izb

Buralara gelmek kolay olmadı; koca bir u çizdim ülkenin haritasında 8 sene içinde. Sana buradan ve oralardan bahsetmek istiyorum. İlk yerden başlamalıyım. Orası hayatın başlangıcıydı. Neşe içinde yürüyeceğimiz sokakları olan, içinde sevgi yolu olan bir şehirdi. Barları, kafeleri, piknik alanlarıyla koca bir şehirdi gözümde. Dersleri asıp göletin çevresinde çekirdek çitlediğimiz, ördekleri beslediğimiz, yürümek için hiçbir bahanemizin olmadığı, bahaneye gerek de olmayan bir şehirdi. Sokaklarında kaybolma isteğini ilk kez duyduğum bir şehir. Cami avlularında oturmanın keyif verdiği, pazar günü sabah gözlemeleri pişiren fırının kokularıyla büyülü sokağımda kalmak isterdim. Ama dersleri asmanın bedelini kaçarak ödedim nihayetinde. Kalabilseydim bütün güzellikler muhakkak felaketim olurdu.

Sonra yuvaya döndüm. Büyüdüğüm ve nefret etsem de hep döndüğüm şehre. Orası herkesin memleket dediği o sıkıcı şehirlerdendi. Kitapların niteliksizliği ve niteliği olanların izbe hanlarda çürüdüğü, kendine düşman kendinden olmayana dost olan bir şehir. Bütün kış çıplak ağaçlarla bir bozkır yalnızlığı yaşatan ama ne bozkır olmayı becerebilen ne de yeşillenip güzelleşebilen bir şehir. 

Sonrası -40'ları gördüğüm, içimize işlemeyen soğuğun, karanlık puslu havanın bizi nefti bir ruha çevirdiği sarp bir kayanın üzerindeki çift başlı kartal. Neler eksiltti bizden ve neler kazandırdı bizlere. Çamların serinliğinde geçen yaz öğlenlerini, ceketsiz dolaşamadığımız akşam üstlerini ve selçuklu osmanlı bakiyesi nezaketi özledim. Bir de her mevsim çorba kokan çarşının arka sokaklarını.

Orası kadar soğuk olmasa da adına kara yazılmış şehirdi asıl felaket. Ben orada büyüdüm ve insan oldum. Sokaklara olan düşkünlüğümle sokakların isimleri üzerinden buluşma yerleri ayarladığım en sevinçli köşemde gelip durdu. Şairin dediği gibi biraz da en deli köşemde. Gidilecek yerleri uzak, yakın bildiklerinin hep gri bir perdenin arkasında tirad okur gibi konuştuğu, unutmanın ancak yeniden yeniden hatırlamakla mümkün olduğu şehir. Gezi eylemlerinde sokağından nefret akan şehir. Saygısız ve nobran. Duyarsız ve yok sayan. Her şeyin etiketlerle ölçüldüğünü net olarak gördüğüm, güvercinsiz, camisiz, kubbesiz, kıblesiz şehir. Soluk alacağın tarihinde ayağına pislik değen şehir. Gitmek isteyecek kadar nefret biriktirdiğin ama gitmenin engelleyecek bağlar bırakabildiğin  bir hastalık.

Burası, yeşilin ve suyun şehri. Sokaklarını bilsen de kaybolabileceğin kadar dar ve biçimsiz, kubbeleriyle, çarşılarıyla, yüzyıllık esnaflarıyla, hanları ve hamamlarıyla sana beri gel diyen bir açık mabed. İçimden haykırarak güzelsin demek istiyorum ama inan seni de çirkinleştirecek kadar hemhal olurum diye uzaktan seviyorum. Kalabilmek için, gidebilmek için, dönebilmek için sana dokunmadan seni sevmem gereken ey güzel şehir diye haykırmak istiyorum. Ama susuyorum. 

