotoğraflarını çekmek istediğini söylüyor. Kabul ediyorlar ve Doisneau, onların üç farklı mekanda öpüşürken fotoğraflarını çekiyor. Hôtel de Ville önünde çekilen bu fotoğraf, 12 Haziran 1950'de Life dergisine basılıyor. Çift, dokuz ay gibi bir sürenin sonunda ayrılıp farklı yollara gidiyorlar. Genç kadın Delbart oyunculuk yolunda kariyerini sürdürürken, Carteaud oyunculuktan vazgeçip Güney Fransa'da şarap üreticisi oluyor. 

 Fotoğraf o kadar ünlü oluyor ki dünyanın her yerinde binlerce poster ve kartpostal olarak basılıyor. François Delbart, yıllar sonra kendisiyle yapılan  bir röportaj da “ Öpücük gerçekti. Robert Doisneau, büyüleyici gözüktüğümüzü ve kamera için yeniden öpüşüp öpüşemeyeceğimizi sordu. İtiraz etmedik, öpüşmeye alışkındık. Her zaman yaptığımız bir şeydi, güzeldi ve Bay Doisneau uyumlu, sıcakkanlı biriydi. Muzip, harika ve pervasız bir andı bizim için. Tek yapmamız gereken, ondan on beş adım uzakta durup öpüşmekti.” diyor. Hikaye burada sona eriyor. 

   Ufak anlar var. Bu fotoğraf o anlardan birine sahip. Daima yaşayacak bir an, dünyanın durduğu bir an…1950 yılında Paris'te hala bir çift öpüşüyor ve bir adam onların fotoğrafını çekiyor. Bir gün ayrılacaklarını bilmeden keyifle öpüşüyorlar. İnsanlar geçiyor ve gün ilerliyor. 

 Bir ana asılı kalmak dedikleri şey bu olmalı, söyleyeceklerim bu kadar.