izb

raz chcem malý presvetlený byt niekde nad kaviarňou alebo pekárňou. kk+2. béžové a biele steny, čipkované záclony, veľa políc s knihami. pracovný stôl po prastarom otcovi, ktorý mám teraz v izbe. malý balkón.

skoré vstávanie, vkľude vypitá káva a zjedené raňajky. veľa ovocia. napĺňajúca práca. príchody domov okolo piatej, pohár vína každý večer. šťastná.

možno niekto, kto ma bude ľúbiť. a možno nie, prežijem aj bez toho.

teším sa, keď budem môcť povedať “zvládla som to”.

kanım akıyor mu acaba diyerek bileğini kesen bir deliyim hastanenin ortasında. kırık bir eşya gibiyim odanın ortasında. sakat bir atım yarış meydanında. jokeyim kayıp. kırık bileklerim. yarışamıyorum. hastanenin morgunda nefes alan bir ceset gibiyim. her sabah ustalıkla işini yapan bir palyaço. biraz turgut uyar’ım. yeşil ela gözlerim yok ama biraz didem’in füsun’uyum. ezanları saygıyla, omuzlarımdan taşan tabutları kahırla taşıyan biriyim. gözlerime bak. yağmurlardan kaçıyorum, gözlerime bak. toprak kokusu annemi anlatıyor, toprak kokusu bana ölümü hatırlıyor. gözlerime bak. 

yırtık bir kitabın temmesiyim bu satırlarda, çaresizim lan. bitiğim. üstüme kapattığım kapıda acaba dışarda mı kaldım yoksa onların kalbinde bir odacık kadar yer kaplayamadım mı diyorum. çaresizim lan. sessiz çığlıklarım bir acil kapısında. ümit yaşar’ın ayteniyim biraz. kadınım. kirliyim. biraz deliyim. ama çaresizim lan. sen bir nehrin denize kavuştuğu o ansın, ben izbe bir sokağım. şehrin dışında bir sokağım, ismet özel’in betimlediğim o şehrin dışındaki sokak benim lan. çaresizim. 

prangasıyım ahmed arif’in bu satırlarda. eskimişim lan. paslıyım da baksana. kirliyim. toz deterjanların çıkaramadığı o kirli namus lekesi gibiyim 20′li yaşlarımın tam ortasında. umutsuzum lan. kansızlıktan titreyen ellerim ben ama kansız değilim. umutsuzum lan. anlatılan güzel cümleler, beklenen kısa hikayeler değilim. duyulmayacak olanım. söylenmeyecek, saklanacak, sakınılacak olanım ben. tutsağım, gözlerine. ama umutsuzum lan. bir sokak köpeğinin boş çöpleri karıştırma gayretiyim ama mutsuzum lan ben. 

gözlerime bak. çaresizim lan. umutsuzum. 
lan ben çok mutsuzum. 

Amsterdam sokaklarında sattın beni,
Ankara’da çıplak bıraktın.
Ve Almanya’da izbe bir sokakta canımı aldın.
Biliyor musun bütün mekanlarda kanımız var.
Aşktan değil
Tırmalamaktan dünyayı.
Alışamamaktan.
Dünyanın yüzünde tırnak izimiz var.
Anlıyor musun?

Hayatının damı akan izbe bir kulübe olduğunu bilirdi; fakat tüm akıntıları, içindeki çiçekli bahçeyi sulamak için kullanmayı öğrendi.

ulaşamadığım tek çiçek*

parmaklarının izi kalmış ıslak bedenimde, 
giderken bile güzeldin… 
bedenini saran beyaz kumaş parçası ile 
dünyadan soyutlanıp sevmiştim seni, 
sende beni, ayın pürüzsüzlüğü gibi… 

biraz hak veriyorum sana, 
süzülürken bir yaprak gibi: 
tenha, ıssız, izbe sokaklarda… 
“ağzı leş gibi sigara kokan bir adamı kim ne yapsın?”
tek küfrü aşk olan hatta…
düşmeyen sevgilisinin adı,
dudaklarında…

“yine geç oldu saat,” çığlıkları kulağımda. 
bir tutam tütünde arayan bir adamım, derdimi 
devayı… 

kendime kızıyorum aslında. 
üşümüşsündür sen terk ederken beni 
dışarı çıktığında. 
canım yandı çünkü.
ya da gözlerinin yeşilini bir daha
göremeyeceğimden mi acaba? 

merak ediyorum, 
doğduğumuz için mi öleceğiz?
yoksa öleceğimiz için mi doğduk? 
merak ediyorum,
bir şarkının nakaratı kaç ömre tekabül ediyor? 
ya da kaç ömür, burada bir şarkının nakaratına denk düşüyor?
merak ediyorum, 
kaburgalarımdan koparken bir kemik,
hiç mi canın acımıyor? 