Çünkü herkes bir gün evine dönecek ve sılayı rahim bizi orada hep bekleyecek.

tolănită pe muchia unei crize,
cu lama ascuțită la gât, 
sictirită, înveți să renunți,
să pierzi, să te desprinzi,
să îți înfuleci eșecul ca și cum ar fi doar o altă latură a unei izbânzi…
youtube

My Latest Video! Episode 4 is here!! Check it out! ICBA Season: Games 6-9

Ölürken Gördüğüm En Güzel Kadın

Hafızam beni yanıltmıyorsa 1983 yılının soğuk bir Ekim ayıydı. Londra'da yaşamaya başlayalı sekiz ay olmuş, kış yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Sekiz ay boyunca çeşitli işlerde çalışarak biriktirdiğim param suyunu çekmiş, kaldığım küçük, izbe bir otelden de yaka paça dışarı atılmıştım. Bir yandan sokaklarda, benim gibi evsizlerin kaldığı derme çatma barakalarda yaşarken bir yandan da iş arıyor, ancak görüşmeye gittiğim her yerden geri çevriliyordum. Bu duruma alışkındım. Fazlasıyla alışkındım hem de. Aradan geçen birkaç gün daha geçmişti. Londra sokaklarında iki elim cebimde, içim titreyerek yürürken küçük, şirin bir fotoğrafçı dükkanının camına asılmış olan, “Eleman alınacaktır” ilanı dikkatimi çekti ve bir hışımla içeri daldım.


Bayım, aradığınız elemanı buldunuz. Kendimi bu işe adayacağımdan ve elimden gelenin fazlasını yapacağımdan şüpheniz olmasın. Zamanla söylediklerimin arkasında duracağımı görecek ve beni işe aldığınız için ne kadar doğru bir karar verdiğinizi anlayacaksınız. Lütfen beni geri çevirmeyin. Çok zor durumdayım ve bu işe girmekten başka şansım yok. Çok para da istemem. Kalacak bir yer ve gönlünüzden kopan paraya razıyım.”


Sözümü noktalamamla birlikte fotoğrafçı dükkanının sahibi olan Adalwen beni baştan aşağı süzmüş ve,“Tamam, evlat. İşe alındın. Ancak şimdiden bilmelisin ki sana fazla para veremem. Dürüst olmam gerekirse bir elemana da ihtiyacım yok ama karım çok hasta ve bu zor günlerinde onunla daha fazla zaman geçirmek istiyorum.”


Aradan birkaç ay geçmiş, işi iyice öğrenmemle birlikte Adalwen'ın da güvenini kazanmıştım. Dükkanın arkasındaki küçük odada yatıp kalkıyor, kanser hastası olan karısı Conradina'nın fenalaştığı günlerde Adalwen dükkana gelmeyip işleri bana bırakıyordu. Kısa sürede dost olmayı başarmıştım, Adalwen'la.

Doğrusunu söylemem gerekirse adının hakkını veren bir arkadaşlığı vardı. Bazı günler dükkanda kalmama izin vermez, beni akşam yemeği için evine davet eder, sonra da kalmam için ısrarcı olurdu. Tabi bu ısrarlara karısı Conradina'da katılınca el mahkum kabul eder ve geceyi hiç olmayan çocukları için yaptıkları odada, o yumuşacık yatakta geçirirdim.


Aradan birkaç ay daha geçmiş, işlerin düzelmeye başlamasıyla birlikte Adalwen'da haftalığımı arttırmıştı. Şimdiye kadar pek harcamam olmadığı için bir miktar para biriktirmeyi başarmıştım ve kendime dükkana uzak olmayan, küçük, salaş bir otel odası tuttum. Eşyalar epey eski olmasına rağmen sanki hepsinin bir ruhu var gibiydi. Küçük, köşeleri sökülmüş bir halı, her hareket ettiğimde gıcırdayan bir yatak, ahşap ayaklı, koyu yeşil bir koltuk, kenarında melek olan küçük bir duvar aynası ve kulpları kopmuş, ahşaptan yapılma üçlü bir komodin…


İşe başlayalı neredeyse bir yıl olmak üzereydi. Yoğun bir yaz dönemi geçirmiş, bazen haftanın her günü çalışmak zorunda kalmıştım. Kış bu sefer biraz daha erken gelmişti. Ancak halimden şikayetçi değildim. Öyle ya da böyle bir işim, başımı sokacak bir odam vardı ve karnımı doyuracak kadar kazanıyordum. Çok iyi anımsarım, 2 Ekim 1984… Yağmurlu bir Salı günü… Saat akşam yediye gelmek üzereydi. Her zaman olduğu gibi dükkanı kapatmak için hazırlanırken o acı haberi aldım. Conradina ölmüştü…


