jestiny

İtikâfın Sevabı

Okuduğumuz hadîs-i şerîf, Râmûzü’l-ehâdîs’in, birinci cildinin 74. sayfasından.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz’in oğlu Hz. Hüseyin Efendimiz’in, babasından rivayet ettiğine göre, Taberânî kaydetmiş, buyurmuş ki:

اعتكاف عشر فى رمضان كحجتين وعمرتين.

İ’tikâfü aşrin fî ramazân ke-hacceteyni ve umreteyn.

Çok müjdeli bir hadîs-i şerîf. Tabii hikmetli ve anlamlı da… Hacdan ve umreden bahsediyor. Hac ve umre, ne kadar sevaplı, kıymetli bir ibadet… Herkes can atıyor, gelmenin çeşitli çarelerini arıyor, “Para biriktirsem, gitsem!” diye temenni ediyor. Hacı teyzeler, hacı olamamış teyzeler, yanılıyor yakılıyor, yürekler güp güp atıyor. “Ah nasip olsa da, o mübarek yerlere gitsem, görsem, o ziyaretleri yapsam!” diye diye insanlar temenni ediyorlar.

Hac çok kıymetli, umre çok kıymetli… Bu hadîs-i şerîfte de buyuruyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:

İ’tikâfü aşrin fî ramazân. “Ramazan’da on günlük itikâf.” Neymiş? Ke-hacceteyn. “İki hac gibidir.” Ve umreteyn. “Ve iki umre gibidir.” Bu çok büyük bir müjde!..

Biliyorsunuz Ramazan orucu farz… Ramazan’da oruç tutuyorduk, geçti. İki ay önce Ramazan’ı edâ ettik, bayram oldu, bitti. Ramazan, müslümanların oruç tutma ayı, bunu herkes biliyor. Minarelerde kandiller yanıyor, İstanbul’un sokaklarında, camilerinde, geceleri, gündüzleri manzara Ramazanlaşıyor, değişiyor. Güzel bir hâl oluyor; insanlar ibadetine düşkün oluyorlar, Kur’an’a sarılıyorlar, camilere koşuyorlar, teravihler kılıyorlar, vaazlar dinliyorlar… vs.

Bir de Ramazan’ın son on gününde, Efendimiz hep devam etmiş, itikâf eylemiş.

İtikâf etmek ne demek?..

Bir insanın ibadet kastıyla camiye gelip orada kalması… Gece gündüz orada yatması hatta camiden dışarıya çıkmaması, kendisini ibadete tam bağlaması… Artık evine de gitmiyor, hep camide kalıyor; buna itikâf deniliyor. İbadet maksadıyla camide kalmak, hatta camiden dışarı çıkmamak, uyuyacaksa bile camide uyumak…

Ramazan’ın son on gününde Peygamber Efendimiz’in itikâf etmesi ve [bunu] tavsiye etmesi hadîs-i şerîflerle kesin. Kuvvetli bir sünnet… Ama sünnet-i kifâye… Herkesin itikâf etmesi lazım ama bir beldede birkaç kişi bu itikâf sünnetini yaparsa, tamam; Peygamber Efendimiz’in sünnetine uyuluyor, emri tutuluyor, tavsiyesi mûteber, geçerli, müslümanlar uyanık, Efendimiz’in yolunca yürüyorlar; tamam, kimseye sorumluluk yok…

Ama kimse itikâf yapmazsa; yani Ramazan’ın son on gününde evini bırakıp da camiye gelip camide yatıp kalkmak, ibadet etmek sûretiyle itikâf vazifesini yapmazsa, ne oluyor? Bütün o beldenin müslümanları sorumlu oluyor. “Sizi gayretsizler! Sizi tembeller! Sizi kusurlular! Sizi!.. Siz Peygamber Efendimiz’in sünnetini yapmıyorsunuz, Ramazan’da itikâf etmiyorsunuz!” diye, oradaki bütün müslümanların hepsi sorumlu oluyor.

Ama bir kişi kalkar yapar da itikâfa girerse, o beldenin bütün öteki müslümanlarından sorumluluk kalkıyor. Sünnet-i kifâye deniliyor. Birkaç tanesinin itikâf etmesi kifâyet ediyor, kâfî geliyor. Ötekiler de sorumluluktan yakayı kurtarmış oluyorlar.

Tabii, herkesin bu güzel ibadeti tatması güzel bir şey… Şimdi buradaki, Hz. Ali Efendimiz’den, oğlu Hz. Hüseyin’in rivayet ettiği bu hadîs-i şerîf de, işi bir kat daha gözümüzde canlandırdı. Gerçi Ramazan geçti, şimdi de hac mevsimi ama ikisini bağlıyor birbirine… Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu hadîs-i şerifinde, “Ramazan’da on günlük itikâf, iki hac ve umre yapmak kadar sevaptır.” buyurdu…

O zaman ne yapacağız?..

Hemen kağıdı kalemi elimize alacağız, yazacağız. “Önümüzdeki sene Ramazan’ın son on gününde ben de Peygamber Efendimiz’in bu çok tavsiye ettiği itikâf sünnetini yerine getireyim!” diye şimdiden niyetleneceğiz.

“Daha çok var, sekiz ay var…”

Olsun, sekiz ay da olsa, niyeti önceden yaparsa insan, “Ben inşaallah böyle yapacağım!” diye gönlüne yazar, yerleştirirse, iyi olur.