“nasıl da güldün o gün, beni terk ederken…
o gülüşün için,
keşke her gün gelip, beni terk etsen…”

Dondurucu bir şubat akşamüstünde eve dönüyordum. Daha çok gençtim. Neva’ya geldiğimde bir an durakladım ve bu nehrin akıntısına dalıp gittim. Gece kente yavaş yavaş iniyordu. Bir anda bütün bir dünya, içinde oturan yoksul-varsıl bütün insanlarıyla ve o izbe konut, lüks konak ve saraylarıyla birlikte, bir düşteki büyülü hayaletlere dönüştüler. Ve birden bütün bu hayal evreni, aniden gökyüzünün o mavi alacakaranlığında buharlaşıp kayboldu. Anlatılmaz bir ürpertiye kapıldım. O kısacık sürede kalbim ani bir kan hücumuyla dolup taşar gibi oldu.
—  Fyodor Dostoyevski

Kanserli Şehirlerin Son Azizi:

Müslüm Gürses

Hepimiz sığınma talep ediyoruz

Müslüm Baba!

Çocuğuna harçlık veremeyen hüzünlü babalar, sevdiği kıza açılamayan mahalle delikanlıları,

Ustası ndan yediği tokadı umursamasa bile hayatın yüzüne çarptığı tokattan çok canı yanmış tamirci çırakları,

Yüksek tavanlı, karanlık izbe mekânların ezeli yalnızları, kavruk yüzlü varoşların mahdumları, kaldırım çiçekleri,

Küreselleşen aşklara isyan edenler, konfeksiyon işçileri, ebedi mağluplar,

Cebinde iki gazoz parasıyla gezen adamlar, mağripli çocuklar, yeryüzüne sürgünler, hep kaybedenler…

Hepimiz Müslüm Baba hepimiz!

Sabıka kaydından düşülmemiş aşklar kadarız işte!

Kezzap döktüğümüz yaralarımızı seviyoruz.

Yaralarımız tanıdık Müslüm Baba!

Yoksulluktan kan kusan ama hep susan, dumanlı bir efkâra çoktan razı, jilet gibi parlayan çaresizliğiyle alayına giden garipler ordusu.

Bu şehrin eskisiyiz Müslüm Baba!

Dertlerin cümlesine, talihin böylesine, hayatın sillesine itirazımız var!

Bir yudum mutluluğa bir ömür istediler ve hiç dönmeyecek gemilere adımızı yazdılar…

Bu keder hangi mahalleden usta!

Hangi mahalleden bu içimizi delip geçen efkâr.

Hepimiz sığınma talep ediyoruz Müslüm Baba!

Müslüm Gürses;

Sesiyle ürperten şehrin son azizi, kaybedenlerin kederli kalesi, dertler insanı…

Gözyaşlarını kendi elleriyle silenlerin türküsüydü Müslüm Baba.

Raconu söylenmiş, bileti kesilmiş, binlerce kez yenilmiş, mutlaka terk edilmiş, çocuksu mahzun yüzlere hep aldanmış, şehrin pür-i pak çocukları tarafından yan bakılmış, kırk yılın başında hali-hatrı sorulmamış zamanların ebedi yorgunları…

Müslüm Gürses’in bütün duyguları aynı sesi gibi ağır yaralıdır.

Mikrofonlara hiçbir zaman cilalı sözler, fiyakalı cümleler söyleyemeyecek, olay açıklamalarda bulunmayacak ve ‘‘şarkılarımın hepsi benim çocuklarımdır’’ gibi basit klişelere sırtını vermeyecekti.

Uzak bir köşede sigarasını içip, dertlerini rüzgâra savuracaktı yalnızca.

Yaralıydı Müslüm Gürses, babalığı da en çok bu yaralara aitti.

Müslüm Gürses kırık dökük zamanların, vakitsiz ölenlerin ve kanserli şehirlerin son azizi.

Hepimiz sığınma talep ediyoruz Müslüm Baba! Hepimiz!

Evet, suskun ve kederliyiz! Evvela Hüda’yı tanıdık baba ve kimse anlamadı mağripli çocukları…

Bu son sözümüz olsun; yakarsa bu dünyayı garipler yakar!

***

Müslüm Gürses’in, kırık dökük zamanların, vakitsiz ölenlerin ve kanserli şehirlerin son azizi olarak; kalbimizdeki tüm çatlaklar adına bir kez daha söz almasını bekliyoruz.

Bu efkârları sahipsiz bırakmayacağına inanıyoruz, uyanıp tekrar duvarları yumruklatan şarkılarının yakasına yapışacağına da.

Geri verilmez çünkü hiçbir yanılgı, hatalarımıza bir Nilüfer!

Güven ADIGÜZEL