Doğrusu bir an için ne yapacağımı bilememiş, sandalyenin üstüne yığılmıştım. Kendimi ancak yarım saat sonra toparlamış, soluğu da Adalwen'in yanında almıştım. Doktorların Conradina'nın fazla zamanı kalmadığını söylediklerinde hem ben hem de Adalwen ne olacağının farkındaydık ancak ne kadar farkında olursak olalım, ne yaşanacağını bilsek bile ölümün ciddiyeti ve ağırlığı altında ezilmemek elde değildi. Özellikle Adalwen için… Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Sadece elimi omzuna koyup yanına oturdum ve gözünden yaşlar boşalan bu yaşlı adamın sırtını sıvazlayabildim. Başka hiçbir şey yapamadım. Hiçbir şey…


14 Kasım, 1984…


Karısının ölümüyle birlikte artık hiçbir şeyi önemsemeyen ve kendini eve kapatan Adalwen tüm işleri bana bırakmıştı. Bazen hiç konuşmasak bile her akşam onu ziyaret ediyor, dükkanın haftalık kazancından kendime düşen payı ayırdıktan sonra geri kalan parayı ya Adalwen'a veriyor ya da onun için alışveriş yapıyordum. Conradina'nın ölümünden bu yana bir aydan fazla bir süre geçmişti. Hafızam beni yanıltıyor olabilir ama Kasım'ın 14'ü olduğunu anımsıyorum. Gün içinde fazla iş olmayınca dükkanı erkenden kapatıp eve gitmeye karar vermiştim. Saat akşam 5'e gelmek üzereydi. Toparlanmaya başladığım sırada içeriye uzun paltolu, yuvarlak yüz hatlarına sahip, kömür gözlü, kumral bir kadın girdi ve, “Şey, fotoğraf çektirmek için gelmiştim ama sanırım biraz geç kaldım.”


Kadını içeriye, fotoğrafı çekeceğim odaya gülümseyerek davet ettikten sonra hazırlanmasını söyleyip makinenin ayarlarıyla uğraşmaya başladım. Sırtım ona doğru dönüktü. “Benim adım, Hailey” dedi paltosunu yanımdaki koltuğun üzerine bırakırken.


“Memnun oldum, bayan. Eğer hazırsanız…”


Arkamı dönmemle birlikte nutkum tutulmuştu. Kumral tenin üzerindeki beyaz, dantelli bir iç çamaşırı ve jartiyer… İki uzun bacak, pürüzsüz… Üzerine şiir yazılacak iki omuz çukuru… Mahcup, tatlı bir gülümseme; dünyanın hala güzel, yaşanılacak bir yer olduğunun ispatı gibi… Çok sevdiğim bir şarkı gibi… Güneşin batışı ve ayın su üzerindeki yansıması gibi…


Bir şey söylemedik ikimizde. Öylece durduk ve baktık. Zamanın akışına bıraktık kendimizi. Bir sigara yaktım. Bir tane de ona uzatıp yanına oturdum.


“Bir şey demeyecek misin?”


“Hayır. Çok konuşmayı seven biri değilim zaten. Hem yüzlerce şairin yazdığı binlerce şiirde senden bahsedildiğine eminim.”


“Teşekkür ederim”
dedi Hailey, mahcup bir ifadeyle gülümseyerek. “Ben, ben sadece özel bir fotoğrafım olsun istiyorum. İçimdeki beni, dünyamı, ruhumu yansıtan özel bir fotoğraf. Ve, böyle bir fotoğraf için düşündüm ki… Anlıyorsun değil mi?”


Bir şey söylemedim. Sadece sigaramdan bir nefes çekip,“Anlıyorum” dercesine gözlerimi kırptım, o kadar.


“Aslına bakarsan bu kararı verip buraya gelmek benim için kolay olmadı. Hatta birkaç kez kapıya gelip geri dönmüşlüğüm bile var.”


“Bugünün özelliği ne peki?”
“Ölüyorum sadece” dedi. “Ölüyorum ve doktorların yapabileceği hiçbir şey yok.”


Sigaramdan bir nefes daha çekip ona doğru baktım. Yine eziliyordum, ölümün ağırlığı altında. Teninin kokusu burnuma geldi.


“Bu Fransız Lavantası öyle değil mi?”


“Evet, Fransız Lavantası”
dedi yüzünde beliren hafif gülümsemeyle.