Ben dış ülkelerde gezerken, çok ibretler alıyorum, çok yeni şeyler görüyorum, istifade ediyorum. Tabii, Türkiye’de de yayılmıştır. Yıllık bir kartona veya bir kağıda veyahut ajanda şeklindeki takvim defterlerinin başında bir-iki sayfasına, year planning “senenin planlaması” diye, bütün günleri, bütün ayları bir bakışta görebileceğiniz bir sayfa oluyor. Yılın hangi gününde ne yapacağını, önceden oraya yazıyorsun, o dâimâ asıl ana meseleleri senin gözünün önünde tutuyor.

“Yılın şu ayında hacca gideceğim! Şu zamanda şunu yapacağım, şu zamanda filancanın doğumu var onu kutlayacağım, filancaya tebrik yazacağım, hanıma söz vermiştim şu olacak…” diye senenin ilerideki günlerinde ne yapacaklarının planını, tasarımını, düşündüğünü yazdığı kağıtlar, satırlar, sayfalar oluyor, bu defter şeklindeki takvimlerde, ajanda dedikleri takvimlerde… Hatta ben gördüm, kocaman büyük kartonlara basıp, harita asar gibi duvarlara da asıyorlar. Müesseselerde müdürler kocaman kocaman yazıyor. İcabında önemine göre bazı yeri yeşil, bazı yeri kırmızı boyuyor. Böyle duvarda karton şeklinde de oluyor. Veya masasının üstüne, camın altına koyuyor; orada her zaman bakıp görebiliyor.

Öyle veya böyle, önümüzdeki Ramazan’ın son on gününde itikâfa gayret edin, niyet edin, aklınıza yerleştirin! Çünkü “iki hac ve iki umre sevabı var” diye Peygamber Efendimiz söylemiş de, Hz. Hüseyin Efendimiz de Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz’den duymuş ve Taberânî kitabına yazmış; ne kadar güzel!..

Bunu böyle bir güzel levha haline getirip bastırıp dağıtmak lazım ki millet Ramazan’ın son on gününde evinden ayrılıp camilerde yatıp kalkıp, biraz garibanlığı tatsın, biraz ibadetin zevkini alsın. Geceleyin Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyaz etmenin, münâcaat etmenin, yalvarıp yakarmanın, yakarışın, ağlayışın, gözyaşı döküşün lezzetini kavrasın; bu sevapları kazansın!

İki hac ve iki umre; hacceteyn ve umreteyn. “Sanki iki hac ve iki umre yapmış gibi sevap kazanır.”

Bir şeyi hatırlatmak istiyorum:

Cenâb-ı Mevlâ bir insanın bir güzel jestini, tavrını, amelini, davranışını, çıkışını, sözünü beğenirse, severse; sırf ondan bile cennete sokabilir. Ama sevmediği tarzda olursa, kulun bazen bir ömrünün ibadetini bile hiçe sayar. Ramazan’ını, haccını, ömründeki ibadetleri kabul etmez… Çünkü nedir?.. Bir kusuru, bir çürük tarafı vardır; kafasında bir yamukluk vardır, çarpıklık vardır; itikadında bir bozukluk vardır; gibi şeyler olabilir.

Onun için, yaptığımız ibadetlere gurur duymamalıyız, aldanmamalıyız, mağrur olmamalıyız. “Bizi kurtarırsa Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, lütfu, merhameti, acıması kurtarır. Lütfederse kurtuluruz. Yoksa bizim bu ibadetlerimizi teraziye koysak beş para etmez. Terazide, bir göz nimetinin, bir kulak nimetinin, bir akıl nimetinin bedeli olamaz. “Ömrümüzce yaptığımız ibadetleri bir kefeye koysak, Allah’ın bir nimetinin karşılığı olmaz.” diye tevazuyu elden bırakmamalıyız. Ama ibadete de aşkımız, şevkimiz çok olmalı!..

Ne güzel, insanın sevdiği ile başbaşa olması!.. Ne kadar güzel bir şey!.. İşte Ramazan’ın son on gününde de, kul sevdiği ile başbaşa oluyor.

Tabii Ramazan, on gün, herkesin yapabildiği bir şey… Hac ve umre herkese nasip olmuyor. Fukaraya nasip olmuyor, çünkü parası yetmiyor… Hacca gidebilmek için hükümetin koyduğu şartlar var; parası olsa bile onları aşamayan gidemiyor. Veyahut Suud’un koyduğu sınırlar, şartlar var; Suud vize vermezse, gidilmiyor.

Demek ki hac ve umre kolay olmuyor; masraf, zahmet, zaman istiyor. Haccın yılın belli bir zamanında oluşu, her zaman olmayışı var. İnsan oraya kadar, o kadar ay daha ileriye kadar yaşayacak mı, yaşamayacak mı meselesi var… Ama Ramazan’ın son on günü, garibanların da, fukaranın da, herkesin elinde bir fırsat… Demek ki o itikâfı yapmaya çalışmalı! Biraz mârifetullâhı, nefisle cihad etmeyi, mânevî halleri, zikrin, ibadetin lezzetini tanımalı!..

Hac mevsiminde, hac diyarından böyle itikâfla bağlantılı bir hadis çıkması, bana çok lezzet verdi, tatlı geldi. Bunu da size böylece aktarmış oldum.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan

12 Mart 1999 – Mekke-i Mükerreme