Paltosunu omuzlarının üstüne bıraktım. “Bir otel odasında kalıyorum” dedim. “Eşyalar oldukça eski ama bence bir ruhları var. Sen, sen oraya aitsin, Hailey. Seni tamamlayacak her neyse o odanın içinde. Eğer bir fotoğraf çektirmek istiyorsan…”


“Tamam”
dedi. “Gidelim”…


Kısa bir süre sonra kaldığım otel odasındaydık. Birkaç fotoğraf çektim ancak hiçbiri ne benim ne de Hailey'in içine sinmedi. Doğrusunu söylemem gerekirse ölümü soluklarında hisseden biri için yüz ifadesi epey sakin görünüyordu. Sanki ölmeyecekmiş ve uzun yıllar yaşayacakmış gibi. Ancak vücudu tüm gerçeği görmemi sağlamıştı. Gergindi ve her hareketinde vücudu biraz daha kasılıyordu. Günleri sayılı olan her insan gibi…


Rahatlaması için birkaç kadeh viski ikram ettim. Zira benimde biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Aradan birkaç saat geçmiş, sanki yıllardır birbirini görmeyen iki arkadaş gibi sohbete dalmıştık. Birbirimize çocukluğumuzu, ailemizi, neler yaşadığımızı, anılarımızı anlatıp durduk. Sanki… Sanki yıllar öncesinden gerçekten tanışmış gibiydik. Bir an, gözlerimin içine bakıp gülümsediği o an elinden tuttum ve hikayelerimi yazarken her daim üzerinde oturduğum tahta sandalyemin yanına getirdim, Hailey'i. Elindeki viski kadehini alırken tenini kaplamış olan Fransız Lavantası kokusunu içime çektim. Ensesine küçük, ıslak bir öpücük kondurduktan sonra sutyenini çıkardım ve karşına geçip oturdum. Göğüs uçları sertleşmişti. Gülümseyerek bana doğru bakan Hailey ardından dudağını ısırıp ayağa kalktı ve çamaşırını çıkartıp kafama fırlattı.


“Hailey” dedim. “Şimdi sandalyeyi vücudunun bir parçasıymış gibi, bir uzvunmuş gibi düşün.”


“Pekala”
dedi, Hailey ve kollarıyla sandalyeyi tutup vücudunu olabildiğince gerdi. “Böyle mi?”


“Evet. Şimdi benim burada olmadığımı düşün.”


“Ama sen buradasın. Karşımda. Ha haha.”


“Eğer burada olmadığımı düşünürsen, burada olmam.”


“Sanırım ne demek istediğini anladım.”


“Güzel. Şimdi sol ayağını altına al. Evet, böyle. Şimdi de sağ ayağını sol ayağının üzerine at. Kafanı yukarı kaldır, Hailey ve gökyüzünden düşen ilk yağmur damlasının yüzüne düştüğünü hayal et.”


Dediğimi yaptı. “Kıpırdama sakın!”


Tahta sandalye bir uzvu olmuştu, Hailey'in ve yanında duran abajurda. Kararmış olan beyaz duvara bir ahenk vermişti saçları. Çektiğim en güzel fotoğraftı ve ölürken gördüğüm en güzel kadın…

ben deva,

aslında serdar çirkin biri fakat üzerine giyindiği durağanlık ile karşımda her defasında giderek güzelleşir.. bir keresinde beni ankara’da izbe bir sokakta bulunan bir bara götürmüştü, her yer kirli ve alabildiğine çürümüş et kokuyordu. bana biçimsiz bir bar taburesi üzerine oturduğumuz ilk dakikalarda şunları demişti:

“biz fikirleri çürümüş ve köleliğini felsefi anektodlardan çıkarım etmiş, üstelik hem yılmış hem de unutulmuş bir toz yığınıyız.. tanrının önüne metalar, ahlakın ardına uçkuru sıkışmış etler iliştirmiş ve tek hakikati para kalmış canavarlarız !

youtube

**Last Episode of Season 5**

6’1 Soph (2017) PG/SG Izaiah Brockington @TheOnlyIZB @TeamPhillyBBALL

Description: Philadelphia, PA.

AAU Highlights of Class of 2017 PG/SG Izaiah “IZB” Brockington (Archbishop Ryan High School). Spring-Summer 2014.
Team Philly Sponsored by Kyle Lowry, Reebok, & FamJuice.

Visit www.IZBhoops.com for more info on Izaiah.
Follow on Twitter & Instagram @TheOnlyIZB

ÖLÜRKEN GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL KADIN.
Hafızam beni yanıltmıyorsa 1983 yılının soğuk bir Ekim ayıydı. Londra'da yaşamaya başlayalı sekiz ay olmuş, kış yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Sekiz ay boyunca çeşitli işlerde çalışarak biriktirdiğim param suyunu çekmiş, kaldığım küçük, izbe bir otelden de yaka paça dışarı atılmıştım. Bir yandan sokaklarda, benim gibi evsizlerin kaldığı derme çatma barakalarda yaşarken bir yandan da iş arıyor, ancak görüşmeye gittiğim her yerden geri çevriliyordum. Bu duruma alışkındım. Fazlasıyla alışkındım hem de. Aradan geçen birkaç gün daha geçmişti. Londra sokaklarında iki elim cebimde, içim titreyerek yürürken küçük, şirin bir fotoğrafçı dükkanının camına asılmış olan, “Eleman alınacaktır” ilanı dikkatimi çekti ve bir hışımla içeri daldım.
“Bayım, aradığınız elemanı buldunuz. Kendimi bu işe adayacağımdan ve elimden gelenin fazlasını yapacağımdan şüpheniz olmasın. Zamanla söylediklerimin arkasında duracağımı görecek ve beni işe aldığınız için ne kadar doğru bir karar verdiğinizi anlayacaksınız. Lütfen beni geri çevirmeyin. Çok zor durumdayım ve bu işe girmekten başka şansım yok. Çok para da istemem. Kalacak bir yer ve gönlünüzden kopan paraya razıyım.”
Sözümü noktalamamla birlikte fotoğrafçı dükkanının sahibi olan Adalwen beni baştan aşağı süzmüş ve, “Tamam, evlat. İşe alındın. Ancak şimdiden bilmelisin ki sana fazla para veremem. Dürüst olmam gerekirse bir elemana da ihtiyacım yok ama karım çok hasta ve bu zor günlerinde onunla daha fazla zaman geçirmek istiyorum.”
Aradan birkaç ay geçmiş, işi iyice öğrenmemle birlikte Adalwen'ın da güvenini kazanmıştım. Dükkanın arkasındaki küçük odada yatıp kalkıyor, kanser hastası olan karısı Conradina'nın fenalaştığı günlerde Adalwen dükkana gelmeyip işleri bana bırakıyordu. Kısa sürede dost olmayı başarmıştım, Adalwen'la. Doğrusunu söylemem gerekirse adının hakkını veren bir arkadaşlığı vardı. Bazı günler dükkanda kalmama izin vermez, beni akşam yemeği için evine davet eder, sonra da kalmam için ısrarcı olurdu. Tabi bu ısrarlara karısı Conradina'da katılınca el mahkum kabul eder ve geceyi hiç olmayan çocukları için yaptıkları odada, o yumuşacık yatakta geçirirdim.
Aradan birkaç ay daha geçmiş, işlerin düzelmeye başlamasıyla birlikte Adalwen'da haftalığımı arttırmıştı. Şimdiye kadar pek harcamam olmadığı için bir miktar para biriktirmeyi başarmıştım ve kendime dükkana uzak olmayan, küçük, salaş bir otel odası tuttum. Eşyalar epey eski olmasına rağmen sanki hepsinin bir ruhu var gibiydi. Küçük, köşeleri sökülmüş bir halı, her hareket ettiğimde gıcırdayan bir yatak, ahşap ayaklı, koyu yeşil bir koltuk, kenarında melek olan küçük bir duvar aynası ve kulpları kopmuş, ahşaptan yapılma üçlü bir komodin…
İşe başlayalı neredeyse bir yıl olmak üzereydi. Yoğun bir yaz dönemi geçirmiş, bazen haftanın her günü çalışmak zorunda kalmıştım. Kış bu sefer biraz daha erken gelmişti. Ancak halimden şikayetçi değildim. Öyle ya da böyle bir işim, başımı sokacak bir odam vardı ve karnımı doyuracak kadar kazanıyordum. Çok iyi anımsarım, 2 Ekim 1984… Yağmurlu bir Salı günü… Saat akşam yediye gelmek üzereydi. Her zaman olduğu gibi dükkanı kapatmak için hazırlanırken o acı haberi aldım. Conradina ölmüştü…
Doğrusu bir an için ne yapacağımı bilememiş, sandalyenin üstüne yığılmıştım. Kendimi ancak yarım saat sonra toparlamış, soluğu da Adalwen'in yanında almıştım. Doktorların Conradina'nın fazla zamanı kalmadığını söylediklerinde hem ben hem de Adalwen ne olacağının farkındaydık ancak ne kadar farkında olursak olalım, ne yaşanacağını bilsek bile ölümün ciddiyeti ve ağırlığı altında ezilmemek elde değildi. Özellikle Adalwen için… Ne diyeceğimi, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Sadece elimi omzuna koyup yanına oturdum ve gözünden yaşlar boşalan bu yaşlı adamın sırtını sıvazlayabildim. Başka hiçbir şey yapamadım. Hiçbir şey…
14 Kasım, 1984…
Karısının ölümüyle birlikte artık hiçbir şeyi önemsemeyen ve kendini eve kapatan Adalwen tüm işleri bana bırakmıştı. Bazen hiç konuşmasak bile her akşam onu ziyaret ediyor, dükkanın haftalık kazancından kendime düşen payı ayırdıktan sonra geri kalan parayı ya Adalwen'a veriyor ya da onun için alışveriş yapıyordum. Conradina'nın ölümünden bu yana bir aydan fazla bir süre geçmişti. Hafızam beni yanıltıyor olabilir ama Kasım'ın 14'ü olduğunu anımsıyorum. Gün içinde fazla iş olmayınca dükkanı erkenden kapatıp eve gitmeye karar vermiştim. Saat akşam 5'e gelmek üzereydi. Toparlanmaya başladığım sırada içeriye uzun paltolu, yuvarlak yüz hatlarına sahip, kömür gözlü, kumral bir kadın girdi ve, “Şey, fotoğraf çektirmek için gelmiştim ama sanırım biraz geç kaldım.”
Kadını içeriye, fotoğrafı çekeceğim odaya gülümseyerek davet ettikten sonra hazırlanmasını söyleyip makinenin ayarlarıyla uğraşmaya başladım. Sırtım ona doğru dönüktü. “Benim adım, Hailey” dedi paltosunu yanımdaki koltuğun üzerine bırakırken.
“Memnun oldum, bayan. Eğer hazırsanız…”
Arkamı dönmemle birlikte nutkum tutulmuştu. Kumral tenin üzerindeki beyaz, dantelli bir iç çamaşırı ve jartiyer… İki uzun bacak, pürüzsüz… Üzerine şiir yazılacak iki omuz çukuru… Mahcup, tatlı bir gülümseme; dünyanın hala güzel, yaşanılacak bir yer olduğunun ispatı gibi… Çok sevdiğim bir şarkı gibi… Güneşin batışı ve ayın su üzerindeki yansıması gibi…
Bir şey söylemedik ikimizde. Öylece durduk ve baktık. Zamanın akışına bıraktık kendimizi. Bir sigara yaktım. Bir tane de ona uzatıp yanına oturdum.
“Bir şey demeyecek misin?”
“Hayır. Çok konuşmayı seven biri değilim zaten. Hem yüzlerce şairin yazdığı binlerce şiirde senden bahsedildiğine eminim.”
“Teşekkür ederim” dedi Hailey, mahcup bir ifadeyle gülümseyerek. “Ben, ben sadece özel bir fotoğrafım olsun istiyorum. İçimdeki beni, dünyamı, ruhumu yansıtan özel bir fotoğraf. Ve, böyle bir fotoğraf için düşündüm ki… Anlıyorsun değil mi?”
Bir şey söylemedim. Sadece sigaramdan bir nefes çekip, “Anlıyorum” dercesine gözlerimi kırptım, o kadar.
“Aslına bakarsan bu kararı verip buraya gelmek benim için kolay olmadı. Hatta birkaç kez kapıya gelip geri dönmüşlüğüm bile var.”
“Bugünün özelliği ne peki?”
“Ölüyorum sadece” dedi. “Ölüyorum ve doktorların yapabileceği hiçbir şey yok.”
Sigaramdan bir nefes daha çekip ona doğru baktım. Yine eziliyordum, ölümün ağırlığı altında. Teninin kokusu burnuma geldi.
“Bu Fransız Lavantası öyle değil mi?”
“Evet, Fransız Lavantası” dedi yüzünde beliren hafif gülümsemeyle.
Paltosunu omuzlarının üstüne bıraktım. “Bir otel odasında kalıyorum” dedim. “Eşyalar oldukça eski ama bence bir ruhları var. Sen, sen oraya aitsin, Hailey. Seni tamamlayacak her neyse o odanın içinde. Eğer bir fotoğraf çektirmek istiyorsan…”
“Tamam” dedi. “Gidelim”…
Kısa bir süre sonra kaldığım otel odasındaydık. Birkaç fotoğraf çektim ancak hiçbiri ne benim ne de Hailey'in içine sinmedi. Doğrusunu söylemem gerekirse ölümü soluklarında hisseden biri için yüz ifadesi epey sakin görünüyordu. Sanki ölmeyecekmiş ve uzun yıllar yaşayacakmış gibi. Ancak vücudu tüm gerçeği görmemi sağlamıştı. Gergindi ve her hareketinde vücudu biraz daha kasılıyordu. Günleri sayılı olan her insan gibi…
Rahatlaması için birkaç kadeh viski ikram ettim. Zira benimde biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Aradan birkaç saat geçmiş, sanki yıllardır birbirini görmeyen iki arkadaş gibi sohbete dalmıştık. Birbirimize çocukluğumuzu, ailemizi, neler yaşadığımızı, anılarımızı anlatıp durduk. Sanki… Sanki yıllar öncesinden gerçekten tanışmış gibiydik. Bir an, gözlerimin içine bakıp gülümsediği o an elinden tuttum ve hikayelerimi yazarken her daim üzerinde oturduğum tahta sandalyemin yanına getirdim, Hailey'i. Elindeki viski kadehini alırken tenini kaplamış olan Fransız Lavantası kokusunu içime çektim. Ensesine küçük, ıslak bir öpücük kondurduktan sonra sutyenini çıkardım ve karşına geçip oturdum. Göğüs uçları sertleşmişti. Gülümseyerek bana doğru bakan Hailey ardından dudağını ısırıp ayağa kalktı ve çamaşırını çıkartıp kafama fırlattı.
“Hailey” dedim. “Şimdi sandalyeyi vücudunun bir parçasıymış gibi, bir uzvunmuş gibi düşün.”
“Pekala” dedi, Hailey ve kollarıyla sandalyeyi tutup vücudunu olabildiğince gerdi. “Böyle mi?”
“Evet. Şimdi benim burada olmadığımı düşün.”
“Ama sen buradasın. Karşımda. Ha haha.”
“Eğer burada olmadığımı düşünürsen, burada olmam.”
“Sanırım ne demek istediğini anladım.”
“Güzel. Şimdi sol ayağını altına al. Evet, böyle. Şimdi de sağ ayağını sol ayağının üzerine at. Kafanı yukarı kaldır, Hailey ve gökyüzünden düşen ilk yağmur damlasının yüzüne düştüğünü hayal et.”
Dediğimi yaptı. “Kıpırdama sakın!”
Tahta sandalye bir uzvu olmuştu, Hailey'in ve yanında duran abajurda. Kararmış olan beyaz duvara bir ahenk vermişti saçları. Çektiğim en güzel fotoğraftı ve ölürken gördüğüm en güzel kadın…

vuracak beni hasretin tenhada. akşam saat 21.00'da bulacak beni asfalt yüzü görmemiş tozlu yollarda. önceki gördüğüne nazaran bir kaç kilo fazlalıklı halimle bulacak beni. yakalayacak ,anamdan emdiğim sütü burnumdan getirecek. en izbe köşeye çekip ağlatacak hasretin beni. hafızamı sil ,öyle git. öldür beni. anılarımız benim sonum olacak.

5

~STALKER/Tarkovsky/1979~

Tarkovsky'nin maneviyat kavrami uzerindeki israrciliginin yogunca hissedildigi bir film. Manevi deger ve inanclari yasatmak icin insanlari yolculuga cikaran idealist bir adamin oykusu…

Film gercek, alegorik ve tinsel olarak uc katmandan olusuyor. Ancak muhim nokta, diger Tarkovsky filmlerinde de goruldugu gibi tinsel alanin yani bir nevi mistik ruhsal deneyimin oldukca genis olmasi ve her kiside ayri bir deneyim uyandirmasi. Tinsel katmanin genisligi, alegorik alanda da yani sanatcinin kastettigi anlam ve semboller husunda da daha rahat bir hareket olanagi sagliyor. Tuneller, su damlalari, sessizlik hepsi bu tinsel yolculukta birer vasita.Izbe ve yikik mekanlardan bolgeye gecildikce daha yesil ve dogayla icice olunuyor. Bu geciste de yine orijinal bir Tarkovsky teknigi olan siyah-beyaz-sepya goruntulerden capcanli renklere vurguyla saglanmis. Yine doganin insanlardan koparabildigi herseyi geri kazanma cabasi icinde oldugunu ve basardigini da soyleyebiliriz. Bolgenin insanlar icin tehlikeli olmasi da bir nevi kendini koruma sistemidir. Mesela insanlardan kalan cesitli metal parcalarinin etrafinda gezinen baliklar, ya da iki cesedin yaninda sakince oturan kopek doganin gucunun, bu savasi kazandiginin, ipleri eline aldiginin ve yasamin varliginin temsilidir.

Filmde Stalker'in yaninda iki karakter daha var. Bu karakterler aslinda Stalker'in sahip oldugu inanctan yoksun iki ayri kanadi temsil ediyor. Yazar, suphelerden beslenir ve sanatin temsilcisidir. Profesor, mantiktan beslenir ve bilimin temsilcisidir. Bu noktada suphe ve mantigin aslinda ruh alemimizde nasil fakirlik yarattigi vurgulaniyor.Sanat ve bilim tartismasi iki karakter uzerinden ustaca metaforlasir. Iki karakter de Stalker'in inancini ve karsiliksiz ozverisini anlayamaz ya da aptal olarak gorurler onu. Lakin zaman aktikca, odaya yaklasildikca iki karakterin de korkulari, supheleri, tum zaaflari ortaya cikacak ve Stalker onlari kurtarmaya muvaffak olamayacaktir.

Bolge ve oda inancli ve mutlu bireylerden olusan bir toplum yaratma ideasini temsil eder aslinda. Yolculuk sirasinda terkedilmesi gerekenler, hayata dair ne varsa para, hirs, sohret arzusu… odaya varana dek birbir dokulur. Kisa yoldan ziyade uzun cileli yol tercih edilir, cunku muhim olan hedefe varmak degil hedefe olan yolculuktur.Stalker karakteri, bolge icindeki, herseyin elde edilebilecegi odaya bir anlamda cennete ulasmak icin yol gostericidir, mesihi roller tasir ustunde. Attigi somunlarla yol tayini yapar, ayni bir mursidin muridine ogrettigi gibi haddi asmamalarini, sozunden cikmamalarini tembihler. Oda bilinci grektirdiginden ickiyi yasaklar. Ve baskalarinin yaptigi hatalar icin dua eder. Inanc ise filmde “yeryuzundeki herhangi bir dine inanmak” seklinde sunulmaz.

Odaya varmaya bir adim kala, iki karakterdeki inancin yoklugu ve zaaflari onlari geri donmeye iter. Stalker kizgin, uzgun ve umutsuzdur. Karisi sakinlestirir onu. Onlar bu kargasanin icindeyken, tam bu sirada kameralar yan odada masa basinda oturan sakat kizi ceker. Kiz nesneleri hareket ettirme gucune sahiptir, kiz yanibaslarindaki kaybolan umut ve inanctir. Ve aslinda farkediyoruz bu kadar cahil gorunen insanlar evinde koca bir kitapliga sahiptir, bu kadar zayif gozuken insanlar cesaretlidir ve zaaflarini yenmistir, mutludurlar, memnundurlar. Zahirde zayif, batinda guclu karakterler… sanirim yeterli bu kadar, bu ozel filmin bana tum hissettirdiklerini kusamayacagim.

-II-

“Bir şeylerden kurtuluyorum galiba.. Kabuklardan. Alışkanlıklarımdan. Bu tümceyi alışkanlıkla söyledim, hiç düşünmeden. Temiz, söylenmemiş ne kaldı ki geriye? Yeni?

Pis arka sokaklar, izbe yazıhaneler, haraççı kahveleri, önce acınan, sonra alışılan, beslenmemiş figüran kızlar, onların balo sahnelerine uygun gece elbiseleri, yılların tutkulu yıldız adayları, sonra adlarına raslanılmayanlar, nerede olduğu bilinmeyenler, bir gün ölümleri duyulanlar, her yerde iğfal edilmeye hazır bekleyenler, onlarla ortak çalışanlar, toy fotoğrafçılar, hin gazeteciler, bu pazarlıklar için yaptırılan otel lobileri, viski kadehleri, anlayışlı katipler, uzak yollarda pusu kurmuş altın dişli motel sahipleri, kiri örten mum ışığıyla balık lokantaları. Birbirini diipten besleyen çirkef çukurları: yirmi yıllık bir yaşamanın tutarı. Temiz ne kalmış ki?”